İçindekiler
ΗΖ. ΖΕΥΝΕΡ’İN DOĞUM TARİHİ
Pak ve maneviyat dolu Alevi ve Fatımi ev, Hicret’in altıncı yılının ilk günlerinde şevk ve neşe içinde bahçelerindeki üçüncü gülü karşıladılar. İmam Ali ve Hz. Fatime’nin ilk kız evlatları Hz. Zeynep (s.a) dünyaya gözlerini açtı.
Tarihçilerin ve biyografi yazarlarının birçoğu bu hususta şöyle yazmıştır:
“Hz. Zeynep, Hicret’in altıncı yılının Cemâziyel Evvel ayının beşinde dünyaya gelmiştir.”
Nakdi/Zeyneb-i Kübra s.17
O öyle bir evde gözlerini dünyaya açmıştı ki Allah’ın yarattıklarının içinde en temiz ve en doğru düşünceye sahip yücelik ve şefkat sahibi üç eğitici ve öğretmen o evin idaresini elinde tutuyordu: Onlardan birisi Allah’ın elçisi Hz. Muhammed, diğeri tevhid ehlinin lideri ve İmamı İmam Ali (a.s) ve bütün asırların ve nesillerin en üstün hanımefendisi Hz. Fatime (s.a) idi.
İmam Ali ve Hz. Fatime’nin kızları Hz. Zeynep’in doğumu hakkında Ehl-i Beyt bilginlerinin meşhur görüşü bu şekildedir. Bu meşhur görüşün yanı sıra onun doğum yılı, ayı ve günü hakkında diğer görüşler de vardır ve onlardan bazılarını yazmamızın gerekli olduğunu düşünmüyoruz.
Zeyneb-i Kübra s.17 ve Riyahanu Şeriat, c.3, s.33
TARİHİN BU HUSUSTAKİ CİNAYETİ
Burada Emevi zihniyetinin zulüm dolu kültürünün bir takım işgüzarlarının güneş ağacının bu pak kızının doğumu hakkında uydurup sarıldıkları tarihin cinayetlerinden birisine değinmemiz yerinde olacaktır. Çünkü tarih süreci içinde birtakım düşman fikirli tarihçiler kendi hasta düşüncelerini desteklediği için bu cinayeti benimsemiş ve yayma yoluna gitmişlerdir.
Bu temelsiz ve düşmanca fikri kabul eden yazarlardan birisi Mısırlı yazar Bint-i Eş-Şati’dir, bu hususta şöyle yazmıştır:
“Peygamber’in kızı Hz. Fatime Zehra, Hasan ve Hüseyin’i dünyaya getirerek onun gözünü aydınlattıktan sonra başka bir çocuk dünyaya getirdi ve o mukaddes evde dünyaya gelmesi gereken “Muhsin” adındaki üçüncü çocuğun dünyayı nuru ile aydınlatması takdir olunmamıştı.”
Ayşe Binti Eş Şati/Batlat-u Kerbela s.16
Hz. Muhsin, İmam Ali’nin (a.s) üçüncü değil beşinci evladıdır ve zalimlerin vahiy evine, adalet ve özgürlük evine yapmış olduğu saldırıda Hz. Fatime’yi (s.a) kapı ile duvar arasında sıkıştırıp düşmanlık ve kin darbelerini o hazrete indirdikleri zaman ana karnında şehit olmuştur. Hakikat bu iken Mısırlı yazar, aldatma yoluna girip zalim ve batılların gerçek yüzlerini saklamaya soyunmuş ve şöyle yazmıştır. “Hz. Ali’nin (as) dünyada yaşaması takdir olunmayan değerli evlatları “Muhsin” den sonra İslam’ın büyük hanımefendisi Hz. Zeynep dünyaya gelmiştir.”
Ayşe Binti Eş Şati/Batlas-u Kerbela s.16
Siz değerli okuyucular “Bint-i Şati’nin” Peygamberimizin irtihalinden sonra İmam Ali, zorla kendi halifelerine biat aldırmak için Hz. Fatime’nin evine saldıran ve cinayet işleyen kimseleri gizlemek ve açık bir şekilde ortada olan cinayetlerini örtmek için nasıl çırpındığını görüyorsunuz.
Evet, o acı ve zalimce olayda adaletin feryadı ve adı olan Hz. Fatıma (s.a) eşini, Allah’ın Elçisinin halifesini, korumak için yapılan bu zalimce saldırının karşısında yiğitçe durmuştu. Saldıranlar ise hakkı ve adaleti kabul edecekleri yerde ona bu duruşundan dolayı kılıç kınları, kırbaç, tekme ve tokatlarla saldırıp kapı ile duvar arasına sıkıştırarak Hz. Peygamber’in (s.a.a) hayatının son günlerinde adının “Muhsin” olduğunu müjdelediği evladını daha doğmadan anne karnında şehit ettiler.
HZ. ZEYNEP’İN DOĞUMU
Hz. Zeynep’in (s.a) vücudunun nuru İmam Ali’nin evini aydınlatmaya başlar başlamaz, bu mübarek ve kutlu doğumun haberi dedesi Hz. Peygamber’e (s.a.a) verildi. Hz. Peygamber (s.a.a) hemen kızı Hz. Fatime’nin (s.a) yanına gidip şöyle dedi:
“Kızım Fatıma! Hanımefendilerin nuru olan kızını bana getir.”
Hz Fatime (s.a) bebeği getirdi ve babasına verdi. Hz. Peygamber, onu kızının ellerinden aldıktan sonra bağrına bastı ve sonrada mübarek yüzünü bebeğin yüzüne koyup ağlamaya başladı. Öylesine hıçkırarak ağlıyordu ki gözyaşları yanaklarından akıyordu.
Hz. Zehra bu durum karşısında şaşırmıştı, şöyle dedi:
“Ey Babacığım! Allah gözlerini ağlatmasın. Seni ağlatan şey nedir?”
Şöyle cevap verdi:
“Canım kızım! Fatıma’m! Bu çocuk belaların ve zorlukların içinde kalacak. Öyle ki gam, bela ve musibetler yağmur gibi üzerine yağacaktır.
Babasının gözünün nuru! Canımın parçası, Fatıma’m! Bu kızın İslam ve adalet yolunda uğrayacağı zulüm ve göreceği belalar karşısında bilinçli bir şekilde ağlayan kişinin mükafatı, kardeşleri Hasan ve Hüseyin’in şehadetine ağlayan kişi ile aynıdır.”
Hz. Peygamber (s.a.a) bu sözlerinde vermiş olduğu haberden sonra bebeğin ölümsüz adını “Zeynep” koydu.”
Bazı tarihçiler ise şöyle yazmışlardır. Hz. Zeynep dünyaya geldikten sonra birkaç gün kendisine bir ad koyulmuş değildi. Hz. Fatıma İmam Ali’ye çocuğa neden bir ad koymadığını sormuş ve o hazret de Hz. Peygamber’in ad koymasını beklediğini buyurmuşlardı. Bunun üzerine Hz. Zehra çocuğu Hz. Peygamber’in yanına götürmüş ve İmam’ın görüşünden haberdar etmişti. Tam bu sırada vahiy meleği Cebrail nazil olmuş ve şu vahyi getirmişti: “Ey Habibim! Bu çocuğa Zeynep adını ver.”
Cebrail, Allah’ın bu emrini ilettikten sonra ağlamaya başlamış ve Hz. Peygamber de ağlamasının sebebini sorduğu zaman Cebrail şöyle demişti:
“Bu kızın hayatı başından sonuna kadar bela ve musibetlerle doludur.”
Nasih-i Tevarih, Hz. Zeynep Özel Cildi.
YÜCELİK SAHİBİ BEBEĞİN ADI
Bu nurani bebeğe “Zeynep” adının verildiğini söylemiştik.
Adların ve sıfatların kendi köklerinden türediğinden hiçbir şüphe yoktur, onlar tıpkı insan gibidir kendi kökünden türemektedir. Köklerin de mana ve anlamı olduğuna göre çok güzel bir kelime olan Zeynep kelimesinin anlamı nedir ve dil bilimciler onu nasıl anlamlandırmışlardır?
Bu soruya iki şekilde cevap verilmiştir:
- Zeynep deyimi “Zeyn” ve “Eb” olmak üzere iki kelimeden oluşmaktadır ve “süs” ve “baba” ve «Babasının süsü-hayat huzuru” anlamlarını vermektedir.” El-Kamusu’l-Muhit/Firuz Abadi
- Diğer görüş ise “Zeynep” isminin tek kelime olduğu, geniş gövde ve gölgelik sahibi bir ağacın ya da çok güzel kokulu bir gülün adı olduğu şeklindedir. Lisanu’l-Arap kitabında bu hususta şöyle yazılmıştır: Zeynep, güzel kokulu, geniş gövdeli ve gölgeli bir ağacın adıdır ve bu sebepten dolayı da bazı kadınlara ad olarak verilmiştir. El-Kamus’ta şöyle yazılmıştır: Bu deyimin güzel kokulu, geniş gövdeli bir gölgeli bir ağacın adından alınmış olması muhtemeldir, tekili ise Zeynebe’dir. İbn-i Arabi şöyle yazmıştır: Bu deyimin aslı “Zeyn-ü Eb” kelimeleridir, rahat söylenmesi için elif atılmıştır.
Bütün dil bilimciler “Zeynep” kelimesinin güzel ve mana dolu bir ad olduğu görüşündedirler.
KÜNYELERİ
Cennet kızı Hz. Zeynep için kitaplarda iki künye yazılmıştır:
1- Ümmü’l-Gülsüm
Tuhfetü’l-Alim Fi Şerhi Hutbeti’l-Mealim/Seyyid Cafer Bahru’l-Ulum Ö. 1377 Hicri-Kameri
2- Ümmü’l-Hasan
Ehl-i Beyt hakkında yazılmış olan siyer kitaplarında birinci künyede geçen isime büyük şüphe ile yaklaşılmıştır. Bilginlerin yanında meşhur olan ve kabul gören görüş “Zeynep” ve “Ümmü’l-Gülsüm” adlarının İmam Ali (a.s) ve Hz. Fatime’nin (s.a) iki kızının adları olduğu yönündedir.
Bazı tarih kaynaklarında ve bazı meşhur yazar ve bilginlerin sözlerinde Hz. Zeynep (s.a) için yüksek akli gücü ve zekasından dolayı “Âkıle, “Akıl sahibi, zeki” deyimi de kullanılmıştır. Bu deyim onun sıfatı olup adı değildir. Dil bilimciler bu deyim için birkaç anlam daha yazmışlardır:
1- Yücelik ve keramet sahibi kadın.
2- Çok değerli ve büyük makam sahibi kadın.
3- İffet ve vakar sahibi olup kendisini yabancı gözlerden sakındıran kadın…
DEDESİ HZ. PEYGAMBER’İN DÖNEMİNDE ΗΖ. ΖΕΥΝΕΡ
Zeki ve yetenek sahibi olmak, çocuğa hayatın nimetlerinden en iyi şekilde yararlanma ve kemalin zirvesine çıkma fırsatı verdiğinden hiçbir şüphe yoktur. Özellikle de çocuğun çevresi doğru düşünceli, doğru hedefli ve yüce ilkelere sahip kişiler tarafından sarılı olduğu zaman (bu) onun, daha fazla ve hızlı bir şekilde yüksek ilmi, ahlaki ve insani değerlere yükselmesine yardımcı olmaktadır.
Kabul edilmiş bu kurala kısa bir değinmeden sonra siz değerli okurlar, yüreği göklerden daha temiz ve kalbi parlak aynalardan daha berrak ve temiz olan değer sahibi bir çocuk hakkında ne düşünürsünüz?
Hakkında düşünmeniz gereken bu yüce değere sahip çocuk ilim, gelişme, yetişme ve gerçekleri kavrayıp algılama bakımından kendi soydaşlarının ve yaşıtlarının arasından sıyrılıp zirvelere ulaşmış olan bir çocuktur. Gözlerini açtığı zaman, Allah’ın yaratmış olduğu en üstün, en şerefli insanların yüzlerini görmüştür. Onlar, uçsuz bucaksız varlık âleminin en bilgili ve en temiz insanlarıdır.
Bu çocuğu, eğitiminden geçirmesiyle övünen babası bu dünyanın sıradan fertlerinden biri değildir. Bu baba bütün ilimlerin ve kemalatın zirve noktasına sahip bir babadır ve âlemde tektir. Bilge ve maneviyatın zirvesinde olup fazilet, erdem, üstünlük ve şeref bakımından Havva’nın kızlarının tamamının önündedir.
KALPLERİ CEZBEDEN AİLE ORTAMI
Çocuk eğitimi bilimi çerçevesinden Hz. Zeynep hakkında yazacak olursak, kalemde takat kalmaz. Çünkü böyle bir kişinin eğitim hayatında, böylesine yüce kişilik sahibi eğiticilerde ve kalpleri kendisine çekip cezbeden eğitim ortamında birilerinin bilmediği ve bilemeyeceği gizli hazineler vardır. Bu hususta hiçbir şüpheye yer olmadan bildiğimiz tek gerçek, bu yücelik sahibi çocuğun eğitiminin eşi ve benzeri olmayan bir eğitim olduğudur.
Zira İmam Ali ve Hz. Fatıma’nın cennet kokan ve kalpleri kendisine esir eden aile ortamını anlamaya ve anlatmaya hiçbir tecrübeli yazar ve güçlü kalemin gücü yetmez.
Bu konu hakkında Allah’ın Elçisi’nin (s.a.a) şu ayeti kerimeyi okuduğu nakledilmiştir:
“…Bu ışık, o evlerdedir ki Allah, oralarda adının yüceltilmesine ve anılmasına izin vermiştir ve oralarda, sabah akşam O’nu tesbih edenler vardır. “
Nur/36
Hz. Peygamber (s.a.a) bu ayeti okuduğu zaman bir kişi yerinden kalktı ve şöyle dedi:
“Ya Resulullah! Bu evler hangi evlerdir?”
Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle dedi:
“Bunlar peygamberlerin evleridir.”
Bunun üzerine Ebubekir yerinden kalktı ve İmam Ali ve Hz. Fatıma’nın evini göstererek şöyle dedi:
“Bu ev de onlardan mıdır?”
Hz. Peygamber şöyle dedi:
“Evet, bu ev en üstün evlerdendir, “
Erbili/Keşful-Gumme 319-Tefsir-i Burhan, Seyyid Haşim Berhani c.3 s.139
Meşhur Kuran tefsircisi ibn-i Abbas söyle demiştir: Hz. Peygamber’in mescidinde oturmuştuk orada olanlardan birisi bu ayeti kerimeyi okudu (Nur/36). Bunun üzerine ben: Hz. Peygamber’e (s.a.a) bunların nasıl evler olduklarını sordum, şöyle buyurdu: “Peygamberlerin evleridir.” Sonra eliyle Hz. Fatime’nin evini göstererek: “ve bu ev.” dedi.
Kemalu’d-Din ve Tamam-u Nimet s.218-Keşfü’l-Gumme s.125/319
Cabir İbn-i Abdullah Ensari şöyle demiştir: “Bir defasında Hz. peygamber kızının evine gidiyordu ve ben de onunla birlikte idim. Hz. Fatıma’nın evinin kapısına geldiğimiz zaman Hz. Peygamber kapıyı itekleyip açtı ve yüksek bir sesle: “Size selam olsun.” dedi.
Hz. Fatime cevap verdi: “Ey Allah’ın Resulü! Sana selam olsun.”
Hz. Peygamber: “Girmemize izin var mıdır?”
Hz. Fatime: “Şeref veririsiniz ya Resulullah!”
Hz. Peygamber. “Yanımdaki de girebilir mi?”
Hz. Fatime: “Başımı kapatmama izin verin”
Hz. Peygamber: “Canım Fatıma’m! O bezle başını kapat.”
Hz. Fatime babasının söylediğini yaptı ve ardından Hz. Peygamber tekrar onları selamladı.
Hz. Fatime de çok içten, babasının selamını cevaplıyordu. Hz. Peygamber içeri girmek için tekrardan izin istedi ve Hz. Fatıma’nın buyur etmesiyle içeri girdik.”
Furu-u Kâfi c.5 Duh’ul Ala Nisa babı 5.hadis
Bu hadislerden Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın ne kadar büyük bir saygınlığa sahip olduklarından başka ne anlaşılabilir?
İLERİ EĞİTİM METOTLARI
Unutulmaması gereken çok önemli hususlardan birisi şudur: Gelecek nesillerin eğitimi için en ileri metot ve eğitim yöntemlerini hatıra olarak arkasında bırakan ve en ileri eğitim kapılarını insanlığa açan İmam Ali’nin (a.s) her şeyden önce ailesinin ve evlatlarının eğitimini gerçekleştirmesi, herkesten önce onların ilerlemelerini, eğitilmelerini sağlaması, bu şekilde kendi evlatlarının ve aile fertlerinin diğerlerinden daha fazla, daha hızlı ve kapsamlı bir şekilde kemal ve ahlaki değerlerin zirvesine çıkmalarını sağlaması gerekirdi. Çünkü varlık âleminin içinde bu yüksek ve ileri düzeydeki eğitimi sadece onların kaldırabileceğinde hiçbir şüphe yoktur. Onların dışında hiçbir kimse bu güç, kabiliyet ve yeteneğe sahip değildir.
Hz. Zeynep de (s.a) sahip olduğu ruhi üstünlük ve özelliklerinden dolayı kendisini bu yüce ve yüksek eğitime candan adamıştı. Ruhunu bu ileri eğitim ilkeleri ile süslemiş, tek amacı ve tek düşüncesi bu ilkelerin güzelliği ile değerlerin en zirve noktasına çıkmak idi.
Hz. Zeynep’in çocukluk dönemindeki bir hatırası şöyledir:
“Hz. Zeynep daha çocuk yaşlarında babası İmam Ali’ye şöyle dedi:
“Babacığım! Bizi seviyor musun?”
“Sizler benim kalbimin meyvelerisiniz, sizi nasıl sevmeyebilirim?”
“Babacığım! Sonsuz sevgi sadece Allah içindir, şefkat ise bizim içindir.”
Hz. Zeynep’in daha küçük yaşında buyurmuş olduğu bu cümle hem derslerle doludur ve hem de onun ne kadar yüce makamda olduğunu gösteren tek bir örnektir. Bu cümleden çıkarılacak derslerden bazıları şunlardır:
1- İmam Ali’nin nurdan evine nasıl bir sevgi ve muhabbetin hakim olduğunu ve sevgi dolu baba ile akıl dolu kızın arasındaki ilişkinin ne kadar yüce akli sevgi üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.
2- Sevgi ve muhabbetlerin tamamına aynı kelime kullanılmış olsa dahi sevgi ve muhabbetin çeşitleri olduğunu ve her birinin anlam ve manasının da ayrı şeyler olduğunu göstermektedir. Bu sevginin bir kısmı insanın kendisini yoktan var edip ve sayısız nimetleri insanın hizmetine sunmuş olan Allah’a duyulması gereken sevgidir ve bu sevgi bütün sevgilerin önünde ve üstünde olması gerekir. Sevginin diğer bir kısmı ise babanın evlatlarına duymuş olduğu sevgidir, babanın alaka ve muhabbetinden kaynaklanan bu sevgiye Hz. Zeynep şefkat adını vermiştir.
Dil bilimciler şefkat kelimesi hakkında şöyle demişlerdir. “Şefkat kelimesinin anlamı kalbin samimiyet içinde yanması, istek ve muhabbet duymasıdır. Sevginin bir başka türü olan bu duygu baba ve annelerin kalbinde evlatları için meydana gelir ve onları evlatlarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeye iter.”
3- Bu konuşma Hz. Zeynep’in daha çocuk yaşlarında ne kadar yüksek ve ileri düzeyde fikri, manevi ve insani değerlere sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü daha çocuk yaşlarında konu ve kavramları dahiyane ve hekimâne bir şekilde ele alıp inceleyip yorumla-maktadır. Hekimane bir şekilde söz söylemekte ve ölçülü bir davranış içinde varlığını ortaya koymaktadır. Onun bu durumu bir çocuk değil ilmin, edebin, hikmetin ve marifetin yüce katında olduğunu ortaya koymaktadır.”
Bir başka olay ise şöyle olmuştur: “Hz. Zeynep daha küçük bir çocuk iken babası şefkat ve sevgi dolu kucağında oturtmuş ve kendisi ile konuşuyordu.
İmam şöyle buyurdu: “Kızım! Söyle Bir.”
Hz. Zeynep: “Bir”
İmam: “Kızımı Şimdi söyle: İki”
Zeynep sustu ve cevap vermedi.”
İmam: “Kızım! Neden cevap vermiyorsun?”
Zeynep: “Babacığım! Ben bir dediğim dilim ile iki diyemem.”
İmam Ali kızını bağrına bastı ve alnını öpücük yağmuruna boğdu.”
Zeynebu’l- Kübra /Nakidi s.34
Tarihin açık ve şüphe götürmeyecek bir şekilde yazmış olduğu bu olaylar Hz. Zeynep’in daha çocuk yaşlarında ne kadar ince fikirli, akıllı, ileri görüşlü, zeki ve büyük kişiliğe sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Çocuk yaşında onun ağzından dökülmüş olan bu kelimeler ne kadar yüksek bir tevhid inancına ve tevhid marifetine sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
İNSANIN ROL ÜSTLENMESİ
Bu konu hakkında söylenmesi gereken diğer bir nokta ise şudur. İnsan ruhu daha çok, almış olduğu eğitim ve öğretimden dolayı rol üstlenmektedir. İnsanın almış olduğu (bu) doğru ya da yanlış eğitim sonucunda işleri, davranışı, tutumu, düşünce tarzı ve hatta sahip olduğu sıfatlar ve edinmiş olduğu huy ve yaşam tarzı şekillenmektedir. Bu yüzden Hz. Zeynep’in (s.a) ileri ve yüksek seviyedeki eğitimini böylesine tertemiz, pak ve yüce makamdaki evde aldığını söylemek en doğru sözdür.
Hz. Zeynep, (s.a) ilim, bilgi, fesahat, belagat, ileriyi görmek, ileri düşünceli olmak, olayların geleceğini doğru bir şekilde görmek, doğru yaşam tarzını tanımak, ruhi beceriklilik, yıkılmaz bir kişiliğe sahip olmak, cesur ve yürekli olmak, algılanması imkânsız bir zekâya sahip olmak, övgülere mazhar plan ve proje sahibi olmak, ilkeli ve tedbirli olmak ve karşılaşılacak her türlü işte izzet ve şereften asla geri adım atmamak derslerinin tamamını bu tertemiz evde öğrenmiştir.
Öte taraftan bu özgür hanımefendinin, eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a olan sarsılmaz inancını, iffet dolu ve dik duruşlu hayatını, tertemiz varlığını, övgülerüstü vakar, yücelik ve diğer sayısız insani ve ahlaki değerlerini yan yana sıralayarak nasıl bir yüce makama ve yüceliğe sahip olduğunu, bunları kendisine öğreten evin ve ev halkının yüceliğini görmemiz gerekir.
HZ. PEYGAMBER VE HZ. FATIMA’NIN EVLATLARI
Bütün bu yazılanların dışında İslam’ın yüce Peygamberi (s.a.a), Hz. Fatıma’nın evlatlarını kendisinin sevgi ve şefkat deryasında eğitmiş ve onları kendi lütfuyla doyurmuştur. Bu öylesine büyük bir sevgi idi ki insanlık tarihinde kendi torun evlatlarına karşı böylesine ilkeli, hedefli, samimi, sevgi dolu ve emsalsiz bir dedeye rastlamak mümkün değildir.
Hz. Peygamber (s.a.a) onları kendi evinde ya da onların meskeninde gördüğü zaman dudaklarını öpücüğe boğup kendi nur yüzünü onların yüzüne koyuyordu. Konuştuğu zaman onları tam bir ciddiyet içinde dinliyor, kültürün kaynağı ve merkezi olan bu ailenin dedesi olmanın yanı sıra kendisini onların samimi ve candan danışmanı haline getirerek makamlarını büyütüp yükselttikçe yükseltiyordu.
Ama ne yazık ki Hz. Zeynep’in (s.a) dedesi İslam’ın yüce Peygamberinin sevgi ve şefkat dolu, ilim ve hikmet öğreten, hedef ve ilke veren, marifet ve kemale çıkaran nurdan kollarının arasında geçirmiş olduğu ve övündüğü beş yıl hakkında elimizde bilgi bulunmamaktadır.
Bazı tarihçiler Hz. Zeynep’in çocukluk döneminde görmüş olduğu korkulu bir rüyayı Hz. Peygamber’e anlatmasını ve Hz. Peygamber’in de o rüyayı tabir etmesi hakkında şöyle yazmışlardır:
“Hz. Zeynep çocuk yaşlarında iken bir gün dedesi Hz. Peygamber’in yanına geldi ve şöyle dedi: “Dün gece rüyamda fırtına kopup yeri ve gökleri karanlıklara boğduğunu gördüm. Fırtına beni sürüklemeye başladığı zaman geniş gölgesi ve uzun dalları olan bir ağaç gördüm, sürüklenmemek için ona sarıldım ama fırtına ağacı yerinden söküp çıkardı. Bunun üzerine onun kalın bir dalına sarıldım ama fırtına onu da kırdı. Başka bir dala sarıldım o da kırıldı, derken üçüncü ve dördüncü dallara sarıldım ama onlar da bir bir kırılıyordu. Bu sırada korku içinde uykudan uyandım.”
Hz. Peygamber kızı Zeynep’ın anlattıklarını dikkatli bir şekilde dinledi ve sonrasında ağlamaya başladı. Sonra şöyle buyurdu:
“Canım kızım! Rüyanda görmüş olduğun ağaç senin dedendir, iki kalın dalı ise senin baban ve annen, diğer iki dal ise kardeşlerin Hasan ve Hüseyin’dir. Onları birbirinin peşi sıra kaybedeceksin, dünya karanlıklara boğulacak ve sen de matem içinde olacaksın.”
Nakadi / Zeynebu’l-Kübras.18
ANNESİ HZ. FATIMA’NIN DÖNEMİNDE HZ. ZEΥΝΕΡ
Aile yaşamında kız çocuğu babasından ziyade annesi ile daha fazla ilişki içinde olmaktadır. Diğer aile fertlerinden daha fazla annesi ile samimi olmaktadır. Başka bir deyişle kız çocuğu ile annesi tek beden ve tek yürek olmaktadırlar.
Anne ve kız evlat arasındaki bu ilişki içten gelen ve fıtrattan kaynaklanan bir ilişkidir. Anne ve kızın hemcins olmaları aralarındaki güçlü sevgi bağlarının doğmasının en önemli sebeplerindendir.
Bu konuyu psikoloji ilmi açısından ele aldığımız zaman annenin asla kurumayan bir sevgi pınarı olduğunu ve kız evladın da tabiati gereği bu çeşmeye susamış ve muhtaç olduğunu görmekteyiz. Bu sebepten dolayı da yitiğini annesinde aramaktadır. Bu sebepten dolayı kız evlatların daha çok annelerine yakın olmaları, onlarla kaynaşıp aynı can ve aynı beden halini almaları asla şaşılacak bir şey değildir.
Hz. Zeynep (s.a) gözlerini dünyaya açtığı günden, eşsiz yücelik sahibi annesini yitirdiği güne kadar her zaman bilge annesinin sevgi denizinin içinde idi ve varlık âleminin en bilgili ve en sevgili annesinin kalbinde büyük bir yere sahipti.
Kamil insanlar, bu kızın annesinin sahip olduğu sayısız kemalin ve yüceliğin neler olduğunu çok iyi biliyordu. Annesinin âlemlerdeki kadınların efendisi olduğunu, Hz. Peygamber’in ciğerparesi, gözünün nuru, kalbinin meyvesi, kalbinin sefası olduğunu çok iyi biliyordu.
Evet, Zeynep (s.a) gözlerini yaratılmışların en üstün hanımefendisinin yüzüne bakarak açmış ve bütün gece ve gündüzlerini bu en üstün hanımefendi ile birlikte yaşayarak geçirmişti.
Bu seçkin kız çocuğu, bir benzeri daha olmayan annesinden sadakat dolu ibadet etmeyi, marifet ve sevgi dolu zikretmeyi öğrenmişti.
Annesinin sade ama ilkeli yaşamına, yapmış olduğu fedakarlıklara, Allah için candan geçmelerine, Allah’ın kullarının kurtulup refaha kavuşmaları için yapmış olduğu fedakârlıklara, Hak yolunda yapmış olduğu candan çalışmalara ve yiyeceğini esirlere, fakirlere, yetimlere ve kimsesizlere verdiğine şahit olmuştu.
Hz. Zeynep (s.a) annesinin aile içi hayatına, adalet önderi olan babası ile karşılıklı sevgi, saygı ve edep kuralları ile dolu ilişkisini kendi gözleri ile görmüştü. Saygıdeğer annesinin, babasının sözlerini nasıl yere düşürmediğini, hayatın getirmiş olduğu zorluk ve sıkıntılara, ellerinden alınmış olan imkânlara rağmen yüce hedeflere ve Allah’ın mutlak rızasına ulaşabilmek için nasıl metanet içinde sabrettiğine kendisi bizzat şahit olmuştu.
Annesi Hz. Fatıma’nın (s.a) nur dolu hayatının üzerinde esen zehir dolu karayeller ve saldırıya geçen acı dolu olaylar, dedesi özgürlük peygamberinin canları yakan vefatından sonra zalim çetelerin annesinin evine vicdansız bir şekilde saldırmalar, evi sarıp kuşatma altına almalar, dövmeler, vurmalar, öldürmeler ve diğer sayısız zulüm onun gözleri önünde meydana gelmişti.
Gerçekten de Zeynep’in, annesini, sadece hakkı söylediği için, özgürce yaşamak istediği, zilleti ve dinin ayaklar altına alınmasını reddedip toplumun ve gelecek nesillerin özgürce yaşamasını savunduğu için, kırılmış kaburga kemikleri ile kanayan göğüs yaraları ve mosmor olmuş göz ve yüzüyle yatakta yatarken gördüğü günlerdeki katlandığı acılar neyle tartılabilir?
O küçük yaşına rağmen, adaletin sesi olan annesi ile birlikte tarifi imkânsız bir cesaretle Peygamber’in mescidine gitmesi onun ne kadar yiğit, yürekli ve kahraman bir Ali ve Fatıma kızı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Fatime’nın (s.a) hutbesini rivayet edip nesilden nesile ulaşmasını sağlaması onun yiğitliğinin ve küfre teslim olmayışının ayrı bir delilidir ve bizler ilerleyen sayfalarda bu hutbeyi nakledeceğiz.
BABASI İMAM ALİ’NİN DÖNEMİNDE HZ. ZEΥΝΕΡ
İmam Ali’nin (a.s), Basra’dan Kufe şehrine geçip oraya yerleşmesinin ardından ailesi de Medine’den Kufe’ye göç etmiştir. Göç edenlerin arasında yücelik sahibi kızı Hz. Zeynep de (s.a) vardı. Kocası, Cafer-i Tayyar’ın oğlu olan Abdullah, İmam Ali’nin ordusundaki yarenlerinden olduğu için Hz. Zeynep’ten önce Kufe şehrine girmişti.
Elimize ulaşmış olan tarihi belgeler ve hadislerde şöyle söylenmektedir:
İmam Ali Kufe’ye yerleştikten sonra vilayet binasına gitmiş ve Emir için hazırlanmış olan idare binasına yerleşmiştir. Çünkü İmam Ali’nin gelmesinden sonra onun dışında artık Kufe şehrinde başka bir emir ve vali yoktu.
Bu tarihi belge ve yazılardan Emir’in ikameti için hazırlanmış olan valilik binasının ya da onun bir kısmının birtakım büyük odalardan oluştuğu ve İmam Ali’nin (a.s) aile fertlerinden her birisinin kendi aileleri ile birlikte o odalardan birisinde kaldıkları anlaşılmaktadır. Hz. Zeynep de (s.a) Kufe şehrindeki yaşamlarına eşi ile birlikte o odalardan birisinde başlamıştır.
İslam’ın büyük kadını Hz. Zeynep’in o dönemdeki kültürel ve fikirsel çalışmaları hakkında şöyle yazılmıştır:
Hz. Zeynep’in Kufe’ye gelmesinden sonra Imam Ali’nin bu kızının hadde, ölçüye ve tarife sığmayacak kadar yüksek olan ilmi, manevi ve azamet makamı dillerden düşmüyordu. Kufe halkından bir grup insan İmam Ali’nin huzuruna varmış ve Hz. Zeynep’in kadınlara ve kızlara tahkiki Kur’an tefsiri ve İslami bilimler dersleri vermesi için izin istemişlerdi. Imam Ali’nin onların bu isteğini kabul etmesi ile dersler başladı. Bu dersler dört yıl sürmüş ve bu müddet içinde sayılarını sadece Allah’ın bildiği kadın ve kızlar Hz. Zeynep’in derslerine katılarak onun uçsuz okyanus misali olan ilminden yararlanmışlardır.
Bir defasında Imam Ali dersin yapıldığı sınıfın yanından geçerken azametli kızının çok kalabalık bir kitleye Kur’an tefsir ettiğini ve konunun da Meryem suresinin baş kısmında yer alan mukattaa harfleri olduğunu gördüler. Dersin bitiminden sonra yüce kızıyla görüşüp şöyle buyurdular:
“Canım kızım! Bu harflerin sırlarının ve şifrelerinin olduğunu, senin, kardesin Hüseyin’in ve ailesinin başına kerbela’da gelecek çok çetin olaydan haber verdiğini biliyor musun?” İmam Ali bu sözlerinin ardından Kerbela’da meydana gelecek çok zor, çetin ve acı olay hakkında kızına birtakım bilgi verdi.
Cezairi / El-Hasais-u Zeybebive s.68- Rivahavnu’s Şeriat c.3 s.57
Hz. Zeynep (s.a) yıllarca Kufe şehrinde yaşadı ve Kufe’de yaşadığı yıllar iç karışıklığın, Sıffin ve Nehrevan savaşlarının olduğu ve Emevi cinayetkârlarının Alevi adalet hükümetinin sınırlarına tecavüz ederek zulüm ve katliamlar yaptığı yıllardı.
SEVGİ DOLU İLİŞKİLER
İmam Ali ile evlatları arasında var olan sevgi dolu ilişkiler sevgi, muhabbet, vefa ve bağlılığın en temiz timsaliydi.
İmam yerkürenin yarısına hükümet eden bir liderdi. Aile fertleri ve çocukları da kendisi ile birlikte yaşıyorlardı. Ama hayatının son yılı ve son ayı olan o yılın Ramazan ayında bir gün oğlu İmam Hasan’ın evinde, diğer gün oğlu İmam Hüseyin’in, diğer gün ise Abdullah ile evli olan yüce kızı Hz. Zeynep’in (s.a) evinde kalıyor ve sırası ile her gün bir evladının iftar sofrasında oturuyordu.
İrşad Müfid s.169-Biharul-Envar c.41 s.300
Ramazan ayının ondokuzuncu gününün akşamı kızı Hz. Zeynep’in evinde iftarda idi ve kızı iftar için bir tepsiye iki parça arpa ekmeği, biraz tuz ve bir bardak da süt ya da ayran koyup babasına getirmişti.
Evet, bu iftar sofrası dünyanın yarısı yönetimi altında olan, altın ve gümüş ırmakları yönetimine akarken onları fakirler arasında paylaştıran, kendisi takva olan liderin iftar sofrası idi.
İmam Ali o akşam sütü geri verip sadece bir parça ekmek ile tuz yedikten sonra Rahim olan Allah’a şükürler edip ibadet etmeye başlamışlardı.
Şafak vaktine kadar Allah’a secde halinde idi, Allah’a ibadet ve kulluk ediyordu; sadece çok az bir miktar dinlenmişlerdi.
İmam Ali neden o gece kızı Zeynep’in evinde dinlenmişlerdi? O gece kızı Zeynep’in evinde kalmasının sebebi belki de kızının Ali’nin (as) son gecesinde babasından görüp işiteceklerini insanları eğitirken kullanmasını sağlamak içindi. Çünkü o gece çok farklı bir gece idi, diğer gecelerle arasında dünyalar dolusu fark vardı.
BABASININ HUZURUNDA GEÇEN SON GECEDE OLAN OLAYLARDAN BAZILARI
- Hz. Zeynep babasının huzurunda geçen son gecede meydana gelen olaylar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Babam Müminlerin Emiri o gece çocuklarına şöyle dedi: “Bu gece korkunç bir rüya gördüm, şimdi, gördüğüm rüyayı sizlere anlatacağım.’
Şöyle dediler:
“Nasıl bir rüya gördünüz?”
“Az önce gözlerim ağırlaştı ve Allah’ın Elçisi’ni rüyamda gördüm, bana şöyle dedi:
‘Ey Hasan’ın babası! Çok yakında bize kavuşacaksın. İnsanların en alçakları sana saldıracak ve yüzünü başının kanına boyayacaklar. Allah’a yemin olsun ki seni görmeyi çok arzuluyorum. Sen Allah’ın ayının son on günlerinde bize misafir olacaksın. Gel artık, bizim yanımızda olanlar senin için en hayırlı olanlardır.’
Biharul-Envar c.42 s.277 Bab-127
BU GECE VADEDİLMİŞ OLAN GECEDİR
İmam Ali’nin (a.s) ağzından bu sözler işitildikten sonra evlatlarının feryat ve ağlama sesleri Allah’ın arşına yükselmeye başladı. İmam, çocuklarının feryat ve ağlamalarını gördüğü zaman Allah’ın adını anarak susmalarını istedi ve onlar da Allah’ın yüce adının saygınlığı hürmetine fırtınalı bağırlarına taş basıp sustular.
1- Hz. Zeynep şöyle buyurmuştur:
“İmam Ali hatıralarla dolu son gecesini oturarak ya da ayakta salāt ederek ve ibadet ederek geçirdi. Rükû ya da secde halinde Allah’a ibadet ediyordu. İyiliklerin İmam’ı o gece odasından dışarı çıkıyor ve yıldızlarla dolu gökyüzüne bakarak şöyle diyordu:
“Evet, bu gece bana vadedilmiş olan o gecedir, Allah’a yemin olsun ki ne bana yalan söylenmiştir ve ne de ben yalan söylüyorum. Hiç şüphe yok ki bu gece bana vadedilen kavuşma gecesidir.”
Sonra salâtını eda ettiği yere geri dönüyor ve şöyle diyordu:
“Allah’ım! Ölümü ve ebedi yurda gitmeyi benim için bereketli ve mübarek kıl. Allah’ım! Ölümü bana mübarek kıl.”
Kalpleri huzurla dolduran bu cümleleri çok tekrarlıyordu:”Allah’tanız ve O’na geri döndürüleceğiz. La Havle Ve la Kuvvete İlla Billah’il Aliyy’il Azim (Allah’a dayanmayan hiçbir güç ve kuvvet yoktur.)”
Allah’ın Elçisine salavatlar gönderiyor ve Allah’tan mağfiret diliyordu.”
AKŞAMDAN SEHERE KADAR
1- Yine şöyle buyurmuştur:
“O gece babam Allah’ı çokça anıyor ve mağfiret diliyordu. Akşamdan seher vaktine kadar babamın yanında idim, şöyle dedim:
“Babacığım! Bu gece neyin var? Neden gözlerinde uyku yoktur?”
İmam şöyle buyurdu:
“Yüce kızım! Baban en zor savaşlarda Allah’ın dinini ve Peygamberi’ni korumak için zamanın en azılı ve inatçı savaşçılarını yerlere sermiştir. Korku denizlerinin içine girmiş ama onlardan en ufak bir şekilde dahi korkmamıştır. Ama bu gece öyle bir haldeyim ki bu gece gibi hiçbir gece kalbime korku girmiş değildir.”
Eğer tarihin yazmış olduğu bu yazı doğru ise akıllara hemen şu soru gelmektedir: Cesaretin Emiri ve korku? Peki, neden korkuyordu? Hangi güçten korkuyordu ve hangi olaydan korkuyordu? Ölmekten mi korkuyordu?
İmam Ali’nin yiğitlik ve cesaretin tek örneği, gücün ve özgürlüğün direği, adalet ve imanın tam anlamı, ahlak ve ihlasın cisim bulmuş hali, akıl, zekâ ve dehanın sembolü olduğundan hiçbir şüphe yoktur ve olamaz da. Kendisinin de çeşitli vesileler ile defalarca buyurmuş olduğu gibi ve savaş meydanlarında ortaya koymuş olduğu yiğitlikler de onun bu söylediklerine şahitlik etmektedir. Ölümden korkmadığı gibi defalarca da ölüme olan isteğinin çocuğun annesinin göğsündeki süte olan isteğinden daha fazla olduğunu ant içerek buyurmuşlardır:
“Allah’a and olsun ki Ebu Talib’in oğlu Ali çocuğun annesinin göğsündeki süte olan isteğinden daha fazla ölüme istekli ve sevdalıdır.”
Nehcül-Belağa 5.Hutbe.
Yine and içerek şöyle buyurmuştur.
“Allah’a and olsun ki (Allah’ın rızası için) ölüme koşmaktan ya da ölümün bana gelmesinden asla korkuyor değilim.”
Nehcü’l-Belağa 55.Hutbe.
Evet, onun ölümden duyduğu korku insanların duydukları korku gibi değildir. Onun ölümden duyduğu korku Allah’a olan sevgisinden ve O’nu tanımasından dolayı meydana gelen korkudur. İmam karanlık fikirlerden korkuyordu, Emevi istibdadının dini hayattan çıkarmasından korkuyordu ve iblis düşünceli ve iktidar peşinde koşan güçlerin ümmetin geleceği için hazırlamış olduğu komplolardan korkuyordu, diyebiliriz.
Sonra defalarca şu ayeti okudu:
“Biz Allah’ınız, gene de gerisin geriye O’na geri döneceğiz.”
19 Bakara Suresi 156.ayet.
Babama yaklaştım ve şöyle dedim:
“Babacığım! Neler oluyor? Neden bu gece böylesine açık ve kesin bir şekilde şehadetinden haber veriyorsun? Bir şeyler mi olacak?”
Şöyle dedi:
“Evladım! Ömrümün sonu geldi, arzular heba oldu ve artık dünyada yaşama ümidi kalmadı.”
Bu sözlerden sonra artık gözyaşlarıma engel olamıyor ve hep ağlıyordum, şöyle dedi:
“Kızım! Ağlama. Sana söylediklerimi Allah’ın Elçisi (s.a.a) bana haber vermişti.”
Sonra başını yastığa koydu ve kısa bir süre uykuya daldı, uyandığı zaman şöyle dedi:
“Kızım! Ezan vakti yaklaşınca bana haber ver.”
Sonra tekrardan salat, ibadet, Allah’tan af dilemeye ve Kur’an okumaya başladı.
Endişeli bir şekilde bir taraftan babamı gözetlerken diğer taraftan da dediği emri yerine getirmek için dikkatli bir şekilde vakti takip ediyordum. Gözlerime uyku girmiyordu ve vaktin yaklaşmasıyla bir kaba su doldurup yanına gittim.
Yerinden kalktı, abdestini aldı ve elbiselerini giyinip merdivenlerden inerek evin avlusuna geldi.
ALLAH’IN EVİNE DOĞRU
Beslediğimiz kazlarımız vardı ve bu kazları bazı aile yakınlarımız ve dostlarımız kardeşim Hüseyin’e hediye etmişlerdi. Babam bahçe kapısından dışarı çıkmak istediği zaman bu kazlar kanatlarını açıp babama doğru koştular ve kanatlarını açıp önünde durarak bağırmaya başladılar. Bu durum bizleri derin bir hayretin ve şaşkınlığın içine sokmuştu. Çünkü hiçbir gece böyle bir durum ile karşılaşmış değildik.
Babam şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ilah yoktur. Bu feryatların peşinden matem gelecektir ve yarın seher vakti bu olay vuku bulacaktır.”
Şöyle buyurdu:
“Allah’tan başka ilah yoktur. Bu feryatların peşinden matem gelecektir ve yarın seher vakti bu olay vuku bulacaktır.”
Şöyle dedim:
“Babacığım! Bu sözlerinle kötü bir şeyin olacağını haber veriyor gibisin? Kötü fal bakıyorsun?”
Şöyle buyurdu:
“Yüce Kızım! Biz Peygamber Ehl-i Beyt’i ne falcılık yaparız ve ne de hiçbir akıl sahibi bizi vasıta ederek falcılık yapabilir. Bu söylediklerim yakın gelecekte meydana gelecek gerçeklerdir.”
Sonra şöyle buyurdu:
“Kızım! Benim hakkım hürmetine bu kazları serbest bırak. Konuşacak dilleri ve kendilerini savunacak güçleri olmayan, Allah’ın yarattığı bu hayvanlar aç ve susuz kalmasınlar. Ya onların ihtiyaç duydukları yemi ve suyu her zaman kendilerine ver ya da serbest bırak ki gidip Allah’ın arzında kendi yemlerini yiyip sularını içsinler.”
Babam kapıyı açıp avludan dışarı çıkmak istediği zaman beline sarmış olduğu kuşak kapının koluna takıldı ve açılıp yere düştü. Babam yerden aldığı kuşağı beline bağlarken şu şiiri okuyordu:
“Kendini ölüme hazırla,
Çünkü ölümden kaçış olamaz.
Ölümden ürküp korkma,
Ne feryat et ve ne de ağla
Zaman seni güldürdüğü gibi
Elbette ağlatacaktır da.”
Sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım! Ölümü benim için mübarek kıl. Allah’ım! Huzuruna çıkmayı bana mübarek kıl.”
Babamın bu sözleri beni daha da yıkmıştı, şöyle dedim:
“Babacığım! Akşamın ilk saatlerinden şafak vaktine kadar şehadetinden konuştun durdun, bizi bekleyen dert ve acı dolu olay nedir?
Şöyle buyurdu:
“Hayır, kızım, şehadetimden haber vermiyorum, söylemiş olduğum şeyler onun işaretleridir ve birbiri ardına meydana gelip gerçekleşmektedir.”
Sonra kapıyı açtı ve dışarı çıkıp mescide doğru yürümeye başladı. Babamın gitmesinin ardından hemen kardeşim Hasan’ın yanına gittim ve babamın söylediklerini, okuduklarını ve akşamdan beri içinde bulunduğu durumu kardeşime anlattım. Kardeşim de hemen yola çıkıp babamın peşi sıra gitti, babam daha mescide varmadan kendisine ulaşıp eşlik etti. Ama babam onu eve geri göndermişti. Çünkü günün ağarmasına daha bir saatten fazla zaman vardı.”
SON VAKİT
Burada tarihçilerin yazmış olduklarını yazacağız. İmam Ali mescide varınca ezanın okunduğu yere çıktı, her iki elinin parmaklarını kulaklarına koydu, sesini ve göğsünü ezana hazırladıktan sonra tek bir Allah’a tapmanın feryadı olan ezanı okumaya başladı ve onun okumuş olduğu ezan sesi bütün şehirde yankılanmaya başladı. Onun sesi bütün duvarları ve kapalı kapıları aşarak evlerin içine giriyordu. Ezanı okuyup tamamladıktan sonra Allah’ı tesbih ederek ve Peygamberine salât ve selam göndererek mescidin damından aşağı indi.
Babacan bir şekilde sevgi ve şefkat dolu bir kalp ile mescitte uyumuş olanları uyandırıyor ve onlara şöyle diyordu:
“Ey Allah’ın kulları! Kalkın, sabah salatı vaktidir.”
Bu cümlesinin peşi sıra da şu ayeti okuyordu:
“…Salatı eda et. Muhakkak ki salat hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.
Ankebut/45
KABE’NİN RABB’İNE AND OLSUN Kİ HUZURA KAVUŞTUM
Müminlerin Emiri İmam Ali, uyumuş olanları uyandırdıktan sonra ibadet mihrabına geçti ve kalbini tam anlamıyla Allah’a yönelterek salata durdu. Özgürlerin İmamı, salātının rükû ve secdelerinde uzun dualar okuyordu. İmam Ali’nin bu şekilde salāt ettiğini haberdar olan karanlık fikirli terörist “İbn-i Mülcem Muradi” İmam’a rükû ya da secde halinde suikast düzenlemeyi planlamıştı. Bu maksatla salāt başlar başlamaz hemen yerinden kalktı, kolonun yanına gidip salata durdu ve en uygun fırsatta insanlık tarihinin en büyük cinayetini işlemeye hazırlandı.
Salât ve ibadet İmam’ın başını ilk secdeden kaldırdığı zaman karanlık fikirlerin uşağı bu alçak terörist kılıcını adaletin sembolü ve insanlığın dostunun başına indirdi ve kılıç, Hendek Savaşı’nda Amr’ın kılıcının yaraladığı yere inerek mübarek başını parçaladı.
Müminlerin Emiri İmam Ali yüzüstü ibadet mihrabına düşerken dilinden şu cümleler dökülüyordu:
“Bismillah ve Billah ve ala milleti Resulillah. (Allah’ın adıyla ve Allah’ın Elçisi’nin dini üzere)”
Sonra şöyle buyurdu:
“Kabe’nin Rabb’ine and olsun ki huzura kavuştum. Bu olayı Allah ve Allah’ın Elçisi bana haber vermişti. Allah ve Elçisi doğru sözlüdür.”
İmam’ın mübarek başının parçalanması ile nur yüzünden ve sakallarından kanlar akıyordu ve göğsü akan kanla dolmuştu. Allah’ın Elçisi’nin haber verdiği gibi yüzü ve sakalı başından akan kan ile boyanmıştı ve Allah’ın Elçisi’nin önceden vermiş olduğu haber gerçekleşmişti.
NEFESLERİN TUTULDUĞU ANLAR
Nefeslerin kesildiği o anlarda bütün herkesi korku sarmıştı, tam bu sırada Cebrail, Uhud Savaşı’ndan sonra: “Ali’den başka yiğit ve Zülfikar’dan başka kılıç yoktur!” sözünü haykırarak İmam Ali’nin kahramanlığını ilan ettiği gibi yine yer ile gök arasında feryat etmeye başladı (Bu durum hiçbir peygamberin vasileri için olmuş bir olay değildi) ve Müminlerin Emiri’nin şehadetini ilan etti.
Acı ve elemin yağdığı o anlarda Kufe mescidinin kapıları hızla açılıp kapanıyor, göklerdeki melekler feryat ve figan ediyor, kara yel esiyor ve Cebrail yerle gök arasında şöyle feryat ediyordu:
“Allah’a and olsun ki hidayet direği yere devrildi. Allah’a and olsun ki gökteki yıldızlar sönüp karardı
Allah’a and olsun ki takvanın sancağı yere devrildi.
Allah’ın kopmaz ipi kopup parçalandı.
Mustafa Peygamber’in amcasının oğlu, onun hak halifesi öldürüldü.
Aliyy’ül Murtaza öldürüldü.
Vasilerin efendisi öldürüldü ve onu Allah’ın yarattıklarının en kötüsü öldürdü.”
ÖZGÜRLÜĞÜN VE ADALETİN EN BÜYÜK KURBANI
Imam Ali’nin kızı, babasının şehit edildiğini Cebrail’in feryadından duyduğu zaman feryat ve figan edip kendisine vurmaya başlamıştı. Bir taraftan kendisine vuruyor ve diğer taraftan da şöyle feryat ediyordu: “Ey babamız! Ey Ali’miz! Ey Muhammed’imiz! Ey Efendimiz!
Karanlık fikirler babamızı bizlerden koparıp aldı.
Babamız Ali adaletin ve özgürlüğün kurbanı oldu.
Muhammed’in hak vasisi ve halifesi öldürüldü.
Efendilerin efendisi öldürüldü.”
Daha sonra İmam Ali’yi insanların feryat ve figanları arasında eve getirdiler. Hz. Peygamber’in ve İmam Ali’nin kızları gelerek etrafını sarmışlardı. O hazreti kanlar içinde gördükleri zaman feryatları özellikle de yüce kızının feryadı gökleri inletiyordu.
“Babacığım! Ümmetin küçük çocuklarını kim sahiplenip büyütecek?
Bu insanların yaşlılarını ve güçsüzlerini kim koruyup kollayacak? Babacığım! Çok derdimiz vardı ama şimdi kat kat katlandı, çok ağlıyorduk ama şimdi, gözyaşlarımız kurumaz oldu.” Yüzüğün parmağı sarıp sarmaladığı gibi insanlar da onun evinin etrafını sarmışlardı. İmam’ın evlatları kapalı kapıların ardında feryat ve figan ediyorlardı ve gözlerinden yağmur gibi yaş akıyordu. İnsanlığın sevgi lideri ise bir taraftan onları teselli etmeye çalışıyordu ve diğer taraftan da gözlerinden boncuk boncuk yaş akıtıyordu.
DUYDUĞUN GİBİDİR
Ramazan ayının yirmi birinci günü ve İmam Ali’nin evlatlarının arasındaki son saatleri idi. Yüce kızı Zeynep, babasının yanı başında oturmuş ve melekuti yüzüne bakıyordu. Iri ter tomurcukları İmam’in alnında görünmeye başlamış ve İmam elleri ile terini siliyordu.
Zeynep bunları görünce şöyle dedi:
“Babacığım! Alnını sildiğini görüyorum.
Şöyle buyurdu:
“Kızım! Deden Allah’ın Elçisi’nden işittim, şöyle buyurdu:
“Doğru yol üzerindeki ve imanlı insanın eceli geldiği zaman alnında ter tanecikleri oluşur ve o ter tanecikleri yüzünde elmaslar gibi parlar ve işte o zaman dertleri ve elemleri son bulur.”
Hz. Zeynep bu sözleri duyunca kendisini babasının üzerine attı ve şöyle dedi:
“Babacığım! Ümmü Eymen Hanım’dan Kerbela hakkında bir şeyler duydum, senin kendi ağzından onları duymak istiyorum.”
İmam Ali şöyle buyurdu:
“Canım kızım! Ümmü Eymen’den duyduğun gibidir. Senin ve ailendeki diğer kadınların, karanlık fikirli zalimlerin elinde esir oluşunuzu görür gibiyim. Haklarınız, hürriyetiniz ve emniyetiniz ellerinizden alınmış ve zalimlerin köleliğini yapan eşkiyaların sizlere saldırıp kanlarınızı akıtmalarından korkuyorsunuz.
Kızım! Size yiğitçe direnmeyi öğütlüyorum. Evet, akıllı ve yürekli bir direnmeyi öğütlüyorum.”
Adalet Emiri Ali daha sonra oğulları Hasan ve Hüseyin’e dönerek
şöyle buyurdu:
“Canım Hasan’ım! Yüce Hüseyin’im! Benden sonra her taraftan fitnenin size yöneldiğini görür gibiyim. Bu durumla karşılaştığınız zaman akıllıca sabırlı olmanızı (karşı koymanızı) nasihat ediyorum. Allah’ın sizinle fitneciler arasındaki hükmü ortaya çıkıncaya kadar dayanın. Çünkü Allah, hükmedenlerin en hayırlısıdır.
Oğlum Hüseyin! Sen, Hz. Muhammed Peygamber’in ümmetinin en üstün şehidisin. Bunun için Allah’tan sakın ve O’nun sınamalarının zorlukları karşısında sabırla ve yüreklice dur.”
İmam Ali bu sözlerinden sonra kısa bir müddet kendinden geçti, kendine geldiği zaman şöyle buyurdu:
“Bu, Allah’ın Elçisi’dir! Bu, amcam Hamza’dır; bu, kardeşim Cafer’dir ve bunlar da Allah’ın Elçisinin ashabıdır. Bana:
“Gecikme, hemen yanımıza gel, seni çok özledik, diyorlar.”
Sonra teker teker çocuklarına baktı: “Sizi Allah’a emanet ediyorum.” dedi ve şu ayeti kerimeleri okumaya başladı:
“Çalışanlar böyle bir kurtuluş için çalışsınlar. “
Saffat/61
“Hiç şüphesiz Allah, kötülükten sakınanlar ve güzel amel edenlerle birliktedir. “
Nahl/128
Bunlardan sonra Allah’ın seçkin kulu kıbleye doğru döndü, gözlerini bu vefasız dünyaya kapadı, kollarını ve ayaklarını uzatıp Allah’ın birliğine, eşi ve benzeri olmadığına ve Hz. Peygamber’in peygamberliğine şehadet ettikten sonra bu dünyadan göçtü.
Tam bu sırada, gam ve dertlerin zirveye çıktığı bu dakikalarda Müminlerin Emiri’nin iki yücelik sahibi kızı ve vahiy ailesinin diğer hanımları feryat etmeye, yakalarını yırtıp yüzlerine vurmaya başladılar. İmam Ali’nin evinden yükselen tek şey feryat ve ağıt sesleri idi ve bu feryatları duyan Kufe halkı İmam Ali’nin yüce ruhunun melekût âlemine yükseldiğini anladılar.
İmam’ın vasiyeti üzerine evlatları geceleyin pak bedene gusül verdiler ve gusül işleminin ardından İmam Hasan kardeşi Zeynep’ten, Cebrail’in cennetten Hz. Peygamber için getirmiş olduğu hanutun kalan kısmını kendisine getirmesini istedi. Hz. Zeynep hemen getirdi ve hanut açıldığı zaman evi kalpleri alıp başka âlemlere götüren apayrı bir koku kapladı…
HZ. ZEYNEP KARDEŞİ İMAM HASAN İLE BİRLİKTE
Hz. Zeynep ile büyük kardeşi İmam Hasan’ın arasında sevgi, saygı, samimiyet ve ilgi, eksilmeden varlığını korumuştur. İmam Hasan, Allah’ın Elçisi, doğruların önderi, temiz yaşam ve pak fikir sahiplerinin önderi Hz. Peygamber’in ilk torunu olduğu için Hz. Zeynep kendisinin nasıl bir makamda olduğunu çok iyi biliyordu. Müminlerin Emiri’nin bilge kızının bu feraseti, ona iki bakış açısından bakmasına sebep olmuştu:
1- Sahip olduğu kardeş ve bacı ilişkileri açısından bakıyordu.
2-İmam Hasan’ın sahip olduğu yüce İmamet ve manevi makam açısından ona bakıyordu.
İmam, bir taraftan Hz. Zeynep’in büyük kardeşi (abisi) idi ve ileri, kültür sahibi ve eğitimli ailelerde büyük kardeşin her zaman aile içinde ayrıcalıklı bir yeri olduğunu da biliyoruz ve bir hadiste de şöyle buyrulmuştur:
“Büyük kardeşin aile içindeki yeri babanın yeridir.”
Diğer taraftan ise İmam Hasan kemalin ve yüceliğin peşinde olan bütün kadın ve erkeklerin hak ve gerçek lideri idi. Akıllı, feraset sahibi ve bilge bir kadın olan Hz. Zeynep de (s.a), İmam’ı kendisine Allah tarafından tayin edilmiş lider gözüyle de görüyordu.
Hz. Zeynep ile kardeşi İmam Hüseyin arasında var olan tarifi imkânsız ve kopmaz ilişki, saygı, sevgi, bağlılık ve sadakatin tamamı Hz. Zeynep ile İmam Hasan’ın arasında da vardı.
Tarih ve tarihçilerin bu saygı ve sevgi dolu ilişki karşısında suskun kaldıkları doğrudur ama onların arasındaki tarifi imkânsız ve sınırlara sığmayan karşılıklı saygı, sevgi, hukuka riayet etmek güneşten daha parlak ve göklerden daha yüksektir. Tarihçiler ve hadis bilimciler bu hakikati yazmışlardır ve bizler burada bu iki kardeş arasındaki tariflere sığmayan ilişkiden sadece bir örnek yazmakla yetineceğiz.
Tarihçiler ve hadis bilimciler bu konu hakkında şöyle yazmışlardır:
“Müminlerin Emiri’nin yüce kızı, kardeşi İmam Hasan’ın yanına gitti ve onun şehadetin eşiğinde olduğunu gördü. Kardeşini bu halde gördüğü zaman öylesine sarsıldı ki var gücüyle şöyle feryat etti:
“Vay kardeşim, vay Hasan’ım, vay sensizliğe! Kardeşim! Senden sonra kime koşacağız? Kalbimde yaktığın bu ateş ömrümün sonuna kadar alev alev yanacaktır.”
Dünyanın en üstün bacısı, kardeşine duyduğu hadsiz ve sınırsız sevgisinden dolayı kendisini yerlere attı ve onu yitirmenin vermiş olduğu acı ile dövünerek ağlıyordu.
İMAM HÜSEYİN VE HZ. ZEYNEP’İN KOPMAZ İLİŞKİSİ
Erkek ve kız kardeş arasındaki sevgi ve samimiyet bağları ortaya yeni çıkmış bir şey değil, çok eski bir gerçektir. Öyle ki iki candan arkadaşın ya da iki kız kardeşin yahut iki kardeşin arasındaki samimiyet ve bağlılığın ne kadar güçlü ve kopmaz olduğunu anlatabilmek için “Bacı-kardeş gibidirler” denilmektedir.
Ama İmam Hüseyin ve kız kardeşi Hz. Zeynep’in arasındaki sevgi bağları her dostluk bağından daha güçlü, her sevgiden daha yoğun ve her bağlılıktan daha da sağlamdı. Onların arasındaki bu kuvvetli ilişkiler tariflere sığmayan, kelimelerin açıklamaktan ve akılların idrak etmekten aciz kaldığı ilişkidir.
Eğer, dünya var olduğundan beri, asırlar boyu ve dünyanın hiçbir yerinde İmam Hüseyin ile Hz. Zeynep gibi birbirine bağlı iki kişi daha yoktu dersek abartmamış oluruz. Bu yüce karakterli iki kardeşten her birisi, insanoğlunun arasında sevgi, bağlılık, vefa ve samimiyet bakımından insanlığın rekorunu kırmışlardır.
Neden böyle olmasınlar? Onların her ikisi de Peygamber bahçesinin gülleri idiler, Allah’ın yeryüzündeki üniversitesinde eğitim almışlardı, aynı merkezde terbiye olmuşlardı ve aynı ağacın iki dalı olarak boy atmış, büyümüş ve gölgelik olmuşlardı.
Onların arasında olan bu emsalsiz sevgi ve bağlılık sadece ait olduğu aileden meydana gelmiş bir sevgi ve samimiyet değildir, aynı zamanda onların birbirlerinin ne kadar yüce ve büyük, manevi ve insani özelliklere sahip olduklarını bildikleri, çok iyi ve derinden tanıdıkları için meydana gelmiş olan sevgi ve bağlılıktır.
Zeynep kardeşini çok iyi tanıyordu, cennet gençlerinin ve yiğitlerinin efendisi, Peygamber bahçesinin güzel kokulu gülü idi ve Mübahale, Kurba ve Tathir gibi birçok Kur’an ayetinde övülmüştü.
Bunların dışında Zeynep (s.a) kardeşi ile birlikte aynı tarihin yazıldığı evde yaşamış ve onun nasıl bir tevhid ve tek Allah inancına sahip olduğunu, nasıl salāt kılıp ibadet ettiğini, tarifi imkânsız manevi, ahlaki, insani özelliklerini, kemal ve yüceliğini biliyordu, bunları görmüş ve bunlara şahit olmuştu. Zeynep, kardeşinin Allah, Peygamber’i ve insanlar nezdindeki üstünlüğünün ne olduğunun şahidi idi.
Hüseyin’in (a.s) llahi bir lider olduğunu, Allah tarafından insanları hidayet etmek için gönderilmiş bir İmam olduğunu ve Allah’ın Elçisine halife olarak seçtiğini biliyordu. Böyle bir makamda olan kişinin ilminin sınırsız olması, her türlü ilim ve fenni bilmiş olması, hata ve günaha düşmekten uzak olmak gibi masumluk sıfatına sahip olması ve masum imamın sahip olması gereken sıfat ve özellikleri kendisinde taşıması en açık bir hakikattir.
Böyle bir tanıma ve sevginin karşısında İmam Hüseyin de (a.s) yücelik sahibi kız kardeşini tanıması gereken şekilde tanıyor ve onun sahip olduğu ilmi ve manevi makamların büyüklüğünü biliyordu.
Älemlerin en büyüklerinden olan bu bacı ve kardeşin birbirine yönelik bu tanıma ve sevgilerini iyi bir şekilde anlayıp inceleyecek olursak onların arasında var olan tarifi imkânsız ilgi ve sevgi bağlarından bazılarını tanıyabilme ve sırrını öğrenebilme imkânına ulaşabiliriz. Örnek verecek olursak bu hususta şöyle söylenmiştir:
“İmam Hüseyin, Kur’an ayetlerini okuyup üzerinde düşünüyordu. Okumanın ve tefekkür etmenin en derin noktasında iken kardeşi Hz. Zeynep kendisini görmeye geldi. İmam Hüseyin kardeşinin geldiğini anlar anlamaz Kur’an-ı Kerim’i eline alıp ayağa kalktı ve o halde yürüyüp kardeşini karşıladı. “
Zeynelabidin Mazandarani/Zahiretu’l-Mead s.122
HZ. ZEYNEP VE MÜŞTEREK HAYATIN BAŞLAMASI
Müminlerin Emiri İmam Ali’nin kızı Hz. Zeynep gençlik çağına girer girmez itibar sahibi talipler bir biri ardına gidip onunla evlenmek istediklerini arz ediyorlardı.
Hz. Zeynep ile evlenmek isteyenlerden birisi de Cafer-i Tayyar’ın yiğit oğlu Abdullah idi. Abdullah, Hz. Zeynep (s.a) ile hem amca çocuğu idi hem de soy, boy, ruh, cisim, zahir ve batın bakımından ona uygun biri idi.
İmam Ali de kızını (Zeynep’in) amcaları Cafer ve Akil’in çocukları ile evlenmeye teşvik ediyordu. Öyle ki Peygamberimizin (s.a.a) sözünü asla aklından çıkarmıyordu ve aynı fikirde idi. Hz. Peygamber, İmam Ali ve Cafer’in çocuklarını gördükleri zaman şöyle diyordu:
“Bizim kızlarımız bizim erkeklerimize ve erkeklerimiz de kızlarımıza eş olmaya daha layıktır. “
İbn-i Şehr Aşub/Menakib-i Al-i Ebu Talip c.3 s.305-Biharu’l-Envar c.24 s.92, Bab-120
İmam Ali’nin (a.s) kızı ile evlenmek isteyenler arasında Abdullah’ın isteği kabul görmüştü ve yapılan sevinç ve neşe dolu bir nikâh merasiminin ardından fazilet, erdem, izzet ve makam sahibi bu hanımefendi saygı içinde müşterek hayatını geçireceği evine adımını attı.
Bu kutlu evlilikten, bu tertemiz geniş dallara ve kollara sahip ağaçtan, baba ve annenin yiğitliği, büyüklüğü ve yüceliğini miras almış tatlı meyveler dünyaya geldi.
Birçok insan, çocukların ruh ve beden sağlıkları bakımından akraba evliliğine karşı iken bazı kimseler ise bu görüşe karşı çıkmaktadırlar. Bizim bu konu hakkındaki görüşümüz şöyledir:
1- Evlilikte akraba olmanın kendisi sorun kaynağı değildir, sorun olan hususlar şunlardır:
A) Kadın veya erkekte olan bir hastalık evlilik yolu ile çocuklara geçebilir.
B) Kadın ve erkeğin kan gruplarının uyuşmaması çocuğun sağlını etkilemektedir ve bu durum akraba evliliğinde ortaya çıkabildiği gibi akraba olmayan evliliklerde de ortaya çıkmaktadır. Örneğin; Bazı ailelerde bulunan “Talasemi” (Akdeniz anemisi) denilen hastalığı taşıyan kişi bu hastalığı taşımayan kişi ile evlendiği zaman doğan çocuklara % 10 oranında bu hastalık bulaşmaktadır. Fakat bu hastalığı taşıyan kişi ister akraba olsun isterse akraba olmasın aynı hastalığı taşıyan bir kişi ile evlendiği zaman bu hastalığın doğacak çocuklarda görülme oranı % 80’dir. Buna göre akraba evliliğinin kendisi tek başına etken ve sorun değil asıl sorun hastalık taşımaktır.
2- İslam dini evlilik, sağlam nesil ve çocukların beden ve akıl bakımından sağlıklı olmaları konusuna özel önem vermiştir ve bu uyarılar genel uyarılar olup sadece akraba evliliğini kapsamamaktadır. Bu konunun çok ince ve detaylı bir şekilde araştırılıp incelenmesi şarttır, bu tür konular incelenip araştırılmadan toplumun önüne koyulmaması gerekir.
3- Akraba evliliğinin sakıncalı olduğu görüşü Batılı bilim adamlarının kendi bölge ve toplumları üzerinde yapmış oldukları araştırmalar neticesinde ortaya atılmış bir görüştür. Bu toplumlarda yaşayan ebeveynlerin cinsel ilişki tarzları, sarhoş halde ilişkiye girmeleri, domuz eti ya da diğer bazı haram yiyecek ve hayvanları tüketmiş olmaları, ana rahminde ceninin oluşmasından sonra ebeveynlerin ilişkileri ve bunlar gibi dinin uyulmasını istediği birçok konuya uyulmamış olması akraba evliliğinde çocuğun beden veya zihin bakımından özürlü doğmasına sebep olabilir.
Bizler detaylı ilmi araştırmalar yapılmadan, hastalıkların sebep ve kaynakları incelenip bulunmadan ve İslam’ın evlilik öncesi, evlilik sonrası ahlaki kuralları ve çocuk oluşumu öncesi ve sonrası ebeveyn ilişkileri uygulanıp incelenmeden bu türden konular hakkında İslami toplumlara ait olmayan bazı araştırmalar neticesinde Müslümanlar için de aynı hükmü vermenin doğru olmadığını düşünüyoruz.
ABDULLAH’IN FİKİR VE YAŞAMINA KISA BİR BAKIŞ
Abdullah’ın şeref ve izzet sahibi babası Cafer-i Tayyar’ın parlak hayatı hakkında bir şeyler yazmaya gerek görmüyoruz. Cafer ve Akil’in kişilik sahibi babası Ebu Talip, onun kardeşi ve Ebu Talib’in diğer yücelik sahibi evlatları hakkında da bir şeyler yazmayacağız. Bizler burada Müminlerin Emiri İmam Ali’nin yüce kızı Hz. Zeynep ile evlenme şerefine ulaştığı için sadece Cafer-i Tayyar oğlu Abdullah’a biraz değineceğiz.
Abdullah, döneminde fazilet ve erdem sahibi parlak kişiliğe sahipti ve soy, kök, iman, irfan, cömertlik, büyüklük, edep, terbiye ve diğer ahlaki ve insani özellikler bakımından döneminin gençlerinin en önünde yer almış bir genç idi, çok seçkin ve ayrıcalıklı bir yere sahipti.
Alevi ve Sünni siyerciler kendi tarih, hadis kitaplarında Abdullah’ın Hz. Peygamber’in, İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve İmam Zeynel Abidin’in seçkin yarenlerinden biri olduğunu yazmışlardır.
Abdullah akıllı, zeki, kendisini yetiştirmiş, hayatın iniş ve çıkışlarında ayakta durmayı bilen ve savaş meydanlarının korkusuz yiğidi idi. İslam’ın Yüce Peygamberi (s.a.a) kendisine dua etmiş ve bu duanın bereketi onun hayatının her evresinde kendisini açıkça gösterip ortaya koymuştur.
Siyer yazanlardan birisi Cafer-i Tayyar’ın oğlu Abdullah hakkında şöyle yazmıştır.
“Abdullah, Avn ve Muhammed, Cafer-i Tayyar’ın çocuklarıdır. Anneleri Amis kızı Esma’dır. Esma ileri görüşlü, kemalin peşinde koşan, Hz. Peygamber Ehl-i Beyt’ine ve onların fikir ve yaşamlarına sevdalı bir hanımefendi idi.
Cafer’in çocuklarının tamamı Cafer-i Tayyar’ın Habeşistan’a yaptığı hicrette, orada dünyaya gelmişlerdir.”
Habeşistan şimdiki Etiyopya olan bir Afrika ülkesidir. Cafer’in çocuklarının içinde en meşhur ve öne çıkmış olan Abdullah’tır ve o, Arapların en önde gelen cömertlerinden ve Hz. Peygamber’in yarenlerinden birisi idi. Tevhid’in büyük önderi vefat edip dünyadan ayrıldığı zaman Abdullah yetişkin bir gençti.
Abdullah’ın Habeşistan’da dünyaya gelmesinden birkaç gün sonra Habeşistan kralının da bir erkek çocuğu dünyaya gelmişti. Cafer-i Tayyar’ın ve yanındakilerin ileri uygar ve adaletçi görüşlülüğünden haberdar olan Habeşistan kralı, o güne kadar Habeşistan toplumunda olmayan ve hiçbir kimsenin bilmediği Abdullah adını sarayın yeni doğmuş çocuğuna koymuş ve Cafer’in hanımını saraya davet ederek iman sütünden kendi oğluna vermesini istemişti.”
Sibt-i İbn-i Cuzi/Tezkiretu’l-Havas s.189
İbn-i Sa’d kitabında
Tabakat-ı İbn-i Sa’d / Tezkiretu’l-Havas s.189
Abdullah’ın ağzından şöyle yazmıştır:
“Babam Cafer, Mute Savaşı’nda şehit düştüğü zaman insanlığın can dostu Hz. Peygamber’in nasıl bir yücelik içinde bizim eve geldiğini ve nasıl bir içtenlik, samimiyet ve ölümsüz bir dille babamın şehadetinden dolayı anneme baş sağlığı dilediğini çok iyi hatırlıyorum.”
Onun nur yüzüne bakıyordum, gözlerinden akan elmas tanelerinden daha parlak gözyaşları sakallarından süzülüp akıyordu. Mübarek elleri ile benim ve kardeşimin başını okşayarak bizlere huzur veriyordu.
Sonra mübarek yüzünü Allah’a çevirdi ve yalvararak şöyle dedi:
“Allah’ım! Hiç şüphesiz Cafer senin en büyük ve en üstün nimetlerine doğru uçmuştur. Şehit olup sana hicret eden kullarının geride bıraktıklarına en güzel şekilde sahip olduğun gibi onun çocuklarına da sahip ol, koru ve kolla.”
Bu duanın ardından anneme şöyle dedi:
“Ey Esma! Bu başsağlığından sonra size bir de müjde vermemi ister misiniz?”
Annem şöyle dedi:
“Anam babam size feda olsun Ey Allah’ın Elçisi! Verin.”
Şöyle buyurdu:
“Allah, Cafer’in kopan iki kolu yerine kendisine çok güçlü ve güzel iki kanat vermiştir, onlarla Allah’ın cennetinde uçuyor.”
Annem şöyle dedi:
“Ey Allah’ın Elçisi! Bu iftihar ve övünç dolu müjdeyi insanlara da haber verin.”
Hz. Peygamber (s.a.a) yerinden kalktı, bir eliyle elimden tutmuştu ve diğer eliyle de başımı okşuyordu, mescide geldik. Minbere çıktı ve beni bir basamak aşağıda oturttuktan sonra hüzün dolu bir kalple şöyle buyurdu:
“Ey İnsanlar! İnsanların iniş ve çıkışlardaki gücü ve kudreti, yâri ve yardımcısı doğru fikirli ve kemal peşinde koşan kardeşi, kardeşinin çocukları, amcası ve amca çocuklarıdır. Bilin ki şeref ve izzet sahibi amcaoğlum Cafer şehit olmuştur ve şefkatli Allah ona, Allah ve Peygamberine yardım ederken kopmuş olan iki kolunun yerine iki kanat vermiştir ve o, o kanatlarla cennette Allah’ın nimetlerinin içinde uçmaktadır.”
Sonra minberden aşağı indi ve kendi evine doğru yürümeye başladı. Beni de kendisi ile birlikte evine götürdü ve ailesine dönerek, keder içinde olan bizlere yemek hazırlamalarını söyledi. Daha sonra kardeşimi getirmesi için birisini bizim eve gönderdi ve kardeşim geldikten sonra hep birlikte çok lezzetli ve çok güzel kokan bir yemek yedik. Hz. Peygamber’in (s.a.a) evinde üç gün kaldıktan sonra kendi evimize geri döndük.
ABDULLAH’IN YİĞİTLİK VE ÖZGÜRLÜK AŞKI
Yiğit ve yürekli Abdullah’tan elimize ulaşan, Muaviye’nin meclisinde meydana gelmiş olan bir konuşmadır. Bu konuşma, onun ne kadar yiğit, yürekli, özgür olduğunu; Allah’a ve kıyamet gününe olan candan ve sınırsız imanını ve zalimlerin karşısında özgür ve cesurca nasıl dik durduğunu ortaya koymaktadır.
Bu konuşmada Abdullah’ın ne kadar yüce inanç ve ahlaki değerlere sahip olduğunu gördüğümüz gibi onun doğru düşünceli oluşunu, güzel söz söyleme becerisine sahip olma gücünü, hesaplı ve ölçülü konuşma yeteneğini, sahip olduğu çok ileri düzeydeki edebiyat ve kültürünü de açıkça görmekteyiz.
Ehlisünnetin meşhur âlimi İbni Ebi’l-Hadid bu konu hakkında Medaini’den şöyle nakletmiştir:
“Bir defasında Muaviye’nin huzurunda idim, yanında müşavirleri ve özellikle de Amr ibn-i As da vardı. Sarayın emir subayı içeri girdi ve Muaviye’ye, Ebu Talib’in oğlu Cafer’in oğlu Abdullah’ın geldiğini haber verdi.
Muaviye: “Hangi Abdullah?” diye sordu.
Emir subayı: “Cafer-i Tayyar’ın oğlu Abdullah.” dedi.
Amr ibn-i As şöyle dedi: “Allah’a yemin olsun ki bu toplantıda onu ezip rezil edeceğim.”
Muaviye: “Onunla tartışmaya girme! Eğer onunla tartışmaya ve münakaşaya tutuşacak olursan bunun üstesinden gelemezsin, onu küçültemez ve aksine yeni bir fazilet ve üstünlüğünün ortaya çıkmasına sebep olursun. Bu da senin, bizim şimdiye kadar bilmediğimiz ve bilmek de istemediğimiz bir başka çirkin yüzünün ortaya çıkmasına sebep olur.”
Tam bu sırada Abdullah içeri girdi ve Muaviye ayağa kalktı. Kendisini saygı içinde yukarıya alıp kendi yanına oturttu.
Muaviye’nin alçak ve insanlıktan nasiplenmemiş veziri yüceliği dillere destan bu misafiri aşağılamak için etrafındaki karanlık fikirlilere dönerek Abdullah’ın amcası olan İmam Ali’ye iftira ve hakaretler yağdırmaya başladı.
Amr’ın ortaya koymuş olduğu bu pervasızlık ve arsızlık, bu büyük zatın yüzünün rengini kaçırmış ve gazaplandırmıştı. Hakkı savunmak ve adaleti konuşmak için, oturmuş olduğu makamdan kalkıp yere oturdu. Onun bu davranışı Muaviye’nin vezirini dehşete düşürmüştü.
Şöyle dedi: “Abdullah, sakin ol, gazaplanma!”
Yürekli yiğit kükremeye başladı:
“Ey anasız herif! Nereye kadar alçalıp çirkefleşeceksin?”
Sonra şu şiiri okudu:
“Benim sabırlı ve efendiliğimin, basiretsizleri bana ve kavmime karşı cesaretlendirdiğini görüyorum.
Evet, bazen basiret sahibi ve büyük insanlar da karanlık düşüncelilerin saldırısına maruz kalabiliyor.”
Sonra zulmün en önde gelen adına karşı koymak için kollarını sıvadı ve şöyle dedi:
“Ey Muaviye! Daha ne zamana kadar bizler senin ve yarenlerinin pervasızlığı ve zulmü karşısında sabredeceğiz? Sizin kötü sözlerinizden, çirkin işlerinizden ve yaptığınız zulümlerden daha ne kadar şikayetçi olacağız? Anan sana ağlasın. Seni günah işlemekten alıkoyacak dinin ve inancın yoksa da başkaları ile oturup kalkmada boşboğazların hezeyanlarını engelleyecek ve sana gelmiş olanların değerlerine hakaret olunmasına mani olacak insani ve ahlaki kültüründe mi yoktur? Allah’a and olsun ki eğer akrabalık ve yakınlık bağlarını iyilerle kuracak olsa idin ve gerçek İslam’ı savunmak gibi bir gayen olmuş olsa idi, aslı ve kökü belli olmayan, kültürden mahrum kölelerin ve cariyelerin doğurmuş olduğu çocuklarına meydanı bu kadar bırakmazdın ve onlar da hemşerilerine ve insanların efendilerine böylesine alçakça saldıramazlardı. Gerçekten de yücelik ve şeref sahiplerini ancak ve ancak şereften yoksun olanlar lekeler, görmezden gelir ve üstünü örtüp gizlerler.
Kureyş’in basiretsiz ve kişilikten yoksun olanlarının kimler olduğunu hiç şüphesiz sen çok iyi biliyorsun. Bu yüzden senin Müminlerin Emiri Ali (as) ile olan savaşında dökmüş olduğun kanların ve yapmış olduğun zulümlerin günahının, seni o adaletin simgesi, hakikatin terazisi, hürriyet ve özgürlük abidesine karşı kör olmaya çekip sürüklemesine izin vermemelisin.
Ey Muaviyel Karanlık ve sapkınlık denizinde kulaç atman uzadı, hakkın ve adaletin yoluna gir. Ama kendine ve başkalarına karşı yaptığın zulümlerden, karanlık fikirlerden ve çirkinliklerden geri dönmemek için direnip duruyorsun. Eğer girmiş olduğun çıkmaz yolda at koşturmaya devam etmek istiyorsan bizleri çirkinlikleri dinlemekten mazur gör, misafirlerinin geldiği meclislere köpeklerini alma, özel meclislerinde ne yapacağını sen bilirsin. Senin şerrin ve belan karşısında Allah bize yeterlidir.
Allah’a and olsun ki bizler isteyerek ve severek senin yanına gelmiş değiliz, gelmeye mecbur kaldığımız için geldik. Eğer gariban insanların işlerinin yuları senin elinde olmamış olsa idi asla senin kapına gelecek değildik.”
Sonra şöyle dedi:
“Eğer beni duymaya tahammülümün olmadığı sözleri işitmek için oturmak mecburiyetinde bırakacak olursan, benden seni razı edip sevindirecek hiçbir şey görmeyeceksin. Davranışlarım ve sözlerim kesinlikle seni üzüp kızdıracak davranış ve sözler olacaktır.”
Bu sözlerinin ardından hile ve aldatma sarayını terk etmek için ayağa kalktı.
Muaviye şöyle dedi:
“Abdullah! Eşi ve benzeri olmayan Allah aşkına otur. Allah’ın laneti seni kızdırıp gazaplandırana olsun. Söylediklerinin tamamını kabul ediyorum. Senin yücelik, büyüklüğün ve makamın olmamış olsaydı dahi yine de seni saymamız ve sana saygı göstermemiz gerekirdi. Çünkü sen, savaş ve savaş meydanında kollarının her ikisini de feda eden ve Allah’ın kendisine iki kanat verdiği ve cennette uçan o büyük ve meşhur kişinin oğlusun. Bunların dışında senin kendin Haşimoğullarının iftihar sahibi liderisin.”
Abdullah, Muaviye’ye şu cevabı verdi:
“Hayır, Muaviye! Ne ben Haşimoğullarının lideriyim ve ne de bir başkası. Haşımoğullarının emsalsiz yücelikler sahibi lideri Hasan ve Hüseyin’dir.”
Muaviye: “Abdullah! Ne isteğin varsa söyle, bütün malıma ve servetime mal olsa da yerine getireceğim.”
Abdullah: “Bu şartlar altında hiçbir isteğim yoktur.” dedi ve çıkmak için kapıya yöneldi. Muaviye şaşkın bakışlar içinde Abdullah’ı uğurladıktan sonra şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki siması, davranışları ve tutumu tıpkı Allah’ın Elçisi gibidir. Keşke hayatımda sahip olduğum en değerli şey. yoldaşım ve kardeşim Abdullah olsa idi.”
Sonra Amr ibn-i As’a dönerek şöyle dedi:
“Abdullah’ın bizleri seninle aynı yerde olmama ve seninle danışıp konuşmamamız için uyarmasının nedenini biliyor musun?”
Amr ibn-i As: “Nedenini sen çok iyi biliyorsun, açıklamaya gerek yoktur.”
Muaviye: “Her halde onun hesaplı konuşmasını ve hazır cevap olmasını kastediyorsun. Hayır, Allah’a yemin olsun ki Abdullah bundan dolayı bizleri uyarmadı, aksine seni rezil etti ve seni muhatap almaya değer dahi görmedi. Senin ona hakaretinden sonra seni muhatap alıp cevap vereceği yerde sana değer vermedi, beni muhatap aldı.”
Amr ibn-i As: “Ona vermek için hazırladığım cevabı duymak ister misin?”
Muaviye: “Cevabını ona vermenin zamanı geçti.”
Sonra Muaviye yerinden kalktı ve meclisi terk etti.
İbn-i Ebi’l-Hadid/ Şerh-i Nehcü’l-Belağa c.6 s.295
NEDEN BERABER DEĞİLDİ?
Abdullah hakkında dile getirilen şöyle bir soru vardır.
Bu tevhid ekseninde dönen ve özgürlükçü insan, sahip olduğu onca büyük ilmi, ahlaki ve toplumsal makama rağmen İmam Hüseyin’in kervanı ile birlikte neden Mekke’ye hareket etmedi? Onun İslam’ın lideri, ailesi ve yarenleri ile birlikte hareket etmesine ne engel olmuştu?
A) Bu hususta olması muhtemel sebepler hakkındaki görüşler oldukça fazladır ve bizlerin aradan geçen bunca uzun bir zamanın ardından bu sorunun doğru cevabını bilmemizin imkânı bulunmamaktadır.
Fakat akla gelen ihtimallerden birisi, Ehl-i Beyt mektebinden bazı etki sahibi kişilerin o hassas dönemde İslam dünyasının siyasi, kültürel ve fikri merkezi olan Medine’de kalmalarının gerekli oluşudur. Bu şekilde zalim ve zorba rejimi olan yalancı ve aldatıcı Emevi yönetiminin kendi şeytani fikirlerini uygulayarak Peygamber Ehl-i Beyt’ini tamamen ortadan kaldırma girişimlerine engel olmaya çalışılmıştır. İmam Hüseyin’in hareketinden sonra özgürlükçü İslam’ın, Hz. Muhammed ve Ehl-i Beytinin (s.a.a) hurafe, gericilik, zulüm ve bağnazlık karşıtı yollarının tamamen ortadan kaldırılmasına engel olabilmek için Medine’nin bütün kadın, erkek, genç ve yaşlı insanlarını uyandırmak ve bilinçli bir hale getirmekti.
Bu hedefin temini için bir takım büyük ve ölümsüz simaların o hassas şartlarda İmam Hüseyin ile hareket etmediklerini, Medine’de kaldıklarını görmekteyiz. Onların bazıları şunlardır:
1- Kahraman ve yiğit Cafer-i Tayyar’ın oğlu Abdullah. Abdullah bir taraftan toplumun yapısını, siyasi şartları ve diplomasiyi çok iyi bilen bir kişi idi, diğer taraftan ise Muaviye’nin hükümeti döneminde şartlar gereği onunla ilişki içinde idi, zalim ve baskıcı deccallar siyasi ve toplumsal şartlar gereği kendisini görmemezlikten gelip saygısızlık edemiyorlardı.
2- Müminlerin Emiri İmam Ali’nin “Muhammed Hanefiye” olarak tanınan oğlu Muhammed.
3- Adalet, cesaret ve özgürlük güneşi Hz. Peygamber’in, zevcesi Hz. Ümmü Seleme.
4- İmam Ali’nin hiçbir zaman zillete boyun eğmeyen kız kardeşi Hz. Ümmü Hani.
5- İmam Ali’nin dört yiğit evladının annesi, yücelik ve cesaret sahibi Hz. Ümm’ül Benin.
6- İmam Hüseyin’in eşi Hz. Leyla.
7- İmam Hüseyin’in alçaklığa boyun eğmeyen kızı cenab-ı Fatıma. Tarihin yazdığı kadarıyla İmam’ın kervanı hareket ettiği zaman yakalandığı ağır hastalık sebebiyle babası ile birlikte hareket edememişti.
B) Bazı kimseler ise Abdullah’ın yaşlı ve güçsüz olmasının İmam Hüseyin ile birlikte gitmesine engel olduğunu yazmışlarsa da bu görüş diğerleri tarafından kabul görmemiştir. Çünkü o dönemde Abdullah elli yaşının üstünde değildi ve bir takım ruhi ve cismi hastalıklar sebebi ile bedeni yaşlanıp güçten düşmemiştir. Bu yaş, onun hareket etmesine engel olacak bir yaş değildir.
C) Bazı kimseler de katılmamasının sebebinin güçsüzlük ve yaşlılık olmadığını, kısa bir müddet önce görme kabiliyetini yitirmiş olmasını, katılmamasının nedeni olarak açıklamışlardır. Eğer tarihi açıdan bu iddia doğrulanabilecek olursa en doğru iddiadır. Fakat bunun doğrulanması o kadar kolay bir iş değildir. İşlerin gerçek yüzünü sadece Allah bilir.
HZ. ZEYNEP’İN ÇOCUKLARI
Hz. Zeynep’in çocuklarının sayısı ve onların adları hakkında da çeşitli görüşler vardır, örneğin:
A)- Tabersi, “Ali, Cafer ve Avn” adlarında üç erkek ve Ümmü Gülsüm adında bir kız çocuğu sahibi olduğunu yazmıştır.
İ’lamu’l-Vera s. 204/H. K 1390 Necef Baskısı
B)- Bazı diğer tarih ve hadisçiler ise onun “Ali, Avn, Muhammed ve Abbas” adlarında dört oğlu ve “Ümmü Gülsüm” adında bir kızının olduğunu yazmışlardır.
Tezkiretü’l-Havas s.175, h.41 Lübnan Baskısı
Hz. Zeynep’in çocuklarından Muhammed ve Avn, İmam Hüseyin ile birlikte Kerbela’ya gitmiş ve Aşura günü dayılarının yüce ilkelerini savunma yolunda kahramanca savaştıktan sonra şehit olmuşlardır. Onun kızı Ümmü Gülsüm, amcası Cafer oğlu Muhammed’in oğlu Kasım ile evlenmiş ve Kasım Kerbela’da yiğitçe savaşarak şehit düşmüştür.
EMEVİLERİN SAYISIZ REZİLLİĞİ
Gerçek şudur ki: Ulusal ve toplumsal gücün tamamını zulüm, baskı, terör, aldatma (ile ele geçirmeleri) ve Allah’ın dinini kendi tekellerine almalarından itibaren her türlü eleştiriyi, muhalefeti, adalet isteklerini, insan hakkı savunmalarını ve zillete boyun eğmeyen özgür insanları kendi demir yumrukları ile eziyor ve bu yolda hiçbir cinayeti işlemekten geri durmuyorlardı. Yakalanmış oldukları bu tedavisi imkânsız hastalığın ıstırabı içinde kıvranıyorlardı.
Bu ailenin habis lider ve önde gelenlerinin yaşam öyküleri, özellikle de bu zalim ve vahşi yönetimin siyasi ve içtimai tarihi, talihsiz rejimlerinin gücü tek ellerine almalarından, karanlık rejimlerinin yıkıldığı güne kadar yönetimlerinin tamamen zulüm, baskı, çirkinlik, alçaklık ve rezillik dolu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Tarih, Muaviye’nin büyük annesi Hamame’nin Mekke’nin meşhur kötü yola düşmüş kadını olduğunu ve bu çirkin işi yaptığını göstermek için de evinin üzerine bayrak diktiğini yazmıştır.
Et-Terail-u Fi Marifeti Mezahib ve’t-Tavaif s.501 Seyyid Ali İbn-i Tavus Ö.664 Η.Κ
Diğer biri ise Muaviye’nin alçak, habis ve kötü adlı annesi Hinde’dir.
Sahip olduğu “Ciğer yiyen” lakabıyla tepeden tırnağa, hayat veren ve Özgürlükler dini olan İslam dininin düşmanı bir kadındı. Kocası Ebu Süfyan, şirkin ve putperestliğin kıblesi, zamanın hakkı kabul etmeyenlerinin en büyük putu, Hz. Peygamber’i yok etmek için yapılan bütün fitne, alçaklık, komplo, isyan ve zulmün en büyük sancaktarıydı. Hz. Peygamber’in hayatı döneminde meydana getirilmiş olan bütün savaş ve tecavüzlerin başkomutanı Ebu Süfyan’dı. Ve Muaviye… O; bu alçak, habis, karanlık fikirli, çirkinlik ve günahların abidesinin oğlu ve yolunu devam ettiren kimsedir. Kur’an’ın lanetlemiş olduğu habis ağacın acı meyvesidir. Muaviye insanların kendisinin sahip olduğu bu karanlık ve zillet dolu sayfasından haberdar olduklarını ve onu akıllarından çıkarmadıklarını çok iyi biliyordu.
Habis Emevi hanedanının çirkin ve karanlık yüzünden daha fazla haberdar olabilmek için büyük şair Seyyid Haydar Hilli’nin yazmış olduğu şiiri burada yazmayı uygun gördük.
Bu büyük şair Emevi hanedanına şöyle seslenmektedir.
“Ey rezilliğin mihenk taşı Emeviler!
Sahip olduğunuz yokluğun ve çirkinliklerin içinde boğulun, Alnınızdaki zillet silinmesin.
Çünkü siz hiç bir zaman insanlıktan ve şereften nasiplenmiş değildiniz.
Soyunuzda ve boyunuzda olan alçaklıklarla gezinin.
Çünkü ne sizin soyunuzda temizlik vardır ve ne de kendinizde.
İçi boş gücünüzü zulüm ve cinayetle elde ettiniz.
Şimdi durduğunuz yerde durun.
Çünkü en kötü durulacak yerde durmuşsunuz.
Geçmişinizin kim olduğunu siz çok iyi tanıyorsunuz.
Yeni nesliniz de aynı alçaklığın ve habisliğin sahipleridir.
Toplumun önünde olmak için ortaya koyacağınız büyüklüğünüz nedir?
Yüzleriniz alçaklıklarla kararmış,
Hayat suyunun damlaması gereken onurunuz kuruyup çürümüştür. Sizden etrafa yayılan çirkinlik ve günahtan başka ne var?
Ey İbn-i Şems’in oğulları!
Allah, gömülmüş olduğunuz toprakları rahmetinden uzak tutsun…
Seyyid Haydar Hilli Divanı s.70, 1404 Lübnan Baskısı
Her zaman Muaviye ile birlikte olan bu kara geçmiş ve kara lekelerin temizlenip ortadan kaldırılması nasıl mümkün olabilir? Muaviye kendisini sarıp sarmalayan bu leke ve utanç dolusu durumu gizleyip temiz ve parlak bir kişi olduğunu nasıl ortaya koyabilir? Muaviye, kendisini sarıp sarmalayan bu kara geçmiş ve zillet dolu soyun vermiş olduğu acı ve ızdırap içinde kavrulup duruyordu. Bu tarihi lekeden kurtulmak, içine düştüğü eziklik, hakaret ve azaptan kendisini kurtaracak bir haysiyet kazanmak için her yola başvuruyor fakat ne kendisini ve ne de lanetlenmiş soyunu bu alçaklıktan kurtaracak bir şey elde edebiliyordu.
VASİYET VE ÖĞÜT ÇERÇEVESİNDE DERİN BAKIŞ
Muaviye’nin sahip olduğu ailevi ve tarihi zillet ve kara lekeleri ortadan kaldırıp şeref ve izzet sahibi olduğunu göstermek için yapmış olduğu işlerden birisi, kız alıp vermek yolu ile şeref ve itibar sahibi büyük hanedanlar ile kurmuş olduğu ilişkilerdi.
Tertemiz ve pak Alevi hanedanı, o habis soyun oğlunun yapmış olduğu bu siyasi ve ticari evliliklerden maksadının ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden onun şeytani düşüncelerini gerçekleştirebilmek için girmesi mümkün olan bütün kapıları yüzüne kapatmışlardır.
İmam Ali (as) şehadetin eşiğinde iken Abdulmuttalib’in torunlarından olan Muğayre’ye, Hz. Peygamber’in torunlarından olan Zeynep’in kızı Amame ile evlenmesini vasiyet etmişlerdi.
Bu hanımefendi, Hz. Fatıma’nın hayatının son dönemlerinde Hz. Ali’nin kendisi ile evlenmesini istediği hanımefendidir. Hz. Fatıma onun, kendi çocuklarının anneleri gibi olduğunu buyurmuştu.
“Bacımın kızı Amame ile evlen çünkü o, çocuklarıma benim gibidir.”
Evet, İmam Ali bu konuyu öğütleyerek Muaviye’nin, Hz. Peygamber’in (s.a.a) torunu ile nikah kıymasını önlemek istiyordu. Çünkü Muaviye bu planını uygulayabilecek olsaydı, Peygamberimizin dinini ve adını, alçak hedeflerine ulaşabilmek için çok rahat bir şekilde kullanarak siyasi bir zafer kazanacak, baskı ve zulmü altında tutup sömürdüğü halk karşısında Hz. Peygamber’in kızının kendisinin eşi olduğunu ve onun damadı olması hasebiyle de hak halifesi olduğunu övünerek insanların önüne koyacaktı.
İmam Ali vasiyet unvanı altında vermiş olduğu bu emirle Muaviye gibi karanlık ve alçaklık dolu bir geçmişe sahip olan aldatmaca planını uygulamasına engel olmuş, onu karanlık ve zillet dolu geçmişinin içinde sonsuza kadar kalmaya mahkum etmiştir.
Ehli Sünnet alimlerinden birisi, Amame hakkında şöyle yazmıştır:
“Ebu Talip oğlu Ali, Hz. Fatıma’nın vefatından sonra Amame ile evlendi ve hayatının son aylarında Amame’ye kendisinden sonra gerekli olması durumunda Abdulmuttalib’in torunlarından Nufil oğlu Muğayre ile evlenmesini söylemişti. Diğer taraftan da Muğayre’ye kendisinden sonra istemesi ve razı olması durumunda Amame ile evlenmesini buyurmuştu. Çünkü İmam Ali kendisinden sonra Muaviye’nin baskı ve zulümlerini daha rahat yapabilmek için Amame ile evlenmenin yollarını zorlayacağını çok iyi biliyordu.
İmam Ali’nin öngördüğü gibi Muaviye, onun şehadetinden kısa bir müddet sonra Emevilerin Irak’taki köhne siyasetçilerinden birisi olan Mervan’a bir mektup yazmış ve Hz. Peygamberin aziz torunu Amame’yi halifeye istemesini ve yüz bin dinar ya da daha fazla mihriye vererek kendisini Peygamber’in damadı olma şerefine ulaştırmasını istemişti.
Mervan zaman kaybetmeden hemen işe koyuldu, Mervan’nın Muaviye’nin kendisi ile evlenmek istediğini söylemesinin ardından Emevi rejimi tarafından kendisine yönelmiş olan tehlikeyi gördü ve konuyu hemen Hz. İmam Hasan’a açtı. Amame’nin konuyu Hz. İmam Hasan ile konuşmasının ardında Nuvfil oğlu Muğayre olaydan haberdar oldu ve zaman kaybetmeden vefa, sadakat ehli Amame ile nikahlandı ve bu şekilde Muaviye’nin komplosu bozulmuş oldu.”
El-Istiab/Ibn-i Abdul Bir. (Amame’nin Biyografisi)
İbn-i Hicr Askalani El- İsabet kitabında, Seyyid Muhsin Emin A’yanu’ş-Şia kitabında, Şeyh Tusi ve Şeyh Saduk da kendi kitaplarında buna benzer görüşler kaleme almışlarken İbn-i Şehr Aşub Menakib kitabının c.3 s.305 de nakletmiş olduğu bir hadis, tarihçiler tarafından uygun bulunmamaktadır. Çünkü onun nakletmiş olduğu bu hadise İmam Ali şöyle buyurmuştur. “Peygamber’in ve Peygamber’in hak vasilerinin eşleri kendilerinden sonra başkası ile evlenemezler.”
Bu konu hakkında akıllara şu gelmektedir: Nakledilmiş olan rivayet doğru bir rivayet değildir, doğru olmasının ispatlanması durumunda gerçek şu iki ihtimalin dışında başka bir şey değildir
1) İmam Ali’nin şehadetinden sonra Amame’nin evliliği hakkında tarihçilerin yazmış oldukları doğru değildir.
2) Amame’nin İmam Ali’nin şehadetinden sonra mecburiyet üzerine ve Muaviye’nin açmış olduğu beladan kurtulmak için yapılmış olan bir evliliktir.
YEZİT VE HZ. ZEΥΝΕΡİN KIZINI İSTEMESİ
Muaviye bu olayın üzerinden uzun bir müddet geçmesinden sonra bir kere daha şeytani bir iş yapmak için kollarını sıvamıştı. Alçaklıkta, asaletsizlik, hile ve düzenbazlıkta kendisi gibi olan ve Emevi deccalının temsilcisi olarak Hicaz’a vali olan Mervan’a yine bir mektup yazmış, Hz. Zeynep ve Abdullah’ın kızı olan Ümmü Gülsüm’ü oğlu Yezid’e istemesini emretmişti.
Mervan bu mektubu aldıktan sonra Abdullah’ın yanına gelmiş ve konuyu kendisine açmıştı. Çünkü Abdullah kız babası idi ve kızının evlenmesi meselesinde diğer kişilerden daha çok karar alma hakkına sahipti. Abdullah yücelik sahibi, akıllı ve Muaviye’nin bu evlilik ile Peygamber hanedanı ile kurmak istediği bağdan amacının ne olduğunu bilecek kadar ileri zekâlı birisi olmasının yanı sıra, İmam Hüseyin’i Peygamber hanedanın ve Haşimoğullarının en izzetli ve en şerefli efendisi olarak görüyordu. Bu sebepten dolayı da eşi, kızı ve özellikle de İmam Hüseyin’in onayı olmadan onların yüzüne tebessüm dahi etmemek niyetinde idi. Bu sebepten dolayı, hazırlanmış olan bu çok kurnaz, şeytani ve aldatıcı tuzaktan kendisini şu dâhiyane sözü söyleyerek kurtarmıştı:
“Gerçek şudur ki: Kızımın evlenme meselesinde söz sahibi efendimiz Hüseyin’dir. Çünkü o kızımın dayısıdır.”
Abdullah bu konuşmadan hemen sonra İmam Hüseyin’in yanına gitti ve konuyu kendisine arz etti.
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Allah’tan hayırlar ve mutluluklar diliyorum. Allah’ım! Bu genç kız için Muhammed Ehl-i Beyt’ine rızanı nasip buyur.”
Mervan, Abdullah’tan cevabını aldıktan sonra İmam Hüseyin ile görüşmenin yollarını arayıp duruyordu ki nihayet İmamı, Hz Peygamber’in Mescidinde gördü. Büyük bir halk kitlesi İmam’ın etrafını sarmıştı, fırsatı değerlendirdi ve yanına giderek şöyle dedi:
“Müminlerin emiri Muaviye, kız kardeşinizin kızını oğlu Yezide istememi bana emretmiş ve beni babasının istediği kadar mihr vermekle görevlendirmiştir. Bunların haricinde halife, bu evlilikle iki büyük kavim olan Haşimoğulları ile Emevioğulları arasında dostluk ve barışın meydana gelmesini arzulamaktadır. Ayrıca babasının bütün borçları da ödenecektir. Yezid’in sizin kızınızdan daha fazla onurlu ve gıpta ile bakılan bir genç olduğunu bilmenizi istiyorum. Onunla evlenmek isteyenlerin sayısı sizin kızınızla evlenmek isteyenlerin sayısından çok çok fazladır. Yezid’den mihr istenmesi şaşılacak şeydir. Çünkü o, eşi olmayan bir gençtir, çok büyük şeref sahibi ailelerin dışında kimse onun makamında olamaz ve ona eş olma şerefine ulaşamaz. Bana göre, övünerek ona kız hediye etmek gerekir, babası sizin kızınıza çok büyük mihr verilmesini emretmesine rağmen, mihr de istenmemelidir. En iyisi sizler hiç zaman kaybetmeden olur cevabınızı bildirin.”
Bu kız isteme olayının devamını yazmadan önce bu konu hakkında biraz açıklama yapmamız yerinde olacaktır.
İnsanlıktan ve edepten yoksun müsveddeler zulüm ve cinayetlerinde ne had tanırlar ve ne de sınır. Onların sahip olduğu alçaklık ve onursuzluklarla insanların milli ve manevi değerlerinin tamamını Allah’tan korkmadan mecrasından çıkartıp kendi alçak menfaatleri doğrultusunda ortaya koyabilmektedirler.
Bu sebepten dolayı alçak bir mahluk olan Yezid gibi birisi, şeref sahibi olarak gösterilerek onursuzluk övülmeye değer görülmektedir. Allah’ın karşısında secde etmeyen bir yüz, Allah katındaki en değerli yüz olarak lanse edilmekte ve bulutlardan, onun şerefi için yağması istenmektedir. Kötülerin doğurduğu çocuklar öylesine asalet sahibi gösterilmektedir ki iyileri kendilerinden şüpheye düşürmekte ve onlara gıpta ile bakmalarını sağlamaktadır. Alçaklığın oğlu öylesine cemal ve kemalin zirvesine çıkarılmıştır ki şeref sahibi ailelerin, kızlarının istenilmesinin şerefine hiçbir mihr almadan onları hediye etmeleri gerekir!
Akıldan yoksun Mervan’nın mantığı bu kadardır. Hasta ve özürlü akıl bu kadar çalışır ve onun ileri düşünce ve ilkelerden anladığı bu kadardır. Sesini yükselterek karşısındakinin kim olduğunu düşünmeden ve anlamadan konuşan, hiç kimseye gizli olmayan yalanları ardı ardına sıralamasının sebebi, sahip olduğu bu özelliklerdir. Ne kiminle konuştuğunun farkındadır ve ne de kimin hakkında konuştuğunun.
İMAM HÜSEYİN’İN CEVABI
Mervan, söylediği boş, asılsız ve yalan sözlerle amacına ulaştığını düşünüyordu. Kulaklarını açtı ve İmam Hüseyin’in (a.s) vereceği cevabı bekledi. Ama o ahlak ve edep önderi, vermiş olduğu mantıklı ve sert cevapla onun boşboğazlığına son verip söylemiş olduğu yalan ve temelsiz sözlerini ayakları altına alarak çiğnedi. İmam, buyurmuş olduğu cevapla asaletten yoksun ve zilletin en dip noktasından gelen ağızlardan ancak o tür sözlerin çıkacağını ortaya koymuş oldu.
Olayın devamı:
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Hamdolsun bizleri kendisi için seçmiş olan Allah’a. Bizleri dinine hizmet etmek için seçmiş ve onun izinden gidişimizden razı olmuştur. O Allah, bütün yarattıklarının içinden bizleri seçmiş ve bütün zamanların en üstünleri karar kılmıştır.”
Siz Allah yolunda giden değerli okurlar! Mervan’ın o hezeyanları karşısında İmam Hüseyin’in (a.s) sözlerinde paklığın, temizliğin, asalet ve erdem sahibi olmanın, bütün ahlaki ve insani değerlerin nasıl dalgalandığını görüyorsunuz.
İmam Hüseyin (a.s) yüce sözlerine Allah’a hamdederek başladı. Allah’ın Elçisi’nin pak Ehl-i Beyt’inin yolu böyledir. Onun seçmiş olduğu bu güzel sözler, sözlerin içerdiği anlam ve taşıdığı mantık vermek istediği cevap ile tam bir uyum içindedir.
İslam önderi söylemiş olduğu sözlerinde Allah’ın kendilerini bütün insanlara önder ve liderler olarak seçmiş olduğunu ve böylesine büyük bir şerefe sahip olduklarını beyan buyurmuşlardır.
Bu sözlerin anlamı şudur: Bizler öylesine büyük ve üstün şerefe, makama, ayrıcalıklara ve özelliklere sahibiz ki onların bizim dışımızda hiçbir kimsede olması mümkün değildir. Allah kendilerine bu üstünlük ve ayrıcalık nimetlerini vererek yüceliğin en zirve noktasına çıkarmıştır ve kendileri ile diğerlerinin arasındaki fark, sıradan küçük bir taş parçası ile paha biçilmez mücevherin arasındaki fark gibidir.
Elbette bu fark, hiçbir suça ve günaha katılmamış, cinayet işlememiş, hayat sayfaları suç ve alçaklıkla kararmamış temiz insanlarla onların arasındaki farktır. Zalim, suçlu, günah işleyen, alçak ve aşağılık, insani değerleri, özgürlükleri, hakkı ve hukuku rezilce ayakları altında çiğneyen vahşiler ile aralarındaki fark değildir. Oysa Mervan ve diğer Emevi canileri insanların hukukunu çiğneyen en zalim ve en onursuz kara yüzlü canilerdi. Mervan, Muaviye ve Yezid kendilerini Hz. Peygamber’in (s.a.a) pak ve mutahhar Ehl-i Beyt’i ile nasıl mukayese edebilirdi? Ve kendilerini bu tertemiz, üstün insani, ahlaki erdem ve değerlere sahip nurlarla nasıl bir görebilirler?
İmam Hüseyin sonra şöyle dedi:
“Ey Mervan! Söylemek istediklerini söyledin, bizler de duyduk.
Abdullah’ın kızının mihri hakkında söylediklerine gelince: Mihri babası belirler ve ne derse o olur. Kendi canıma and olsun ki eğer bizler isteğinizi kabul edecek olsaydık dahi Allah’ın Elçisi’nin, Ehl-i Beyt’inin kadınları ve kızları hakkındaki sünnetinden asla dışarı çıkmazdık ve o da dört yüz seksen bin dirhemdir. Bu ağır mihrin dışında kızın babasının borçlarını ödeyeceğiniz yönündeki sözlerine gelince: Ne zamandan beri biz Peygamber Ehl-i Beyt’inin borçlarını kadınlarımız ve kızlarımız ödemişlerdir ki bu da onlardan birisi olsun? Bizler kızlarımızın büyük mihrlerinin haricinde süt parası olarak, yaşam şartlarımızı iyileştirmek ya da borçlarımızı ödeyebilmek için ne zaman bir şey almışız? Söylediğin bu sözler de boş ve anlamsız sözlerdir. Haşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasında dostluğun meydana gelmesi hususundaki sözlerine gelince: Size göre bu bağ ihtilafların yerini almalıdır. Bilmeniz gereken husus şudur:
“Bizler öyle insanlarız ki sadece Allah’ın rızası, adaletin uygulanması, insanların hak ve hukuklarının korunup gözetilmesi için siz zalimlerle savaşıyoruz ve bu mücadeleyi hiçbir dünyevi iş ve menfaatten dolayı terk etmeyiz. Çünkü bizimle sizin aranızda meydana gelecek olan akrabalık ve kan bağı ile hangi işi yapabiliriz?”
Evet, Mervan iyi ile kötünün, aydınlık ile karanlığın, üstünlük ile alçaklığın arasında barış; Allah’ın dostları ile O’nun düşmanlarının arasında sulh ilan etmek istiyordu. Bu iki kesimin, bu iki akımın ve bu iki tarihi düşüncenin arasında barışın olması nasıl mümkün olabilirdi?
Acaba Allah’ın eşitlik ve adalet isteyen dostları O’nun zalim düşmanları karşısında geri adım atıp onların zulüm, cinayet ve haksızlıktan başka bir şey olmayan iktidarları karşısında susarlar mıydı?
Bu iki grubun arasındaki barış böyle mi olmalıydı yoksa Allah’ın zalim düşmanlarının ve onların taraftarlarının hak ve adalete teslim olup yapmış oldukları insanlık dışı işlerinden el mi çekmeleri gerekirdi? Allah’ın itaatlerini ve sevgilerini bütün tekamül peşinde olanlara farz kılmış olduğu bu pak hanedanın emirlerine itaat etmeleri gerekmez miydi?
Bu iki kesimin arasında barış onların istemiş olduğu şekilde gerçeklesecek olsa, bu din bakımından imkânsız bir şeydi. Çünkü bunun olması demek, alçakların ve haysiyetten yoksun olanların şeref sahipleri, özgürlük ve insan hakları cellatlarının meşru, İslami ilke ve değerlerin yanlış olduğunun ilanından başka da bir şey olmayacaktı. Bu, batılın iktidarının resmen tanınması demek olurdu ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) Pak ve mutahhar Ehl-i Beyt’inden böyle bir şey beklenemezdi Böylesine zalim ve alçakların zulmü karşısında susmak onlardan uzak bir şeydi.
Bu iki grup arasındaki sulhtan maksat ikinci ihtimal idiyse bunun yolu evlilik bağları değildir. Eğer Emevi hanedanı hak ve adalete inanmış olsaydı, Allah’ın Ehl-i Beyt hakkında buyurmuş olduklarını kabul etmeleri, zorla gasbetmiş oldukları liderlik makamını bırakmaları, iktidarı ve imkânları halkın ve Allah’ın seçtiklerine bırakmaları gerekirdi. Bu iki grup arasında barış ancak bu şekilde meydana gelirdi, ticari evlilikler yoluyla değil.
Ama ne yazık ki Mervan, bu insani ve İslami mefhumları anlayabilecek birisi değildi ya da bildiği halde yan çizip inkâr yoluna girmişti Onun tek gayesi aldatarak ve İslami ilkelerin içini boşaltarak kendi çirkin ve alçak hedefine ulaşmaktı. Bu onun ne kadar derin bir dalalet ve sapıklığın içinde olduğunu göstermektedir ve İmam Hüseyin’in (a.s) onun bu hilelerine kanacağını düşünüyordu.
Şimdi siz değerli okurlarla birlikte Kur’an-ı Kerim’in rahmet yağmurunun sağanak gibi kendilerine yağdığı Nebevi ve Alevi hanedanın evine gidelim ve o taharet ağacının yerin derinliklerine uzanan köklerine ve göklere yükselmiş dal ve kollarının yüceliğine biraz olsun bakalım. Kur’an, ilk olarak kendisini getirmiş olan Peygamber’in şahsında pak ve taharetin yollarını açıklarken, sonra Müminlerin Emiri, âlemlerin kadınlarının efendisi ve sonra cennet gençlerinin iki efendisi olan Peygamber bahçesinin gülleri Hasan ve Hüseyin, daha sonra ise bu tertemiz aileden olan diğer İmamların övgünün, izzetin, şerefin ve üstünlüğün yegâne sahipleri olduklarını buyurmaktadır.
İşte bu Tathir Ayeti’dir:
“… Ey Ehl-i Beyt, Allah muhakkak ki sizden her türlü günahı, kötülüğü ve olumsuzluğu gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister!”
Ahzab/33
Bu da Mübahale ayetidir:
“Artık sana gelen bunca ilimden sonra, onun hakkında seninle çekişip-tartışmalara girişirlerse de ki: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım; sonra karşılıklı lanetleşelim de Allah’ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.”
Al-i Imran/60
Ve Meveddet Ayeti:
“İşte Allah’ın iman eden ve en doğru işleri yapan kullarına müjdelediği nimet budur. De ki: Ben buna karşılık (Peygamberliğim karşılığında) sizden akrabalarımın sevgisinden başka hiçbir ücret istemiyorum….
Şura/23
Bu da Tebliğ Ayeti’dir:
“Ey Resul! Rabb’inden sana indirilenleri tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.”
Maide/67
İkmal Ayeti ise şöyledir:
“…Bu gün sizin dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için İslam’ın din olmasına razı oldum…
Maide/3
Diğer bir ayet Velayet Ayeti’dir:
“Sizin veliniz ancak Allah’tır, Resulü’dür ve iman edenlerdir. Onlar (iman edenler) salâtı kılan ve rükü halinde zekât verenlerdir. “
Maide/55
Bu da Hel Eta (İnsan suresi) Ayeti’dir:
“Yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlayacaktır.
İnsan/22
Ve diğer ayetler…
Bütün bunlar, Allah’ın, Ehl-i Beyt’e vermiş olduğu yüceliği, yücelik ve büyüklüğü beyan eden ayetlerdir, onların yüceliğini öven sözlerdir ve makamlarının ne kadar yüce ve erişilmez olduğunun senetleridir. Onların salattaki ihlaslarını, yaptıkları yardımlarını, insana olan büyük sevgilerini, açları doyurmadaki ciddiyetlerini, özgürlük mücadelelerini, yükselmiş oldukları yüce makamlarını, seçilmiş ve arınmış olan soy, boy, fikir, yapı ve düşüncelerinin erişilmez yüceliğini göstermektedir.
Hz. Muhammed ve Hz. Ali evlatlarının yücelik ve yüceliğini ortaya koyan bu ayetlerin yanı sıra onların yücelikleri hakkında kaleme alınmış yüz binlerce kitap da vardır. Bütün bunlar bu iki ailenin arasında, bu iki aydınlık ve karanlık, sınırlayan ve katılımcı, insanlık yanlısı ve insanlık düşmanı, özgürlükçü ve baskıcı, insani değerleri öne çıkaran ve insani değerleri ayaklar altına alan, insani ilkeleri ön plana çıkaran ve onları yok edip ortadan kaldıran bu iki akım arasında düşmanlık ve çatışmanın olması doğaldır. Çünkü iyi ve kötü, aydınlık ve karanlık, zulüm ve adalet, uyum ve uyumsuzluk hiçbir zaman bir arada olamayacağı için tarihe yön veren bu iki grubun arasında Mervan’ın istediği barışın olması imkân dışıdır.
BU KÖKLÜ MÜCADELENİN SIRRI
İmam Hüseyin (a.s), Mervan’ın uydurmaları karşısında sözlerine şöyle devam etti:
“Ey Mervan! Bizler, Allah’ın rızası ve insanların haklarının kendilerine verilmesi yolunda siz zalimlerle savaşan insanlarız, dünya malı ve lezzetleri karşılığında sizinle sulh etmeyeceğiz.”
İmam Hüseyin (a.s) bu cümlesi ile Haşimoğulları ile Emevilerin arasında cereyan eden savaşın asıl nedeninin ne olduğunu ortaya koymuşlardır. Çünkü iki toplum ya da iki grup bazen güç ve kudreti ele geçirebilmek için birbirleri ile savaşırlarken bazen de meydana gelmekte olan savaşların asıl sebep ve sırrı din, inanç, hak ve hukukun gözetilmemesi ve toplumların adaletle idare edilmemesidir. Bu durumda inanç ve fikir bakımından birbirlerinin karşısında yer alan iki grup ya da akımın arasında, birlik oluşturulması mümkün olamamaktadır.
Öte taraftan bu düşmanlıkları, fitne ve fesatları meydana getiren kesimin Emevi hanedanı olduğunu tarih çok açık bir şekilde yazmış ve ispatlamıştır. Çünkü bu hanedanın lideri olan Ebu Süfyan, İslam dini ve Peygamberimizin nurunun dünyayı aydınlattığı ilk günden itibaren müşriklerin ve insan haklarını çiğneyenlerin liderliğini yapmıştı. Allah dininin gelişip yayılması, fitne kollarının kopartılması, zulüm ve aldatma gemisinin karaya oturtulmasının ardından bu meşhur zulüm ve şirk lideri, çehresindeki örtüyü değiştirmiş ve dost görünümü içinde aynı fitne ve cinayetlerine devam etmiştir.
Özgürlük ve adalet Peygamber’ine karşı Bedir Savaşı’na giden Mekke’nin zalim ve müşrik ordusunu kim komuta ediyordu?
Zulüm ordusuna Uhud’da komutanlık yapan kimdi? Hz. Peygamber’in (s.a.a) amcası, yiğit, imanlı ve tam bir insan olan Hamza’nın bedenini parçalayan, kalbini ve ciğerini söken, gözlerini oyup burnunu ve kulaklarını kesen ve onun tertemiz bedenini en çirkin ve alçak şekilde doğrayıp parçalara ayıran kimdi?
Bu alçak cinayetleri işleyen Ebu Süfyan’ın karısı Hinde’den başka biri miydi?
Bunların dışında, İslam’ın ilk dönemlerinde kültürden ve bilgiden yoksun Arap kavimlerini toplayıp zulüm ordusu oluşturarak Hendek Savaşı’na getiren kimdi?
Bu türden soruları sorup fersah fersah yol kat etmenin önünde hiçbir engel yoktur.
Gerçekten de Osman’a halife olarak biat edildiği zaman şu meşhur sözleri söyleyen kişi kimdi?
“Ey Abdu Şems’in oğulları! Hilafeti bir top gibi kendi aranızda çevirip durun. Ebu Süfyan’ın kendisine ant içtiği kimseye and olsun ki ne cennet diye bir yer vardır ve ne de cehennem.”
Bu sözleri, küfür ve fitne ile yoğrulmuş Ebu Süfyan’dan başkası mı söylemiştir?
Sıffin’de alçakça İmam Ali (as) ile savaşan kimdi? Ve nerede ise Arap soyunun kesilmesine sebep olabilecek onca katliamlara sebep kim olmuştu?
Salat kunutlarında, minber ve mihraplarda Müminlerin Emiri Ali’ye (a.s) lanet okunması geleneğini icat eden ve yerleştiren kimdi? Dinden intikam almayı o kadar ileri götürdüler ki bir şair, durumun vahametini şöyle özetlemiştir:
“Şam’da yetmiş yıl ona (İmam Ali’ye) lanet okutuldu, “
Allah o şehrin gencine ve yaşlısına lanet etsin.
Bu çirkin ve zalimce geleneğin kurucusu Muaviye değil miydi?
Bu kitapta Ebu Süfyan ve kendisi gibi olan oğlu Muaviye’nin karanlık dosyasını açmak düşüncesinde değiliz. Çünkü onların dosyası çok mu çok kabarıktır.
Fitne ehli bu iki kişinin gerçek yüzü, ehlisünnetin sahih kaynaklarında ve diğer yüzlerce kitabında açıkça ortaya koyulmuş, onların İslam öncesi ve sözde İslam sonrası iç ve dış yüzlerini insanlığın önüne sermiştir. Bunların her birisinin İslam dini karşısında nasıl cephe aldıkları bu kitaplarda çok açık bir şekilde beyan edilmiştir.
İMAM HÜSEYİN’İN SÖZLERİNİN DEVAMI
İmam Hüseyin’in (a.s) buyurmuş olduğu: “Akrabalık bağları ve kurulacak bağlar bizimle Emeviler arasında barış doğurmaz.” cümlesi hakkında şöyle denilebilir:
Haşimoğullarının Kureyş’in en seçkinleri olduğunda hiçbir şüphe yoktur, buna karşılık Ümeyyeogulları da Kureyş’ten olduklarını iddia ediyorlardı. Bu durumda, bu iki grup arasında uzak da olsa bağ vardı ve bu uzak bağ, bu iki grup arasında barışın olmasını meydana getirememişti. Bu uzak akrabalık bağının dahi meydana getiremediği barışın kız verip almak gibi sonradan kurulan bağlarla meydana getirilmesinin mümkün olmadığı çok açıktır.
Mervan’nın: “Yezid’den nasıl mihr istenebilir? O benzeri olmayan bir gençtir, büyük ve şeref sahibi hanedanların kızlarının dışında hiçbir kız onun karısı olabilme şerefinde değildir…” sözlerine gelince:
Bilinmelidir ki hem Yezid’den, hem babasından ve hem de dedesinden daha üstün ve şerefli kişilerden dahi evlenirken mihr alınır Çünkü mihr, ortak hayat sözleşmesinin bir şartıdır, göstermelik ve törelerin bir geleneği değildir.
Varlık aleminin en şerefli insanı, Allah’ın yarattıklarının en üstünü ve Allah’ın Peygamberlerinin efendisi olan yüce Peygamberimizin (s.a.a) ki onun ayağındaki ayakkabının bir teki dahi bütün Emevilerden üstündü, kendi eşlerine mihr vermişken, Mervan, “Yezid’den nasıl mihr istenebilir?” demektedir.
Bunların dışında Mervan, bütün yalan sınırlarını da aşarak şöyle diyebilmektedir: “Yezid, bir benzeri daha olmayan bir gençtir ve büyük şeref sahibi olan hanedanların dışında hiçbir kız onun karısı olma şerefine sahip değildir!”
İmam Hüseyin, Mervan’a hitaben şöyle buyurdu:
“Yezid benzeri daha olmayan bir gençtir ve büyük şeref sahibi ailelerin kızlarının dışında hiçbir kız ona eş olma şerefine sahip değildir sözlerine gelince:
Bilmen gerekir ki bundan önce de onun ağırlığında kişiler vardı, bugün de Yezid’in ağırlığında olan vardır. Güç kılıcı ve insanları aldatmak, kandırmak, baskı altına almak, zindanlara doldurmak ve cinayet işlemek hiçbir kimseye bir iğne ucu kadar üstünlük ve şeref kazandırmaz.”
İmam Hüseyin aslında şunları buyurmaktadır:
“Ey Mervan! Yezid, nifakın başı Ebu Süfyan ile insan ciğeri yiyen Hinde’nin torunudur. Büyük annesi evinin üzerinde, yapmış olduğu kötü işin bayrağını dikip dalgalandıran Hamame, babası Kur’an’ın lanetlenmiş ağaç olarak tanıttığı Muaviye’dir ve Muaviye de Hristiyan misyonun oğludur. Bu sebepten dolayı, bundan önce bu alçaklık ve çirkinliklerde onunla aynı seviyede olanlar şimdi de onunla aynı seviyededir. Çünkü Yezid olduğu gibidir, ne onun hüviyeti değişmiştir ne de mahiyeti. Bu günü dünü gibidir, geleceği de geçmişi gibi olacaktır.
Hile, zulüm, baskı, korkutma ve sindirme yolu ile gasbedip ele geçirdiği güç, onun yalan ve hilelerini arttırmaktan başka hiçbir şey kendisine vermeyecek, suç, günah ve azap defterini kabartmaktan ve ağırlaştır maktan başka da bir şeye yaramayacaktır.”
İmam Hüseyin (as), Mervan’ın yontmuş olduğu Yezid putu hakkında şöyle buyurdu:
“Artık Yezid’in hürmetine yağmur istenir. Şunu çok iyi bilmen gerekir ki sadece Hz. Peygamber’in nur yüzü hürmetine yağmur istenir. Çünkü o, yetimlerin ve sığınağı olmayanların yegane sığınağıdır.”
Geçmiş dönemlerde gökyüzü, bereketini kestiği zaman Müslümanlar toplu olarak yerleşim bölgelerinden dışarı çıkıp sahraya gidiyor ve salat kılıp Allah’tan, kendilerine yağmur göndermesi için dua ediyorlardı. Yağmur salatı için topluluğun önünde gitmesi ve dua etmesi gereken kişinin, o toplumun Allah’a en yakın, dürüst, onurlu ve haysiyet sahibi, adaletli bir ferdi olması gerekir.
Kuraklık dönemlerinde Hz. Peygamber (s.a.a) toplumun önüne geçiyor, dua ediyor ve etmiş olduğu dua da kabul oluyordu. Hem Peygamberimiz ve hem de İmamlarımızdan bazıları, yağmur duası için sahraya gittikleri bazı vakitler, daha ellerini duaya kaldırmadan sahip oldukları yüce makamdan dolayı yağmur yüklü bulutlar hemen ortaya çıkıyor ve yağmur yağmaya başlıyordu.
Hz. Ebu Talip, Hz. Peygamber’in Allah katındaki makamı ve değeri hakkında şöyle buyurmuştur:
“O, öyle bir ak yüze sahiptir ki onun ak yüzü hürmetine bulutlardan yağmur yağdırması istenir. Çünkü o, yetimlerin ve kimsesi olmayan kadınların sığınacakları sığınaktır.”
Hz. Peygamber’in (s.a.a) yağmurun yağması için salāt eda edip dua etmesinden sonra yağmurun hemen yağdığı hakkında birçok rivayet vardır. Hadis bilimciler, Onun salat eda edip dua etmesinden sonra Allah, duasını kabul edip yağmur gönderiyordu, bütün bunlar onun Allah katında sahip olduğu yüce makam ve değerden ötürüdür.
Ama zalim Emevi hanedanının köhne siyasetçisi Mervan, edepsizliğin ve utanmazlığın en son haddini ortaya koyarak “Yezid, Allah katında öylesine yüce bir makama sahiptir ki onun hürmetine bulutlardan yağmur istenecek olunursa yağar.” diyor!
Mervan’a ancak şöyle denilebilir: Evet, onun sahip olduğu makam hürmetine yağmur istenilebilir! Çünkü onun izzeti makamı, yapmış olduğu çirkinlikleri, ayyaşlıkları, kumarı, kanun tanımamazlığı, işlediği suç ve günahlardan ve sahip olduğu alçak soyundan ve boyundan dolayı kendisine verilmiştir. Artık Allah’ı onun sahip olduğu bu özellikleri hürmetine çağırmamız ve bulutlardan onun hürmetine yağmur yağdırmasını istememiz gerekir(!) Gerçek böyle midir?
İnsan olanın utanıp sıkılması gerekmez mi?
Basiret yoksunu şöyle diyor.
“Yezid’in kendi kızlarına talip olmasını arzulayanların sayısı, evlatlarının Haşımoğullarının kızları ile evlenmelerini isteyenlerin sayısından çok fazladır.
Lanetlenmiş Mervan aslında şunu söylemek istemektedir:
“Kızınızı Yezide vererek sahip olduğunuz şerefe daha fazla şeref katacaksınız. Oysa Yezid böyle birisi değildir, makam bakımından öylesine yüce bir makamdadır ki hiçbir aile ile kuracağı akrabalık bağının onun makamına ve şerefine katacak bir şeyi yoktur.”
İmam Hüseyin (as) onun bu yalan ve asılsız sözleri karşısında şöyle buyurdu:
“Senin: “Yezidin, kızları ile evlenmesini arzulayanların sayısı, oğullarının sizin kızlarınızla evlenmesini arzulayanların sayısından çok fazladır. Sözüne gelince:
“Dinin ve onun yüce anlamının ne olduğunu bilmeyenler elbette ki Yezid’in kendi kızları ile evlenmesini arzulamaktadır. Çünkü onların gözleri sadece çabucak geçecek olan dünya malını ve refahını görmektedir, insani ve manevi değerleri değil. Ama insani ve manevi değerlerden haberdar olan kimseler bizim kızlarımızla evlenmeyi arzulamaktadır. Çünkü bizler, şeref ve fazilet kalelerinin en zirve noktasındayız.”
İmam Hüseyin (as) daha sonra şöyle buyurdu:
“Şimdi herkes duysun ve şahit olsun: Ben Abdullah’ın kızı Ümmü Gülsüm’ü, amcası Cafer’i Tayyar’ın oğlu Muhammed’in oğlu Kasım ile evlendiriyorum. Mihri 480.000 dirhemdir. Benim Medine’de olan ve her yıl 80.000 dirhem geliri olan bahçemi de mihr olarak kendisine bağışlıyorum. Bu iki gencin bu bahçeden elde edecekleri gelir ile maddi açıdan kimseye muhtaç olmamalarını diliyorum.”
Evet, o dönemde dillerde konuşulan tek söz Hz. Peygamber’in şu buyruğu idi:
“Bizim kızlarımızın dengi bizim kendi erkeklerimizdir ve erkeklerimiz de kendi kızlarımıza layıktır.”
Bu sözü İmam Hüseyin’den daha iyi kim uygulayabilirdi?
Babası İmam Ali, kızı Hz. Zeynep’i kendi yiğeni Cafer-i Tayyar’ın oğlu Abdullah ile evlendirerek Hz. Peygamber’in buyruğunu yerine getirmiştir. İmam da kız kardeşinin kızını amcasının oğlu ile evlendirmiş ve mihrini de kendi malından vermiş ve mali açıdan kimseye muhtaç olmamalarını sağlamıştı
İmam Hüseyin’in sözlerinin ardından Mervan şöyle dedi:
“Ey Haşimoğulları! Sizler sadece hileye ve aldatmaya başvuruyor ve bize karşı hep düşmanlık yapıyorsunuz.”
Bu hilekâr düşman, Allah’ın kendilerini her türlü eksiklik, kusur ve hatadan arındırıp tertemiz kılmış olduğu bu hanedana yalancılık ve hilekârlıkla itham ederek şöyle dedi:
“Zamanın eskitip çürütmüş olduğu dostluğu aramızda tekrar diriltmek için sizinle yeni bağlar kurmak istiyorduk. Size geldiğimiz zaman, başımızı yere eğip kalplere düşmanlık doldurdunuz.”
İmam Hüseyin (a.s) bu asalet mahrumu kişiye daha sert cevap vermek isterken cesaret ve yiğitlik sahibi Ehl-i Beyt şairi Zakkan, Mervan’a şu şiiri ile cevap verdi:
“Allah onlardan bütün eksikliği ve kusuru gidermiş,
Onlar âlemlerin en temiz ve pak olanlarıdır.
Onların, kendilerinden başka ne eşleri vardır ve ne de benzerleri
Dünya güzelliğini gasp eden ile ahiret güzelliğine sahip olan hiç bir olur mu?
Menakib/İbn-i Şehr Aşub c.4 s.38
Merhum Meclisi bu hadisi çok eski kitaplardan elde etmiş ve İmam Hüseyin’e (a.s) ait olduğunu yazmıştır.
Biharu’l-Envar c.44 s.119 Bab-21
AKIL VE ZEKA HANIMININ HAYATINA KISA BİR BAKIŞ PARLAYAN HAYAT
Hz. Zeynep’in (sa) hayatı pak düşünce, pak yenilik, iffet, şeref ve yücelikle dolu olduğu gibi bu hayat başladığı günden dünyaya veda ettiği güne kadar yüce ilkelerin gerçekleşmesi, hak ve adaletin hâkim olması, zulüm ve baskının son bulması için acı ve dertlerle geçmiştir.
Daha beş yaşında iken yüce dedesi Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatının acısını tatmış ve görünüşte çocuk olmasına rağmen o batmayan güneşin hayata gözlerini kapamasının ne kadar büyük musibet ve belalara gebe olduğunu çok iyi görmüştür. O vefat günü evlerinin ve ailesinin hayatının rengi değişmiş, sahip oldukları emsali olmayan iftihar ve övüncün yanına emsalsiz acı ve elem eklenmişti. Sakife komplocuları evlerine ve ailesine saldırmış ve zillete boyun eğmeyen bu hür ve özgür ailenin kapısını ateşe vererek ev halkını tehlikeye atmışlardı. Onların bu yangını çıkartmaktan maksatları, yücelik ve şerefin sembolü babalarını dışarı çıkarıp zülüm, baskı ve terör düzenine biat ettirmekti.
Yazar, “Doğumundan Şehadetine Hz. Fatıma (sa) kitabında, Hz. Peygamber’in kızının evine yapılmış olan bu saldırıda meydana gelen olayları etraflı bir şekilde yazdığı için burada daha fazla açıklama yapmayı gerekli görmemiştir.
ANNESİNİN ADALET SAVAŞINA ŞAHİTLİK
Zalimlerin yapmış olduğu saldırıda Hz. Fatıma (s.a) kırbaçlara maruz kaldı. Kapı ile duvar arasında sıkıştırılarak daha dünyaya gözlerini açmayan Hz. Muhsin ana karnında şehit edilmişti. Bu tertemiz Ehl-i Beyt’e, İmam Ali ve Hz. Fatıma’ya her türlü zulüm reva görülmüştü. Acı olan şuydu ki: Bütün bu zulüm ve baskılar daha hayatının beşinci baharında olan Hz. Zeynep’in gözleri önünde olmuştu. Annesinin kapı ile duvar arasındaki feryadını işitmiş, etrafını saran zalimlerin annesini kırbaç darbelerinin altına yatırmasına şahit olmuş ve pak bedenine zalimce indirilen kılıç kabzalarını gözleri ile görmüştü.
Gözlerinin önünde cereyan eden bunca zulmün yanı sıra, kardeşi Muhsi’nin şehit edilmesine, annesinin kaburgalarının kırılmasına ve şehit olduğu güne kadar annesinin kollarının ezilip morarmasına şahit olmuştu. Evet, Zeynep, yapılan bütün bu zulüm ve cinayetlerin şahidi ve tanığı idi. Dedesinin vefatının, evlerine saldırılıp babasının yakalanmasının ve annesinin dövülmesinin üzerinden daha birkaç ay geçmemişti ki Zeynep, daha gencecik yaşta şehit düşen annesinin şehadet faciası ile karşı karşıya kaldı. Çünkü annesi daha yirmi yaşını doldurmadan şehit edilmiş ve hakim düzenin meydana getirmiş olduğu zulüm, baskı, terör ve sindirme korkusunun altında hiç kimsenin haberi olmadan gecenin karanlığında gizlice toprağa verilmişti. Onun pak ve mutahhar mezarı o günden beri hep gizli ve meçhuldür.
BABASININ DÖNEMİNDEKİ OLAYLARIN TANIĞI
Dirayet ve adaletin bu kızı; zulüm ve baskıların, babası İmam Ali’yi (a.s) eve mahkûm ettiğini, insanların en doğal hakkı olan emniyetin elinden alındığını, kesin ve şüphesiz hakkı olan dini liderliğin ve devlet idaresinin elinden alındığını ve toplumla ilişki kurmasının önüne geçilip engellendiğini, dışlandığını gözleri ile görüyorken bu uzun zulüm döneminde babasının nasıl sabırlı, azimli ve metanetli olduğuna da şahitlik ediyordu.
Hz. Zeynep (s.a) babasının 25 yıl eve mahkûm edilmesinin ardından Osman’ın öldürülmesinden sonra canından bıkan halkın hiçbir baskı olmadan nasıl babasına candan el uzatıp biat ettiklerini de görüyordu. Ona biat eden ilk kişi Talha, sonra ise Zübeyr iken biatlerini bozan ilk kişiler de bu ikisi idi. İktidarı ele geçirmek için Osman’ın kanının intikamını almak adı altında Mekke’de Ayşe ile birleştikten sonra kargaşa ve fitne çıkarmaya başladılar. Biatlerini bozduktan sonra bütün hak ve adalet düşmanlarını toplayıp ayaklandırarak lideri alaşağı etmeye kalkıştılar. Oradan Basra’ya hareket edip Cemel Savaşı’nın ateşini yakarak meydana getirmiş oldukları yıkımın yanı sıra, 25.000 kişinin ölümüne ve binlerce kişinin de sakatlanmasına ve yaralanmasına sebep oldular.
Zeynep, (s.a) yakılan fitne ateşinin söndürülmesinden kısa bir müddet sonra bu sefer de Muaviye’nin, Allah’ın ve insanların seçmiş olduğu en üstün lidere karşı ayaklanma başlattığına, fitne ve fesat çıkartıp katliamlar yapmaya başladığına şahit oluyordu. Korkunç Sıffin Vak’ası meydana getirildi. Zalimlerin ve güç peşinde olanların liderliğini üstlenen Muaviye, Müminlerin Emiri’nin karşısında liderliğini ilan etti. Muaviye’nin yakmış olduğu fitne ateşi öylesine şiddetli idi ki ölülerin çokluğu sebebi ile Arap soyu kesilme tehlikesi ile karşı karşıya kaldı ve bildiğimiz şekilde ateşkes ilan edildi.
Hz. Zeynep (s.a) kurumuş beyinlerin ve din görünümlü din dışı akılların meydana getirmiş olduğu “Nehrevan” faciasının 4000 ölü ile sonuçlandığına da şahit olmuştu.
Bu savaşlar, Alevi hükümetine karşı yapılmış olan savaşların en önemlileri ve kanlı olanlarıdır. Bu acı olaylar Adalet Emiri İmam Ali’nin (as) dünyanın en karanlık düşüncesine ve akıbetine sahip İbn-i Mülcem’in eliyle şehit edilmesi ile son buldu.
HZ. ZEYNEP VE İMAM HASAN’IN DÖNEMİNDEKİ OLAYLAR
Kardeşi İmam Hasan’ın (a.s) halkın kendisine biat etmesi ile din ve devlet liderliğinin ağır sorumluluğunu omuzlarına almasının ardından yarenlerinden bazıları Muaviye’ye karşı verilen mücadelede İmam’a ihanet edip kendisini yalnız bıraktılar. Onların yapmış olduğu bu ihanetin bir benzeri tarihin hiçbir evresinde meydana gelmiş değildir.
İmam Hasan (a.s) bu ihanetin ardından Ehl-i Beyt’ten geri kalanların kanlarının akıtılmasına engel olabilmek için ateşkesi kabul etmek durumunda kalmasıyla artık meydan Muaviye ve onun zalim, hilekâr ve insanlıktan nasibini almamış kölelerinin eline geçmiş oldu. İktidarı ve gücü ele geçiren bu zalim grup da hakimiyeti ele alır almaz Müminlerin Emiri İmam Ali’ye karşı en çirkin ve alçakça düşmanlıkları en açık şekilde yapmaya başladılar.
Muaviye bütün İslam dünyasında, minberlerde İmam Ali’ye (a.s) lanet okumasını ve küfür edilmesini sünnet (uygulama) haline getirdi, hadis uydurularak onun nur simasının ve manevi kişiliğinin yok edilmesini emrederek Allah’ın dininden intikam almanın yoluna koyuldu.
Acı olan ise bunların tamamının Hz. Zeynep’in (s.a) gözlerinin önünde olması idi.
İmam Hasan (a.s) ile Muaviye’nin arasında yapılan ateşkesin ardından Peygamber evlatlarının, içine alınmış olduğu zulüm ve kara günler on yıl sürdü ve Muaviye’nin tehdit ve teşvik ederek İmam’ın evinin içine kadar sokmuş olduğu kadının, onu zehirle şehit etmesi ile son buldu.
İmam Hasan (a.s) ihanet zehri ile şehit edildi ve dedesi Allah’ın Elçisi’nin yanına defnedilmesin diye mutahhar bedeni okların hedefi oldu.
Menakib/İbn-i Şehr Aşub c. 4 s. 42, 44
İMAM HÜSEYİN İLE BİRLİKTE
Baskı ve zulüm yılları olduğu gibi devam ediyordu, Muaviye’nin zulüm ve baskısı en son halini almış, taş kalplilik ve insaf sınırlarını çok aşmıştı. İslam dünyasının her yerinde Ehl-i Beyt’in özgürlük yolunda gidenlerin üzerine bela ve zulümler sağanak olmuş yağıyor, adalet isteyenlerin elleri ve ayakları kesiliyor, gözleri okla çıkartılıyor, darağaçlarında sallandırılıyor ve insanlık tarihinin daha önce şahit olmadığı işkence metotları yaygın ve zalimce uygulanıyordu.
İmam Hüseyin (a.s) Muaviye’nin ölümü ve oğlu Yezid’in yönetimi ele alması ile sonuçlanan bu yılları en zor şartlar içinde geride bırakmıştı. Bunlar Hz. Zeynep’in (s.a) görmüş olduğu zulüm ve belaların sadece küçük bir bölümüydü. Bunların tamamını daha kırk yaşlarına gelmeden görmüştü. Ama annesinden sonra âlemlerin kadınlarının efendisinin görmüş olduğu zulümlerin ve içine sürüklenmiş olduğu belaların en büyüğü Kerbela faciasındaki beladır. Kerbela’nın bela ve musibetleri bir taraftan önceki belaların tamamını unuttururken, diğer taraftan da gelecekte karşılaşacağı bela ve musibetler karşısında ayakta durmasını kolaylaştırıyordu.
ZEYNEP VE TARİH YAZAN GAMLI KERBELA VAKIASI
Hz. Zeynep’in (s.a) ders dolu hayatı hakkında konuşurken meydana gelmiş olaylar içinde onun daha iyi tanınması için en acı olay Kerbela Vakası’dır. Zalimleri kahreden o özgürlük olayını kısa bir şekilde de olsa değerli okuyucuların önüne koymamızın gerekli olduğuna inanıyorum.
Ebu Süfyan oğlu Muaviye, hicretin 160. yılının Recep ayının içinde ölmesi ile oğlu Yezid’i rüzgârın kendilerine getirdiği iktidarın başına geçirdi. Yezid, geniş İslam Devleti’nin bütün valilerine yazmış olduğu mektupla, Muaviye’nin öldüğünü bildirmiş ve halktan kendi liderliği için biat almalarını istemişti.
Bu arada Medine valisine de bir mektup göndermiş ve hiç zaman kaybetmeden Medine halkından özellikle de İmam Hüseyin’den kendisi için biat almasını isterken şu cümleyi açık olarak yazmıştı:
“Hüseyin (a.s) biat etmeye yanaşmaması durumunda kesinlikle öldürülmelidir ve bu görev bizzat valinin kendisinin görevidir.”
İmam Hüseyin (a.s) sahip olduğu dirayeti ile kendisi için hazırlanmış olan zorla biat alma komplosundan kurtulmuştu ve bu olaydan günler sonra Recep ayının sonlarında Medine’den Mekke’ye hicret etmişlerdi.
İmam Hüseyin’e (a.s) kurulmuş olan zorla biat alma komplosu, onun biat etmemesi ve Mekke’ye hicret etme haberi ilk olarak Medine’de daha sonra Mekke’de daha sonraları da Kufe ve Basra şehirlerinde dalgalanmaya başlamıştı.
İmam Hüseyin’in (a.s) Mekke’ye hicret etmesi demek, onun zulmü ortadan kaldırma hareketinin başlama noktasını ve çok açık bir şekilde Yezid’in liderliğinin gayri meşru olduğunu göstermektedir. Yezid’in yönetimin başına geçirilmesi ile Emevi zorba yönetiminin insani değerleri açıkça çiğnediğinin ve Ehl-i Beyt’in haklarını gasp ederek elinden aldığının en açık şekilde ilan edilmesi idi.
İmam Hüseyin’in (as) bu açık tavrı ve net duruşundan sonra, kanun çiğneyen, zulmeden, her türlü pislik ve rezilliğin zatına hükmettiği, insani değerlerden mahrum, her türlü suç ve günahı pervasızca ve çekinmeden açıkça işlemekte olan Yezid’e karşı koymaya başladılar
Bunun üzerine Irak halkı da İslam’ın lideri İmam Hüseyin’e mektuplar yazmaya başlamış ve kendisinden onlara gelmesini ve İslam’ı mecrasından çıkaran zalim, fasık Emevi yönetiminin zulmünden kendilerini kurtarmasını istemişlerdi. Mekke ve Kufe arasında mektuplar ve elçiler gidip geliyordu, gün geçtikçe halkın İmam Hüseyin’e (as) davetlerini kabul etmesi yönündeki baskısı artıyordu. Çünkü halk, o hazreti, dedesi Hz. Peygamber’in hak varisi ve halifesi olarak kabul ediyordu.
İmam Hüseyin (a.s) amcaoğlu Akil oğlu Müslim’i temsilcisi olarak Kufe’ye gönderdi. Onun gelmesi ile insanlar sel olmuş kendisine biat etmiş ve biat edenlerin sayısı 18.000 kişinin üzerine çıkmıştı.
Bunun üzerine özgürlük elçisi Müslim, İmam’a bir mektup göndermiş ve mektubundan anlaşıldığı kadarı ile insanların zulüm, zorba ve baskıya karşı mücadele etmeye hazır oluğunu bildirmişti.
İmam Hüseyin (a.s) elçisinin mektubunu almasının ardından yüce ailesi, kardeşleri, bacıları, evlatları, amca çocukları ve bir grup özgürlük aşığı yareni ile birlikte Irak’a doğru harekete geçmişlerdi.
İmam Hüseyin’in (a.s) bu kararı almasının en önemli sebeplerinden birisi de zalim ve zorba yönetimin otuz kişiden oluşan bir terör timini, Kabe’nin içinde de olsa kendisini öldürmeleri için gönderdiğini haber almasıdır.
KUFE’DE ÖZGÜRLÜK HAREKETİNİN VAHŞİCE BASTIRILMASI
Zulmüyle meşhur olan Ziyad’ın oğlu Ubeyd, Yezid tarafından Kufe valiliğine getirilmişti. Basra’dan hareket edip Kufe’ye geldi ve ayağının tozuyla insanları aldatmaya, tehdit etmeye başladı. Ağzından hiç düşürmediği küfür ve kötü sözlerin yanı sıra Şam’dan muhaliflerin ve özgürlük yanlılarının işini bitirmek için güçlü bir ordunun gelmekte olduğunu söylüyordu.
Ubeyd’in Kufe’ye gelmesinin ardından İmam Hüseyin’in (a.s) adalet ve özgürlük fikrine karşı çıkanlar zaman kaybetmeden Ubeyd’in karanlık ve zulüm dolu düşüncesinin etrafında toplanmıştı. Bu desteği yanında gören Ubeyd, özgürlük elçisinin etrafında toplanmış olanları dağıtmak için şeytani siyaseti işe koymuş ve insanları korkutmaya ve satın almaya başlamıştı. İnsanlar da kalplerinin istememesine rağmen karşı karşıya kaldıkları cismi, ruhi, maddi ve manevi baskılar yüzün den Müslim’i terk edip yalnız bıraktılar. Özgürlük yanlısı ve barış isteyenleri bastırmak için de Şam’dan çok güçlü bir ordunun yola çıktığı korkusunu yayarak halkı Müslim ve taraftarlarının aleyhinde ayaklandırmış, ordu komutanının kendisine güvende olacağı ve serbest bırakılacağı sözünü vermesine rağmen Müslim yakalanmış ve en zalimane bir şekilde şehit edilmiştir.
İmam Hüseyin (as) Mekke yolunda iken Müslim’in şehadet haberini aldıkları zaman Kufe’de meydana gelen olaylar tertemiz kalbini acı ve dertle doldurmuştu. İmam Hüseyin’in kafilesi Medine’den Mekke’ye hareket ettiği zaman Hz. Zeynep’in (s.a) onlarla birlikte olup olmadığı ya da onun Mekke’ye nasıl geldiği meselesi bizim için açık olmasa da İmam’ın kafilesi Mekke’den Irak’a hareket ettiği zaman İmam Hüseyin ile birlikte olduğu net, açık ve kesindir.
Hz. Zeynep (s.a) Mekke ile Kerbela arasında meydana gelen olayların tamamına şahit olmuştu, özellikle de İmam’ın yolunu kapatıp o hazreti yakalayıp İbn-i Ziyad’a götürmek isteyen Hür’ün olayına şahit olmuştu.
İmam Hüseyin’in kafilesi Muharrem ayının ikinci günü Kerbela topraklarına girmiş ve orada çadır kurarak meydana gelecek olaylara hazırlanmaya başlamışlardı.
KERVANIN MEKKE’DEN HAREKET ETTİĞİ TARİHİ GÜN
Zilhicce ayının sekizinci Terviye Günü Allah’ın Evini ziyaret etmek için gidenlerin her taraftan Mekke’ye girdikleri gündür. Bazı gruplar o geceyi ibadet ile geçirmek maksadı ile Mina’ya gidip, sabah Arafat’a hareket ediyorlardı.
Terviye günü Zilhicce ayının 8. günü, yani Kurban Bayramı arefesinden bir önceki gündür. Terviye gününde hacı adayları Arafat’a gitmek üzere Mekke’den Mina’ya doğru hareket ederler. Hacı adayları sıcak bir iklimde susuz bir sahayı kat edeceklerinden, genelde hazırlık olmak üzere hayvanlarını iyice sulayıp kandırdıkları için bu isim verilmiştir.
Bazı gruplar ise arefe gününü Mekke’de geçirdikten sonra Arafat’a çıkıp hac ibadetini yerine getirmek için hazırlanıyorlardı.
Mekke şehri hac için gelen insanlarla dolduğu gün İmam Hüseyin; ailesini, çocuklarını, yakınlarını ve ashabını alarak aydınlık dolu bir hicrete çıktılar.
İmam Hüseyin (a.s) gibi birisinin böyle bir günde Mekke’den çıkması hac için gelmiş olan insanların dikkatini kendisine çekmiş ve şu soruyu akıllara getirmişti:
“Tevhid ve imanin sembola olan bu zat neden Mekke’den ayrılıyor? Özellikle de İmam’ın dört ay gibi uzun bir müddet Mekke’de ikamet etmesinin ardından insanların büyük hac ibadetini yerine getirmek için Mekke’ye akın ettikleri bir günde Mekke’den ayrılmasın gerekli kılan ve o İmam’ın birkaç gün daha kalmasına engel olan şey ne idi?
Bu nedenden dolayı bazı gruplar İmam’ın yolunu kesmiş, itiraz etmiş, böyle bir günde çıkmasının nedenini sormuş ve İmam da bu grupların her birine anlayacakları şekilde cevap vermişti.
İmam Hüseyin’i (as) bu kararı almaya zorlayan birçok neden vardı ve onların tamamının bir araya toplanması İmam’ı bu işi yapmak mecburiyetinde bırakmıştı. Bizler, Allah’ın izni ile “Beşikten Şehadete İmam Hüseyin” adlı kitapta bu sebeplerin tamamını etraflı bir şekilde açıklayacağız ama burada sadece onlardan ikisine ve İmam’ın vermiş olduğu cevaplara değineceğiz.
ABDULLAH’IN SORUSU
İmam Hüseyin’in (a.s) yoluna çıkıp öylesine hassas bir dönemde neden Mekke’den ayrıldığını soran parlak simalardan birisi, Cafer-i Tayyar’ın oğlu ve Hz. Zeynep’in (s.a) eşi Abdullah’tır.
Abdullah, içinde bulundukları siyasi ve toplumsal şartlardan elde ettikleri doğrultusunda İslam liderinin Irak’a gitmesine engel olmak istemişti. Onun bu ısrarı karşısında İmam şöyle buyurdu:
“Rüyamda Resulullah’ı (s.a.a) gördüm, bana gitmemi emretti, benim gitmem gerekir.”
Abdullah: “Nasıl bir rüya gördünüz? Rüyada verilen mesaj nedir?”
İmam şöyle buyurdu:
“Onu hiç kimseye söylemiş değilim ve Allah’ın huzuruna çıkıncaya kadar da hiç kimseye söylemeyeceğim.”
İrşad-i Müfid s.219-Biharu’l-Envar c.44 s.366 Bab-37
Abdullah, çırpınmalarının faydasız olduğunu görünce oğulları Avn ve Muhammed’e İslam’ın önderi ile birlikte gitmelerini ve İmamlarının yolunda ölmekten geri durmamalarını emretti.
İmamın kafilesi Kerbela Vakasından sonra Medine’ye dönünce insanlar İslam liderinin, Avn ve Muhammed’in şehadetlerinden dolayı Abdullah’a baş sağlığına geliyorlardı. Gelenlerden birisi başsağlığı verdi ve Abdullah da: “Allah içiniz, O’na geri döndürüleceğiz.” ayetini okuyarak cevap verdi. Emevi ajanlarının orada olmasından kuşkulanıp korkan ya da Emevi ajanlarından olan birisi şöyle dedi: “Bu belaları Hüseyin bizim başımıza getirmiştir.”
Abdullah, ayağından çıkarmış olduğu ayakkabısını bu zalimce sözleri söyleyen kişiye fırlattı ve şöyle dedi: “Ey kokan kadının oğlu! Sen Hüseyin’in zulme karşı koyuşu ve hakkı savunması hakkında nasıl böyle konuşabilirsin? Allah’a and olsun ki onun yanında olmayı ve yolunda ölmeyi ne de çok arzuluyordum. Allah’a and olsun ki beni teselli eden ve bu büyük musibete tahammül etmeyi bana kolaylaştıran tek şey, kardeşimin ve amcamın oğlunun onun yolunda yiğitçe mücadele edip canlarını seve seve ona feda etmeleridir. Allah’a hamd ve senalar ediyorum. Hüseyin’in musibetine katlanmak benim için çok zor ve çetindir. Kendim Kerbela’ya gidip canımı yoluna feda ederek onu savunmak bana nasip olmadıysa da oğullarım Avn ve Muhammed onu canları pahasına savunmuş, ona, Allah’ın razı olduğu yolunda şehit oluncaya kadar yardım etmişlerdir.”
Biharu’l-Envar c.45 s.122-Tarih-i Teberi c.5 s.466
1- MUHAMMED HANEFİYE
İmam Hüseyin’in (as) kafilesinin Mekke’den hareket ettiğini haber alır almaz kendisini İmam’a ulaştıran diğer bir meşhur sima da Muhammed Hanefiye’dir. İmam’ın bineğinin yularından tuttu ve şöyle dedi:
“Canım kardeşim! Tehlike dolu bu yolculuğa çıkmayı tekrar düşüneceğine ve değerlendireceğine dair bana söz vermemiş miydin?
İmam şöyle buyurdu:
“Evet, ama gitmem gerekir.”
Muhammed Hanefiye: “Peki böyle acele etmenin sebebi nedir?”
İmam şöyle buyurdu:
“Seninle görüştükten sonra Peygamber (s.a.a) rüyamda bana şöyle buyurdu:
“Hüseyn’im! Kerbela’ya doğru yola çık, Allah senin kanına boyanarak şehit olmanı istiyor.”
Bu sözler üzerine Muhammed Hanefiye şöyle dedi: “Allah’tanız ve O’na geri döndürüleceğiz.” Sen şehit edileceğini biliyorsun peki bu kadın ve çocukları kendinle birlikte götürmenin sebebi nedir?”
İmam şöyle buyurdu:
“Resulullah şöyle buyurdu: “Hüseyn’im! Allah, onları da esir görmek istiyor. Bu yüzden ben hayatta olduğum müddetçe onların benimle birlikte olmaları gerekir.”
2- AİLESİNİ VE AKRABALARINI KENDİSİ İLE GÖTÜRMESİ
Buraya kadar yazılmış olanlardan İmam Hüseyin’in (a.s) hak bir imam olarak sahip olduğu ilmi ve diğer özellikler vasıtasıyla zulmü yok edip adaleti diriltmek için çıkmış olduğu bu özgürlük yolculuğunda Kerbela’da şehit olacağını bildiğini anlamaktayız. Yine İmam’ın, meydana gelecek olan facianın ne kadar büyük bir facia olacağını da bildiği için hareket etme kararı aldığı zaman ailesini de kendisi ile beraber götürmüştür.
Birtakım dar ufuk ve görüş sahipleri İmam’ın, akıllara durgunluk veren bir plan olan ailesini yanında götürme planını, hikmetten ve ileriyi görmekten uzak bir plan olduğunu ileri sürme gafletinde bulunmuşlardır. Çünkü onlara göre zalim düşmanın had ve sınırı olmayan baskı, zulüm ve zorbalığı karşısında İmam, bu şerefli aileyi sayısız ve sınırsız ihanet, hakaret, sıkıntı, zorluk ve belanın içine götürmüştür Ama bu dar görüşlü ve ileriyi göremeyen kişiler bu büyük ve en şerefli ailenin, özellikle de Hz. Zeynep’in (sa) Kerbela’ya götürülmesi İmam’ın hareketinin başarıya ulaşmasının en büyük ve en önemli faktörüdür.
Eğer bu cesaret ve yiğitlik abidesi hanedan Kerbela’ya gitmeyecek olsa idi, İmam’ın hareketi eksik kalacak ve hedeflenen mesaj tam anlamıyla, bölüm ve kısımları ile ulaştırılamayacaktı. Çünkü Emevi zorbalarının borazanları, hiçbir edep, haya, değer ve ilke sınırlarını tanımadan İmam Hüseyin’i (a.s) öylesine vahşi bir cinayetle şehit ettikten sonra ilk olarak yönetimin İmam’ın kanının akıtılmasında hiçbir suçu ve rolü olmadığını bütün her tarafa yayacaktı. Sonra da İmam’ın kalp yetmezliği ya da herhangi bir hastalıktan dolayı vefat ettiğini cemaat ve cuma hocaları, vaaz ve konuşmacıları ve diğer enformasyon yolları ile bütün dünyaya ilan edeceklerdi. Hiçbir çatışma ve savaş olmadan İmam’ın dünyadan ayrıldığının yayılması İmam’ın Aşura günü yapmış olduğu özgürlük hareketinin temelden inkâr edilmesini beraberinde getirecekti.
Bunun abartılı bir düşünce olduğu düşünülmemelidir. Çünkü günümüzün bazı Arap ülkelerinde, Pakistan, Hindistan ve Arabistan’da birtakım satılmış kalemlerin, vahşi ve domuz tabiatlı sözde yazarların yazıp dağıttıkları birçok kitapta İmam Hüseyin’in ve vefalı yarenlerinin şehadetleri ve onlara karşı işlenmiş olan bu vahşi cinayet tamamen inkar edilmektedir.
Yaklaşık on dört asır önce meydana gelmiş olan İmam Hüseyin ve vefalı yarenlerinin şehadet faciası hakkında günümüze kadar tarihçiler ve hadis bilimcileri tarafından yazılar yazılmış, sözler söylenmiş uzak ve yakın, bilgin ve cahil, Müslüman ve gayri Müslüman, Yahudi ve Hristiyan bütün insanlar Emevi baskıcılarının bu cinayetinden haber sahibi olmuştur. Dünya genelinde Emevi zalimlerinin ve Emevi zihniyetinin kölelerinin işlemiş olduğu bu vahşi cinayet hakkında bilgi sahibi olmayan ya da bunu inkâr edecek hiç kimse yoktur.
Bunun dışında, dünyanın beş kıtasında on binlerce şehir ve kasabada İmam Hüseyin (a.s) için yapılan sayısız matem toplantısında o İmam’ın hüsran içindeki bedbaht katilleri lanetlenmektedir. Bu büyük facia güneşin parlaklığından daha parlaktır ve Kerbela Vakası en bedihi, açık, şüphe edilemeyecek ve inkârı mümkün olmayan bir konu halini almıştır. Durum bu kadar açık ve ortada iken bazı edep ve hava mahrumları, utanma diye bir duygudan asla nasiplenmemis olanların dünyanın köşe ve bucağında bu cinayeti inkar etmeye kalkışmalarının manası olsa gerek
Bedihi: İsbat gerektirmeyecek kadar açık, delile ihtiyaç bırakmayacak açıklıkla, besbelli, apaçık
Yazar, zalimlerin kapısının eşiğini öpenlerden, onların haram sofralarında oturup karınlarını onların alçaklıkları ile doyuranlardan bazılarını görmüş ve tanımıştır. Zalimleri ve sömürgecileri razı etmek adına tarihin en acı olaylarından olan Cemel Savaşı’nı temelden inkar ediyorlar. Kendi akıllarınca zamanının hak imamına karşı isyan edip savaş başlatan, suçsuz 25.000 insanın öldürülmesine sebep olan ve savaşın komutasını başından sonuna kadar kendi ellerinde tutan bir kadını koruyabilmek adına bu inkârı yapmaktadırlar.
Bunlar şeytani tuzak ve komplolardan sadece bazılarıdır ve bu dalalet içindeki kapı kullarının yardımı ile kör akıllarınca dünyanın üzerinden hiç batmayan hakikat güneşini karartabileceklerini düşünüyorlar.
“Onlar ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.”
Saff/8
Sonu azap ve cehennem ateşinden başka da bir şey olmayan bu çalışmalar, sömürgecilerin ve zorbaların uşağı olan bu yazarların gerçek yüzlerini ve hüviyetlerini ortaya çıkartmaktan başka da hiçbir sonucu olmayacaktır. Dünya insanları da bu vesile ile bu yazarların, konuşmacıların, yorumcuların, zulmün ve tarihin tahrifinin neferliğini yapan şereften yoksun ve insani fıtratı öldürmüş zavallılar olduğunu öğrenmektedirler. Bunlar hiçbir İlahi dine inanmadıkları gibi hiçbir dünya ve ahiret değerine de inanmıyorlar, tek gayeleri sarı altın ve kendilerine neşe verecek cinayetleri işlemektir.
Konumuza dönelim:
İmam Hüseyin’in hareketi ve yücelik sahibi ailesini kendisi ile birlikte Kerbela’ya götürmesi hakkında konuşuyorduk. Bu yiğit, cesaretli ve yücelik sahibi ailenin Fırat’ın kenarında ve Aşura’nın (10 muharrem) canları yakıp kavuran elim olaylarının içinde olması o gün Emevi zorbalarına ve de tarih boyunca var olan karanlık düşüncelerin sahiplerine Kerbela Vakası’nı, İmam Hüseyin ve vefalı yarenlerinin şehit edilmelerini inkar etmelerine izin vermemiştir.
Eğer Emevi zorbaları kendi alçak hedefleri doğrultusunda dahi doğru bir politika sahibi olmuş olsalardı sadece İmam Hüseyin’i (as) ve Hz. Peygamber’in met, marifet ve ilahi akıl donanımına sahip evlatlarını esir almaya yeltenip cinayetlerine bir yenisini daha eklemezlerdi. Ama bu vahşi ve canı yönetim, Peygamber’in evlatlarını katlederek zafer kazandığını ve iktidanı sağlamlaşırdığını düşünerek böylesine korkunç ve vahşi bir cinayete daha başvurarak Hz. Peygamber’in kadınlarını, kızlarını ve evlatlarını esaret zincirlerine vurmuş, şehirleri dolaştırmıştır.
Ama vahyin evlatları, tarih yazan bu kahramanlar götürülmüş oldukları her şehir, köy ve kasabada olayların gerçek yüzünü insanlara anlatmış, meydana getirmiş oldukları fikri ortamlarla cani yönetimin yüzündeki yalan ve aldatma perdelerini kenara itmiş ve yaymakta oldukları “Bunlar dine karşı başkaldıran isyancılardır.” yalanını ve iftirasını tarihe ve insanlara açıklamışlardır.
Sözün kısası: İmam Hüseyin’in (a.s) yücelik sahibi ailesinin zulme ve zalime karşı yapılan bu devriminin olması, Aşura olayının olmazsa olmazlarından ve İmam’ın adalet hareketinin yayılıp tanınmasının temel şartı idi.
Bu ailenin, sahip olduğu bilinç ve bilinçlendirme güçleri, zamanı tanıma, fırsatları kullanma, yönetme, planlama, Aşura olayının mesajını bilme ve ulaştırabilme güçleri ile özellikle de zalim yönetimin bütün nefesleri boğazlara hapsettiği o dönemde İmam Hüseyin’in (a.s) yanında olmaları şart idi. İmam Hüseyin (a.s) almış olduğu akıllara durgunluk veren bu tedbiri ile insanların ıslah olması için yapmış olduğu İlahi hareketinin ölümsüzleştirmiştir.
Büyük bilgin Şeyh Muhammed Hüseyin Kaşifu’l-Gıta bu konu hakkında şöyle demiştir: İmam Hüseyin ve özgür evlatlarının Kerbela olayında şehit edilmelerinden sonra bu haraketin Hz. Peygamber’in yiğit ve yürekli kızları tarafından o kadar zulüm baskı, acı, dert ve belanın içinde öylesine yürekli ve cesaretli bir şekilde devam ettirilmemesi düşünülebilir miydi? O zaman dökülen bu tertemiz kanların tamamı heba olacaktı, ne intikam alacak birisi çıkabilecek ve ne de adalet isteyen birisi.
Evet, İmam Hüseyin, şehadetinden sonra Kerbela hareketinin devam ettirilmesi gerektiğini çok iyi biliyordu ve bu imkânsız işi de sadece akıllar ötesi akla sahip kız kardeşi yapabilirdı. Evet, ailesini kendisi ile birlikte Kerbela’ya götürmesi ve o olayın içine sokması İmam’ın vazifesi idi. Bu şekilde onların esir edilmeleri düşmanın ne kadar zalim, cinayetkâr ve acımasız olduğunu ortaya koyarken devrimin de ne kadar hak, haklı, adalet için ve mazlum olduğu ortaya konabilsin. Özellikle de liderlerinin şehit edilmesinden sonra bu esirler kervanı, adalet hareketinin siyasi fikrini ve diğer özelliklerini tamamlayarak en zirve noktaya ulaştırması, zalim Emevi yönetimini de en alçak noktasına indirip ayaklar altına aldırması gerekirdi.
Zorba rejimin, İslam’ın defterini dürüp insanları İslam öncesi vahşi cahiliyet dönemine geri götürme fırsatını bulmadan, meydana getirilecek fikri, siyasi, kültürel ve toplumsal bir değişiklik ve mücadele ile zalim yönetimin tarihe gömülmesi gerekirdi. Es-Siyasetu’l-Huseyniyye/ Kaşifu’l-Gıta
Diğer bir bilgin ise şöyle yazmıştır.
“İmam Hüseyin’in Aşura olayında uyguladığı akıllara durgunluk veren planlardan birisi Hz. Zeynep gibi iman ehli ve dahi hanımefendi ile Hz. Peygamber in diğer bilge, yiğit ve cesur kadın ve kızlarını kendisi ile birlikte Kerbela’ya götürmesidir. İmam, bu yolculukta hem onların içine düşecekleri zorlukların neler olduğunu biliyordu hem de bu özgürlük ve adalet hareketinin açıklanmasındaki ve mesajının dünyaya ulaştırılmasındaki rollerinin ne olduğunu çok iyi biliyordu. Bu sebepten dolayı onları da yanında götürerek hareketinin içine dahil etmişti.
Gerçek şudur ki: Bu cesaret ve özgürlük abidesi hanımefendi, bir taraftan ölüm uykusuna dalmış toplumu uykudan uyandırmış diğer taraftan da alçak Emevi mahiyetini ortaya çıkararak yıkılmalarının önünü açmıştır.
Kılıçtan da keskin nur diliyle destanlar yazan konuşmalar yapıp hutbeler okumuş ve münazaralar ederek, yönetimin cinayetlerini ortaya sererek çürümüş yapısını deprem gibi sallamış ve nihayetinde de tarihin çöplüğüne gömmüştür.
Şüphesiz İmam Hüseyin’in Aşura olayının, Kerbela şehitlerine tutulan matemin ölümsüz olmasının ve bu hareketin toplumları ıslah etmedeki emsalsiz gücünün en önemli nedeni vahiy ailesinin azamet sahibi kızı Zeynep’in ve Hz. Peygamber’in diğer yiğit, cesur, yürekli, yüksek akıl ve fikir sahibi kızlarının İmam Hüseyin tarafından Kerbelaya götürülmesi ve bu harekete dahil edilmeleridir.
Onlar İmam Hüseyin’in şehit edilip Aşura sancağının Fırat kenarında yere düşmesinden sonra dirayet ve kuvvet ile onu omuzlarına almış ve korkusuz bir şekilde dalgalandırarak toplumların uyanması için çalışmışlardır. Hakim gücün yalan ve karalamalarını kenara itip şüphe bulutlarını yırtmış ve Aşura’nın zulüm ve zalime karşı yapılan devrimin amaçlarını insanlara ulaştırarak hak, adalet ve özgürlük için yapılmış olan bu barışçıl devrimi sonsuza kadar ölümsüzleştirmişlerdir.
Hiç şüphesiz, Yezid’in yaymış olduğu yalanları, zorbaların fikirleri değiştirme komplolarını ve sözde kazanılmış olan askeri zaferi yerin dibine sokan, ayaklar altına alıp alçaklık çukuruna sokan Zeynep’in ilmi, feraseti, akli gücü, becerisi, yüce kişiliği ve ileri görüşlülüğüdür. Sonunda toz bulutlarının dağılması ile İmam Hüseyin’in adalet ve özgürlük hareketinin ölümsüz zaferini alemlere ilan etmiştir. Bakır Şerif El-Karaşi /Seyyide Zeynep s.212
Diğer bir araştırmacı ise şöyle yazmıştır:
Eğer İmam Hüseyin’in bütün yakınları Kerbela’da öldürülecek olsa idi, olayla ilgili bilgiler kukla tarihçiler tarafından saptırılacak ve Emevi zorba güçlerinin dikte ettiği şekilde yazılacaktı. Bu durumda neler olurdu? Bu özgürlük hareketi ve kızgın kumların üzerinde akan kanlar hakkında gelecek nesiler ne bileceklerdi? Bu durumda bütün her şey yok olup gitmeyecek miydi?
Dr. Ahmed Mahmud Subhi/En-Nazariyetu’l-İmamet s.343
İMAM HÜSEYİN VE ZEYNEP KUFE YOLUNDA
Tarihçiler şöyle yazmışlardır:
İmam Hüseyin (as) Mekke-Kufe arasında bulunan “Huzeymiye” konaklama yerine geldikleri zaman İmam’ın emri ile yüklerini indirip bir gece bir de gündüz orada konakladılar. Sabahleyin Hz. Zeynep (s.a) İmam’ın huzuruna vardı ve şöyle dedi:
“Ey Kardeşim! Geceleyin duyduklarımı sana söylemek istiyorum.”
İmam:
“Neler duydun?”
Hz. Zeynep:
“Gecenin bir vakti idi ve ben dışarı çıkmıştım, şöyle bir ses işittim:
“Ey göz! Uyan, kendine gel.
Yaşla dol ve gözlerinden o yaşları akıt. Benden sonra bu hak yolun şehitlerine içten ve bilinçle ağlayacak kim vardır?
Ölümün, kendilerini doğranacakları yere doğru kovaladığı insanlara ağla
Oraya vardıkları zaman Allah’ın vadine vefa edecek ve şehit olacaklar.”
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Ey bacım! O (Allah), ne dilerse o olacaktır.”
İmam Hüseyin (a.s) Kufe yolunda iken “Eba Hirem” denilen birisi ile karşılaşmış ve o kişi İmam’a şöyle demişti:
“Ey Allah’ın Elçisi’nin oğlu! Seni yüce deden Allah’ın Elçisi’nin yanından çıkartıp yollara düşüren şey nedir?”
İmam, hâkim olan terör, baskı, korku, zulüm ve sahte dindarlığa işaret ederek şöyle buyurdu:
“Ey Eba Hirem, yazıklar olsun sana! Beni Resulullah’ın şehrinden neyin çıkardığını bilmiyor musun? Karanlık Emevi baskısı, onların zulmü ve cinayetleri karşısında insanların hakkını ve saygınlığını savunduğum için bütün her şeyimi elimden aldılar. Ama ben, yolumda sabırla yürüdüm. Söyledikleri yalan ve iftiralarla benim kişiliğimi zedelediler yine sabırla yoluma devam ettim. Ama bu sefer canımı hedefe koydular, hileyle kanımı akıtmak için şeytani planlar yaptılar, bu yüzden yar ve yardımcılarımı bırakıp Peygamber’in hareminden ayrılmak durumunda kaldım.
Allah’a and olsun ki bu zalimler beni zulümle öldürecekler. Ama Allah, bu cinayetlerinden dolayı zillet ve alçaklık elbisesini onlara giydirecek, dar iplerine ve keskin kılıçlara müptela edecektir. Onları zillet ve alçaklığa mahkûm edecek birisini onlara musallat edecektir.”
İMAM HÜSEYİN’İN FIRAT’IN KENARINA VARMASI
İmam Hüseyin (a.s) Kufe yolunda Hür ile karşılaştı. Zulüm düzenine ait bin kişiden oluşan asker topluluğuyla İmam’ın geçeceği yolda idi. İmam ile karşılaştığı zaman Kufe’ye İbn-i Ziyad’ın yanına götürmeye yeltendi. Ama İmam bunu kabul etmeyip meydana gelen küçük çatışmalara rağmen Hicretin 61. yılının Muharrem ayının ikinci günü Kerbela denilen yere varıncaya kadar yoluna devam etti.
Özgürlerin şahı bu topraklara geldiği zaman bu toprakların adını sordu ve Kerbela denildiğini söylediler. Bunun üzerine şöyle dedi:
“Allah’ım! Bela ve üzüntüden sana sığınıyorum.”
Bu cümlenin peşi sıra şöyle dedi:
“Burası bela ve musibet yurdudur, buraya çadırlarınızı kurun. Allah’a yemin olsun ki burası bizim konaklayacağımız, kanlarımızın akıtılacağı yerdir. Burada şehit edileceğiz ve buraya defnedileceğiz.
İmam Hüseyin Kerbela’ya indikten sonra şehit edilecekleri yerin bir kısmını 60.000 dirheme satın almış ve satan kişilere ziyaretine gelecek olanlara kabrinin yerini göstermelerini ve onlara üç gün misafir gibi davranmalarını şart koşmuştu. Mecmau’l- Bahreyn c. 5 s. 642-Mecmau’l-Buldan c. 4 s. 249
Allah’a yemin olsun ki hanedanım burada esir edilecektir. Bu haberi bana dedem Allah’ın Elçisi vermiştir.”
Çadırların kurulmasından sonra İmam Hüseyin (a.s) bir kenarda oturmuş hak ve adaleti savunmak için kılıcını hazırlıyordu, şu şiiri okudu:
“Ey dünya! Yazıklar olsun senin dostluğuna!
Sen ne kadar da vefasızsın,
Sabahtan akşama kadar seni isteyenlerin birçoğunu ölüme gönderip durursun.
Ne benzeri ile yetiniyorsun ve ne de aza razı oluyorsun.
Bütün yaşayanlar bu yolun yolcusudur,
Gerçekten de o gün ne kadar da yakındır.
Şüphesiz ki benim gittiğim yolu herkes gidecektir.”
EY KARDEŞ!
Hz. Fatıma’nın kızı Zeynep kardeşinin söylediklerini duyduğu zaman şöyle dedi:
“Ey kardeşim! Bu sözler, öleceğine inanmış olanların söyleyebileceği sözdür.”
İmam Hüseyin:
“Evet öyledir. Ben kesinlikle şehit edileceğim.”
Zeynep’in ciğeri yanmaya başladı, feryat edip ağlamaya başladı:
“Bu ne ağır bir beladır? Kardeşim hayattan ümidini kesmiş ve şehit edileceğinin haberini veriyor.”
Bunun üzerine Peygamber Ehl-i Beytinin bütün kadınları feryat etmeye ve yüzlerine vurarak ağlamaya başladılar.
İmam Hüseyin’in (as) diğer kız kardeşi Ümmü Gülsüm şöyle feryat ediyordu:
“Ya Muhammed!
Ya Ali!
Ya Fatime!
Ya Hasan!
Ya Hüseyin! Senin öldürülmenin yarası asla iyileşmez. Senin öldürülmenle ümmet ne belalara düşecek. Ya Eba Abdillah (Ey Abdullah’ın babası)!”
Abdullah İmam Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilen küçük oğlu Ali Asgar’ın künyesidir. İmam Hüseyin’e Eba Abdullah yani Abdullah’ın babası künyesiyle hitap ediliyordu.
Merhum Şeyh Müfid, bu olayı İmam Zeynel Abidin’den (a.s) şöyle nakletmiştir:
İmam şöyle buyurdu:
“Aşura gecesi ben hasta yatağımda idim ve halam Zeynep de yanı başımda benimle ilgileniyordu. Bu sırada bizim çadırın yanındaki çadırda olan babam, yarenlerinden birisi ile kılıcını hazırlıyor ve şu şiiri okuyordu:
“Ey dünya! Yazıklar olsun senin dostluğuna,
Sen ne kadar da vefasızsın,
Sabahtan akşama kadar seni isteyenlerden birçoğunu ölüme gönderip durursun,
Ne benzeri ile yetiniyorsun ve ne de aza razı oluyorsun,
Bütün yaşayanlar bu yolun yolcusudur,
Gerçekten de o gün ne kadar da yakındır.
Hiç şüphesiz ki benim gittiğim yolu herkes gidecektir.
Babam bu şiiri iki üç defa okudu, ben bunları duyuyordum ve ne söylemek istediğini anlıyordum. Hıçkırıklar boğazımda düğümlenmişti ama kendimi zor da olsa kontrol ettim ve sustum. Zorluk ve belaların indiğini çok iyi biliyordum.
Benim duyduklarımı halam Zeynep de işitiyordu ama onun yufka ve nazik yüreği buna dayanamadı, yerinden kalkıp kardeşine koştu ve şöyle dedi:
“Canım kardeşim! Babamın ve anamın yadigarı Hüseyin’im! Bu şiir ve bu sözler, şehit olacağına inanmış olanların söyleyecekleri sözdür.
Bu musibet ve dert ne de büyüktür.
Yücelerin acısı ne de yamandır.
Yücelerden ayrılmak ne de zordur.
Ölüm beni sarsaydı da böyle bir günü görmemiş olsaydım.
Sanki anam Fatıma da böyle bir günde şehit edilmişti.
Sanki babam Müminlerin Emiri’nin ve kardeşim Hasan’ın matemindeyim. Ey Hüseyn’im! Ey bacısının kalbindeki sevgi!
Ey efendim!
Ey en üstün olanların varisi!
Ey en büyük yücelik sahiplerinin hatırası!”
İmam Hüseyin (a.s) kardeşini sakinleştirmek için önce yüzüne derin derin baktı ve sonra da verilen bu mücadele ve onun mesajının ulaştırılması için sabırlı ve metanetli olmalarını hatırlatarak şöyle dedi:
“Canım kardeşim! Şeytan, sabrını ve metanetini elinden almasın, bu fikri ve toplumsal savaşta azmini kırmasın.
Kardeşim! Sabırlı ol ve asla Allah’tan ümidini kesme.”
Tam burada İmam Hüseyin’in (a.s) de göz çanakları yaşla dolmuştu, üzüntüsünü gizlemeye çalıştıysa da gözlerinden yağmur gibi yaş boşalmaya başladı ve Arapların o meşhur sözü dilinden süzülmeye başladı: “Eğer o güzel kuşu kendi halinde bıraksaydılar, huzur içinde yuvasında olurdu, vatanını, eşini ve dostunu terk etmezdi.”
Hz. Fatıma Zehra’nın kızı bu sözleri duyduğu zaman feryat etmeye başladı:
“Vay bizim halimize!
Zalimler seni böyle mi sarıp kuşatmışlar
Bu dert benim ciğerimi parçalıyor ve bütün dermanımı elimden alıyor.”
Kendisini sarıp kuşatan bu emsalsiz dert ve belalar yüzünden dövünmeye başladı, nefesi kesildi ve bayılıp yere düştü.
İmam Hüseyin (as) yerinden kalktı, kardeşinin yüzüne su serpip onu uyandırdı. Teselli etmeye başladı, dedeleri Hz. Peygamber’in canları yakan vefatını ve babalarının büyük musibetini, şehadetini hatırlatarak bu mücadelede sabırlı olmasını öğütledi ve fırtınalar kopan kalbini sakinleştirmeye çalıştı. İmam bu şekilde kardeşini kıyamın mesajını ve özgürlük veren esirlik sancağını taşımaya hazırlıyordu.
Acılarla dolu bir sahne meydana gelmişti, İmam Hüseyin (a.s) Peygamber Ehl-i Beytinin hanımlarını sakinleştirmek için önce Zeynep’e döndü ve şöyle dedi:
“Canım Kardeşim! Allah’tan ümidini kesme. Kalbini Allah’ın rahmeti ve sevgisi ile doldurarak sakinleştir. Bilmen gerekir ki yeryüzündeki bütün her şey ölecektir ve göklerde de hiçbir şey hayatta kalmayacaktır. Bütün her şey yok olacak, sadece vechullah baki kalacaktır.
Vechullah: Mecazi anlamda Allah’ın yüzü demektir.
Fatıma’nın yüce kızı! Allah’ın Elçisi dedem benden üstündü. Babam Müminlerin Emiri benden üstündü. Anam Fatıma benden üstündü. Kardeşim Hasan benden üstündü ama hepsi ebedi olan dünyaya gittiler, bizlerin de gitmesi gerekir. Benim için ve tevhid ehli olan bütün herkes için en iyi örnek Allah’ın Elçisi’dir. Bütün insanların her işinde insanların hak ve hukukunun korunmasında, belalarla, hürriyet ve özgürlüğün önündeki engellerle mücadele etmesinde, sabırda ve metanette, gideceği yolda ve yapacağı işte onu örnek alması gerekir.
Kardeşim! Sana ant içtiriyorum ve andımı yerine getirmeni istiyorum. Benim matemimde asla dövünme, yüzünü tokatlama. Benim ölüm haberimi aldığın zaman asla ve asla başına toprak savurma.”
İmam Zeynel Abidin (a.s) sözlerinin sonunda şöyle dedi:
“Halam Zeynep’i sakinleştirdi, benim çadırıma getirdi ve kendisi yarenlerinin arasına döndü.”
İrşad-i Müfid s.232 – Tarih-i Teberi c.5 s.420
BİRKAÇ HUSUS
1) Bazı yazarlar şöyle diyorlar: O dönemde Araplar arasında bu şiirin okunması olacak kötü bir olayı haber vermek metodu idi, bu yüzden ölüm ve şehitlik tehlikesini gören kişi bu şiiri okuyordu.
Bu sözün sahibinin tanınmıyor olmasına rağmen ihtimal dışı da değildir. Çünkü bu doğru olmamış olsa idi neden dünya kınanmıştır? Eğer bu söz doğru olmamış olsa idi Hz. Zeynep, (s.a) İmam bu şiiri okuduğu zaman “Kardeşim, dünyadan ümidini kesmiş şehadetinden haber veriyor.” demezdi.
Ayrıca İmam Zeynel Abidin’in de (as) bu şiiri duyduğu zaman belaların indiğini anlamasının nedeni budur.
Bunlara rağmen bu şiirin zahirinden ölüm tehlikesi ve şehitlik anlaşılmamaktadır.
2) İkinci husus İmam Hüseyin’in (a.s) kendi mateminde dövünmemesi ve yüzüne tokat vurmaması konusunda kardeşini uyarmasıdır. Bu uyarı Kerbela’da Aşura günü İmam’ın şehadet haberinin alındığı ilk an için yapılan bir uyarıdır, her zaman için uyulması istenilen bir uyarı değildir. Bu durum İmam’ın kendi sözlerinden anlaşılmaktadır.
3) Üçüncü husus Hz. Zeynep’in (s.a) kardeşinin bu isteğini yerine getirmesi hakkındadır. Hz. Zeynep Aşura günü İmam’ın şehadet haberini aldığı zaman şaşırılacak bir şekilde kalbini Allah’a yaslamış ve bir dağ gibi dimdik ayakta durmuş, Peygamber Ehl-i Beyt’inin sabırlı ve metanetli olmalarını sağlamış ve onları İmam’ın zulmü yakıp yok eden yolunu sürdürmeye sevk etmiştir.
İmam Hüseyin’in dediklerini harfi harfine yerine getirmiş, yüzünü tokatlayıp yakasını yırtmamışsa da Kufe’de ve Şam’da İbn-i Ziyad’ın ve Yezid’in, kardeşinin mübarek başına yaptığı hakaretleri gördüğü zaman sabrını ve metanetini yitirmiş, fırtına olup esmiş, Emevi zalimlerinin yüzüne karşı hakkı haykırarak yüzünü tokatlamıştır.
4) Kerbela’da kardeşinin şehadet haberini aldığı o hassas anlarda Zeynep’in dövünmesini İmam’ın istememesi hikmetlerle doludur. Çünkü o hassas dakikalarda düşmanın Peygamber ailesinde en küçük bir zayıflık ve korkuyu dahi görmemesi gerekmekte idi. Nitekim böyle de oldu. O baskı, zulüm, cinayet, vahşet, korku ve musibetin içinde Peygamber Ehl-i Beyt’inden cesaret, yiğitlik, kahramanlık ve mücadeleden başka hiçbir şey görünmüyordu.
Bu seçkin aile adalet ve özgürlüğün kendisi idi ve öylesine zalim, kindar ve vahşi düşmanın karşısında kendilerinden en küçük bir zayıflık ortaya koymamışlardı. İmam Hüseyin de (a.s) bunun için Kerbela’nın ve Aşura’nın o bela yağan ortamında vahşi düşman karşısında yiğitçe ve dimdik ayakta durmalarını ve bu şekilde zalim Emevi zorbalarını alçaklık kuyusuna gömmelerini istemişti.
Allah’ın ve tarihin bütün özgürlerinin ve özgürce düşünenlerin selamı zulmün karşısında dağ gibi ayakta duranlara olsun.
ZORBA ORDUSUNUN PEYGAMBER AİLESİNE SALDIRMASI
Saatler geçtikçe Zeynep (sa) tehlikenin daha da yaklaştığını görüyordu. Nasıl görmeyebilirdi? Bir taraftan kardeşinin şehadete hazırlandığını ve hekimane konuşmalar yaptığını görüyor ve işitiyordu, diğer taraftan ise Peygamber bahçesinin güzel kokulu gülünü katletmek için insanların sel olup Kerbela’ya aktığına şahit oluyordu.
O topraklara en son gelen bayrak Şimr’in bayrağı idi. Emrine verilen 6.000 askerle birlikte gelmiş ve İbn-i Ziyad’ın alçak emrini getirmişti. İbn-i Ziyad, Yezid ordusunun başkomutanı olan Sa’d’ın oğlu Ömer’e gönderdiği emirde zaman kaybetmeden İmam Hüseyin’i (as) iki yoldan birisini seçmek mecburiyetinde bırakmasını istemişti.
1)- Zulüm, baskı ve sınır tanımamaya biat etmek.
2)- Eşit ve dengeli olmayan bir savaş.
Tam bu sırada zulüm ordusu dalgalar halinde Hz. Muhammed’in (s.a.a) Ehl-i Beytinin çadırlarına doğru saldırıya geçmişti. Zeynep, vahşi kurtların risalet ve İmamet haremine doğru saldırıya geçtiklerini görüyordu. Bu vahşet ve korku dolu anlarda Hz. Peygamber evlatlarının nasıl bir ruh hali içinde olduklarını sadece Allah biliyor.
Muharrem ayının dokuzuncu gününün sonunda, güneşin battığı sırada başlayan bu saldırıyı Zeynep görür görmez kardeşinin yanına koşmuş ve kendisini haberdar etmişti. Kardeşinin çadırına geldiği zaman İmam’ın, kollarını dizine doladığını ve başını da dizlerinin üzerine koyup tatlı bir uykuya daldığını gördü.
İmam kardeşinin sevgi dolu ama titrek sesini duyduğu zaman uyandı ve başını kaldırdı. Hz. Zeynep şöyle dedi:
“Canım kardeşim! Gittikçe yakınlaşan bu sesleri duyuyor musun?”
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Ey Kardeşim! Canım! Dedem Resulullah’ı rüyamda gördüm bana: “Yanımıza geleceksin.” dedi. “
Luhuf s.151
Bir başka hadiste ise şöyle buyrulmuştur:
“Dedem Resulullah’ı, babam Ali’yi, annem Fatıma’yı ve kardeşim Hasan’ı gördüm, bana şöyle dediler:
“Ey Hüseyin! Bize doğru geliyorsun, çok yakında kavuşacağız. “
Maali Sibtayn c.1 s.204 Fasıl.8
Hz. Zeynep (s.a) bu sözlerin üzerine dövünüp ağlamaya başlayınca İmam şöyle buyurdu:
“Hayır, kardeşim hayır! Vaylar senin için değildir. Sabırsız olup düşmanı güldürme, sakin ol, Allah’ın rahmeti seninledir.”
Sonra İmam ayağa kalkıp kardeşi Abbas’ı yirmi silahlı yareni ile birlikte düşmana doğru gönderdi ve şöyle dedi:
“Ey Abbas’ım! Canım sana kurban olsun. Atına bin ve düşmana doğru git, onların akşamın bu saatinde ne için geldiklerini öğren.”
Hz. Abbas (as) düşmana doğru gitti ve gelmelerinin nedenini sordu.
Şöyle dediler: “İbn-i Ziyad’dan emir geldi ve sizi ondan haberdar etmek için geldik. Ya emirin emrine teslim olun ya da sizinle savaşacağız.”
Hz. Abbas şöyle dedi:
“İmam Hüseyin’in (a.s) yanına dönüp getirdiğiniz haberi kendisine vermem gerekir.”
Zorba ordusu Hz. Abbas’ın, İmam’a haber götürüp cevap getirmesine razı oldu.
İmam Hüseyin, kardeşi Abbas’a şöyle dedi:
“Eğer alabilirsen bu gün vakit al ve savaş fikirlerinden caydır ki bu geceyi Rabbimize salat ve ibadet ederek geçirelim. Allah biliyor ki ben, O’na salatı, ibadet etmeyi ve Kur’an okumayı çok seviyorum. “
Maali Sibtayn s.332
İmam Hüseyin’in (a.s) bu sözlerinin ardından özgürlük komutanı, İmam’ın elçisi olarak o gece için vakit almak üzere hızla düşmana doğru gitti.
Sa’d’ın oğlu Ömer, İmam’ın bu isteği karşısında sustu ve konuşmadı. Zulmün ordusunda bulunan Amr Zubeydi adında bir adam Sa’d’ın oğlu Ömer’e dönerek şöyle dedi: “Allah’a and olsun ki bunlar kafir ve mütecavizler olmuş olsalardı dahi bizden böyle bir şey istedikleri zaman onların isteğini kabul etmemiz gerekirdi. Oysa bunlar Hz. Muhammed’in (s.a.a) ailesidir, küçük bir insani istekte bulunmuşlar, onların bu isteğini kabul etmeyecek miyiz?”
Bu kişinin sözleri üzerine o gece ateşkes ilan edildi ve savaş yapılmadı.
AŞURA (ON MUHARREM) GECESİ
İnsan hayatında meydana gelen büyük sorunlardan biri, insanın ruhundan huzur, rahatlık ve emniyeti alıp uykusuzluk, tedirginlik, huzursuzluk ve kararsızlık getirmektir. Eğer kişi onlarca sorun ve sıkıntının içinde kalacak olursa ne halde olur ve nasıl yaşayabilir?
İnsan hayatında meydana gelen çok küçük sıkıntılar dahi insanı moral bakımından yıkmakta, asabını bozmakta ve insanın karar alma becerilerini temelden sarsıp olumsuz etkilemektedir.
Bütün bunları dikkate alarak Aşura gecesi Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’inin ne halde olduğunu biraz olsun anlayabiliriz.
Bir taraftan meydana gelmiş olan gam ve üzüntü dalgaları, yarın ne olacağı endişesi ve yarın meydana gelecek olan büyük facialar; diğer taraftan da susuz ve kuşatma altına alınmış çocuk, kadın ve kızların yürekleri yakan ağlama ve feryatlarını düşünmek ve o geceye hakim olan diğer olaylar Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyti’nin hayatı içinde Aşura gecesini benzersiz ve emsalsiz bir hale sokmuştur.
O gecenin bir saatinde İmam Hüseyin (a.s) çadırından dışarı çıktı ve atına binerek çadırların kurulduğu yerin etrafında ve civarında bulunan tepelere ve yüksek yerlere gitti. Buralar düşmanın, ailesine ve yarenlerine karşı saldırıya geçebilecekleri tehlikeli yerlerdi. İyi bir plan yapabilmek için bölgeyi coğrafik açıdan çok iyi tanımak istiyordu.
Bu kontrolde Hilal oğlu Nafi, İmam’a eşlik etme şerefine nail olmuştu. Hilal, cesaretli ve yiğit bir adamdı ve seçkin yarenlerden birisi idi. Olayı Hilal’in kendi ağzından dinleyelim:
“Gecenin karanlığında İmam çadırlardan ayrıldığı zaman ben de sessiz bir şekilde peşi sıra hareket ettim.
İmam arkasına döndü:
“Kimsin, Nafi misin?” dedi.
Ben: “Evet efendim. Canım size feda olsun. Gecenin bu saatinde dışarı çıkıp düşman karargahının olduğu yere gelmeniz beni endişelendirdi.”
İmam Hüseyin:
“Nafi buraları kontrol etmeye geldim, düşman tuzak kurup buralardan saldırabilir.”
Kontrollerini yaptıktan sonra dönmeye başladı, İmam sol elimden tuttu ve şöyle dedi:
“Allah’a and olsun ki bu, o vaat edilen şeydir ve bu sözde hiçbir yalan yoktur.
Ey Nafi! istersen bu iki dağın arasından geç git ve kendini kurtar.”
Kendimi İmam’ın ayaklarına attım ve şöyle dedim:
“O zaman annemin bana yas tutup ağlaması gerekir. Benim efendim! Bu kılıcımı bin dinara satın aldım, bineğimi de… Beni, sizleri tanıma nimeti ile nimetlendiren Allah’a yemin olsun ki bu kılıcım parçalara ayrılmadıkça ve bineyim yürüdükçe asla sizden ayrılmayacağım.
Bu sözlerin ardından benden ayrıldı ve kız kardeşinin çadırına girdi, ben de geri gelmesini çadırın yanı başında durarak bekledim.
Zeynep (sa) kardeşini karşıladı ve oturması için altına bir şey koydu, sonra da konuşmaya başladılar. Çok geçmeden hıçkırıklar Zeynep’ın boğazında düğümlenmeye başladı, şöyle diyordu:
“Canım Kardeşim! Senin şehit edilmene nasıl dayanabilirim? Senin şehit edileceğin yere nasıl bakabilirim?
Ben, bu kinci ve azılı düşmanların arasında esir edilmiş ve bağlanmış kadın ve çocuklara nasıl liderlik yaparım? Bu çok zor bir iştir ve tehlikeli bir görevdir.
Haşimoğullarının bu dolunayları, bu gençlerin ve yiğitlerin şehadetini görmek benim için çok zordur.
Canım Kardeşim! Yarenlerinin ne düşündüklerini biliyor musun? Savaşın şiddetlendiği, kılıç ve mızrakların sesi yükseldiği zaman seni düşmana teslim etmelerinden korkuyorum.”
İmam, ağlayarak şöyle dedi:
“Evet, onları sınadım, hepsi kükremiş aslan gibi birer savaşçıdırlar, devrilmez dağ gibidirler.”
Nafi şöyle devam ediyor:
“Bu sözleri duyduğum zaman gözyaşlarıma engel olamadım ve hemen Mezahir oğlu Habib’in yanına gittim ve bu iki yüce kardeşin konuşmasını kendisine söyledim.”
Habib şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki İmam’ım Hüseyin’in (a.s) emrini beklemiyor olsaydım şimdi, gecenin bu karanlığında hakkı ve adaleti savunmak için karanlığa tapan Emevilere hemen saldırırdım.”
Şöyle dedim: “Benim arkadaşım! İmam Hüseyin’i (a.s) kız kardeşinin çadırında bıraktım geldim. Düşünceme göre Zeynep’in kalbi, kardeşinin yarenleri hususunda rahat değildir. Zeynep’in ve diğer hanımların kalbini rahatlatmak ve korkularını ortadan kaldırmak için İmam’ın yarenlerini bir araya toplayabilir misin? Arkadaşım! Zeynep’i öylesine büyük bir üzüntü ve tedirginlik içinde gördüm ki dermanım tükendi ve dizlerimin bağı çözüldü.”
Habib şöyle dedi: “Hemen!”
Habib bir taraftan, ben ise diğer taraftan çadırlarda olanları çok önemli bir iş için toplanmaya çağırdık. Zaman kaybetmeden bütün herkes toplanmıştı. Habib, Aşura devriminin Haşimi boyundan olan yiğitlerine dua etti ve onlardan çadırlarına geri dönüp istirahat etmelerini istedi, daha sonra geri kalan yarenlere dönerek şöyle dedi:
“Ey Allah’a inanan yiğitler! Ey zor meydanların aslan yürekli kahramanları! Bu kardeşiniz Nafi’dir, Hüseyin ile Zeynep’in konuşmalarını duymuş, dertlerle dolu konuşmadır.”
Nafi; Zeynep, diğer hanımlar ve çocukların çadırları düşman kuşatması altında olduğu bir halde İmam Hüseyin’i Zeynep’in çadırında bırakıp gelmiştir. Zeynep, diğer hanımlar ve çocuklar yarın meydana gelecek olan olaylardan dolayı tedirgindirler ve ağlıyorlar. Bu zor ve tehlikelerle dolu durum içinde siz yarın Hüseyin’e karşı nasıl bir tutum içinde olacaksınız?
İmam Hüseyin’in (a.s) yarenlerinin tamamı ölünceye kadar vefadar kalacaklarını göstermek için kılıçlarını kınlarından çıkartıp başlarındaki sarıkları da atarak şöyle dediler:
“Ey Habib! Bizlere onunla olma nimetini bahşeden Allah’a and olsun ki eğer düşman Ehl-i Beyt’in haremine saldıracak olursa onların tamamının başlarını keserek Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’i hakkında buyurmuş olduğu emri yerine getireceğiz.”
Habib: “Öyleyse benimle gelin.”
Habib’in kendisi yürekli bir şekilde hemen ayağa kalktı, ayaklarını cesaretli ve yiğitçe toprağın kalbine vurarak Zeynep’in (s.a) çadırına doğru yürümeye başladı. Aşura olayının yiğit evlatları da aynı yüreklilik ve cesaret içinde arkasından yürüyorlardı. Çadırın önünde Hüseyin’e ve Ehl-i Beyt’ine şöyle seslendiler:
“Ey Peygamberimizin Ehl-i Beyt’i!
Ey bizlerin efendileri!
Ey bizim büyüklerimiz!
Ey Peygamber ailesinin özgür hanımefendileri!
Bu kılıçlar sizi savunan yiğitlerin kılıçlarıdır.
Allah’a yemin olsun ki bu kılıçlar
Size düşmanlık eden alçaklardan başka hiçbir kimsenin başını koparmayacaktır.
Bunlar sizin hizmetçilerinizin mızraklarıdır,
Allah’a yemin olsun ki size karşı harekete geçenlerden başka hiç kimsenin bağrına saplanmayacaktır. İmam Hüseyin (as) hanedanına şöyle dedi:
“Ey Âlullah Zamanın bu yiğitlerini bağrınıza basın.”
Âllullah: Ey Allah’ın ehli-Allah’a yakın olanlar anlamında.
Peygamber’in Ehl-i Beyt’i süratle çadırlarından dışarı koşuyor ve şöyle diyorlardı: “Ey zamanın tertemiz insanları! Fatıma’nın (s.a) kızlarını koruyun. Bizler Peygamber’in huzuruna gittiğimiz zaman bizlere yapılan zulümleri şikâyet edeceğiz ve o zaman hiç kimsenin mazereti kabul olmayacaktır.”
Habib ve arkadaşları sıraya dizilmiş ve can kulağı ile Hz. Peygamber’in zulüm görmüş kızlarının ve kadınlarının söylediklerini dinliyorlardı.
Kendisinden başka İlah’ın olmadığı Allah’a yemin olsun ki İmam’ın yarenleri Peygamber evlatlarının üzerine çöken zulmü gördükleri zaman öylesine feryat ettiler ki yer ve zaman sallandı ve nur karargahının yiğitleri hep bir ağızdan hakkın ve adaletin yolunda canlarını feda edeceklerini haykırdılar.
Ed-Dam’atu’s-Sakibe c.4 s.273 – Maali Sıbtayn Aşura Olayları Bölümü.
AŞURA GECESİ VE İMAM HÜSEYİN’İN KARARGAHI
Kadınların efendisi Zeynep’ten (s.a) şöyle nakledilmiştir:
“Aşura gecesi kardeşim Hüseyin (a.s) ve yarenlerinin ne halde olduklarını görmek için çadırımdan dışarı çıktım. Aramalardan sonra kardeşimi bir çadırda ibadet edip Kur’an okurken buldum. Kendi kendime: “Böyle bir gecede kardeşim Hüseyin’i neden yalnız bırakmışlar? Allah’a yemin olsun ki şimdi kardeşlerimin ve amcaoğullarımın yanına gideceğim ve onları kınayacağım.” dedim.
Abbas’ın çadırına geldiğim zaman çadırdan sesler yükseliyordu. Seslerin kimden geldiğini ve ne söylediklerini öğrenmek için çadırın arka tarafına geçtim. Hiçbir şey anlayamadım, çadırın içine baktığım zaman kardeşlerimin, kardeşlerimin çocuklarının ve amca çocuklarımın Abbas’ın güneş timsali vücudunun etrafında toplandıklarını gördüm. Abbas, avına saldıracak bir aslan gibi iki dizinin üzerinde hazır bekliyordu.
Öyle bir hutbe okudu ki kardeşim Hüseyin (a.s) hariç hiçbir kimseden böyle bir hutbe duymuş değildim. Allah’a hamd ve senalar edip Peygamberine ve Ehl-i Beyt’ine salat ve selam gönderdikten sonra şöyle dedi: “Ey Benim kardeşlerim, kardeşlerimin çocukları ve amcazadelerim! Yarın gelip çattığı zaman ne yapacaksınız?”
Onlar:
“Bütün her şey senin elindedir ve bizler senin sözünün dışında bir şey yapacak değiliz.” Abbas şöyle dedi:
“Hüseyin’in (a.s) güneş timsali vücudunun etrafında toplanmış olan bu yarenleri düşünce ve inanç yarenleridir, akrabalık bağından dolayı toplanmış değillerdir. Yarınki işler çok zor işlerdir ve o işleri zamanın en iyilerinden başka hiçbir kimse yapamaz. Buna göre yarın mütecaviz düşmanın karşısına ilk olarak sizler çıkacaksınız. Ölüme ve mücadeleye ilk olarak bizlerin atılması gerekir ki önce kendi yarenlerini ölüme gönderdiler ve onların öldürülmesinden sonra kendilerini kurtarmak için kılıçlarına a sarıldılar denilmesin,”
Abbas’ın (as) sözü buraya geldiği zaman Haşimoğulları ayağa kalkıp kılıçlarını çektiler ve: “Bizler senin sözünde ve senin yolundayız.” diyerek kükremeye başladılar.”
Hz. Zeynep (s.a) daha sonra şöyle dedi:
“Onların çelik gibi sağlam iradelerini ve tamamının aynı görüş ve düşüncede olduklarını gördüğüm zaman kalbim rahatlamış ve huzur bulmuştu ama gözyaşlarım aman vermedi. Kardeşim Hüseyin’in (a.s) çadırına gidip durumdan kendisini haberdar etmek istedim, yolda bu sefer de Habib’in çadırından yükselen sesleri duydum. İleriye gittim ve çadırın arka tarafından içeriye baktım. İmam’ın yarenleri Habib’in etrafında toplanmışlardı ve Habib de onlara konuşuyordu, şöyle dedi:
“Bu yolun yarenleri! Neden buraya geldiniz? Allah size rahmet etsin, sözlerinizi söyleyin, görüşlerinizi ortaya koyun.”
Şöyle dediler: “Fatıma’nın (s.a) oğluna yardım etmek için geldik.”
Habib: “Peki eşlerinizden neden boşandınız?”
Şöyle dediler: “Fatıma’nın (s.a) oğluna ve onun adalet yoluna daha iyi yardım edebilmek için.”
Habib: “Öyleyse yarın olduğu zaman ne yapacaksınız?”
Şöyle dediler: “Senin görüşün bizim görüşümüzdür ve bizler hiçbir zaman senden farklı düşünmeyeceğiz.”
Habib: “Yarın ilk olarak sizler düşmanın karşısına çıkıp savaşın. Savaşa ilk atılacak olanların bizlerin olması gerekir, bizler nefes aldığımız müddetçe İmam Hüseyin’in (as) Haşimi yarenlerinden hiç birisinin kanının akmaması gerekir. Eğer böyle yapmayacak olursak insanlar: “Bunlar liderlerini ve büyüklerini savaş meydanına gönderdiler kendileri ise geride durdular.” diyeceklerdir.”
Habib’in konuşması buraya geldiği zaman ayağa kalkıp kılıçlarını sallayarak: “Bizler seninle aynı görüşteyiz.” diyerek kükremeye başladılar.”
AKIL VE DİRENCİN SERGİLENMESİ
Hz. Zeynep (s.a) sözlerine şöyle devam ediyor:
“Onların ortaya koymuş oldukları dik duruş beni sevindirmişti ama gözyaşlarımın akmasına engel olamadım. Gözlerimden yaşlar boşalıyordu, İmam Hüseyin’in (as) yanına gitmek için hareket ederken İmamla karşı karşıya geldim. Kalbim huzurun sahiline varmıştı, Hüseyin’in yüzüne baktım ve tebessüm ettim.”
Şöyle buyurdu:
“Canım kardeşim! Medine’den çıktığımız günden beri hiç seni neşeli görmüş değilim, seni sevindiren şey nedir?
Şöyle dedim:
“Ey kardeşim! Haşimi ve diğer yarenlerini şu şekilde gördüm.”
Şöyle buyurdu:
“Ey bacım! Bunların cisimleri yaratılmadan önce de benim yarenlerimdiler, bu haberi yüce dedem bana vermiştir. Bunların azim ve sebatlarını görmek ister misin?”
Şöyle dedim:
“Evet, görmek istiyorum.”
Şöyle buyurdu:
“Çadırın arkasına geç.”
Ben çadırın arka tarafına geçtim ve beklemeye başladım, İmam Hüseyin (a.s) şöyle dedi:
“Benim kardeşlerim, amcazadelerim neredesiniz?”
En önde Abbas (a.s) olmak üzere bütün Haşimoğulları hemen dışarı çıkıp: “Emrindeyiz, emrindeyiz.” demeye başladılar.
Şöyle buyurdu:
“Size olan ahdimi yenilemek istiyorum.”
İmam Hüseyin, İmam Hasan, İmam Ali’nin, Cafer ve Akil’in çocukları İmam’ın etrafında toplandılar, İmam onlardan oturmalarını istedi ve hepsi oturdular.
Daha sonra İmam şöyle buyurdu:
“Habib nerededir? Züheyr nerededir? Nafi nerededir? Ve diğer yarenlerim…”
İmam’ın yarenlerinin tamamı ellerinde kılıç hazır bir halde koşarak geldiler ve Habib hepsinden önce davranarak dedi:
“Emrindeyim, emrindeyim Ya Eba Abdullah!”
İmam, onlarında oturmasını istedi, onların oturmasının ardından şöyle buyurdu:
“Ey Ashabım! Bilmeniz gerekir ki bu kavim beni ve benimle birlikte olanları öldürmek istiyor. Ben sizin öldürülmenizi istemiyorum ve üzerinizdeki biatımı kaldırıyorum. Sizden dönmek isteyenler gecenin karanlığından yararlanarak gitsin.”
İmam Hüseyin’in (a.s) bu sözleri söylemesi üzerine ilk olarak Haşimi yarenleri daha sonra da diğer yarenleri teker teker ayağa kalkıp yiğitçe ve kahramanlık dolu sözler söyleyip İmam’a olan bağlılıklarını ilan ettiler.
İmam Hüseyin (a.s) onların bu iman ve sadakatini amelde görmelerinin ardından şöyle buyurdu:
“Sizler böylesine sağlam bir inanca sahip olduğunuz için, şimdi başlarınızı yukarı kaldırın ve cennetteki makamlarınızı görün.”
Allah’ın iradesi ile maddi perdeler kaldırıldı ve kendileri için cennette hazırlanmış olan o yüce makamları ve nimetleri gördüler.
Sonra hep birlikte ayağa kalktılar, vahşi ve cani kavim ile savaşıp hakkı savunmak için kılıçlarını kınlarından çıkartıp şöyle dediler:
“Allah’ın bizlere ve onlara yazmış olduğu şeyin ortaya çıkması için izin ver hemen şimdi bu zalim cani kavim ile savaşa başlayalım.”
Şöyle buyurdu:
“Oturun! Allah’ın rahmeti sizlerin üzerine olsun.”
ŞAŞIRTAN VEFA VE CESARET
İmam Hüseyin (a.s) ashabına şöyle dedi:
“Ey Ashabım! Sizden yanında hanımı olan kimseler hanımlarını Ben-i Esed kabilesinin yaşadığı yere götürsün.”
Mezahir’in oğlu Ali bunun nedenini sorduğu zaman şöyle buyurdu:
“Benimle bulunan kadınlar ve kızlar esir edilecekler, kadınlarınız burada olursa onların da esir alınmasından korkuyorum.”
Bu sözler üzerine Mezahir’in oğlu Ali yerinden kalktı ve hanımının olduğu çadıra doğru yürüdü. Kendisini sevecen ve güler yüzlü bir şekilde karşılamıştı. Ali şöyle dedi. “Neden tebessüm ediyorsun?”
Söyle dedi: “Ey Mezahir’in oğlu! Hz. Fatıma’nın oğlunun size yaptığı konuşmayı duydum ama yükselen seslerden dolayı son sözlerini anlayamadım. Neler dediklerini bana söyler misin?”
Mezahir oğlu Ali söyle dedi: “Vefalı eşim! İmam Hüseyin (as) sözlerinin sonunda şöyle buyurdu:
“Ey Ashabım! İçinizde yanında hanımı olanlar hanımlarını Ben-i Esed kabilesine akrabalarının yanına götürsün. Çünkü yarın ben öldürüleceğim, kadınlar ve kızlarım esir alınacak, sizin hanımlarınız burada olacak olurlarsa onların da esir edilmelerinden korkuyorum.”
Eşi şöyle dedi: “Sen ne yapmak istiyorsun?”
Şöyle dedi: “Kalk seni akrabalarının yanına bırakayım.”
Bu ileri görüşlü kadın yerinden ayağa kalktı ve başını çadırın direğine vurarak şöyle dedi: “Ey Mezahir’in oğlu! Allah’a yemin olsun ki bana insaflı davranmıyorsun. Allah’ın Elçisi’nin kızları esir edilirken sen benim akrabalarımın yanına gidip emniyet içinde olmamı nasıl istersin?
Zeynep’in bu topraklarda elbiseleri yağmalanırken benim elbiseler içinde yaşamamı mı istiyorsun? Allah’a yenim olsun ki benim hakkımda insaflı davranmıyorsun.
Resulullah’ın huzurunda kendi yüzünün ak olmasını isterken benim yüzümün Zehra’nın yanında kara olmasını mı istiyorsun? Allah’a yemin olsun ki benim hakkımda insaflı davranmıyorsun.
Hayır, vallahi hayır! Siz erkeklerin Peygamber’in evlatlarına vefalı kalması ve biz kadınların da Peygamber’in kızlarına vefalı kalması gerekir.”
Mezahir’in oğlu Ali ağlayarak İmam Hüseyin’in (a.s) yanına döndü.
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Neden ağlıyorsun? Seni ağlatan şey nedir?”
Şöyle dedi: “Ey benim efendim! Eşim Ben-i Esed kabilesindendir, sizin ailenize yardım etmenin dışında hiçbir şeyi kabul etmiyor.”
İmam Hüseyin ağlayarak şöyle buyurdu:
Bize yardım ettiğiniz için Allah ödüllerin en değerlisini size versin. “
Maali Sibtayn c.1 Aşura Olayları Bölümü
SUSUZLUK SORUNU
Müminlerin Emiri İmam Ali’nin evlatlarının içinde Hz. Zeynep (s.a) özellikle de zulme karşı yapılan Kerbela olayında özel bir yere ve konuma sahiptir. Sahip olduğu tarifi imkânsız insani sıfatların yanı sıra aile fertlerinin her birinin sağlığı, geleceği ve izzeti karşısında kendisini sorumlu hissediyordu.
Sahip olduğu ilim, iman, beceri, ileri görüşlülük ve diğer üstün özelliklerinden dolayı büyük ve küçük bütün herkesin sığınağı, bütün ailenin desteği ve onların ümidi idi.
Belki de bu sebepten dolayı zalimler tarafından Peygamber evlatları susuz bırakıldıkları andan itibaren beklenmedik günler için çok az bir miktarda su saklamıştı. Büyük Aşura ailesinin fertlerinden bazılarının onda su olabileceğini düşünmelerinin sebebi de budur.
İmam Hüseyin’in (a.s) yüce kızı Hz. Sakine bu hususta böyle buyurmuştur:
“Muharrem’in dokuzuncu gecesi susuzluk bizim karargahımızı etkisi altına almıştı. Su kapları boşalmış, dudaklar kurumuş tek bir damla suya razı idik ama bulamıyorduk. Halamın su ayırıp sakladığını düşünerek yanına gittim.
Halamın olduğu çadıra gittim, kardeşim Abdullah (Ali Asgar) kucağında idi. Susuzluğun şiddetinden dolayı kurumuş dilini onun ateş gibi yanan kuru dudaklarına sürüyordu, bu süt emen susuz çocuğu sakinleştirmek için bazen yere oturuyor bazen de ayağa kalkıyordu.
Bu manzara beni hıçkırıklara boğdu, gözlerimden yağmur gibi yaş akıyordu. Ama halamın sonsuz üzüntülerine üzüntü katmamak için kendimi zorladım ve sustum.
Halam bana dönerek şöyle dedi: “Canım Sakine’m!”
-Buyur Halam!
-Seni ağlatan şey nedir?
-Süt emen kardeşimin bu zor durumu beni ağlattı. Halacığım! Kalk amcalarımın ve amcazadelerimin çadırlarına gidelim, belki onların ayırdığı su vardır.
-Zannetmiyorum kızım.
Halamla birlikte bütün çadırları teker teker gezdik ama hiç birinde su bulamadık.
Halamla birlikte halamın kaldığı çadıra döndük, orda yirmiye yakın küçük çocuk vardı ve hepsinin: “Su, su!” feryatları arşa yükseliyordu. “
Maaliy’ul Sıbtayn c.1 s.320
ÖLÜMSÜZ AŞURA GÜNÜ
Aşura (10 Muharrem) sabahı gelmiş, baskı, zulüm ve zorbaların hürriyet ve adalet iktidarına karşı başlatmış olduğu savaş alevlenmeye başlamıştı. Musibet dolu olaylar peş peşe sıralanıyor ve bir facia son bulmadan diğer bir facia meydana geliyordu. Aşura devriminin yiğit evlatları ve özgürlüğün kahraman savunucuları genç ve yaşlı demeden birbiri ardına savaş meydanına çıkıyor ve şehit düşüyorlardı.
Sıra, Allah’ın Elçisi’nin evlatlarına, Peygamberliğin o korkusuz yiğitlerine gelmişti. Yiğitlik, babalarından ve soylarından kendilerine miras kalan Alevi düşünceli ve Alevi yaşamı arzulayan korkusuzlar, yiğitliğin ortaya koyulduğu hakkı savunma ve insanları gaflet uykularından uyandırma meydanına girmeye başladılar. Almış oldukları doğru eğitim, yetiştirildikleri nur atmosferi, hak uğrunda yorulmak bilmeyen ruhları, sahip oldukları yüce değerleri, izzet-i nefs ve yücelikleri, diri ve uyanık vicdanları, dik duruşlulukları ve emsalsiz inanç ve imanları onları insanlığın, erdemin ve faziletin en zirve noktasına çıkarmıştı.
HZ. ALİ EKBER’İN ŞEHADETİ
Hz. Peygamber (s.a.a) ailesinden özgürlük ve bilinçlendirme savaşının meydanına çıkan ilk yiğit İmam Hüseyin’in kahraman oğlu Ali Ekber idi, Allah’ın selamı onlara olsun.
Hz. Ali Ekber meydana çıkıp insanları aydınlattıktan ve gerçekleri kendilerine açıkladıktan sonra şiddetli bir savaşa girdi ve özgürlük yolunun bu yiğit kahramanı ok ve mızrak yağmurunun arasında koparılıp yolunan bir gül misali toprağın üzerine düştü.
Bazı kaynaklarda Ali Ekber’in, İmam Zeynel Abidin olduğu aktarılmaktadır. İmam’ın ise Kerbela’da şehit olmadığı bilinmektedir. Bu fikri savunan çok erken tarihli Ehl-i Beyt kaynaklar mevcuttur. Bu konu hakkında araştırma yapanlar gerekli bilgiye ulaşacaktır.
İmam Hüseyin (a.s), Hz. Peygamber’e en çok benzeyen, kılıç ve ok darbeleri ile parça parça olan oğlunu görmek için onun şehit düştüğü yere geldi.
Hz. Peygamber’in yiğit kızı Hz. Zeynep (s.a) bu faciayı nereden öğrendiyse çadırından dışarı çıktı. Kadınların efendisi ve vakar sahibi olmasına rağmen savaş meydanına koşuyor ve söyle feryat ediyordu:
“Vay, vay! Ey kalbimin meyvesi, ey gözlerimin nuru!
Ey kardeşim,
Ey kardeşimin oğlu,
Oğlum!
Ey Allah’ın dini için kanına boyanıp yere düşen yiğidim!
Nasıl da yalnızız ve yardım edenimiz yoktur.
Nasıl da garip kalmışız.
Ey kalbimin atışı! Kör olsaydım da bunları görmeseydim!
Keşke ölseydim de bunları görmeseydim!”
Meydana koşup kendisini Hüseyin’in, kanına boyanmış gencecik oğlunun üzerine attı. İmam Hüseyin bacısının elinden tutup çadıra getirdikten sonra gençleri ile birlikte meydana geri döndü ve onlara:
“Kardeşinizi götürün.” dedi.
Gençler de şehit düşmüş bedeni yakınlarında savaştıkları çadırların önüne taşıdılar.
Meaali Sıbtayn c.1 Fasıl 9
HZ. ZEYNEP’İN OĞULLARININ ŞEHADETİ
Savaş sırası Hz. Zeynep’in (s.a) ciğerparelerine gelmişti. Zeynep, onları Hanif fıtrat üzerinde ve insani değerler doğrultusunda yetiştirmek için gecelerini uykusuz, gündüzlerini ise sıkıntı ve zorluklara göğüs gererek geçirmişti. Bunca zorluk ve zahmetlerden sonra hayatının meyvesi, yaratılmışların güzel gülleri olan evlatları dünyayı güzelliklerine hayran bırakmışlardı.
Evet, İslam’ın bu büyük kadını hayatının en değerli cevherlerini kardeşine, onun yüce hedefine ve Allah’ın rızasına feda etmişti.
Bu aslan yürekli yiğitler canlarını ve kanlarını feda ederek yücelik sahibi dayıları İmam Hüseyin’e (a.s) yardıma koştular. Çünkü İslam dini; adalet, özgürlük, maneviyat, Allah’ın ve insanların hakkının korunması sadece o İmam ve onun savaş, mücadele ve çalışmaları ile ayakta durabilecekti.
Bir taraftan zalim ve yalancı yönetimin insanların başında olması, diğer taraftan da onların sahip olduğu iman ve zulme boyun eğmemeleri kendilerindeki dünya hayatı algısını değiştirmiş ve anlamsız hale getirmişti.
Zulmün karanlığının her tarafı sardığı, baskının nefesleri ciğerlere hapsettiği, yoldan çıkarılmış ve bütün insani değerlerin ayaklar altına alınıp yok edildiği bir toplumda hangi özgür düşünceli ve adalet sevdalısı yaşamak ister?
HZ. ZEYNEP’İN OĞLU AVN’NIN ŞEHADETİ
İmam Hüseyin (a.s) Mekke’ye gitmek için hazırlandığı zaman İslam’ın büyük kadını Hz. Zeynep’in (s.a) eşi Cafer-i Tayyar’ın oğlu Abdullah, iki oğlu Avn ve Muhammed’e İmam ile birlikte gitmelerini ve onun yolunda hiçbir fedakârlıktan geri durmamalarını söylemişti.
Aşura günü savaş sırası Haşimoğullarına geldiği zaman Abdullah’ın yiğit oğlu Avn, şu yiğitlik ve kahramanlık şiirini okuyarak savaş meydanına çıktı: “Eğer beni tanımıyorsanız bilin ki ben Cafer’in oğluyum.
O doğru yolun şehidi ve nurdan iki kanatın sahibidir.
O, bu yeşil kanatlarıyla uçup duruyor,
Kıyamet günü övünmesi için bu ona yeterlidir.
Ebsaru’l-Ayn s.39- Biharu’l-Envar c.45 s.34
Avn, savaş meydanında amansız bir savaş verdi. zorba ve küfür ordusundan üç tane süvariyi ve on sekiz tane de piyadeyi yaptıklarının cezası olarak cehenneme gönderdikten sonra Abdullah Tayi adındaki zalimlerin uşağı tarafından şehit edildi.
İbn-i Şehr-i Aşub/Menakib-u Al-i Ebu Talip c.4 s.106; Biharu’l-Envar c.45 s.33
HZ. ZEYNEP’İN OĞLU MUHAMMED’İN ŞEHADETİ
Avn’nın şehadetinden sonra Cafer-i Tayyar’ın torunu, Abdullah ve Zeynep’in (s.a) yiğit oğlu Muhammed, zalim ve canileri şu şekilde Allah’a şikâyet ederek savaş meydanına çıktı:
“Zalimleri Allah’a şikâyet ediyorum,
Sapıtmış ve yoldan çıkmış kavmin zulmünü de…
Onlar Kur’an ayetlerini alt üst etmişler,
Başkaldırmış ve kafirliklerini ortaya koymuşlar. “
Vesilet-u Dareyn s.245
Muhammed, kahramanca ve yiğitçe savaşıp küfür ordusundan on kişiyi öldürdükten sonra Amır Tamimi adındaki inkârcı zalim tarafından şehit edildi.
Bir Arap şairi bu iki kahraman genç hakkında şöyle demiştir:
“O gençlerden birisi Peygamber’in adını taşıyordu, kör zalimlerin ihanet kılıcı ile doğrandı.
Ey göz! Eğer ağlamaya liyakatin varsa ona öyle ağla ki sel olup çağlasın.
Ona ağlarken kardeşi Avn’a da gözyaşlarını sel et, hakkı savunmada bir an olsun duraklamış değil.”
DÜŞÜNDÜREN İKİ NOKTA
1) Yazar, Aşura ve Kerbela olayı hakkında yazılmış olan bütün kitaplarda yapmış olduğu incelemelerde bunların hiç birisinde Hz Zeynep’in (s.a) evlatları şehit edildiği zaman onların ardından ağladığı, feryat edip mersiye okuduğuna dair en küçük bir delil bulabilmiş değildir. Hz. Zeynep (s.a) bunu, evlatları şehit olduğu zaman yapmadığı gibi sonra da yapmamıştır.
İki evladının zalimler tarafından şehit edilmesi elbette ki Hz. Zeynep’in (s.a) yüreğini sızlatmış ve derin yaralar açmıştır. Ama İslam’ın ve İslam Peygamberinin bu büyük kızı, bu acıları kalbine gömmüş ve İslam’ın Lideri İmam Hüseyin’in (a.s) hareketinin mesajını dünyaya ulaştırmıştır.
2) Hz. Zeynep’in (s.a) evlatlarına ağlayacak olması özgürlerin şahı kardeşini çıkmazda bırakacaktı. Bu yücelik sahibi hanımefendi bunları yapmayarak kardeşi İmam Hüseyin’e aslında şöyle demiştir:
“Çocuklarım sana feda olsun, onların şehadetleri seni üzüp sıkıntıya sokmamalıdır.”
ŞEHADET
Hz. Zeynep ile kardeşi Hz. Abbas arasında çok özel sevgi ve muhabbet bağları ve karşılıklı saygı vardı.
Hz. Zeynep’in kardeşlerine özel bir sevgisi vardı, onlara karşı olan bu özel sevgi ve saygının büyüklüğü ortaya koymuş olduğu tutum ve davranışlarında açıkça görülmektedir.
Hz. Zeynep’in (s.a) kardeşlerinin tamamı da onu çok sayıp seviyorlardı ama onların içinde Hz. Abbas’ın (a.s) ayrı bir saygısı vardı. Bu sebepten dolayı zulüm ve zorbalığa karşı başlatılan Aşura olayında, Medine’den Mekke’ye ve Mekke’den Kerbela’ya kadar Hz. Abbas bizzat kardeşinin isteklerini yerine getiriyordu, ineceği zaman hemen yanına koşuyor ve bütün isteklerini kendisi şahsen candan yapıyordu.
Hz. Zeynep (s.a) soy, boy, sahip olduğu ilmi, manevi ve diğer insani değerler bakımından bütün herkesin yanında büyük bir saygınlığa ve sevgiye sahipti.
Öte taraftan Haşimoğullarının kadınlarının direği ve âlemlerin kadınlarının efendisi Hz. Fatıma’nın (s.a) kızı idi.
Aşura kafilesinin Muharrem ayının ikinci günü Kerbela’ya gelmesinin ardından özgürlük komutanı Hz. Abbas’in (as) kendisine has bir ibadeti vardı. Akşam’ın karanlığı bastırdığı zaman bineğine biniyor ve Peygamber evlatlarının emniyetini sağlamak için etraflarında dolaşıp nöbet tutuyordu.
Aşura kervanında olanlar için Abbas adı, kahramanlık ve yiğitliğin adı idi, bir taraftan Peygamber’in evlatları, kadınlar, kızlar ve çocuklar onun olmasıyla kendilerini güven ve emniyet içinde hissediyorlardı, diğer taraftan ise düşman, bu benzeri olmayan kahramanı çok iyi tanıyor ve onun nasıl tavizsiz bir hak savunucusu olduğunu bildikleri için korkuya kapılıyorlardı.
Bu aslan yürekli kahraman, Sıffin Savaşı’nda gösterdiği dillere destan kahramanlıklarla aslan yürekli kahraman olarak ün kazanmıştı. Onun öyle kahramanlıklar sergilemesi şaşılacak bir şey değildir. Çünkü O, Allah’ın korkusuz ve yenilmez aslanı İmam Ali’nin (a.s) oğludur. Aşura günü İmam Hüseyin’in (a.s) yarenlerinin büyük çoğunluğunun şehit düşmelerinin ardından Hz. Abbas (a.s) savaş meydanına çıkmak için İmam’dan izin istedi. Ama İmam izin vermedi ve şöyle dedi:
“Ey Kardeşim! Sen, benim sancaktarımsın, meydana çıkacak olsan (şehit olsan) ashabım bozguna uğrayıp dağılacaktır.”
Özgürlerin Şah-ı İmam Hüseyin şöyle dedi:
“Ey Efendim! Mevlam! İnsanların bu vahşiliği ve zalimliği karşısında dayanamıyorum…”
İmam şöyle buyurdu:
“O zaman bu çocuklar için biraz su getir. “
Tezellum-u Zehra s.210
İmam Hüseyin’in (a.s) bu sözlerinin ardından İslam’ın komutanı çadıra gidip su kırbasını aldı ve Fırat’a doğru hareket etti.
Hz. Abbas (a.s) almış olduğu cesur tedbirler ile Fırat Nehri’ne ulaştı ve kırbayı su ile doldurduktan sonra geri dönmeye başladı. Ama düşman her taraftan üzerine yağmur gibi ok yağdırıyordu, öylesine ok yağmurunun altında kalmıştı ki bedeninde ok saplanmayan hiçbir yer kalmamıştı.
Sonra yolunu kapatıp kuşatma altına aldılar. Ama o, savaş tekniklerini çok iyi bildiği için yiğitçe bir savaş veriyor ve savaş meydanını düşmana dar ediyordu.
Düşmandan bir kişi arka tarafa hurma ağacından bir tuzak kurmuştu, alçakça, arkadan indirdiği bir kılıç darbesi ile sağ kolunu bedeninden ayırdı. İslam’ın komutanı kılıcını sol eline aldı ve savaşmaya devam etti. Ama bu sefer de başka bir zalim, vurduğu kılıç darbesi ile sol kolunu bedeninden ayırdı. Her taraftan yağmur gibi ok yağıyordu, oklardan birisi su kırbasına saplandı ve su yere boşaldı.
Daha sonra zalimin birisi mübarek başına demirle vurdu ve tarihin bu aslan yiğidi bineğinden yere düştü ve şöyle feryat etti: “Ey Kardeşim! Kardeşinin imdadına gel.”
ÖZGÜRLÜK SANCAĞI ŞİMDİ YERE DÜŞTÜ
İmam Hüseyin (as) çadırların önünde bulunan bir yüksekliğe çıkmış savaş meydanını gözetliyordu, Zeynep de (s.a) yanında idi ve aniden kardeşinin yüzünü hüzün perdesinin kapladığını gördü. Kendisini sarıp sarmalayan hüznün sebebini sordu, şöyle buyurdu: “Ey bacım! Özgürlüğün sancağı şimdi yere düştü, kardeşim Abbas şehit edildi.
Hz. Zeynep (sa) bu haberi duyar duymaz dizlerinin bağı koptu ve yere oturup şöyle feryat etti:
“Vah kardeşim,
Vah Abbas’ım, Ne de az yardım edenimiz var! Abbas’ım! Senden sonra vay bizim halimize!”
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Vallahi doğrudur, ondan sonra yaversiz kaldık. Vallahi onun şehadeti belimi kırdı!”
İmam Hüseyin (a.s) hızla meydana gitti ve yıldırım gibi kendisini kardeşine ulaştırdı; o, Fırat’ın kenarında toprağa düşmüş ve şehit olmuştu. Atından aşağı indi artık beli eğilmişti, kardeşinin yanına oturdu, onun başını dizlerinin üzerine aldı, şiddetle ağlıyor ve şöyle buyuruyordu:
“Ey Kardeşim! Allah’a and olsun ki senden ayrılmak bana çok zordur. Belim kırıldı, çarem kalmadı ve düşmanlar sevince boğuldular.”
SÜT EMEN ÇOCUĞUN ŞEHADETİ
Merhum Seyyid İbni Tavus bu hususta şöyle yazmıştır:
“İslam’ın lideri, şehit olmuş gençlerin ve ashabın şehit düştüğü yerlere baktığı zaman onların bedenlerinin lale bahçesinden koparılıp ve yolunarak savrulan güller gibi toprağın üzerine düştüğünü gördü. Bunun üzerine düşman ile kendisinin savaşması gerektiğine karar verdi. İnsanların ölmüş vicdanlarını diriltmek için şöyle feryat edip yardım istedi:
“Allah’ın Elçisi’nin Ehl-i Beyt’ini koruyacak kimse yok mudur? Bize yardım edecek Allah’tan korkan kimse yok mudur?
Allah’ın vereceği mükafat karşılığında bize yardım edecek bir yardımcı yok mudur?
Bize yardım ederek Allah’ın kendisine vereceği büyük nimetleri alacak hiç kimse yok mudur?”
BENİM KÜÇÜK ÇOCUĞUMU GETİRİN
Özgürlerin şahı ve iyilerin efendisi İmam Hüseyin’in (a.s) yalnızlık feryadının dalgalanmaya başlamasıyla özgürlük çadırlarında olanların feryatları arşa yükselmeye başladı, herkes ağlıyordu. İmam, aslan yürekli kadınların çadırlarına yaklaştı ve kardeşi Zeynep’e şöyle buyurdu:
“Ey bacım! Süt emen oğlumu getir, son defa göreyim.”
Özgürlüğün hanımefendisi çocuğu getirdi ve İmam’ın kucağına verdi. Hem İmam çocuğuna doyuncaya kadar bakmak istiyordu ve hem de çocuğunun kendisine olan hasretini dindirmesini istiyordu. Tam bu sırada Ben-i Esed kabilesinden bir zalim (Kâhil oğlu Hermele) babasının kucağında olan çocuğu hedef aldı ve fırlattığı okla boğazını parçaladı.
İmam Hüseyin kardeşi Zeynep’e şöyle dedi:
“Ey bacım! Bu güzel çocuğumu al.”
Sonra çocuğun boğazından akan kanı avucuna doldurdu, gökyüzüne doğru serpti ve Allah’a şöyle arz etti:
“Bana yapılan bunca zulüm karşısında beni yıkmayan tek şey bunların Allah’ın huzurunda yapılmasıdır. “
Luhuf/.168
Muhtar’ın hareketinde Hermele yakalandığı zaman Muhtar, bu süt emen çocuğun şehit edilmesini hatırlamış ve çok ağlamıştı. Şöyle dedi: “Ey alçak! Yaptığınız o kadar zulüm ve cinayet yetmedi mi babasının kucağında olan o süt emen çocuğu dahi oklayıp şehit ettiniz? Ey Allah’ın ve insanların düşmanı! Canlardan daha değerli olan o çocuğun Hz. Peygamber’in ciğerparesi olduğunu bilmiyor muydun? Daha sonra bu alçak zalimin oklanarak öldürülmesini emretti.”
Bazı tarihçiler ise şöyle yazmışlar:
“Bu alçak kişi yakalanıp Muhtar’ın karşısına çıkarıldığı zaman Muhtar şöyle dedi: “Ey Allah’ın ve insanların düşmanı! Seni ele geçirdiğim için adalet sahibi olan Allah’a hamd ediyorum. Daha sonra ellerinin ve ayaklarının kesilmesini emretti. Yakılan bir ateşin üzerinde kızartılmış demiri Hermele’nin boğazına koydu. Boğazı kızgın demirin altında kaynamaya başlamıştı, sonra başının bedeninden ayrılmasını emretti ve yapmış olduklarının cezasının küçük bir kısmını daha bu dünyada gördü.”
Hikayetu’l-Muhtar s.59
İmam Muhammed Bakır (a.s) bu hususta şöyle buyurmuştur:
“İmam Hüseyin’in (a.s) gökyüzüne savurduğu bu kandan bir damla dahi yere düşmedi. “
Meaali Sıbtayn c.1 s.259
Bu konu hakkında nakledilmiş olan diğer bir hadis ise şöyledir:
“İmam Hüseyin (a.s) vedalaştığı zaman küçük çocuğu ile de vedalaşmak için onu getirmelerini söyledi. Hz. Zeynep (s.a) susuzluktan gözleri çukura inen Peygamber evladını getirdi ve kardeşine şöyle dedi:
“Ey kardeşim bu senin çocuğundur, üç gündür ağzına bir damla su gitmemiştir, ona biraz su bul.”
İmam, süt emen çocuğunu ellerinin içine aldı ve zorba ordusunun karşısına geçerek şöyle dedi:
“Ey Emevi zihniyeti! Benim yarenlerimin ve Ehl-i Beyt’imin tamamını katledip öldürdünüz, bu çocuğun dışında hiç kimsem yoktur ve bu da susuzluk ateşinin içinde kıvranıyor, ona biraz su verin…”
Daha İmam’ın sözleri bitmemişti ki zalimlerden birisi fırlattığı okla kulağından diğer kulağına boğazını parçaladı. İmam, avucunu süt emen çocuğunun boğazından akan kan ile doldurdu, gökyüzüne serpti ve şöyle dedi:
“…Allah’ım! Başımıza ne belalar getirdiklerine sen şahitsin, bunları ahirette bizim için sermaye (azık) kıl. “
72 Maali Sıbtayn c.1 s.259
Bazı tarihçiler ise şöyle yazmıştır:
“İmam Hüseyin (a.s) boğazı parçalanmış çocuğunu çadırlara getirdiği zaman diğer çadırlardaki kız ve erkek çocuklar bu küçük çocuğun annesi ile birlikte artan sudan biraz olsun içmek için çadırın önünde İmam’ı bekliyorlardı. İmam bu durumu gördüğü zaman yolunu değiştirdi ve çadırların arka tarafına gitti ve süt emen bu masum çocuğun boğazına saplanan oku çıkartmasına yardım etmesi için kardeşi Zeynep’i (s.a) yanına çağırdı.”
Bu küçük çocuğun boğazına saplanan zulüm okunu çıkarırken İmam Hüseyin ve Hz. Zeynep’in kalbinde ne tufanlar koptuğunu kim bilebilir? Oku çıkardıktan sonra süt emen şehidi defnetti.
İMAM ZEYNEL ABİDİN İLE VEDALAŞMA
Ebediyete kadar yaşayacak olan Aşura günü her açıdan sona yaklaşıyordu ve İmam Hüseyin (a.s) Aşura’nın en hassas anının yaklaştığını biliyordu. O an, tarihin ve insanlığın en büyük ferdinin en acımasız ve en feci şekilde şehit edileceği andı.
Şehadetinden önce gerekli olan işleri yapabilmek için eline geçen küçük fırsatları kullanıyordu. Oğlu İmam Zeynel Abidin (a.s) ile vedalaşmaya gitti.
Hayat defteri güneşten daha parlak sayfalarla dolu olan Hz. Zeynep (s.a) imkânsız başarılarının arasına yeni bir başarı daha katmış, o zor, çetin ve belalı ortamın içinde hasta yatağına düşen kardeşinin oğlu İmam Zeynel Abidin’in (a.s) tedavi ve bakımını bizzat kendisi üstlenmişti.
İmam Hüseyin (a.s) oğlunun olduğu çadıra girdi. Bir hasta için gerekli olan hiçbir şey çadırında yoktu, kuru bir deri parçasının üzerinde yatıyordu. Hastalık ve üzüntü bütün gücünü elinden almış ve yataktan kalkamaz hale sokmuştu onu. Ama Âlemlerin Rabbi ile olan güçlü bağı sebebi ile ruhi ve manevi bakımdan çok güçlü idi.
İmam Hüseyin içeri girdiği zaman Hz. Zeynep kardeşinin oğlu ile ilgileniyordu. İmam Zeynel Abidin (a.s) babasının içeriye girdiğini görünce saygı göstermek için kalkmak istedi ama hastalık kendisini yerinden kalkamayacak kadar dermandan düşürmüştü. Şefkat dolu halasına şöyle buyurdu:
“Ey Halacığım! Allah’ın Elçisi’nin oğlu çadıra geldi, beni ayağa kaldır ki onun yüceliği karşısında sana yaslanarak ayakta durayım.”
Hz. Zeynep (s.a) kardeşinin oğlunu, imamet yıldızını kaldırdı ve göğsüne yaslayarak ayakta durmasını sağladı.
İmam Hüseyin (a.s) oğlunun sağlık durumunun nasıl olduğunu sordu.
İmam Zeynel Abidin Allah’a hamdetti ve şöyle dedi:
“Ey Babacığım! Bu ikiyüzlü ve münafık kavimle iş nereye vardı?”
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Ey oğlum! Şeytan bunları sarıp kuşatmış, Allah’ın zikrini bunlara unutturmuştur. Savaş ateşi aramızda yükselmiş ve toprak bizim ve onların kanına kanmıştır.”
İmam Zeynel Abidin:
“Ey Babacığım! Amcam Abbas nerededir?”
İmam, amcası Hz. Abbas’ı sorduğu zaman hıçkırıklar halası Zeynep’in boğazında düğümlendi, gözlerinden yaş sel olup akmaya başladı ama kendisini kontrol etmeye çalıştı. Kardeşine bakıyordu, nasıl cevap verecekti? Çünkü Hz. Zeynep, İmam Zeynel Abidin’in hastalığının şiddetlenmesinden korktuğu için gün içinde olanları kendisine söylememişti.
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Ey oğlum! Amcan Fırat’ın kenarında şehit edildi, her iki kolunu bedeninden kopararak şehit ettiler.”
İmam, öylesine şiddetli ağladı ki baygınlık geçirdi, kendisine geldiği zaman diğer amcalarını sordu ve İmam Hüseyin (a.s) hepsinin şehit edildiğini söyledi.
Sonra şöyle dedi:
“Kardeşim Ali, Mezahir oğlu Habib, Avsece oğlu Müslim ve Kayn oğlu Züheyr neredeler?”
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Ey oğlum! Çadırlarda benim ve senin dışında hiçbir erkek kalmış değildir, sorduklarının hepsi şehit edildi.”
Bunun üzerine İmam Zeynel Abidin (a.s) bir müddet şiddetle ağladıktan sonra şöyle dedi:
“Ey halacığım! Asamı ve kılıcımı bana verir misin?”
İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Canım Ali! Asanı ve kılıcını neden istiyorsun?
Şöyle dedi:
“Ey Babacığım! Asama dayanarak kılıcımı elime alıp Peygamber’in oğlunun önüne düşüp kendisini savunacağım. Onun dışında dünyada ne bir güzellik vardır, ne de huzur.”
İmam Hüseyin oğlunu bağrına bastı ve tarifi imkânsız bir sevgi ile şöyle buyurdu:
“Ey oğlum! Sen evlatlarımın en temiz olanı ve hanedanımın en faziletlisisin. Sen, benim bu aile ve çocuklar üzerindeki halifemsin. Çünkü bunlar garip düşmüşler, hiçbir yardımcıları yoktur, yetimlik ve zillet yükü omuzlarına binmiş, zamanın ve düşmanın çirkefliği, zulmü, baskısı, hakareti ve dil yaralarının altındadırlar. Ey oğlum! Ağladıkları zaman onları sakinleştir, korktukları zaman onlara emniyet ol, yumuşak bir şekilde gönüllerini al. Çünkü senin dışında, sığınacakları ve sarılacakları hiçbir erkekleri kalmamıştır. Dertlerini, sıkıntılarını ve musibetlerini senden başka şikayet edecekleri kimseleri de yoktur. Bırak seni koklasınlar, sen de onları kokla. bırak sana gelip ağlasınlar, sen de onlarla ağla.”
Daha sonra İmam Hüseyin oğlunun elinden tuttu, Allah’ın Elçisi’nin Ehl-i Beyt’ine en yüksek sesiyle şöyle buyurdu:
“Ey Zeynep! Ey Ümmü Gülsüm! Sakine! Rukayye! Fatıma! Söylediklerimi dinleyin ve bilin ki oğlum Ali, aranıza bıraktığım halifemdir. Onun liderliğinin altında olmak ve emirlerine itaat etmek farzdır.”
Sonra İmam Zeynel Abidin’e şöyle dedi:
“Ey oğlum! Taraftarlarıma benim selamımı ilet, onlara de ki: “Babam kimsesiz (garip) olarak öldürüldü, Ona yas tutun, babam mazlum şehit edildi, öyleyse ona ağlayın. “
73 Bahbahani/Ed- Dematu Sakibe c.4 s.352
İMAM HÜSEYİN’İN HZ. ZEYNEP İLE VEDALAŞMASI
Planlı ve amacı olan bir vedalaşma bir nevi kişilerin birbirlerinden azık almasıdır. Yolculuğa çıkmak isteyen insan aslında, görmek istediği kişilerden enerji almak niyetindedir.
Amaçlı ve planlı vedalaşma ayrılık acısını azaltır. Çünkü insan vicdanı gözlerden uzak düşecek bir kişiyi gördüğü zaman onun vücut ve hatıralarından bir kısmını alıp saklamakta ve ayrılık meydana geldiği zaman o hatıralarla rahatlamaktadır.
Bu sebepten dolayı İmam Hüseyin (a.s) zalimlere karşı hakkı savunmak için savaş meydanına gitmeden önce, Hz. Peygamber’in (s.a.a) ailesinin seçilmiş ve yücelik sahibi hanımları ile vedalaşmak için peygamberlik ve imamet hanedanının olduğu çadıra gitmişti.
Özgürlük karargahının yiğit ve cesur kadın, kız ve çocukları ile vedalaşarak ayrılığın onların nazlı kalplerinde meydana getireceği acı ve ıstırabı azaltmak istiyordu.
Bu dünyada insan, kimi zamanlar açıklaması mümkün olan olaylarla karşılaşırken kimi zamanlar da sadece açıklaması değil tasavvuru dahi mümkün olmayan olaylarla karşılaşmaktadır. Bize göre bu vedalaşmanın meydana geldiği anlar tasavvur dahi edilmesi mümkün olmayan olaylardan birisidir.
Vedalaşma zamanı hüzün dalgaları en yüksek halini almış, üzüntü ve sıkıntılar kabardıkça kabarmış olur, insanın duygu denizini fırtınalara boğar, gözlerden akan yaş, damla damla değil sel olup akar, ağlamak ses olmaktan çıkıp feryat ve figana dönüşür ve kalpler hakim olan üzüntü ve tedirginliklerle fokur fokur kaynamaya başlar.
İmam Hüseyin’in (as) yarenleri ve Haşimoğullarının yiğit gençlerinin tamamı şehit düştükten sonra adalet karargahında İmam’ın dışında hiçbir erkek kalmamıştı, İmam, Allah’a yürümenin sevdasına kapıldı, inatçı ve inkârcı düşman saflarına karşı saldırıya geçmeden önce vedalaşmak için çadırlara geldi ve şöyle dedi:
“Ey Sakine! Fatıma! Zeynep! Ümmü Gülsüm! Benden size son kere selam olsun. Bu son görüşmemizdir, ayrılık hüznü ve facia dolu olaylar gelip yaklaşmıştır.” İmam’ın bu sözlerinden sonra ağlama sesleri göğe yükselmeye başladı, feryat ediyor ve: “Elveda, elveda, ayrılık, ayrılık!” diye haykırıyordu.
İmam’ın yüce kızı Sakine şöyle dedi:
“Ey Babacığım! Ölüme teslim mi oldun? Senden sonra ben kime güvenip sarılacağım?
İmam:
“Ey gözlerimin nuru! Hiçbir yardım edeni olmayan biri nasıl böyle olmaz?
Kızım! Hem bu dünyada ve hem de ahirette Allah’ın yardımı sizlerledir. Bu yüzden sabırlı ve metanetli olun, bu dünya hemencecik geçip gider, ahiret ise ebedidir.”
Sakine şöyle dedi:
“Öyleyse bizi dedemizin şehrine (Medine) geri götür.”
İmam şöyle buyurdu:
“Ey gözlerimin nuru! Eğer o güzel sesli kuşu kendi halinde bıraksalardı, kendi yuvasında rahatça uyurdu.
Sakine ağlamaya başladı, İmam Hüseyin kucağına aldı, bağrına bastı ve gözlerindeki yaşı sildikten sonra şöyle dedi:
“Çok uzun olacak benden sonra ey Sakine bil ki
Senin ağlaman belalar şiddetlendiğinde.
Hasret gözyaşınla kalbimi yakma,
Benimde ruhum olduğu müddetçe.
Öldürüldüğüm zaman sen daha layıksın,
Yasımı tutmaya ey kadınların seçkini!”
Daha sonra Ehl-i Beyt’in hanımlarıyla vedalaştı. Onlara şöyle dedi: “Belalara hazırlanın ve bilin ki Allah her zaman sizlerle beraberdir kurtaracak ve işinizin sonu hayırlı olacaktır. Allah, düşmanlarınıza her ve sizleri koruyacaktır. Çok yakın bir zamanda sizleri düşmanın elinden türlü belayı indirecek ve sizlere de içine itildiğiniz bu belalar karşısında her türlü nimeti ve kerameti verecektir. Bu yüzden asla şikayetçi olmayın ve sizin o yüce makamınızı zedeleyecek sözleri ağızlarınıza almayın, ”
74 Celau’l-Uyun s.576
İmam, bu sözlerinin ardından Ehl-i Beyt’inden sabır elbiselerini giyinmelerini ve kendilerini metanet içinde zorluklara hazırlamalarını istedi.
Hz. Zeynep bunun nedenini sorduğu zaman şöyle dedi:
“Çok yakın bir zamanda düşmanın at binen askerlerinin önünde köleler gibi bu şehirden öteki şehire götürüldüğünüzü ve ağır işkencelerle karşılaştığınızı görür gibiyim.”
Hz. Zeynep (s.a) İmam’ın bu sözleri üzerine kalbinin derinliklerinden ah çekip feryat etmeye başladı, şöyle diyordu:
“Ah yalnızlık, ah kimsesizlik!”
Yüzüne vurmaya başladığı zaman İmam şöyle buyurdu:
“Yavaş ol Murteza’nın kızı! Sakin ol, önünde ağlayacağın çok uzun günlerin vardır.”
İmam Hüseyin çadırdan çıkmak istediği zaman Hz. Zeynep, İmam’ın eteğine yapıştı ve şöyle dedi:
“Ey Kardeşim! Dur, gitme, dur. Dur ki doyuncaya kadar sana bakayım, bir daha görüşemeyecekler gibi seninle vedalaşayım.”
İmam Hüseyin bacısına sabırlı olmasını söyledi ve Allah’ın sabırlı olanlar için dediklerini hatırlattı.
Zeynep şöyle dedi:
“Hüseyin can! Gözlerin arkada kalmasın, için rahat olsun, beni olmamı istediğin gibi bulacaksın.”
GECE SALATLARINDA BENİ UNUTMA
Daha sonra İmam Hüseyin şöyle buyurdu:
“Ey bacım! Bana değersiz, eski, giyilmiş ve hiç kimsenin heveslenmeyeceği bir elbise getir. Öldürüldükten sonra kimse bedenimi üryan bırakmasın diye elbisemin altından giyinmek istiyorum. Çünkü ben, öldürüldükten sonra yağmalanacağım.”
Bunun üzerine kadınların ağlama sesleri yükselmeye başladı. İmam, savaş meydanına doğru hareket ederken sağına ve soluna bakındı ve şöyle bağırdı:
“Bineğimi bana getirecek kimse yok mudur?”
Hz. Zeynep hemen çadırından dışarı fırladı ve atın yularından tutup İmam’ın yanına getirdi ve şöyle dedi:
“Canım kardeşim! Kalbimi parçaladın, kimi çağırıyorsun sen?”
Maali Sibtayn c.2 s.14
İmam Hüseyin hareket ederken bacısı Zeynep’e şöyle dedi:
“Ey bacım! Zeynebim! Gece salatlarında (ibadetlerinde) beni unutma.”
Nakidi/Zeynep-i Kübra s.58
ΗΖ. ΖΕΥΝΕΡΊΝ HAYATININ EN ZOR ANLARI
İmam Hüseyin (a.s) meydana doğru hareket etti, bu anlar meydana gelecek olan o büyük facia ve korkunç gelecek açısından Zeynep’in (s.a) hayatının en zor anları idi.
Tarifi imkânsız bu anları hangi kalem ya da hangi dil anlatma gücüne sahiptir. O anların Zeynep’in kalbinde meydana getirdiği izi kim anlatabilir? Bu anlar, kardeşinin yarenler arasında en üstün olan yarenlerini, gençlerin en şereflisi olan gençlerini ve üstünlerin içinde en üstün olan yakınlarını Allah, din, mektep ve Allah’ın kullarının özgürlüğü yolunda feda ettikten sonra kendisinin savaş meydanına gittiği anlardı. Çünkü kendisinden ve hasta yatağında yatan oğlundan başka bir tek erkek dahi hayatta kalmış değildi.
Bu gidişinde ölüme gitmek olduğu açıkça ortada idi, bunu hem Zeynep hem de Muhammed Ehl-i Beyt’inin bütün diğer kadın ve çocukları biliyordu.
İmam Hüseyin (a.s) varlığının en değerli parçalarını, yeryüzünün en şerefli ailesi olan ailesini geride bırakıp meydana gidiyordu. Bu aile, insanlığın en temiz, en soylu, en asil, en bilge ve en özgür ailesi idi, Peygamberlik ocağının kadınları idiler ve bütün hayatları izzet, iftihar, övünç, kahramanlık ve şeref dolu idi.
Evet, Hüseyin (a.s), en alçak ve en cani ordunun kuşatması altında onları kızgın çöllerin içinde bırakmıştı. Kuşatma altına alanlar vicdanlarını satmış, en çirkin ve alçak yola girmiş, bütün fazilet ve insani değerleri yitirmiş ve tarihin en alçak ve en zalim zorba yönetiminin köleleri olmuşlardı.
EN ŞEREFLİ İNSAN ZALİMLERİN KUŞATMASINDA
Bu tertemiz ve seçilmiş aile, bu zalim eşkiyaların hedef ve düşüncelerinin ne olduğunu çok iyi bildikleri için yükselen tehlike dalgaları onların kalbini kasıp kavuruyordu.
Bir taraftan İmam Hüseyin’in (a.s) iftiharlarla dolu hayatını tehdit eden tehlike, diğer taraftan ise insafsız, zalim ve belalı düşmanın Peygamber Ehl-i Beyt’ine musallat olma tehlikesi.
Bunların dışında fırtınaların getirmekte olduğu nice diğer belalar Peygamber kızlarını tehdit ediyordu. Bu tehlikeler bu şerefli aileyi hüzün ve ıstırabın içine sokmuştu. Şimdi Aşura (10 muharrem) günü İmam Hüseyin’in meydana gitme olayına kısaca bir göz gezdirelim.
İmam Hüseyin’in (a.s) yaren ve ailesinin tüm fertleri adalet, özgürlük, şehadet ve savaş aşığı olan insanların tamamı canlarını feda etmiş ve al kanlarına boyanarak toprağa düşmüşlerdi. İmam’ın yardımına koşacak ne bir kardeşi vardı, ne evladı ve ne de bir seveni… İmam, Hak ve adalet için her zamankinden daha fazla bir istekle Allah’a doğru yürümeye hazırlanmıştı.
İmam’ın emri ile Hz. Peygamber’in (s.a.a) özel elbisesini kendisine getirdiler. Peygamber’in elbisesini giyindi, zırhını kuşandı, kılıcını eline aldı ve o hazretin bineğine bindi ve zorba ordusuna doğru giderek şöyle buyurdu:
“Vay sizin halinize! Hangi sebeple benimle savaşıyorsunuz?
Ben herhangi bir hakkı mı çiğnemişim? Yoksa bir kanunu mu değiştirdim? Peygamber’in sünnetini ve yolunu mu çiğnedim ve değiştirdim?
Esnabu’l-Eşraf c.3 s.187
Hangi sebepten dolayı, hangi din, akıl ve mantık üzerine benimle savaşıyorsunuz ve kanımı helal sayıyorsunuz?
Zorbalara, zulme, baskıya ve haksızlıklara karşı durduğum ve yalanlarla İslami hilafeti gasp edip, vahşilik yapıp cinayet işleyenlerin yaptıklarını onaylamadığım için mi benimle savaşıyorsunuz?”
İmam Hüseyin’in (a.s) bu insani ve İslami mantığı karşısında akıllarını başlarına alıp hakka dönecekleri yere, en çirkin ve alçak bir mantıkla öne çıkıp şöyle dediler: “Senin babana olan kinimizden ve düşmanlığımızdan dolayı seninle savaşıyoruz!”
Evet, onun “Bedir” ve Huneyn” savaşlarında bizim liderlerimize yapmış olduklarından dolayı seninle savaşıyoruz!”
Maani Sibtayn c.2 s.5
Bazı tarih kitaplarında şöyle yazılmıştır:
“Özgürlerin efendisi hayatının son anlarında eline kılıcını almış ölüme doğru giderken zulüm ve baskı ordusunun karşısında durdu ve şöyle buyurdu:
“Ben Haşimoğullarından tertemiz olan Ali’nin oğluyum,
Övünçlerin içinde bu övünme bana yeterlidir.
Dedem Resulullah’tır, yaratılmışların en üstünüdür, Yeryüzünün hidayet ışığıyız, her yeri aydınlatıyoruz.
Ahmed’in tertemiz soyundan olan Fatıma, benim annemdir.
Amcam Cafer’dir, iki kanadıyla cennette başı dik uçuyor. Hak olarak indirilen Allah’ın Kitabı bizdedir, Vahyi ve hidayeti sadece biz tefsir edip açıklarız.
Biz Ehl-i Beyt bütün insanların emniyet kaynağıyız, Bazen açıkça ortada iken bazen de gözlerden ırağız.
Kevser havuzunun sahibi bizleriz, kimse inkâr edemez,
Resulullah’ın tası ile onları içiriyoruz.
Kıyamet günü bizim taraftarlarımız taraftarların en üstünüdür, Düşmanlarımız ise en büyük zararı edip helak olanlardır.
Ölümümüzden sonra bizi ziyaret edenler ne de bahtiyardırlar, Onlar, asla son bulmayacak Adn cennetindedirler. “
İhticac-i Tebersi c.2 s.103-Biharu’l-Envar c.45 s.48-Mesiru’l-Ahzan s.85-Biharu’l-Envar c.45 s.50-Maktalu’l-Hüseyin s.274
İmamın sözleri buraya gelince Sa’d’ın oğlu Ömer ordunun karşısına geçti ve şöyle dedi:
“Kahrolasınız, kiminle savaştığınızı biliyor musunuz? Bu Ali’nin oğludur, Arap’ın büyüklerini öldürmüş olan kişinin oğludur. Her taraftan ve hep birlikte saldırıya geçin. Çünkü hiç kimse tek başına onunla savaşamaz.”
Bunun üzerine her taraftan saldırıya geçtiler, İmam da kükremiş aslan gibi saldırıyordu ve birçok zalimi yere sermişti.
Emevi ordusunun saldırısı şiddetlense de İmam’ın saldırıları karşısında duramıyor ve çekirge gibi kaçışıyorlardı.
Biharu’l-Envar c.5 s.50
Zulüm ordusunun sağ koluna saldırdığı zaman şöyle buyuruyordu:
“Zillette (alçaklıkta) yaşamaktansa ölmek daha iyidir, zillette cehenneme girmekten iyidir.”
Sol tarafa saldırdığı zaman ise şöyle buyuruyordu:
“Ben, Ali’nin oğlu Hüseyin’im,
Zulme boyun eğmemeye ant içmişim.
Ben, babamın soyunun adalet ve hürriyet yolunu sürdüreceğim,
Peygamber’in izzet dolu dini için canımı vereceğim.”
Mesiru’l-Ahzan s.85 – Biharu’l-Envar c.45 s.50 – Maktalu’l-Hüseyin s.274
ALLAH’IM! SEN BİLİYORSUN…
Zulüm ordusu İmam’ı ok yağmuru altına almıştı, öyle ki üzerine giyinmiş olduğu zırha dahi sayısız ok saplanmıştı, biraz soluklanmak için meydanın bir kenarında durmuştu ki fırlatılan taş alnına çarptı. Alnından kanlar akıyordu, elbisesi ile gözlerinin kanını temizlemek isterken üç başlı bir ok kalbine saplandı. İmam şöyle buyurdu:
“Bismillahi ve Billahi, Fi Sebillillahi ve Ela Milleti Resulullah! (Allah’ın adıyla, Allah’ın yolunda ve Allah’ın Elçisi’nin dini üzere!).
Allah’ım! Sen görüyorsun, bunlar öyle birisini öldürüyorlar ki Peygamber’in yeryüzünde ondan başka oğlu yoktur.”
Kalbine saplanan oku arkadan çıkardı, oluk oluk kan akıyordu, avcunu akan kan ile doldurdu ve gökyüzüne doğru serpti. Sonra tekrar avucunu kanı ile doldurdu, başına ve yüzüne sürdü ve şöyle buyurdu: “Dedem Resulullah’ı görünceye kadar bu şekilde bekleyeceğim. Kanıma boyanmış bir halde dedeme şöyle diyeceğim:
“Ey Allah’ın Elçisi! Şunlar ve şunlar beni katlettiler.”
Tam bu sırada Veheb oğlu Salih adında bir zalim mızrağı ile İmam’ın sağ kaburgalarından vurarak atının üzerinden sol tarafının üzerine yere düşürdü, İmam yere düşünce şöyle buyurdu:
“Bismillahi ve Billahi ve Fi Sebilillahi ve Ela Milleti Resulullah! (Allah’ın adıyla, Allah’ın yolunda ve Allah’ın Elçisi’nin dini üzere!).
Sonra elleri ile bir araya topladığı toprağın üzerine başını koydu ve şöyle buyurdu:
“Allah’ım! Sana şikâyet ediyorum, Sen’den başka ilah yoktur.”
Savaş’a devam etmek için yerinden kalkmak istediyse de kalkamadı, ağlayarak şöyle haykırdı:
“Vah Dede!
Vah Muhammed!
Vah Baba!
Vah Ali!
Vah Yalnızlık!
Benim dedem Muhammed Mustafa’dır, ben mazlum olarak mı öldürülmeliydim?
Benim babam Murtaza Ali’dir, benim başım susuz olarak mı kesilmeliydi?
Benim anam Fatımatü’z-Zehra’dır, benim hakkım böyle mi korunmalıydı?”
Mekatilu’l-Huseyin s.146 – Biharu’l-Envar c.45 s.53
İMAM HASAN’IN YADİGARI
Bu sırada İmam Hasan’ın (as) Abdullah adındaki oğlu Ehl-i Beyt hanımlarının yanından çıkıp meydana koştu ve amcası İmam Hüseyin’in (as) yanına geldi. Abdullah daha ergenlik çağına erişmemiş bir çocuktu.
Hz. Zeynep geri götürmek için peşi sıra gelmişti ama Abdullah geri dönmek istemedi ve şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki amcamdan ayrılmayacağım.”
Amcasının yanında yere oturdu ve “Amcacığım! Kalk çadırlara gidelim.” demeye başladı. Tam bu sırada Ka’b’ın oğlu Ebcer, kılıcıyla İmam’a karşı saldırıya geçmişti, Abdullah şöyle dedi:
“Ey asaletsiz herif! Amcamı mı öldürmek istiyorsun?”
Bu alçak zalim kılıcını indirdi, Abdullah amcasına değmesin diye kolunu kılıcın önüne uzattı ve zalim kılıcı Abdullah’ın koluna indirerek kopardı.
Abdullah; “Amca! Amca!” diye bağırmaya başladı.
İmam Hüseyin (a.s) kardeşinin yadigarını bağrına bastı ve şöyle buyurdu:
“Ey kardeşimin oğlu! Başına gelenler karşısında sabırlı ol. Allah, bunların karşısında sana çok büyük ödüller verecek ve seni en yakın zamanda salih babalarına kavuşturacaktır. “
Biharu’l-Envar c.45 s.54
Bu sözlerden sonra zalim Hermele bir ok fırlattı ve İmam Hüseyin’in (a.s) kucağında Abdullah’ın başını bedeninden ayırdı.
TEKRARLANAN BÜYÜK FACİA
Abdullah özgürlerin şahının kucağında şehit düşmüştü ve İmam aldığı sayısız yara sebebiyle Neyneva’nın (Kerbela) yanıcı kumlarının üzerinde şehit edileceği yerde toprağa düşmüştü.
Şimr, zorba ordusuna şöyle seslendi:
“Neden duruyorsunuz? Saldırın.”
Bunun üzerine her taraftan İmam’a saldırmaya başladılar, zalimin birisi kılıcını hızla mübarek omzuna indirirken diğeri de mızrağını göğsüne saplıyordu.
Sa’d’ın oğlu Ömer: “Saldırın ve başını bedeninden ayırın.” dedi.
Bir başka zalim: “Gidin, Hüseyin’i rahatlatın!”
Haccac’ın oğlu Amr, İmam’ı öldürmek için ilerliyordu, İmam’la göz göze geldiği zaman geri döndü. Ona geri dönmesinin sebebini sordukları zaman şöyle dedi:
“Hüseyin ile göz göze geldiğim zaman Peygamber’in gözlerini gördüm.”
Bu sefer Ribi oğlu Şebes öldürmek için ileri atıldı. Ama onun da elleri titremiş ve o da kılıcını atarak kaçmıştı…
İMAM HÜSEYİN’İN ATININ ÇADIRLARA DÖNMESİ
İmam Hüseyin’in (a.s) atı, Hz. Peygamber’in hususi ve asil atlarındandı, o zamana kadar yaşamıştı ve oldukca dinc bir attı.
Aşura günü İmam Hüseyin’in, (a.s) aldığı yaralardan dolayı üstünde duramadığını ve yere düştüğünü gördüğü zaman kişneyip bağırıyor ve İmam’in etrafında dönüp duruyordu. Sonra sahibini kokladı, alnını ve ağzındaki gemin bağlarını İmam’ın kanına sürdükten sonra Kerbela çölünü feryadıyla inleterek çadırlara doğru koşmaya başladı.
İmam Hüseyin’in (a.s) çadırının önüne geldi ve başını yere vurmaya başladı, sanki bununla Peygamber Ehl-i Beyt’ini İmam’ın başına gelenlerden haberdar ediyordu. Başını o kadar yere vurdu ki sonunda yığılıp çadırın girişinin önüne düştü.
Atın gelmesiyle bütün kadın ve çocuklar çadırlarından dışarı çıkmışlardı, atın üstünde İmam’ı göremeyince feryat ve figan sesleri arşı titretmeye başladı. Yalın ayak dışarı fırlamışlardı, feryat edip ağlıyor ve sesleri ile yeri göğü inletiyorlardı. Şöyle diyorlardı:
“Vah Muhammed! (Ey Allah’ın yüce Peygamberi!)
Vah Ali! (Ey Allah’ın tevhid ve iman ehli kullarının lideri!)
Vah Fatıma! (Ey varlık âleminin en üstün hanımefendisi!)
Vah Hasan! (Ey Ehl-i Beyt’in büyük yücelik sahibi!)
Vah Hüseyin!
İmam Hüseyin’in kızı Sakine şöyle feryat ediyordu:
“Allah’a and olsun ki babam Hüseyin’i öldürmüşler.
Vah şehit!
Vah babam!
Vah Hüseyin!
Vah garip! “
Maali Sıbtayn c.2 Fasıl.10
ΗΖ. ΖΕΥΝΕΡİN MEYDANA HAREKET ETMESİ
İmam Hüseyin (a.s) atından yere düştüğü zaman Hz. Zeynep hemen çadırdan dışarı çıktı ve feryat ederek meydana doğru koşmaya başladı:
“Ey kardeşim!
Efendim!
Ehl-i Beyt’ın başına neler getirildi?
Gökyüzü, parçalan düş yerin üstüne!
Ey dağlar, parçalanıp dağılın!
Maali Sıbtayn c.2 Fasıl.10
Meydana koşarken karşısına çıkan Sa’d’ın oğlu Ömer’e şöyle dedi: “Ey Sa’dın oğlu! Hüseyin’i öldürüyorlar ve sen durmuş onları mı seyrediyorsun?”
Ama bu zalim Zeynep’e cevap vermedi. Hz. Zeynep aslanlar gibi korkusuz bir şekilde zulüm ordusunun karşısına geçti ve bu iki cephenin farkını şöyle haykırdı:
“Sizin aranızda bir tane olsun Müslüman yok mudur?”
Meydana doğru koşuyordu, inen bela ve musibetlerin ağırlığı yüzünden bazen yerde sürünerek, bazen yüzüstü düşüp yere serilerek gidiyordu ve sonunda meydanın kalbine kadar gelebildi. Can kardeşini bulabilmek için sağa sola bakınıp duruyordu. Hüseyn’ini gördü, yere düşmüştü ve kan denizinin içinde çırpınıp duruyordu, yaralarının hepsinden kan boşalıyordu.
Bin bir zorlukla da olsa can cananına kavuştu ve yanında yere oturdu. Ama kalbi bununla yetinmedi, kendisini kardeşinin bedeninin üstüne attı ve şöyle dedi:
“Sen Hüseyin misin?
Kardeşim sen misin?
Annemin oğlu sen misin?
Gözlerimin nuru sen misin?
Kalbimin gücü sen misin?
Koruyucumuz sen misin?
Ailemizin geride kalan tek yadigarı sen misin?
Muhammed Mustafa’nın oğlu sen misin?
Murtaza Ali’nin oğlu sen misin?
Fatımatü’z-Zehra’nın oğlu sen misin?”
İslam’ın yüce hanımefendisi Hz. Zeynep’in (s.a) bu soruları İmam Hüseyin’in büyük yüceliğine olan derin aşinalığından dolayı insanlıktan uzak zorba ordusunun yapmış olduğu zulüm karşısında şaşkınlığından dolayı mı söylediği bizim için karanlıktır. Yoksa bu yürek yakan soruları sorarak kardeşinden cevap mı almak istiyordu? Tarihin Aşura olayı hakkındaki gerçekleri tahrif etmesine engel olmak için mi bu soruları sormuştur? Bunlar hakkında elimizde hiçbir bilgi bulunmamaktadır.
Maksadı ne idiyse de İmam’dan cevap alamadı. Çünkü İmam, almış olduğu sayısız yara yüzünden dermandan düşmüş ve son nefeslerini alıyordu.
Kardeşinin cevap vermediğini görünce şöyle buyurdu:
“Ey Kardeşim! Seni dedemiz Resulullah’ın yüceliğine and veriyorum, bana cevap ver.
Babamız Ali’nin yüceliğine and veriyorum benimle konuş.
Annemiz Fatıma’nın yüceliğine and veriyorum benimle konuş.
Ey gözlerimin nuru! Benimle konuş.
Ey kalbimin huzuru! Benimle konuş.
Sonra İmam’ı kucakladı ve anne gibi bağrına bastı. Bu sırada İmam Hüseyin (as) çok kısık bir sesle kardeşine şöyle buyurdu:
“Ey bacım Zeynep! Kalbimi yaraladın, dertlerimin üzerine dert kattın. Seni Allah’a and veriyorum, sabırlı ve metanetli ol”
Hz. Zeynep feryat etmeye başladı:
“Ey kardeşim! Anamın yiğit oğlu! Zeynep’in ruhu senin ruhuna feda olsun, canım canına feda olsun. Sen kan deryası içinde can verirken Zeynep nasıl sabırlı ve metanetli olabilir?”
Bu bacı ve kardeş birbirleri ile konuşurlarken Zeynep’in başına kırbaçlar inmeye başladı, zalimin biri şöyle bağırıyordu:
“Hüseyin’in yanından uzaklaş, yoksa seni de onunla birlikte öldüreceğiz.”
Zeynep bu zalimin kim olduğunu öğrenmek için sesin geldiği tarafa baktığı zaman onun alçak soyun evladı Zil Cevşen’in oğlu Şimr olduğunu gördü. (Allah’ın laneti ona ve bütün zalimlere olsun.)
Kardeşini cesaret ve yüreklilikle bağrına bastı ve şöyle haykırdı:
“Allah’a yemin olsun ki ondan ayrılmayacağım, onun başını kesmek istiyorsan eğer, önce benim başımı kesmen gerekir.”
Şimr, şiddet kullanarak Zeynep’i kardeşinin yanından çekip uzaklaştırdı ve şöyle dedi:
“Allah’a and olsun ki yaklaşacak olsan elimdeki bu kılıç ile başını bedeninden ayıracağım.” Sonra İmam’ın başını bedeninden ayırmak için göğsünün üzerine oturdu.
Zeynep korkusuzca Şimr’e saldırdı, elindeki kılıcı çekip aldı ve şöyle haykırdı:
“Ondan el çek. Göğsünü kırmış ve belini bükmüşsünüz.”
Ama söylediklerinin taştan da sert bu kalpsizler üzerinde hiçbir etkisi olmuyordu. Çaresiz kalmıştı, şöyle dedi:
“Öyleyse Allah aşkına bırakın onunla vedalaşayım. Göğsünün üstünde oturduğun bu kişi, Allah’ın Peygamberi’nin ve Fatime’nin göğüslerinin üzerinde büyümüştür
Vay olsun senin haline! Cebrail çocukken buna ninniler söylemiştir, Mikail beşiğini sallamıştır.”
Ama o zalim, Zeynep’in bu söylediklerinden zerre kadar olsun etkilenmedi.
Tezellum-u Zehra s.232
Bazı tarih kitapları ise Hz. Zeynep’in (s.a), Şimr gelmeden önce İmam’ın emri ile çadırlara geri döndüğünü yazmışlardır.
BÜYÜK FACİA
Bu şekilde o büyük facia meydana geldi ve İmam Hüseyin (a.s) şehit edildi.
İnsanların ayaklarının altındaki yer sallanmaya başladı, güneş tutuldu ve gökyüzünden kan yağmaya başladı.
Hz. Zeynep, İmam Zeynel Abidin’in çadırına geldi ve şöyle dedi:
“Ey kardeşimin oğlu! Yer neden sallanıyor? Güneş neden tutulmuş?”
İmam şöyle buyurdu:
“Ey Halacığım! Ben hastayım, yatağımdan kalkamıyorum. Çadırın perdesini aç ve beni ayağa kaldır ki neler olduğunu anlayabileyim.”
Hz. Zeynep (s.a), İmam’ın dediklerini yaptı. İmam yerinden kalkıp Neyneva (Kerbela) meydanına baktığı zaman bir taraftan babasının atı üzerinde binen olmadığı halde feryat edip sağa sola koşturduğunu diğer taraftan ise babasının başının mızrağın ucunda parladığını gördü.
Şöyle buyurdu:
“Ey halacığım! Ehl-i Beyt’i, bütün kadın ve çocukları bir araya topla, babam Hüseyin şehit edildi. Allah’ın yürekli aslanı şehit edildi. Vasilerin efendisinin oğlu kanına boyandı. Fatıma’nın ciğerparesini öldürdüler.”
İmam Zeynel Abidin (a.s) bunları söylerken bayılıp yüzüstü yere düştü. Hz. Zeynep (s.a), İmam’ın başını kucağına aldı ve şöyle dedi:
“Otur! Halaların sana kurban olsun.
Otur! Bacıların sana feda olsun.
Otur! Ey gidenlerden kalan hatıra!
Otur! Ey en iyilerin halifesi!”
Ama İmam, ne Hz. Zeynep’i duyuyordu ve ne de kendisine cevap veriyordu. Hz. Zeynep kendisini İmam’ın üzerine attı, yüzündeki toprakları sildi, okşadı, bağrına bastı.
Tezellum-u Zehra s.234
ÇADIRLARA SALDIRILMASI VE YAĞMALANMASI
İmam Hüseyin’in (a.s) acı şehadetinden çok kısa bir zaman sonra vahşi zorba ordusunun süvarileri Ehl-i Beyt’in çadırlarına karşı saldırıya geçtiler. Öylesine vahşice saldırıyorlardı ki Peygamber evlatlarından yedi çocuk atların ayaklarının altında ezilmişti.
Maali Sibtayn c.2 s.135
Tarih kitapları bunlardan beşinin adını kaydetmiştir.
1)- İmam Hasan’ın iki kızı,
Maali Sibtayn c.2 s.140
2)- Akil’in oğlu Abdurrahman’nın, Sa’d ve Akil” adlarında iki oğlu.
Maali Sıbtayn c.2 s.135
3)- Hz. Müslim’in yedi yaşındaki kızı Atike.
Maali Sıbtayn c.2 s.135
4)- Akil oğlu Said’in yedi yaşındaki oğlu Muhammed.
Maali Sıbtayn c.2 s.135
İnsanlıktan ve vicdandan nasiplenmemişler, Peygamber evlatlarının ve Hz. Fatıma’nın göz nurlarının çadırlarını yağmalamak için birbirleri ile yarışıyorlardı, hatta bir kızın başındaki örtüyü ya da bez parçasını almak için kargaşa meydana geliyordu. Peygamber’in kızının örtüsünü çekip almak istiyorlardı ama iffet sahibi kızlar örtülerini çekiyor vermekten imtina ediyorlardı.
Peygamber’in evlatları, kızlar ve çocuklar ağlaşıyorlardı, kanlarına boyanıp şehit düşmüş koruyucularının ardından feryatlar ediyorlardı.
Aşura olayını rapor edenlerden birisi olan Müslim oğlu Humeyd bu konu hakkında şöyle demiştir:
“Bekr oğlu Kabilesi’nden bir kadın zorba ordusunun arasında idi. Vahşilerin İmam Hüseyin’in ailesinin çadırlarına saldırdığını, çadırları, kadınları ve kızları yağmaladığını gördüğü zaman Allah düşmanlarının bu tutumu karşısında gazaplandı ve eline bir kılıç alıp çadırlara döndü ve şöyle bağırmaya başladı
“Ey Bekr oğulları! Peygamber’in kızlarına saldırıp onları yağmalıyorlar, sizler de durup seyrediyorsunuz öyle mi? Allah’tan başka kanun koyan yoktur. Allah’ın Peygamberinin intikamını almak için ayağa kalkın.”
Daha sonra kendisi saldırıya geçtiyse de kocası kolundan tutarak zorla çadırına geri götürdü.”
Luhufs.180
İmam Hüseyin’in kızı Fatıma bu hususta şöyle diyor:
“Çadırın kapısının yanında durmus babama ve yarenlerine bakıyor. Başları kesilerek şehit edilmişlerdi ve zalimlerin ordusu bedenlerinin üstünde at koşturuyorlardı.
Babamın şehit edilmesinden sonra bize ne yapacaklarını düşünüyordum, bizi öldürecekler miydi yoksa esir mi alacaklardı? Tam bu sırada Yezid’in ordusundan bir alçak atlı Peygamber’in kadınlarını ve kızlarını mızrağı ile kovalıyordu ve onlar da birbirlerine sarılıyorlardı. Onların süs eşyalarını alıyordu, kadın ve kızlarsa onun yaptığı zulüm ve işkence karşısında şöyle feryat ediyor ve bu sözlerle kendilerini savunuyorlardı:
“Nerdesin dede?
Nerdesin Ya Muhammed?
Nerdesin baba?
Nerdesin Ya Ali?
Nerdesin Ya Fatime?
Nerdesin Ya Hasan?
Nerdesin Ya Hüseyin? Bize yardım edecek kimse yok mu? Bizi koruyacak kimse yok mu?”
Bu zulümleri gördüğümde kalbim yerinden kopacak gibi oldu, titriyordum, bu zalim gelmeden halamı bulmak için sağa sola bakıp duruyordum.
Zalimin biri gelip yakınlaşmıştı, elinden kurtulmak için kaçmaya başladım. Ama elindeki mızrakla sırtımdan vurdu ve yüzüstü yere düştüm. Kulağımı koparıp küpelerimi ve üzerimden elbisemi çıkarıp aldıktan sonra çadırları yağmalamak için gitti. Kulaklarımdan kanlar akıyordu ve üzerimde de elbise yoktu, kulaklarımdan akan kan yüzünden bayılıp yere düşmüştüm.
Kendime geldiğim zaman halam yanımda oturmuş ağlıyor ve şöyle diyordu:
“Ey Fatıma! Canım! Uyan, çadırlara gidelim. Hasta yatağında yatan kardeşin Ali’nin (İmam Zeynel Abidin’in) ve diğer çocukların başına kim bilir ne belalar gelmiştir?”
Biz daha çadırlara varmadan her ne vardıysa yağmalanmıştı. Susuzluk, açlık ve ilaçsızlıktan hareket etmeye dermanı olmayan hardeşim Ali (Zeynel Abidin) yüzüstü yere düşmüştü. Onu gördüğümüz zaman biz ona ağlıyorduk o da bize ağlıyordu.
Biharu’l-Envar c.45 s.61
Bu konu hakkında Hz. Zeynep’in (sa) şöyle dediği nakledilmiştir:
“Çadırlara saldırıya geçtikleri zaman ben orada idim, mavi gözlü bir zalim çadırın içine girdi ve ne bulduysa alıp götürdü. Kardeşimin oğlu Ali (Zeynel Abidin) hastaydı ve bir derinin üzerinde yatıyordu, şiddetli bir şekilde deriyi çekti, kardeşimin oğlunu yere düşürdü ve deriyi de alıp gitti.”
Aşura olayını rapor edenlerden Humeyd adındaki kişi ise şöyle diyor:
“Neler olduğunu yazıyordum. Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin’in çadırına gittim, hasta idi ve yatakta yatıyordu. Simr bir grup piyade askerle birlikte onun çadırına girdi, Şimr’e “bunu öldürmeyecek misin?” dediler. O da düşünmeden onu öldürmeye kalkıştı.
Şöyle dedim:
“Gençleri ve çocukları da mı öldürüyorsunuz?”
Ama o beni dinlemedi ve kılıcını çekti. Bunun üzerine Zeynep, Ali’nin (Zeynel Abidin) üzerine kapandı ve şöyle dedi:
“Allah’a yemin olsun ki ben ölmedikçe o ölmeyecektir.”
Bunun üzerine Sa’d’ın oğlu Ömer, Şimr’in kolundan tuttu ve şöyle dedi:
“Allah’tan utanmıyor musun? Bu hasta çocuğu nasıl öldürürsün?”
Şimr şöyle dedi: “Emir (İbn-i Ziyad), Hüseyin’in bütün çocuklarının öldürülmesini emretmiştir.
Sa’d’ın oğlu Ömer, Şimr’in bu cinayeti işlememesi için çok uğraştı ve sonunda da onu vazgeçirmeyi başardı.”
ÇADIRLARIN YAKILMASI
Çadırların yağmalanmasının ardından Sa’d’ın oğlu Ömer çadırların ateşe verilip yakılmasını emretti ve onun bu emri üzerine çadırları ateşe verdiler. Hz. Peygamber’in kızları ateşe verilen çadırdan diğer çadırlara kaçıyor, bir yerden kaçıp başka bir yere sığınıyorlardı.
Bazı kaynaklarda şöyle yazılmıştır:
Hz. Zeynep, İmam Zeynel Abidin’in huzuruna geldi ve şöyle dedi:
“Ey gidenlerin yadigarı ve geride kalanların sığınağı! Çadırlarımızı ateşe verdiler, ne yapalım?”
İmam şöyle buyurdu:
“Kaçıp uzaklaşın.”
Peygamber’in (s.a.a) kızları feryat ederek kaçmaya başladılar.
Şöyle yazılmıştır:
“Çadırlar alevlenmeye başlayınca kadınlar ve çocuklar dışarı kaçtılar. Ama içinden ateşin gökyüzüne yükseldiği bir çadırın önünde olan değerli bir hanımefendinin sağa, sola ve gökyüzüne bakındığını gördüm. Bazen ellerini ovuşturuyor ve bazen de içeri girip geri çıkıyordu.
Hızla yanına yaklaştım ve kendisine şöyle dedim: “Her tarafı ateş sarmış, kadınlar ve çocuklar kaçmışlar neden onların yanına gitmiyorsun? Neden buradasın? İşin nedir?
Ağlayarak şöyle dedi:
“İçeride kalkmaya ve oturmaya dermanı olmayan bir hastamız var, bu ateşin içinde onu nasıl yalnız bırakıp kaçabilirim?”
Müslim oğlu Humeyd şöyle diyor:
“…Tam o sırada Zeynep’in çadıra girdiğini gördüm. Dışarıya çıktığı zaman ateşin ve dumanın arasından bir genci çekerek çıkarmaya çalıştığını gördüm. Ateşin içinde yanarak can vermiş birini çıkarmaya çalıştığını zannetmiştim. Neler olduğunu görmek için ilerledim, vardığım zaman o yiğit kadının, Zeynel Abidin’i ateşten kurtardığını gördüm.”
Bu, Zeynep’in (s.a) fedakârlığıdır. Ateşin arasına dalıyor, İmam’ını ve kardeşinin oğlunu ateşin içinden kurtarıyor. Zeynep’in fedakârlığı gibi fedakarlık görülmüş müdür?
Onun işi din, adalet ve insanlık yolunda canını feda etmektir. Çünkü O, İslam’ı, Peygamber’i ve insan haklarını koruyabilmek için Peygamber’in önünde ölüm kuyularına inen yüce kahramanın kızıdır. O, Allah’ın muzaffer aslanı İmam Ali’nin fedakâr kızıdır ve ona bundan başkası da yakışmaz.
HZ. ZEYNEP KADINLARI VE KORKMUŞ ÇOCUKLARI BİR ARAYA TOPLUYOR
İmam Hüseyin (a.s), bacısına şehadetinden sonra kadınların ve çocukların liderliğini ve sorumluluğunu güçlü bir şekilde eline almasını vasiyet etmişti. Bu vasiyetin yerine getirilmesi çok zor ve çetin bir işti. Özellikle de zulüm ve karanlıkların ordusunun çadırlara saldırıp ateşe verip yakmasının ardından dertlere boğulmuş kadınlar ve korkuya kapılmış çocuklar kaçıp çöle dağılmışlardı.
Şeytanın zalim ordusu çadırlara saldırdığı zaman kadınlar ve çocuklar onların kırbaçlarının korkusundan kaçıp Zeynep’e (s.a) sığınıyor ve kendilerini onun arkasına saklıyorlardı. Hz. Zeynep (s.a) avcı kuşların saldırısından kurtarmak için yavrularını kanatlarının altına alıp kendisini öne atarak yavrularını koruyan kuş gibi onları koruyup kolluyordu. Anne şefkati ve Alevi gücü ile korkusuzca bedenini onlara siper ediyordu.
Kırbaçlar kadınlara ve çocuklara değmesin diye kendisini kırbaçların önüne atıyordu ve çok geçmeden nazik bedeni yediği kırbaçlardan dolayı kararıp morarmıştı.
Çadırlara saldırılıp ateşe verilip yakılmasının ardından çöllere dağılan kadın ve çocukları aramaya koyulan da yine Zeynep’ti. Her birisine adı ile sesleniyordu, sayıyordu, yanan kalbi ile onları arayıp duruyordu.
Bu konu hakkında bazı kitaplarda şöyle yazılmıştır:
“Çadırların yağmalanıp yakılmasından sonra Zeynep (s.a) dağılan kadın ve çocukları arayıp toplamaya başladı. Ama iki çocuğu bulamamıştı. Durmadan çölü dolaşıyor ve onları arıyordu. Sonunda onları birbirine sarılmış uyuyorlar gibi buldu, uyandırmak için hareket ettirdiği zaman korkudan ve susuzluktan can verdiklerini gördü.
Bu iki çocuğun haberinin yayılması üzerine bazı kimseler Aşura’nın çocuklarına su vermek için Sa’d oğlu Ömer’den izin istediler…”
Seyyid Muhammed Ali Şah Abdulazim/İkad s.139
Diğer bazı kitaplarda ise şöyle yazılmışır:
“Sa’d ve Akil adında iki çocuk cadırların yağmalanıp ateşe verilmesi üzerine çöle kaçmış ve şiddetli susuzluk ve korku yüzünden can vermiştir.
Bu cocukların babası Akil’in oğlu Abdurrahman, anneleri ise Müminlerin Emiri Ali’nin kızlarından Hatice’dir ve Kerbela kafilesinin içinde idiler. “
Maali Sibtayn c.2 fasıl 12
KORKU GECESİ
İmam Hüseyin’in (a.s) belaya düşmüş ailesi Muharrem ayının gecesini öyle bir şekilde geçirmişlerdi ki onu açıklayacak ne bir kalem vardır ve ne de o korku dolu gecenin bir anını açıklayabilecek bir dil.
Bu büyük, özgür, şeref sahibi ailenin yirmi dört saat önce maddi olarak her şeyleri vardı ama simdi, zulüm ve zorbanın eliyle Allah’ın dışında ne bir koruyanları kalmıştı ve ne de insani hayat için gerekli olan en küçük bir şey.
Yürekli erkekleri kanlarına boyanmış, toprakta yatıyorlardı, çocukların başları bedenlerinden ayrılmıştı. Ellerinde olan her şeyleri, hatta üstlerindeki elbiseleri ve başlarındaki örtüleri dahi yağmalanmıştı; sırtlarına ve kollarına kırbaçlarla, mızraklarla ve kılıçların kabzaları ile zalim hilafetin cellat ve vahşi muhafızları tarafından vurulmuş ve bedenleri gece gibi karartılmıştı.
Artık bu vahşi katliamdan kurtulmuş olan çocuklara yedirebilecek ne yiyecekleri ve ne de içirebilecekleri bir yudum suları vardı. Çocuklarını emziren annelerin halini sorma gitsin. Açlıktan, susuzluktan, korkudan ve olmayan emniyetten dolayı göğüslerindeki süt kurumuştu.
Peygamber ailesinin evlatları, özellikle de çocuklar o kadar korku, baskı zulüm, cinayet ve ağlamanın ardından ölümün eşiğinde idiler ve nefes alıp vermekte zorlanıyorlardı.
Bu özgür, adaletli ve insan hakkını savunan ailenin, zalim ve zorbalar karşısında hakkı ve insan haklarını savunduğu, insanları Allah’ın dinine davet ettikleri için sadece erkekleri öldürülmemiş ve çadırları yakılmamıştı, her şeyleri ellerinden alınmıştı. Ne bir yaygıları, ne elbiseleri, ne ışıkları, ne yiyecekleri ve ne de hiçbir şeyleri vardı.
Hanımlar, İmam Zeynel Abidin’in (a.s) etrafına toplandılar. Çünkü o, gidenlerin vasisi ve geride kalanların koruyucusu idi. Yarını, bu vahşi topluluğun onlara yapacağı zulmü, vahşiliği ve cinayetleri düşünüyorlardı.
Facianın son bulmadığı görülüyordu, Peygamber’in (s.a.a) pak ve tertemiz evlatlarını yeni yeni zulüm ve baskılar bekliyordu. Musibet ve dert dolu olaylar yarınlarda da hatta gelecek aylarda da devam edecekti. Çünkü çok yakında dert, acı, ıstırap ve gözyaşı dolu çok uzun bir yolculuk kendilerini bekliyordu.
On birinci gecede meydana gelen olaylar hakkında şöyle yazmışlar:
“Hz. Zeynep o gece defalarca belaya uğramış kadın ve çocukları sakinleştirmeye ve rahatlatmaya çalışmıştı. Gecenin bir vakti Rubab’ın
İmam Hüseyin’in eşi ve oğlu Ali Asgar’ın annesidir. yanına gittiği zaman onu bulamadı. Bacısı Ümmü Gülsüm ile birlikte onu aramaya başladı. Ama o, nereye gittiyse yoktu.
Zulüm ordusu tarafından başlarına dikilen nöbetçiler bu ikisine ne olduğunu ne aradıklarını sordular. Onlar da kendilerinden bir hanımefendinin olmadığını, onu aradıklarını söylediler.
Nöbetçiler: “Bir saat kadar önce bir kadın katligaha doğru gitti.” dediler.
Hz. Zeynep (s.a) hızla kendisini katligaha ulaştırdı. Rubab, kanına boyanmış eşi İmam Hüseyin’in başsız bedeninin yanında oturmuş, şiddetle ağıyor ve şöyle diyordu:
“Hüseyin can! Benim Hüseyin’im nerdedir?
Soysuzların çocukları onu öldürmüşler, Öldürmüşler, bedenini Kerbela’da yere atmışlar.
Allah, bu toprakları suyundan mahrum bıraksın.”
Hz. Zeynep, Rubab’ın kollarına girdi ve çocukların yanına getirdi. İmam Zeynel Abidin (a.s) kalpleri yakan on birinci gece hakkında şöyle diyor:
“On birinci gece gözlerimi açtığım zaman halam Zeynep oturarak gece salatı kılıyordu.
Şöyle dedim:
“Ey halacığım! Neden oturarak salat kılıyorsun?
Şöyle dedi:
“Ey kardeşimin ciğerparesi! Takatten düştüm, artık ayaklarım bedenimi taşımıyor.
Nakedi/Zeynep-i Kübra s.58
PEYGAMBER AİLESİNİN KERBELA’DAN GÖTÜRÜLMESİ
Zulüm ordusu Hz. Peygamber’in (s.a.a) evlatlarını katledip, çadırlarını yağmalayıp yakmalarının ardından yeryüzünün bu en temiz, en necip ve en şerefli ailesini çıplak develere bindirerek Kufe’ye doğru yola çıkardılar.
Zamanların bu en şereflilerine karşı çok şiddetli ve acımasızca davranıyorlardı, sanki “Bedir” ve “Huneyn” de öldürülen inkârcı ve mütecaviz akrabalarının intikamını alıyorlardı. Burada asaletsiz Emevi evlatlarının Peygamber’in aile fertlerine karşı yapmış olduğu hangi alçaklığı yazalım? Onların yapmış olduğu bu cinayetler ne aradan asırların geçmesi ile silinecektir ve ne de yeni nesillerin dünyaya gelmesi ile unutulacaktır; onların yapmış olduğu bu cinayetler parlak İslam tarihinin alnındaki kara lekedir.
Bu konu hakkında tarihçiler şöyle yazmıştır:
“Sa’d oğlu Ömer, İmam Hüseyin’in evlat ve ashabını katlettirip, her şeylerini yağmalatıp çadırlarını yaktırdıktan sonra çıplak develerin hazırlanmasını emretmiş ve Peygamber’in seçkin ailesinin etrafını kuşatarak şöyle dedirtmişti:
“Savaşın başkomutanı sizin götürülmenizi emretmiştir, bu çıplak develere binmeniz gerekir.”
Sa’d oğlu Ömer’in bu emri karşısında Hz. Zeynep (sa) aslan gibi kükremiş ve şöyle feryat etmişti:
“Sa’d’ın oğlu! Allah senin yüzünü bu dünyada da ahirette de karartsın. Bu zalimlerin bizleri çıplak develere bindirmesini mi emrediyorsun? Bizler Allah Peygamberinin emanetleri değil miyiz? Bunlara, bizden uzak durmalarını söyle, bizler birbirimizin yardımı ile bineriz.”
Peygamber kızının bu çıkışından sonra zulmün karanlık askerleri geri çekildi ve kız kardeşi ile birlikte gerekli tedbirleri aldı, bütün kadın ve kızları isim isim çağırarak teker teker bindirdi.
Hz. Zeynep (s.a) ve hasta yatağında olan İmam Zeynel Abidin’in haricinde bütün herkes binmişti. İmam’ın yanına geldi ve sevgi dolu bir dille şöyle dedi:
“Ey kardeşimin oğlu! Hareket edilecek, deveye bin.”
İmam şöyle buyurdu:
“Ey halacığım! Sen bin, benim bindirilmemi bu zalim kavme bırak.”
Hz. Zeynep (s.a) hangi tarafa baktıysa yere düşmüş bedenlerden ve mızrakların ucuna geçirilmiş kesik başlardan başka bir şey görmeyince şöyle feryat etti:
“Ah gariplik!
Ah kardeşim!
Ah Hüseyn’im!
Ah Abbas’ım! Ah ailemin aslanları! Ya Hüseyin!
Senden sonra başımıza neler geldi neler?”
Bunun üzerine Fizze geldi ve Hz. Zeynep’i deveye bindirdi.
Esrar-ı Şahadet
HZ. ZEYNEP’İN İMAM HÜSEYİN’E TUTTUĞU MATEM
Zulüm ordusu esir ettikleri Peygamber ailesinin hanımlarını Muharrem ayının on birinci günü Kufe’ye doğru götürürken yerde yatan başsız şehitlerin yanından geçirdiler.
Zillete boyun eğmeyen bu kadınlar, kanlarına boyanmış ve atların nallarının altında çiğnenmiş bedenleri gördükleri zaman feryat ve figan etmeye başladılar. Bu dakikalar Hz. Zeynep (s.a) için hayatının en zor anlarındandı. Kalbine en ağır darbeleri indiriyordu. Özellikle de kardeşi İmam Hüseyin’in (a.s) kanına boyanmış Kerbela kumlarının üzerinde yattığını gördüğü zaman kalbine inen darbelerin acısını kim anlayabilir?
Peygamber evladı bu tertemiz hanımefendinin, bu korkusuz ve iman dolu kadının kalbini parçalayan acı dalgalarının büyüklüğünü yalnızca Allah biliyor. Çünkü yeryüzünün en değerli ve en şerefli insanı kan deryasının içinde idi ve bu acıyı hangi kelimeler açıklayabilirdi?
Vahşi kurtlar, kirli pençelerini yeryüzünün en üstün insanına geçirmiş, kanının yarısı Peygamber kanı olan tertemiz kanını akıtmış, Allah Peygamberinin yüzlerce defa öptüğü boğazını kesmiş, Peygamber’in senelerce yüzünü koyduğu yüzü ayaklar altına atmış. Peygamber’in omuzlarında taşıdığı bedeni, öptüğü ve kokladığı bedeni atların ayağı altında çiğnetmişlerdi.
Yüce Peygamberimizin (s.a.a) rüzgârdan ve yağmurdan sakınıp koruduğu bu tertemiz bedene neler yapılmamıştı ki?
Evet, bu savaş suçlularının kalpleri öldüğü, sarhoşluğun ve kültürsüzlüğün en son halinde oldukları için bunlar böylesine vahşi kurtlara ve kan emen canilere dönüşmüşlerdi. Ne sevgi ve şefkatten anlıyorlardı ne de fazilet ve şereften, kendi şeytani arzularına ulaşmaktan başka bildikleri hiçbir şey yoktu.
Yeryüzünün en şerefli liderine karşı o korkunç ve vahşi cinayeti de bu sebepten dolayı işlemişlerdi. Onun tertemiz bedenini ok, kılıç ve mızraklarının hedefi yapmış, atların ayakları altında ezmiş ve sönmeyen güneşin sadece adının değil bedeninin bir parçasının dahi defnedilmemesi için çırpınıp durmuşlardı. Bu acı ve kalpleri yakıp kavuran olayların tamamı Hz. Zeynep’in (s.a) gözleri önünde olmuştu.
Hz. Zeynep’in (s.a) kendisinin ve bütün dünyaların gerçek ve asıl liderinin naaşı (bedeni) başında bazen diz çöküp feryat edip ağlaması bazen de kendisini o pak bedenin üzerine atarak figan etmesi şaşılacak bir şey değildir. Onun için gözlerinden yağmur gibi yaş boşaltarak ağlıyordu, yanan kalbinin derinliklerinden ağıt yakıyordu ve tuttuğu bu matem ve yaktığı bu ağıtlar zor gelen nefesini boğazında düğümleyecek ve canını alacak hale gelmişti.
Hiçbir gösterişi olmayan, sadece yanan kalbinin derinliklerinden ağzına gelen sözlerle İmam Hüseyin’e (a.s) matem tutup ağıt yakıyordu. Bu bilge ve âlim hanımın ağzından çıkan her söz facianın ne kadar büyük ve ne kadar vahşice olduğunun senediydi.
Tarihin sayfalarına ölümsüz sözler yazıyordu, gelecek nesiller ve toplumlar görsünler ve ibret dersi alsınlar diye bunları tarihe yazıyordu. Zeynep, dininin yolunu, ilkelerini, manasını ve değerlerini tanıyıp bilinsinler diye tarihe yön veriyordu.
Bu sözler işiten kulaklara çarptıkça kalpleri yasa boğuyor, sinirler alt üst oluyor ve gözlerde deniz olan yaşlar engel tanımadan ırmak olup akıyor, yaş akmaya başladığı zaman ise feryat ve figanın önündeki dağlar devriliyor.
Bunlar birer mucizedir ve bu mucizeler on dört asır önce tarihin o büyük hanımefendisi tarafından gösterilmiştir. Allah, Zeynep’in (s.a) ölümsüzleşmesini dilediği için o, bu mucizeleri ortaya koyabilmiştir Zeynep in sözleri öylesine büyük mucizedir ki duyulduğu zaman sanki Aşura bu gün ve bu saatte meydana gelmiştir.
Evet, Zeynep’in (s.a) üstüne yıkılan böylesine büyük musibet ve bela dağları karşısında kendisini yitirmesi, kendisi dahil bütün her şeyi unutması, aklını yitirmesi ve delirmesi tabii olan şeylerdi. Ama onun, Allah’a olan ve kalbine huzur veren sağlam imanı ve Allah’ın adını ve zikrini bir an bile olsun aklından çıkarmaması tabii olan belaların da başına gelmesine engel olmuştur.
Hz. Zeynep’in (s.a) sahip olduğu sabır, metanet ve sessizlik bu büyük ve vahşi faciaya önem vermemesi ya da bu tarihi olay karşısında sorumluluk almaktan kaçması olarak görülemez. Zeynep’in (s.a) tarihin ve toplumun gidişatını değiştirmesi ve yeryüzünün en alçak ve en vahşi rejimi tarafından işlenmiş olan bu büyük faciayı geleceğe taşıyıp nesilleri ve toplumları aydınlatması gerekirdi.
Bu sebepten dolayı gam ve keder dağları şahlanmış dalgalar gibi gürleyerek üstüne geldiği zaman o büyük kalbi sevgi ile doluyor, mana dolu güzel sözcüklerle kardeşine seslenip ağıtlar yakıyor.
Tarih bu sözleri ve sözcükleri matem için söylenmiş olan en anlamlı ve en güzel sözler olarak kayıt altına almış ve nesillere hediye vermiştir.
Bu konu hakkında acı Aşura olayını olduğu yerde ve zamanda yazıp kayıt altına alan birisi şöyle diyor:
“Allah’a and olsun ki ben İmam Ali’nin kızı Zeynep’in, Hüseyin’in başı kesilmiş ve kanına boyanmış naaşı (bedeni) başında dertlerle dolu kalbi ile ağzından dökülen bu sözleri hiçbir zaman unutmayacağım. Dertli ve kısık bir sesle şöyle dedi:
“Ey Muhammed!
Göklerdeki meleklerin selamı sana olsun!
Bu senin Hüseyin’indir, kanına boyanmıştır!
Bedeni parçalanarak yere atılmıştır!
Ailenin kadınları ve kızları esir edilmiştir!
Başı ensesinden, başı bedeninden ayrılan oğluna yapılanları Allah’a şikayet ediyorum!
Seçilmiş Peygamber olan sana, Müminlerin Emirine, zulmün korkusu kızın Zehra’ya, şehitlerin efendisi Hamza’ya şikayet ediyorum!
Ya Muhammed! Ya Resulallah!
Bu Senin Hüseyin’ indir. Parçalanmış bedeni bu otun ve ağacın olmadığı çölde toprağın üzerine düşmüştür, seba yeli üzerine esiyor!
Bu senin oğlun Hüseyin’dir,
soysuz zalimler onu elleriyle şehit ettiler!
Bu ne büyük bir acıdır, nasıl da büyük bir beladır. Emsalsiz bir musibettir.
Babam, Hüseyin’e feda olsun. O ne sefere çıkmış ve dönecek bir yolcudur ve ne de yaraları iyileşecek bir yaralı.
Babam feda olsun ona, Allah’ın dinini ve insanların çiğnenen hakkını savunduğu için öldürüldü.
Babam feda olsun susuz şehit edilen Hüseyin’e.”
Bu rapor yazıcı sözlerini şöyle sonlandırmıştır
“Allah’a yemin olsun ki Zeynep’in bu sözleri karşısında dost düşman bütün herkes ağladı. “
Luhuf s.181-El- İkad s.14.
Hz. Zeynep (s.a) kardeşinin pak bedenini bağrına bastı, onun kesik boğazını öpüyor ve şöyle diyordu:
“Ey kardeşim! Eğer Zeynep’i gitmek ve kalmakta serbest bırakacak olsalar, yırtıcı ve vahşi hayvanlar onu parçalara ayıracak olsa dahi kesinlikle bu çölde senin yanında kalacaktır.
Annem Fatıma’nın ciğerparesi! Bu kadın ve çocukları korumak için bedenimden zalimlerin kırbacı eksik olmadı, bütün bedenim onların zulüm kırbaçları ile simsiyah ve mosmor oldu. “
Maali Sibtayn c.2 Fasıl-10
Bir başka rivayette ise şöyle denilmiştir:
“İslam’ın yiğit kadını Hz. Zeynep (s.a) kardeşinin parçalanmış atların ayakları altında çiğnenmiş, taşlanmış, oklanmış ve mızraklar saplanmış tertemiz bedeninin yanı başında böylesine hesaplı, planlı ve akıllı matem tutarak olanları aydınlatmıştır.”
KUFE ŞEHRİ VE HALKI HAKKINDA SORU
Kufe şehri her zaman Müminlerin Emiri İmam Ali’yi (as) sevenlerin medeniyet dolu şehri idi. Bu şehrin halkı, kadın ve erkekleri İmam Alinin (as) adaletli yönetiminde idare edilmiş, eğitilmiş ve kültürel alanda en iyi ve üstün bir sekilde ilerlemişlerdi.
Kufe halkına göre İmam Ali’nin (a.s) toplum üzerindeki etkisinin en büyük sebebi onun toplumun ve bireyin yapısını çok iyi analiz etmesi, halkın her türlü hakkını koruyup kollaması ve hiçbir kimsenin hiçbir kimse tarafından ezilip hakarete uğramasına izin vermemesidir. Kufe halkı, İmam’ın yönetimi döneminden toplumsal, ferdi, ahlaki ve yargı alanlarında unutulmaz, emsalsiz güzellikte hatıralarla doluydu.
Müminlerin Emiri, yönetimi döneminde halkın bütün kesimlerini, bütün inanç ve meslek sahiplerini aynı ölçüde kucaklamıştı ve gün geçtikçe halkın görmekte olduğu adaletli yönetim, sevgi ve şefkat arttıkça artmakta idi. Bütün acı ve tatlı olaylarda onların yanı başında idi.
Nehc’ül Belağa 45.Mektup
Emsalsiz adaleti, insanlara yıllık verilen yardımlar, cömertliği, büyük kişiliği, sonsuz ve sınırsız ilmi ve diğer ahlaki ve insani özellikleri bütün herkesi sarıp sarmalamış ve Kufe halkının fikir, düşünce, davranış ve tutumlarında en güzel meyvelerini vermeye başlamıştı.
Bütün bu işler ve olanlar, Kufe halkının büyük bir bölümünün Ehl-i Beyt sevgisi ile yoğrulmasını sağlamıştı.
Söylemek gerekir ki karanlık fikirlilerin, şer, fitne ve fesat ehlinin içinde olmadığı ne bir dönem vardır ve ne de bir nesil. Hz. Peygamber’in (s.a.a) hükümeti sınırları içinde ve Medine’de de bu insanlık düşmanı unsurlar her zaman varlıklarını korumuş ve eksikliklerini göstermemişlerdir.
SORU
Burada karşımıza çıkmakta olan soru şudur:
Eğer Kufe halkı İmam Ali’yi sevenlerin şehri idiyse öyleyse neden İmam Hüseyin’in (a.s) başlatmış olduğu özgürlük ve adalet hareketinde zalim, baskıcı ve vahşi Emevi yöneticilerine destek oldu?
Bu soruya cevap verebilmek için çok uzun acıklama ve izahatın yapılması gerekmektedir ve bu da konumuzun dışında bir konu olduğu için sadece bir örnek vererek konuyu kısmen de olsa açıklamaya çalışıp geniş açıklamayı başka yere bırakacağız.
Bazı insanlarda, toplum ve halklarda kimi zaman sarhoşluğa benzer olağan dışı, çabucak geçip giden kültürsüzlük ve bilinçsizlik hali meydana gelebilmektedir. Bu çirkin, alçak durum ve akıl tutulması ortadan kalktığı zaman bilinç ve kültür geri gelir, insanlar ve toplumlar pişman olup doğal hallerine ve ortamlarına geri dönerler. Doğal hallerine geri dönmüş olan insan, toplum ve halklar sarhoşluk ve kültürsüzlük durumundan kurtuldukları zaman yapmış olduklarına sadece kendileri şaşırmakla kalmaz belki, bütün akıl sahiplerini şaşkınlık ve hayretler içinde bırakırlar.
Fert ve toplumların akıl tutulmaları döneminde işlemiş oldukları işler için öne sürmüş oldukları hiçbir mazeretin akıl sahipleri tarafından kabul edilmediği ve edilmeyeceği çok açık bir gerçektir. Çünkü sağlam bir akıl ve doğru bir din, bütün akıllı ve doğru din sahiplerini din ve inancın kişi ve toplumlara getirmiş olduğu ilke ve öğretileri kendilerinde hiçbir olağan dışı olay karşısında sarsmayacak, yoldan çıkmayacak ve yanlışa düşmeyecek şekilde anlamak, kavramak ve gereğini yapmakla sorumlu kılmıştır. Eğer kişi ya da toplumlar aklın ve dinin öğretilerine candan teslim olup inanacak olurlarsa sahip oldukları iman ve akli üstünlükler sayesinde her türlü olağan dışı gelişmeler, akıl tutulmaları ve delirmeler karşısında kendilerini koruyabileceklerdir.
Böylesine büyük bir işin olması ancak ince ve derin bilince sahip olmak ile Allah’a, ahiret gününe olan derin ve köklü bir imanın insan ruhunda ve vücudunda meydana gelmesi ile mümkündür. Çünkü böylesine derin bilgi ve meydana gelmekte olan olayları doğru bir şekilde analiz edebilmek, sağlam ve köklü kalbi inanca sahip olmak insanın kendi öz dünyasını baştanbaşa etkisi altına alıp insanı her türlü zehirli iş, fikir, düşünce ve inançtan koruyabilmektedir…
KUFE’NİN O GÜN İÇİNDE BULUNDUĞU ŞARTLAR
Kufe şehri Kerbela faciasından yirmi yıl önce halkçı ve adaletli Alevi hükümetinin başkenti ve İmam Ali’nin (a.s) özgürlük ve insan sevgisi ile dolu üssüydü. Hz. Zeynep (s.a) yüceliğin en yüksek zirvesindeydi ve ilerleme sevdalısı kadın ve kızlar onun huzurunda bulunmayı, kazanımlar elde etmeyi arzuluyorlardı.
Hz. Zeynep (s.a) onların birisi ile konuşacak ya da onların birisi ile göz göze gelecek olsaydı, kalpler sevinçle doluyor ve bundan şeref duyup övünüyorlardı. Çünkü ilmin, takvanın, imanın, yüceliğin ve üstünlüklerin sembolü olan hanımefendi kendilerine bakmış ya da konuşmuştu.
Amma hak, adalet, özgürlük ve sevgi ile yoğrulmuş olan toplum, yirmi yıl aradan sonra, hakim olan siyasi ve toplumsal matem şartları sebebiyle istenmeyen bir hal almıştı. Kufe şehri yaşamış olduğu korkunç çalkantılar neticesinde böylesine vahşetin, uyuşukluğun, kültürsüzlüğün ve alçaklığın esiri olmuştu.
Yirmi yıl aradan sonra Emevi zorbalarının hakim kıldığı korku, baskı, sansür ve terör bütün her tarafı karanlık gölgesinin altına almış. Kufe sokaklarını binlerce ajan ve fedai doldurmuş ve meydana gelen en küçük özgürlük ve hak istemeler dahi en zalim ve vahşi şekilde Allah ve din adına bastırılarak susturulmuştu.
Bu zalimce polisiye önlemlerin dışında Emevi tağutu İbn-i Ziyad da İmam Hüseyin’in hak, adalet ve özgürlük hareketine katılacak binlerce İmam Ali (as) taraftarını yakalayıp zindanlara doldurarak Kerbela’ya gitmelerine engel olmuştu.
Yine, karanlığa tapanlardan korkan diğer bir kesim de evlerine saklanmıştı. Zalim Emevi zorbalarının uygulamış olduğu işkence, baskı, dağlama, yakma, el ve ayak kesmelerden korkan bu kesim şehrin bütün giriş ve çıkışlarının tutulup kontrol altına alınmasından dolayı İmam Hüseyin’e katılma imkânı bulamamış ve evlerine saklanmışlardı.
Bütün bunların yanı sıra bir takım aslan yürekli özgür ve Allah’tan gayrisine kul olmayı reddeden yiğitler de bütün tehlikeleri göze alarak Kufe şehrinden ayrılmış ve İmam Hüseyin’in (a.s) yarenlerinin arasındaki yerlerini almışlardı. İmam’a yardım edip, onu savunarak canlarını feda edip şehit düşen bu yiğitlerin sayısı yirminin üzerindedir ve onların ölümsüz adları kanlı Aşura olayı hakkında yazılmış olan eserlerde kayıt altına alınmıştır.
PEYGAMBER AİLESİNİN KUFE’YE GİRMESİ
“Turuhi El-Muntahap” kitabında Müslim Geçkar adında bir kişiden bu konu hakkında şöyle nakledilmiştir:
“Emevinin zorba valisi İbn-i Zivad, valilik binasının tamir ve yenileme işlerini yapmam için beni çağırtmıştı. Çalıştığım bir sırada feryat ve figan sesleri duymaya basladım, bu feryatlar şehrin bir tarafından arşa yükseliyordu.
Başımızdaki işverene: “Bu şehrin halkı neden bağırıp feryat ediyor?” diye sordum.
Şöyle dedi: “Yezid’i ve Emevi hilafetini devirmek için ayaklanmış olan büyük bir isyancının kesik başını getirdiler, ondan dolayı feryat ediyorlar.”
Şöyle dedim: “Kimdi o isyancı?”
Şöyle dedi: “Ali’nin oğlu Hüseyin.”
İşverenin bu sözlerinden sonra hemen dışarı fırladım, duyduğum bu acı haber yüzünden o kadar kendime vurup dövündüm ki neredeyse gözlerimi kaybedecektim.
İşi bıraktım, ellerimi yıkadım ve valilik binasının çatısından inip halkın Allah ve din yolunun şehitlerinin kesik başlarını bekledikleri yere gittim.
Kırk deve yoldan geldi, bu develerin üstüne koyulan çıplak tahtalara Fatıma’nın (s.a) kızlarını ve çocuklarını oturtmuşlardı.
Imam Hüseyin’in oğlu Ali’yi (Zeynel Abidin’i) gördüm, çıplak bir devenin üzerine oturtmuşlardı, üzerinde doğru dürüst bir elbise yoktu. Boğazından kan damlıyor ve ağlayarak şöyle buyuruyordu:
“Ey kötü insanlar! Allah, ekinlerinizi ve bahçelerinizi kurutsun, sizi bereketinden mahrum kılsın.
Ey yüce dedemizin hakkını bizlere karşı çiğneyen millet!
Allah, Peygamberini ve bizleri kıyamet günü bir araya getirdiği zaman siz O’na ne cevap vereceksiniz?
Bizleri çıplak develere bindirip dinimiz yokmuş gibi şehir şehir gezdiriyorsunuz.
Ey Ümeyyeoğulları! Neden bu musibetleri başımıza getirdiniz? Bunlar öyle musibetlerdir ki hiçbir kimse feryadımıza cevap dahi vermiyor.
Sevincinizden el vurup oynuyorsunuz!
Geçtiğimiz yerlerde bizlere hakaret ve eziyet ediyorsunuz!
Peygamber bizim dedemiz değil midir? Vay sizin halinize! İnsanları sapıklıktan doğru ve aydınlık yola getiren kişi o değil midir?
Ey Kerbela Olayı!