Hz. Muhammed (s.a.a)

İçindekiler

İSLAM PEYGAMBERİ’NİN SOYU

1) Tevhid Kahramanı İbrahim Halil (a.s)

Hz. İbrahim Halil’ür-Rahman’ın hayatını açıklamaktan amacımız, aziz Peygamberimizin atalarını tanımaktır. Zira Peygamberimizin soyu, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’e yetişmektedir. Bu iki aziz zatın ve peygamberin, büyük atalarından bazısının Arap ve İslam tarihinde önemli payları olduğu için haklarında kısa da olsa konuşmayı münasip gördük. İslam tarihinde yer alan olaylar tıpkı bir zincir halkaları gibi İslam’ın doğuşunun eşiğindeki olaylar ile çok daha öncelerde vuku bulan olaylarla tam bir bağlantı içindedir. Mesela, Hz. Abdulmuttalib’in İslam Peygamberi’ni kendi himayesi altına alması, Ebu Talib’in çektiği zahmet ve ettiği yardımlar, Haşimi hanedanının azameti ve Beni Ümeyye’nin onlara karşı düşmanlığı gibi olayların bilinmesi İslam tarihindeki birçok olayların anlaşılabilmesi için önemlidir. Bu yüzden İslam tarihinin bir bölümü, bu gibi bahislere tahsis edilmiştir. Tevhit kahramanı Hz. İbrahim Halil (a.s)’ın hayatında birçok ilgi çekici noktalar vardır. Tevhit yolunda gösterdiği çabaları, putperestliğin kökünü kazıması, yıldıza tapanlarla yaptığı mantıklı tartışmaları, hakikat arayıcıları için en iyi birer tevhit dersi mesabesindedir.

Hz. İbrahim’in Doğum Yeri

Tevhit kahramanı Hz. İbrahim, putperestlik ve insanperestlik karanlıklarına gömülen bir çevrede gözlerini dünyaya açtı. O vakit, insanoğlu, yıldızlar ve kendi eliyle yonttuğu putlar karşısında boyun eğiyor, onları takdis ediyordu.

Tevhit Bayraktarı Hz. İbrahim “Babil”de dünyaya geldi. Tarihçiler, Babil’in ünlü asma ağaçlarını ilk çağın yedi harikalarından biri olarak kabul etmiş ve bu ülkenin medeniyetinin azameti ve genişliği hakkında çeşitli sözler nakletmişlerdir. Ünlü tarihçi Herodotos, şöyle yazıyor: “Babil, kare şeklinde bina edilmiştir. Kenarları 120 fersah olup toplam çevresi 480 fersahtır.” 1

Bu sözler her ne kadar birer abartma da olsa yine (bu konudaki diğer yazıları da ekleyecek olursak) inkâr edilmeyecek bir hakikati ortaya koymaktadır.

Ne var ki Dicle ve Fırat nehirleri arasında yer alan o güzel manzara ve yüksek saraylardan bugün geriye büyük bir toprak yığınağından başka hiçbir şey kalmamıştır ve her yere ölümü andıran bir ıssızlık hâkimdir. Bu ıssızlık sadece bazı arkeologların Babil halkının medeniyet tarihini araştırmak maksadıyla yaptığı incelemeler sebebiyle bozulmaktadır.

Tevhit Kahramanı Hz. İbrahim “Nemrud b. Ken’an”ın hükümeti zamanında dünyaya gözlerini açtı. Nemrut putperest olmasıyla birlikte aynı zamanda halka tanrılık taslıyordu. Bir adamın hem putperest olması ve hem de halka tanrılık taslamasına şaşıracaksınız belki de. Ancak bunun bir benzerini de Kur’an-ı Kerim, Firavun hakkında anlatmaktadır. Hz. Musa b. İmran, Firavun’un hükümetini kendi kuvvetli mantığıyla sarstığı zaman Firavun’un taraftarları Firavun’a hitap ederek: “Musa ve kavmini yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaları ve (Musa’nın) seni ve tanrılarını terk etmesi için mi (serbest) bırakacaksın?” 2 diye itiraz ediyorlardı. Fakat bir yandan da Firavun’un tanrılık iddiasında bulunduğu, “Sizin en yüce tanrınız benim,” 3 ve “Sizin için benden başka bir ilah olduğunu bilmiyorum,” 4 sözlerini söylediği herkesin malumudur. Demek ki, Firavun tanrılık iddiasında bulunmasıyla birlikte, puta da tapıyordu. Çünkü putperestlerin mantığında bir ferdin bir grubun tanrısı olup, aynı zamanda da daha büyük bir tanrıya tapmasının hiçbir sakıncası yoktur. Zira onlara göre tanrı âlemin yaratıcısı anlamında olmayıp, başkalarına herhangi bir konuda üstünlüğü olan ve onlara hüküm süren kimse demektir. Tarih; “Roma’da bir soya mensup olan fertler tarafından tanrılaştırılıyordu. Aynı zamanda o büyüklerin de taptıkları bir takım tanrıları vardı,” diyor.

Nemrut’un en büyük ve en güçlü mevzisi, o günün bilginleri sayılan müneccimler ve kâhinler idi. Onların Nemrut’a boyun eğmeleri, bilgiden yoksun halk kitlesini sömürebilmek için iyi bir ortam yaratıyordu. Üstelik İbrahim’in yakınlarından “Azer” gibi kimselerin de Nemrud’un sarayına girmeleri, İbrahim için büyük bir engeldi. Çünkü efkâr-ı umumi ile mücadele etme zorluklarından başka, bir de yakınlarının muhalefetleriyle karşı karşıya idi.

Nemrud, kendi hayali yaşantısına dalmış gidiyorken birdenbire müneccimler tehlike zilini çaldılar ve: “Senin hükümetin bu muhitte doğacak bir şahsın eliyle yıkılacaktır,” diye haber verdiler. Bu sözü duyan Nemrut merakla: “Bu şahıs, dünyaya gelmiş midir?” diye sordu. “Henüz dünyaya gelmemiştir,” dediler. Nemrut, müneccimlerin öngörü ve hesapları üzerine büyük düşmanının nutfesi rahme düşeceği gecede kadınlar ile erkeklerin birbirlerinden ayrılmalarını emretti. Fakat bununla birlikte cellâtları durmadan oğlan çocuklarını öldürüyorlardı. Ebeler de, doğan çocukların isimlerini hemen Nemrut’un özel defterine göndermekle görevlendirilmişlerdi. Bütün kadın ve erkeklerin ayrılması gerektiği gecede İbrahim, ana rahmine düştü. İbrahim’in annesi hamile oldu ve hamilelik süresi tıpkı Musa b. İmran’ın annesi gibi gizli bir şekilde geçti. Doğumdan sonra, aziz çocuğunun hayatını korumak için şehrin dışında bir mağaraya sığındı ve İbrahim’i mağaranın bir köşesine bıraktı. Fırsat bulduğu kadarıyla da ona başvurmayı ihmal etmiyordu.

Nemrut uzun bir zaman boyunca yaptığı bunca zulüm ve cinayetten sonra artık kendi düşmanını öldürdüğüne inanıyordu.

İbrahim tam on üç yıl sadece küçük bir giriş yolu olan bu mağarada kaldı. On üç yıldan sonra annesi onu alıp dışarıya çıkardı. İbrahim cemiyetin arasına karıştı. Nemrut’un memurları onu görünce İbrahim’in annesi: “Bu, benim oğlumdur, müneccimlerin öngörüsünden önce doğdu,” dedi. 5

İbrahim mağaradan çıkıp yeri ve göğü ışıldayan yıldızları ve ağaçların yeşermesini müşahede ederek fıtrî tevhidini kemale erdirdi. 6

O halktan bir grubun ışıldayan yıldızlar karşısında akıllarını kaybettiklerini gördü. Diğer bir grubun ise düşünce düzeylerinin onlardan da aşağı olduğunu ve yontulmuş putlara taptıklarını müşahede etti. Bunlardan daha kötüsü de bir ferdin halkın cahilliğinden yararlanarak onlara ilahlık taslamasıydı.

İbrahim şimdiden kendisini bu üç cephede savaşmaya hazırlamalıydı. Kur’an-ı Mecid, İbrahim’in bu üç cephedeki mücadelesinin de hikâyesini anlatmıştır.

Hz. İbrahim ve Putperestlikle Mücadelesi

Putperestlik karanlığı İbrahim’in doğum yeri olan Babil’in her tarafını sarmıştı. Birçok yalancı tanrıları büyük halk kitlelerini akıl ve mantıktan yoksun bir hale getirmişti.

Bu tanrılardan kimini güç sahibi kimini ise Allah’a takarrub vesilesi biliyorlardı.

Peygamberlerin insanları hidayet etmekte kullandıkları yöntemleri, akıl ve mantıkla ispata dayanmaktadır. Zira onlar, halkın kalpleriyle uğraşırlar ve iman ile yakin esasına dayalı bir hükümet kurmak istiyorlar. Böyle bir hükümetin ise, kılıç gücüyle vücuda gelmesi mümkün değildir. Peygamberlerin hükümeti ile Firavunların hükümeti arasında oldukça büyük farklar vardır. İkinci grubun hedefi daima mümkün olan her türlü vesileyle kendi hükümetini sürdürebilmek olmuştur. Hatta bu, öldükten sonra hükümetin dağılmasına mal olsa bile… Ancak ilahi kişiler, açıkta ve gizlide, hâkimin güçlü ve güçsüz olduğunda, kendi hayatında veya ölümünden sonra, bedenlerde değil, kalplerde hüküm süren bir hükümet vücuda getirmek isterler. Bu hedef de baskı ve zor ile asla gerçekleşemez.

İbrahim, ilk önce başta Azer olmak üzere kendi yakınlarının mezhebi olan putperestlik ile mücadeleye başladı.

Bu cephede henüz tam bir başarı kazanmadan, başka bir sahneyle karşılaştı. 7

Karşılaştığı bu grubun fikir düzeyi birinci grubun fikir düzeyinden daha yüksek idi. Çünkü Hz. İbrahim’in yakınlarının tersine bunlar, yeryüzünün küçük ve alçak varlıklarından el çekmiş, gökteki yıldızlara tapıyorlardı. İbrahim, bu mücadelesinde o zamanın düşünce seviyesinden çok daha yüksek bir takım felsefi ve ilmî hakikatleri kolay bir dille açıklamaya çalıştı. İbrahim’in o delilleri bugün bile felsefe ve kelam ilimlerinin büyükleri tarafından hayretle mütalâa edilmektedir. Bundan da önemlisi, Kur’an-ı Mecid’in o delilleri özel bir teveccühle nakletmesidir. Biz de bu yüzden Hz. İbrahim’in sözlerini kısa bir şekilde açıklamaya çalışacağız.

Hz. İbrahim, halkı hidayet etmek için yirmi dört saat içerisinde hiç uyumaksızın üç grupla tartışma ve her üç grubun da inançlarını bir takım sağlam delillerle iptal etmiştir.

Gecenin karanlığı her tarafı sarmış, varlık alametleri gecenin karanlık perdesi arkasında kaybolup gitmişti. Tam o sıralarda aniden ufukta parlak Venüs yıldızı belirdi. İbrahim, Venüsperestlerin kalplerini kendine çekmek için zahirde onlara uyarak “Bu benim Rabbimdir,” dedi. Fakat batıp kaybolduğu zaman: “Ben kaybolan tanrıyı sevmem” diyerek Venüsperestlerin inançlarının batıl olduğunu açıkça ortaya koymaya çalıştı.

Daha sonra Ay’ın parlak çehresi göründü. İbrahim bu kez Ay’a tapanların kalplerini elde etmek için görünüşte Ay’ın tanrılığını itiraf etti. Fakat sonra sağlam bir delil ile bu inancın da doğru olmadığını ispatladı. Ay’ı ufukta gizleyerek yeryüzüne dağılan ışıklarının tümünü topladı. İbrahim, Ayperestlerin kalplerini kırmamaya özen göstererek onlara şöyle dedi: “Rabbim! Eğer beni hidayet etmezse, şüphesiz sapanlardan olurum.” Çünkü Ay da Yıldız gibi battı gitti; o da bir takım kanunların elinde esirmiş.

Gecenin karanlığı sona erdi. Güneş ufkun bağrını yararak altın ışınlarını dağa taşa saçtı. Bu esnada Güneşperestler de kendi tanrılarına yöneldiler. İbrahim, tartışma ilkeleri üzerine, Güneşin tanrılığını itiraf etti. Ancak Güneş’in de batması onun da varlık dünyasının genel düzeni karşısında mahkûm olduğunu ortaya koydu ve bu defasında da Hz. İbrahim Güneş’in mabut olamayacağını açıkça belirtti. Üç grubun üçünden de yüz çevirdikten sonra şöyle devam etti:

“Ben bir muvahhit olarak gökleri ve yeri yaratan (Allah)’a yüzümü çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim.” 8

Hz. İbrahim’in karşısında yer alanlar, yeryüzündeki varlıkların ve ezcümle insanın yöneticiliğinin (rububiyet) gökteki cisimlere bırakıldığına inanıyorlardı. Bu açıklamayla Hz. İbrahim’in aşağıdaki üç konuya fazla bir ağırlık vermediği anlaşılıyor:

1) Yaratıcının ispatı
2) Tevhid-i Zatî, yani tanrının birliği
3) Yaratıcılıkta Tevhit, yani Allah’tan başka bir yaratıcının olmadığı.

Aksine, İbrahim daha çok “Rab oluşu da” meselesine, yani yeryüzü varlıklarının Allah’tan başka bir yöneticisinin olmadığı meselesine eğilmiştir.

Bu yüzden de Yıldız, Ay ve Güneş’in rububiyet ve yöneticiliğini iptal ettikten sonra hemen: “Gökleri ve yeri yaratan Allah’a yüzümü çevirdim,” diyor. Yani göklerin ve yeryüzünün yaratıcısı onların yöneticisidir ve yaratılış dünyasının hiçbir köşesinin idaresi gök cisimlerine bırakılmamıştır. O halde yaratıcı ve yönetici birdir. Yaratan, Allah; yöneten ise başka bir varlık olamaz.

Kur’an ilimlerinde araştırma yapan müfessirler ve kelâmcılar Hz. İbrahim (a.s)’ın mantığını tefsir ederken bazı yanlışlıklara düşmüşler ve Hz. İbrahim’in hedefinin bu cisimlerin “tanrılığını” nefyetmek olduğunu zannetmişlerdir. Kimileri de Hz. İbrahim’in maksadının, bu cisimlerin yaratıcılığını nefyetmek olduğuna inanmışlar. Çünkü Allah, kamil bir varlığı yarattıktan sonra “yaratıcılık” makamını ona vermiş olabilir, diyorlar.

Fakat bize göre bu açıklamanın her ikisi de yanlıştır. Çünkü Hz. İbrahim, “varlığı zorunlu olan tanrının vücudu, onun bir olduğu ve yalnızca onun yaratıcı olduğu” gibi meseleleri müsellem olarak kabul ettikten sonra “tevhidi rububi” (Alemi yaratan, onun yöneticisidir) ilkesi adında başka bir tevhit hakkında konuşuyor. “Ben, bir muvahhid olarak, gökleri ve yeri yaratan Allah’a yüzümü çevirdim ve ben ona ortak koşanlardan değilim” cümlesi, bu açıklamanın en iyi delilidir. Bu yüzden de Hz. İbrahim, Yıldız, Ay ve Güneş gibi cisimlerin rububiyet ve yöneticiliği üzerine eğilmiştir. 9

Konuyu tekmil için Hz. İbrahim’in burhanını kısaca bir açıklamaya çalışalım: İbrahim, tartışmalarının her üçünde de o cisimlerin batışı ile kayboluşunu, onların yeryüzü olaylarının ve özellikle “insan” ismindeki varlığın yöneticiliğine salahiyetlerinin olmadığına delil gösteriyor. Şimdi de şu soruyla karşılaşıyoruz: Bu cisimlerin batışı ve kayboluşu, onların müdebbir ve yönetici olmadığına nasıl delil olabilir?

Bu soruyu çeşitli şekillerde cevaplandırabiliriz. Bu cevaplardan her biri belirli bir grup için faydalı olabilir. Gök cisimlerinin Rabb sayılmasını iptal eden Hz. İbrahim’in mantığının çeşitli şekillerde açıklanması, Kur’an’ın çeşitli boyutlara sahip olduğuna şahadet etmekte ve bu boyutlardan her birisinin de belirli bir grup için söz konusu olduğunu göstermektedir.

Hz. İbrahim’in Delili Hakkındaki Çeşitli Açıklamalar

a) Rabb edinmekten maksat, zayıf ve güçsüz bir yaratığın kendisine Rab olarak kabul ettiği varlığın kudreti ışığında kemal merhalesine ermesidir. O halde, böyle bir eğiticinin, eğitilen varlıklar ile yakından ilgilenmesi gerekir, öyle ki daima onlardan haberdar olup, hiçbir zaman onlardan ayrılmamalı ve her zaman onların yanında hazır bulunmalıdır. Öyleyse, eğitilen fertten saatlerce gizlenen, nurunu ve bereketini ondan kesen bir varlık yeryüzü varlıklarının eğiticisi ve mürebbisi olamaz. Bu yüzden, o cisimlerin yeryüzü olaylarının yabancısı olduklarını gösteren batışları, varlıkların bu eksiklikten münezzeh olan başka bir eğitici ve yöneticisinin varlığını göstermektedir.

b) Gök cisimlerinin doğup batmaları, belli bir düzen üzerine hareket etmeleri, onların emir altında olduklarını ve bir takım kanunlar elinde esir bulunduklarını göstermektedir. Bu da zayıf ve güçsüz olduklarını gerçekleştirmektedir. Böylece güçsüz varlıkların da varlık dünyasına veya yeryüzü varlıklarına hükmedemeyecekleri apaçıktır. Yeryüzü varlıkları onların nurundan faydalanıyorlarsa, bu onların yöneticiliğini değil, üst bir makamın emriyle yeryüzü olaylarının karşısında vazifelerini yaptıklarını ortaya koymaktadır. Başka bir deyişle: Bu, bütün varlıkların birbiriyle uyumlu ve bağlantılı olduğudur.

c) Bu cisimlerin hareket etmekten amaçları nedir? Amaçları, eksiklikten kemale doğru gitmek midir yoksa bunun tersi mi? İkincisi düşünülemez. Çünkü varlıkların eğitici ve yöneticisinin kemalden eksikliğe ve yokluğa doğru ilerlemesi anlamsızdır. Birinci farz ise, güçlü gözüken bu varlıkları, bir merhaleden daha kâmil bir merhaleye sevk eden başka bir eğiticinin var olduğuna delildir ki her şeyin Rabbi ve yöneticisi de odur.

Peygamberlerin Tartışma Yöntemleri

Daha önce de hatırlattığımız gibi, Hz. İbrahim mağaradan çıktıktan sonra Tevhid yolundan sapmış olan iki grupla karşılaştı:

1) Putperestler 2) Gök cisimlerine tapanlar

Hz. İbrahim’in ikinci grupla tartışmasını dinledik. Şimdi de putperestlerle nasıl tartıştığına bir bakalım.

Tarih, peygamberlerin tebliğe ilk önce kendi akrabalarından başlayıp daha sonra davetlerini genişlettiklerini göstermektedir. Nitekim İslam Peygamberi bütün evlerinde herkesten önce kendi akrabalarını İslam’a çağırdı ve Allah Teâlâ’nın “Yakın akrabalarını uyar” emriyle önce yakınlarını ıslah etmekle davetinin temelini attı. 10

Hz. İbrahim de aynı yöntemle hareket ediyordu. O da davetini yakınlarından başlattı. Azer, Hz. İbrahim’in kavminin içerisinde yüksek bir mevkie sahipti. Çünkü ilim ve teknikte bilgi sahibi olmakla birlikte astronomi dalında da çok mahir bir kimseydi. Nemrud’un sarayında sözü geçer ve astronomik hesapları şeksiz kabul edilirdi. Hz. İbrahim, onu kendisine çekmekle putperestlerin önemli mevzilerinden birini fethedeceğini anlamıştı. Bu yüzden güzel bir üslup ile onu putlara ibadet etmekten kaçındırmaya çalıştı. Fakat bir takım amiller, Azer’in Hz. İbrahim’in nasihatlerini kabul etmemesine sebep oldu.

Burada önemli olan, Hz. İbrahim’in Azer’le konuşma tarzıdır. Hz. İbrahim’in Azer’le yaptığı konuşmasını anlatan ayetlere dikkatlice bir bakacak olursak, Peygamberlerin davet ve irşat yolundaki yöntemleri çok iyi bir şekilde anlaşılır. Şimdi Hz. İbrahim’in davet edebini Kur’an’ın dilinden dinleyelim.

“Hani (İbrahim) babasına demişti: “Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? Babacığım, gerçek şu ki sana gelmeyen bir ilim geldi bana. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım. Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan Rahman (olan Allah)’a başkaldırandır. Babacığım, gerçekten ben sana Rahman (olan Allah) tarafından bir azap dokunacağından korkmaktayım o zaman da şeytanın dostu olursun.”” 11

Azer, Hz. İbrahim’in çağrısı karşısında şöyle dedi: “İbrahim, sen benim tanrılarımdan yüz mü çevirmektesin? Eğer bu tutumuna bir son vermeyecek olursan, yemin olsun seni taşa tutarım, uzun bir süre de benden uzaklaş, (bir yerlere) git.” 12

Hz. İbrahim, o büyük ruhu ve geniş göğsüyle Azer’in azarlamalarına aldırmayıp şöyle cevap verdi: “Esenlik sana, Rabbimden bağışlanmanı dileyeceğim.” 13

Bundan daha güzel, daha yumuşak bir cevap olur mu?!

Azer İbrahim’in Babası mıydı?

Zikredilen ayetlerin ve Tövbe suresinin 114. ayetiyle Mümtahine suresinin 4. ayetinin zahirinden Azer’in İbrahim’in babası olduğu ve İbrahim’in ona “baba” diye hitap ettiği anlaşılıyor. Fakat Azer’in Hz. İbrahim’e baba olması, Şia âlimlerinin İslam Peygamberi ve diğer bütün peygamberlerin atalarının muvahhit olduklarına dair icmalarına aykırı düşmektedir. Büyük âlim Şeyh Müfid, değerli kitabında 14 bu konuda Şia âlimleri arasında icma olduğunu söylemiştir. Hatta Ehl-i Sünnet âlimlerinden birçoğu da bu konuda Şia âlimleri ile aynı inançtalar. O halde, adı geçen ayetlerin zahirleri karşısında ne yapmalı ve bu müşkülü nasıl halletmeliyiz?

Müfessirlerin çoğu, “eb” kelimesi çoğunlukla baba anlamında kullanılıyorsa da, bu anlama mahsus olmayıp başka anlamda da kullanılabilir, diyorlar. Bu yüzden Arapçada ve Kur’an dilinde bazen amca anlamında da kullanılmıştır. Mesela aşağıdaki ayette amcaya da “eb” (baba) denilmiştir: “Yakup, oğullarına: ‘Benden sonra neye tapacaksınız?’ dediği zaman dediler ki: ‘Senin ilahına ve babalarının İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek bir ilaha tapacağız. Bizler, ona teslim olanlarız.’” 15

Hiç şüphesiz İsmail, Yakup’un amcasıdır, babası değildir. Çünkü Yakup, İshak’ın oğludur. İshak da İsmail’in kardeşidir. Ancak bununla birlikte Yakup’un oğulları, Yakup’un amcası olan İsmail hakkında Yakup’a hitaben “senin baban” demişlerdir.

Bu kelime bazı zaman baba, bazı zamanda amca anlamında kullanıldığına göre, adı geçen ayetlerde “eb” kelimesinden maksat, amca olabilir. Rahmetli Şeyh Müfid’in naklettiği icma da bu ihtimali teyit etmektedir. Uzun bir zaman Azer’in, İbrahim’in bakımını üstlenmesi de İbrahim’in ona baba demesine sebep olabilir. Bu yüzden İbrahim, ona daima baba gözüyle bakardı.

Kur’an, Azer’i İbrahim’in Babası Olarak Kabul Etmez

Azer ile İbrahim’in ne nispeti olduğu hususunda Kur’an-ı Kerim’in görüşünü açıklayabilmek için değerli okuyucuların dikkatini aşağıdaki iki ayetin açıklamasına çekiyoruz:

1) İslam Peygamberi’nin (s.a.a) fedakârlıkları ışığında Arabistan muhiti, İslam ve iman nuruyla aydınlanmış, halkın çoğu kalpten iman getirmiş, şirk ve putperestliğin sonucunun cehennem olduğunu iyice bir anlamışlardı. Onlar iman getirdiklerinden dolayı seviniyorlardıysa da, babalarının putperest olduklarının acı hatırası, onları çok üzüyordu. Müşriklerin ahiretteki yaşantılarını anlatan ayetleri dinlemek, onlar için çok üzücüydü. Bu ruhî âlemi ortadan kaldırmak için İbrahim’in (a.s) Azer hakkında yaptığı gibi aziz Peygamberimizden de (s.a.a) kâfir ve müşrik olarak dünyadan giden babaları hakkında duada bulunup, Allah’tan onların bağışlanmasını dilemesini istediler. Aşağıdaki ayet onların isteklerine cevap olarak nazil oldu: “Kendilerine, onların, gerçekten çılgın ateş (cehennem) arkadaşları oldukları açıklandıktan sonra, yakınları dahi olsa, müşrikler için bağışlanma dilemeleri Peygamber’e de iman edenlere de yaraşmaz. İbrahim’in, babası için bağışlanma dilemesi, ancak ona verdiği bir söz dolayısıyla idi. Kendisine, onun gerçekten Allah’a düşman olduğu açıklanınca ondan uzaklaştı. Doğrusu İbrahim, oldukça duyarlı, yumuşak huyluydu.” 16

Birçok defalarca İbrahim’in (a.s) Azer ile konuşmasının ve ona Allah’tan bağışlanmasını dileyeceğine dair bir söz vermesinin gençliğinde vaki olduğunu göstermektedir. Yani doğum yeri Babil’i terk edip Filistin, Mısır ve Hicaz’a gitmeden önce bu olay olmuştur. Bu ayetten şu neticeyi alıyoruz: İbrahim (a.s), gençlik zamanında Azer’in küfür ve putperestlikte direnmesini gördükten sonra onunla ilişkisini kesmiş ve artık ömrünün sonuna kadar onu asla yâd etmemiştir.

2) İbrahim’in (a.s) ömrünün sonlarında, yani yaşlılık döneminde büyük bir memuriyeti (Kâbe’nin onarımı) yerine getirip çoluk çocuğunu susuz ve bitkisiz bir çöle (Mekke) yerleştirdikten sonra bir grup hakkında, ezcümle ana ve babasının hakkında kalpten dua edip, Allah’tan duasının kabul olmasını diledi: “Rabbimiz, halkın sorgu sual için kalktığı gün, beni, anne-babamı ve müminleri bağışla.” 17

İbrahim suresinin 39 ila 41. ayetlerine dikkat edilirse, Hz. İbrahim (a.s) bu duayı yaşlılık döneminde ve Kâbe’nin binasını tamamladıktan sonra etmiştir. Eğer bu ayette Hz. İbrahim’in (a.s) baba diyerek kendisine dua ettiği kimse, Azer olursa, o zaman, “Hz. İbrahim (a.s) ölünceye kadar Azer ile ilişkisini kesmedi. Ve bazı zamanlar Allah’tan onun bağışlanmasını istiyordu” demeliyiz. Hâlbuki Tevbe suresinin 113. ve 114. ayetleri, İbrahim’in (a.s) daha genç iken Azer’le ilişkisini kestiğini, ondan uzaklaştığını açıkça ifade etmektedir. O halde, yaşlılık döneminde nasıl Allah’tan onu bağışlamasını dileyebilir?

Bu iki ayeti yan yana koyacak olursak İbrahim’in (a.s) gençliğinde ilişkisini kestiği ve kendisinden uzak olduğunu bildirdiği kimsenin, ömrünün sonuna kadar kendisini iyilikle, mağfiret talebiyle andığı şahıs olmadığı ortaya çıkar. 18

Putkıran İbrahim

Bayram vakti yetişince, Babil’in gafil halkı bayram ve eğlence merasimlerini yerine getirmek için etraftaki ovalara, dağılıyor, şehirde hiçbir kimse kalmıyordu. İbrahim’in (a.s) geçmişte yaptığı bir takım hareketleri, putlara karşı itinasızlığı halkı kaygıya düşürmüştü. Bu yüzden İbrahim’in (a.s) de bu merasime katılmasını istiyorlardı. Fakat onların bu ısrarı, İbrahim’in (a.s) hastalığı dönemine rastlamış ve İbrahim (a.s): “(Ben hastayım)” diyerek onların talebini reddetmiş, bayram merasimine katılmamıştı.

O gün hem muvahhitler, hem de müşrikler için sevinçli bir gün idi. Müşrikler için eski bir bayramdı, o gün. Bayramı kutlamak ve atalarının adetlerini diriltmek için dağların eteğine, yemyeşil tarlalara gitmişlerdi. Tevhit kahramanı için ise o gün, yeni bir bayram idi. O böylesi mübarek bir günün uzun bir müddettir özlemini çekiyordu. Nitekim arzuladığı o gün gelmiş, şehir yabancılardan boşalmış ve küfür ve şirk görüntülerinin yok edilmesi için oldukça müsait bir ortam hazırlanmıştı.

Şehir tamamen boşalmıştı. İbrahim (a.s), fırsatı ganimet bilerek iman ve Allah’a tevekkül dolu bir kalple puthaneye girdi. Mabedin her tarafına ağaçtan yontulmuş putlar ve cansız heykeller dikilmişti. Putperestlerin mabede bıraktıkları bir çok yemekler, İbrahim’in (a.s) dikkatini çekti. İbrahim (a.s) yemeklere doğru ilerledi. Eline bir parça ekmek alarak alaylı bir şekilde putlara hitap ederek: “Neden bu rengârenk yemeklerden yemiyorsunuz?” dedi. Büyük put hariç mutlak bir sessizlik hâkimdi. İbrahim’in (a.s) putların gövdesine indirdiği kırıcı darbeler, bu sessizliği bozdu. İbrahim (a.s), putların hepsini parçalayarak mabedin ortasında kırılmış tahtalar, taşlar ve demirlerle bir yığın oluşturdu. Ancak, en büyük puta dokunmayıp baltayı onun omzuna astı. Bu işten maksadı, bu putları büyük putun kırdığı imajını vermekti. Bundan da başka bir hedefi vardı. İbrahim (a.s), müşriklerin şenlikten döndükten sonra olayın iç yüzünü araştıracaklarını ve büyük putun bu işi yaptığına inanmayacaklarını çok iyi biliyordu. İşte o zaman İbrahim (a.s), “Sizin de kabul ettiğiniz gibi büyük putun hiçbir gücü yoktur, o halde ne diye ona tapıyorsunuz?” diyebilecek ve böylece de hakkı tebliğ edebilecekti.

Güneş’in batışıyla halk, bölük bölük şehre doğru yola koyuldu. Putlara ibadet etme vakti gelince de, onlardan bazıları ibadet maksadıyla mabede gittiler. Fakat beklenmedik bir manzara ile karşılaştılar. Tanrılarının zillet ve zaafını, genç-yaşlı herkese sergileyen bir manzaraydı bu. Herkes sabırsız ama suskun idi. İçlerinden biri kalkıp: “Kim bu işi yapabildi?” dedi. İbrahim’in (a.s) eskiden beri putlara karşı gösterdiği ilgisizlik ve açıkça putlara tapmanın yanlış olduğunu söylemesinden dolayı, bu işi İbrahim (a.s) yapmış olmalıydı. Nemrut’un başkanlığında bir muhakeme celsesi teşkil edildi. Genç İbrahim (a.s) annesiyle birlikte umumi bir mahkemede sorguya çekildi.

Annesinin suçu, oğlunu gizleyip, yok edilmemesi için hükümetin özel defterine tanıtmaması idi. İbrahim’in (a.s) anası, sorgu yargıcının cevabında şöyle dedi:

“Ben, bu milletin neslinden yok olmaya yüz tuttuğunu gördüm. Kendi kendime düşünüp taşındım. Bu çocuk, dedim, eğer kâhinlerin haber verdiği adam olursa, o zaman güvenlik güçlerine haber veririm, artık başkalarının kanını dökmezler. Ama eğer o adam olmazsa o zaman da bu ülkenin gençlerinden birini korumuş olurum. Bu yüzden size haber vermedim.” Yargıçlar kadının mantığına hayran kaldılar.

Daha sonra İbrahim’in (a.s) sorguya çekilme sırası geldi. O, cevap olarak şöyle dedi: “Olayın zahiri, darbelerin büyük put tarafından vurulduğunu gösteriyor. Eğer konuşabilirse olayı ondan sorabilirsiniz.”

Bu alaylı ve hakaret dolu cevap başka bir maksat içindi. Çünkü İbrahim (a.s), onların cevap olarak “İbrahim! Bu putların konuşmaya güçleri yoktur,” diyeceklerini biliyordu. İşte o zaman da İbrahim (a.s), yargıçlar heyetinin dikkatini önemli bir noktaya çekebilecekti. Tesadüfen, İbrahim’in (a.s) öngördüğü gibi de oldu. Ve o zaman İbrahim (a.s) onların, putların güçsüzlüğünü anlatan sözleri karşısında:

“Eğer, putlar gerçekten de dediğiniz gibiyse, neden onlara tapıyor ve ihtiyaçlarınızı onlardan diliyorsunuz?!” dedi.

Cahillik, inat ve körü körüne taklit, yargıçların akıl ve kalplerine kadar girmişti. Bu yüzden İbrahim’in (a.s) sağlam delili karşısında söyleyecek bir sözleri olmadığı için İbrahim’in (a.s) yakılmasına hüküm verdiler. Büyük bir ateş yaktılar. Tevhit kahramanını ateş dalgalarının içine attılar. Fakat Allah Teâlâ, lütuf ve sevgi elini İbrahim’e (a.s) uzattı; insanoğlunun suni cehennemini, yemyeşil bir gülistana çevirdi! 19

Bu Hikâyenin Öğretici Noktaları

Yahudiler kendilerini Tevhit öncüleri bildikleri halde bu hikâye şimdiki Tevrat’larında olmadığı gibi Yahudiler arasında da meşhur değildir. Semavi kitaplar içerisinde sadece Kur’an-ı Kerim bu hadiseyi anlatmıştır. Bu bakımdan bu hadisenin bazı öğretici nüktelerini hatırlamak istiyoruz. Zaten Kur’an-ı Kerim’in, peygamberlerin başından geçenleri anlatmasından hedefi de bu öğretici noktalardır.

1) İbrahim’in (a.s) putları kırma ve şirkin eserlerini yok etme hususundaki kararlılığının, Nemrut ve taraftarlarına gizli kalmayacağı besbelliydi. Çünkü o, putperestliğe karşı olan nefretini, putperestler ve putlar hakkında söylediği ağır sözleriyle açığa vurmuştu bir kere. Açıkça “eğer, putlara tapmaktan vazgeçmezseniz, onlar hakkında bir şeyler düşüneceğim,” diyordu. İbrahim (a.s), halkın şehirden dışarıya çıktıkları gün hiç çekinmeden “Yemin olsun Allah’a ki, siz gittikten sonra putlarınıza bir şey yapacağım” demişti. 1

İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor ki: “Sayıları birkaç bini aşan kâfirlerin sıkı safları karşısında muvahhit bir kişinin kıyam etmesi, onun son derece büyük cesaretine, sarsılmazlığına ve Kelime-i Tevhidi yüceltme yolunda hiçbir şeyden korkmadığına apaçık bir delildir.” 2

2) İbrahim’in (a.s) kırıcı darbeleri, görünüşte silahlı bir kıyam idiyse de, İbrahim’in (a.s) yargıçlar kuruluyla konuşmasından da anlaşıldığı gibi bu kıyamın asıl hedefi, tebliğ idi. Çünkü o, onların uyumuş akıl ve fıtratlarını uyandırmak için son çareyi putların hepsini kırıp sadece en büyüğünü salim bırakarak baltayı onun omzuna asmakta görmüştü. Çünkü onlar, hiçbir zaman bu işi büyük putun yapabileceğine inanmayacaklardı.

Ve işte o zaman İbrahim (a.s), bu fırsattan tebliğ için istifade edecek ve: “Sizin de itiraf ettiğiniz gibi en büyük putun bile hiçbir gücü yoktur. O halde ne diye taparsınız onlara?” diyecekti.

İbrahim’in (a.s) öngördüğü gibi de oldu. İbrahim’in (a.s) istidlalini duyunca vicdanlarına döndüler ve birbirlerini zalimler diye nitelendirdiler. Kur’an-ı Mecid bu hakikati şöyle açıklıyor: “Vicdanlarına dönüp de birbirlerine, gerçekten de sizler zalimsiniz dediler” 3

Bu da, ilk baştan beri peygamberlerin keskin kılıçlarının yalnızca mantık ve delil olduğunu göstermektedir. Yoksa İbrahim’e (a.s) yönelen can tehlikesi karşısında birkaç tane ağaçtan putu kırmanın ne değeri olabilirdi ki? Bu işin içinde öyle büyük bir hizmet olmalıydı ki, onun karşısında can vermek, aklen doğru olsun ve hatta övülsün!

3) İbrahim (a.s), bu işin, hayatına son vereceğini kesin biliyordu. Bu yüzden çok endişeli olması, kaçması gerekirdi; kaçmalıydı. Ama tam tersine o sinirlerine tamamen hâkim idi. Mesela, puthaneye girdiği vakit istihza ile putlara yemek teklif ediyordu. Ondan sonra da puthanedeki putların hepsini kırıyor ve bunu gayet normal ve ardından ölüm ve idam tehlikesi olmayan bir iş olarak telakki ediyordu. Yargıçlar kurulu karşısında da şöyle diyordu: “Delillerin gösterdiği üzere bu iş, büyük putun işi olmalı, ona sorsanıza?” Böyle istihzalı sözleri, ancak kendini her türlü hadise için hazırlamış olan ve hiçbir şeyden korkmayan bir kimse söyleyebilirdi. Daha ilginç olanı ise, İbrahim’in (a.s) mancınığın üzerine konduğu sıradaki durumudur. İbrahim (a.s), mancınık üzerine oturtulmuş, birkaç dakika sonra da ateş alevleri içerisine atılacağını iyice biliordu. Öyle bir ateş ki, odununu Babil halkı, tanrılarına yardımda bulunmak ve kutsal bir dinî görevi yerine getirmek adına toplamışlardı. Alevleri öyle bir yükselmişti ki, üzerinden uçan kuşları bile düşürüyordu. Tam o sırada Cebrail (a.s) iniyor, her yardıma hazır olduğunu bildirerek “Bir sözün varsa söyle” diyor. İbrahim (a.s) de:

“Var, diyor, fakat sana değil, Rabbime söyleyeceğim.” 4

Bu cevap, İbrahim’in (a.s) ruhunun azamet ve büyüklüğünü çok güzel bir şekilde gözler önünde canlandırmaktadır.

Nemrut, ateşten kaç mil uzakta olan büyük bir sarayda oturmuş, son derece dikkat ve sabırsızlıkla intikam alınmasını bekliyor, alevler içerisinde İbrahim’in (a.s) nasıl yok olup gideceğini seyretmek istiyor. Mancınığın çalışmasıyla Tevhit Kahramanı ateşin içerisine indiriliyor. Ancak İbrahim’in (a.s) Rabbinin meşiyet ve iradesi, beşerin suni cehennemini gülistana çeviriyor. Bu durumu gören herkes şaşakalıyor. Nemrut da Azer’e dönerek: “İbrahim, kendi tanrısının yanında azizdir” demekten kendini alamıyor. 5

Ateş yığınlarının İbrahim’e (a.s) gülistan olması, sebepleri yaratan ve sebepleri yok eden Allah’ın emriyle olduğu için yadırganılacak bir şey değildir. Ateşe yakıcılığı, güneşe ve aya parlaklığı veren Allah’ın bu eserleri onlardan almaya da gücü yeter. Bu yüzden Allah’ı, “sebepleri yaratan ve sebepleri yok eden” diye nitelendiriyoruz.

Bu olup bitenlerin hiçbiri müşrikleri yollarından döndüremedi. Ve nihayet zamanın hükümeti İbrahim’i (a.s) sürgün etti. Bu sürgün İbrahim’in (a.s) hayatında yeni bir bölümün açılmasına, Şam, Filistin, Mısır ve Hicaz topraklarına sefer etmesine sebep oldu.

İbrahim’in (a.s) eşi Sara’nın o zamana kadar çocuğu olmamıştı. Bu olay değerli kocasına karşı Sara’nın duygularını tahrik etti; o İbrahim’i (a.s) Hacer’den çocuk edinmeye teşvik etti. Belki ondan bir evladı olur da, yaşantılarında yeni bir dönem başlardı diye düşünüyordu. Hacer, bir müddet sonra bir oğlan çocuğu doğurdu. Adını İsmail (a.s) koydular. Uzun bir süre geçmeden Sara da ilahi lütfa mazhar oldu ve hamile kaldı. Allah Teâlâ ona da bir oğlan nasip etti. Babası, ona da İshak (a.s) adını seçti. 6

Bir süre sonra İbrahim (a.s) Allah tarafından, İsmail’i (a.s) annesi Hacer ile birlikte güneye doğru götürüp isimsiz bir vadiye (Mekke) yerleştirmekle görevlendirildi. Bu vadi yerleşim yeri değildi. Yalnızca Şam’dan Yemen’e, Yemen’den de Şam’a gidip dönen kervanlar, istirahat için orada çadır kurarlardı. Yılın geri kalan günleri ise, Arabistan’ın diğer yerleri gibi yakıcı ve hiçbir canlının yaşamadığı ıssız bir çöl idi.

“Amalika” diyarında yaşamış olan bir kadın için böyle korkunç bir yerde yaşamak fevkalade yıpratıcı idi. Çölün yakıcı sıcaklığı ve sıcak rüzgârları, Hacer’in gözlerinde adeta ölümü canlandırıyordu. İbrahim (a.s) de, bu olaydan dolayı derin bir düşünceye dalmıştı. Bineğinin yularını elinde tutmuş, ağlar bir halde eşi ve yavrusundan ayrılmak isterken şöyle teselli veriyordu Hacer’e: “Ey Hacer, bütün bunlar, Allah’ın emriyledir, katlanmak gerek, Allah’ın lütfuna güven ve bizi zelil etmeyeceğine yakinin olsun.” Daha sonra tam bir teveccühle Allah’a şöyle dua etti:

“Ya Rabbi, burayı emniyetli bir şehir kıl. Buradakilerden Allah’a ve son güne inananları meyvelerle rızıklandır.” 7

Tepeden aşağı inerken, dönüp arkasına bakarak onlar için Allah’ın lütuf ve yardımını diledi. Bu yolculuk, görünüşte zor ve yıpratıcıydı gerçi, fakat büyük neticeleri olacaktı ileride. Çünkü Kâbe’nin yapılışı, Tevhid ehli için büyük bir karargâhın meydana gelmesi, Tevhit bayrağının bu bölgede yükselişi, Son Peygamber’in (s.a.a) eliyle burada gerçekleşecek olan derin bir din inkılabının temel taşının atılışı, bu yolculuğun meyvelerinden sayılmaktadır.

ZEMZEM KUYUSU NASIL BULUNDU?

İbrahim (a.s) bineğinin yularını tutarak gözyaşlarıyla Mekke toprağı ve Hacer ile çocuğunu terk etti. Uzun bir süre geçmeden yiyecek ve içecekleri tükendi ve Hacer’in sütü kurudu. Çocuğun durumu kötüye gidiyordu. Garip anne sel gibi gözyaşı akıtmaya başlamıştı. Tam o sırada Hacer birden yerinden fırlayıp Safa Dağı’nın taşlarının yakınına kadar koştu. Uzaktan Merve Dağı’nın yakınında bir serap gördü. Koşarak o tarafa gitti. Fakat uzaktan görünen bu aldatıcı manzaranın acılığı onu daha da bir üzdü. Aziz yavrusunun ağlayıp kıvranması, onu şaşkınlıkla dört bir yana koşturuyordu. Ve böylece susuzlukla yavrusunun yanına döndü.

Çocuğun nefesleri sayılacak hale gelmişti. Artık ağlayıp bağıracak durumu kalmamıştı. Fakat tam o anda İbrahim’in (a.s) duası kabul oldu. Yorgun ve argın anne, bir de ne görsün! İsmail’in (a.s) ayaklarının altından berrak ve saf bir su kaynamaya başlamış! Yavrusunun son anlarını seyreden, birkaç dakika sonra oğlunun ruhunun beden kafesinden uçup gideceğini bekleyen anne, bu suyu görünce sevincinden uçacaktı sanki. O berrak ve saf sudan kendisini ve yavrusunu doyurdu. 1

O zamandan şimdiye kadar “Zemzem Kuyusu” diye adlandırılan bu çeşmenin bulunuşu, kuşların oraya gidip gelmesine sebep oldu. Bu vadiden uzakta bir noktada yaşamakta olan “Cürhüm” kabilesi, kuşların uçuşmasından o bölgede bir su bulunduğunu anladılar. Bunun üzerine hakikati öğrenmek için iki kişiyi görevlendirdiler. Onlar çok gezdikten sonra ilahi rahmetin merkezini buldular. Yakına geldikleri zaman suyun yanında bir çocuk ile bir kadın gördüler. Geri dönüp, gördüklerini kabile başkanlarına anlattılar. Ondan sonra onlar bölük bölük, bu rahmet çeşmesinin yanında çadır kurmaya başladılar. Ve böylece yalnızlık zorluğundan kurtuldu. İsmail (a.s) büyüdükten sonra Cürhüm kabilesinden bir kız ile evlendi ve bu vesileyle onların desteğini kazandı. Bu nedenle İsmail’in (a.s) çocukları ana tarafından bu kabileye bağlanırlar.

İbrahim (a.s) Allah’ın emriyle oğlunu annesiyle birlikte Mekke toprağında bırakıp gittikten sonra, ara sıra oğlunu görmek için Mekke’ye geliyordu. Bu yolculukların birinde (belki de ilk yolculuk) Mekke’ye girince İsmail’i (a.s) evde görmedi. İsmail’in (a.s) karısından: “Kocan nerede?” diye sordu. O da: “Ava gitti” dedi. Daha sonra: “Yemeğin var mı?” dedi. Kadın: “Yoktur” diye cevap verdi. İbrahim (a.s) gelinin sertliği ve muhabbetsizliğinden hoşlanmadı. Bu yüzden ona: “İsmail (a.s) geldiği zaman, benden ona selam söyle ve de ki: Evinin kapısını değiştirsin” dedi. Bunu deyip oradan geri döndü. İsmail (a.s) eve geldiği zaman babasının kokusunu duydu. Karısının anlattıklarından da o adamın, babası olduğunu ve karısını boşayıp başka birisini almasını emrettiğini anladı. Çünkü böyle bir kadın, İsmail’in (a.s) karısı olmaya layık değildi. 2

“Hz. İbrahim (a.s) yüzlerce fersah yolu kat ettikten sonra niçin oğlunun avlanmaktan dönmesini beklemedi ve oğlunu görmeden nasıl dönebildi?” diye bir soru herkesin aklına gelebilir. Tarihçiler bu soruya şöyle cevap vermektedirler: Eşi Sara’ya fazla gecikmeyecek diye söz vermişti. Bu yüzden oğlunun dönmesini beklemedi.

Bu yolculuktan sonra Allah tarafından İbrahim’e (a.s), tekrar Mekke’ye gidip Nuh Tufanı’nda yıkılan Kâbe’yi düzelterek Tevhit ehlinin kalplerini o noktaya çekmesi emredildi.

Kur’an-ı Kerim, Kâbe yapıldıktan sonra İbrahim’in (a.s) ömrünün sonlarında Mekke çölünün bir şehir haline geldiğini beyan ediyor. Çünkü İbrahim (a.s) işini tamamladıktan sonra şöyle yalvarıyor Allah’a: “Rabbim, bu şehri emniyetli et, beni de, oğlumu da putlara tapmaktan uzak tut.” 3

Hâlbuki Mekke çölüne ilk girişinde şöyle dua etmişti: “Rabbim, burayı emniyetli bir şehir et.” 4

Konuyu tamamlamak için Kâbe’nin nasıl yapıldığını ve kısa tarihçesini anlatmak yerinde olacaktı. Fakat asıl hedefimizden uzaklaşmamak için aziz Peygamberimizin (s.a.a) tarihte meşhur olan atalarından bazısının özelliklerini açıklamaya başlıyoruz.

2- KUSAY B. KİLAB

İslam Peygamberi’nin (s.a.a) ataları sırasıyla şöyledir: Abdullah, Abdulmuttalib, Haşim, Abdumenaf, Kusay, Kilab, Murre, Ka’b, Luy, Galib, Fihr, Malik, Nazr, Kinane, Huzeyme, Mudrike, Elyes, Muzar, Nizar, Mu’d, Adnan. 5 Şüphesiz Mu’d b. Adnan’a kadar Peygamberimizin (s.a.a) nesebi yukarıdaki şekildedir. Fakat Adnan’dan Hz. İsmail’e (a.s) kadar hem sayı hem de isimler bakımından ihtilaflıdır. İbn-i Abbas’ın Hz. Resul’den (s.a.a) naklettiği bir hadise göre, Resul-i Ekrem’in (s.a.a) neseb-i şerifi Adnan’a yetiştiği zaman durulmalı, ondan o tarafa geçilmemelidir. Çünkü bizzat Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) kendisi atalarını saydığı zaman Adnan’dan öteye geçmiyor ve bu konuda Arap içerisinde meşhur olanın doğru olmadığını buyuruyordu. 6

Biz de bu yüzden şüpheli olmayan bölümü zikrettik.

Adı geçen fertler, Arap tarihinde tanınan kimselerdir. Fakat onların bazısının hayatı İslam tarihiyle alakalı olduğu için sadece Peygamber’in (s.a.a) dördüncü ceddi Kusay’dan değerli babası Abdullah’a kadar biyografilerini açıklayacağız ve geri kalanların biyografilerini açıklamaktan, konumuzla fazla ilintili olmadığı için kaçınacağız. 7

Kusay, İslam Peygamberi’nin (s.a.a) dördüncü ceddidir. Annesi Fatıma, (Kilab) kabilesinden biriyle evlendi. Bu evlenmenin neticesi, Zöhre ve Kusay adında iki çocuk oldu. Henüz ikinci çocuk beşikte iken Fatıma’nın kocası öldü. Fatıma, yeniden Rabia adında bir kişiyle evlendi ve onunla birlikte Şam’a gitti. Kusay, Rabia’nın tıpkı bir baba gibi himayesinden faydalanmaktaydı. Fakat sonunda Kusay ile Rabia’nın kabilesi arasında anlaşmazlık çıktı. Bu yüzden onu kabilelerinden kovdular. Annesi bu duruma çok üzüldü ve oğlunu Mekke’ye geri döndürmek mecburiyetinde kaldı. Kısa bir zamanda Mekkelilerden ve özellikle Kureyş kabilesinden üstün ve kabiliyetli olduğunu gösterdi. Uzun bir süre geçmeden Mekke’nin yüksek makamları ve hükümetini, Kâbe’nin anahtardarlığını eline alarak oranın mutlak hükümdarı oldu. O Mekke’de çok işler yaptı. Mesela, halkı Kâbe’nin etrafında ev yapmaya teşvik etti ve Araplar için “Dar’ün-Nedve” isminde bir şura kurdu. Arap büyükleri bu umumi merkezde bir araya gelip meselelerini hallederlerdi. Kusay, miladi beşinci yüzyılda dünyaya gözünü yumdu. Ondan Abduddar ve Abdumenaf adında iki oğul hatıra kaldı.

3- ABDUMENAF

O, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) üçüncü ceddidir. Abduddar’dan yaşça küçüktü, ama kalplerde özel bir yeri vardı. Daima halkı, Allah’tan korkmaya, insanlarla iyi geçinmeye ve “Sıla-i Rahim”e (akrabalarla ilişkiyi kesmemek) davet ederdi.

Toplumdaki bu büyük yeriyle birlikte, Kâbe’nin yüksek makamlarını ele geçirmek hususunda kardeşi Abduddar ile asla rekabete kalkışmadı. Babalarının vasiyeti üzerine hükümet ve başkanlık Abduddar’ın elinde bulunuyordu. Ancak iki kardeş öldükten sonra oğulları, makamları ele geçirme konusunda ihtilaf ettiler. Uzun çekişmelerden sonra makamları kendi aralarında böldüler ve böylece iş barışla son buldu. Kâbe’nin anahtardarlığı ve Dar’ün-Nedve’nin başkanlığı Abduddar’ın oğullarına, hacıların suyunu temin etmek ve onları konuklamak da Abdumenaf’ın oğullarına düştü. Bu taksim İslam’ın doğuşuna kadar devam etmişti. 8

4- HAŞİM

O, aziz Peygamberimizin (s.a.a) ikinci ceddidir. Adı “Amr”, lakabı “Elâ”dır. Abdüşems ile ikiz idiler. Diğer iki kardeşi, Muttalib ve Nevfel’dir.

Tarihçiler arasında meşhurdur ki: Haşim ile Abdüşems ikiz idiler ve doğdukları zaman Haşim’in parmağı kardeşi Abdüşems’in alnına yapışık idi. Parmağı alnından ayırdıkları zaman çok kan aktı. Bu olayı halk kötüye yordu. 9

Halebi kendi “Sire”sinde şöyle yazıyor: “Bu kötü yorum, etkisini bıraktı. İslam’dan sonra Haşim oğullarından olan Beni Abbas ile Abdüşems’in soyundan olan Beni Ümeyye arasında savaş ve kandökücülük hâkim oldu.” 10

Halebi Hz. Ali’nin (a.s) oğullarının başından geçen acı olayları görmezlikten gelmiş galiba. Halbuki Ümeyye oğullarının, Peygamber’in (s.a.a) evlatlarının kanlarını dökmekle vücuda getirdikleri kanlı olaylar, Haşim oğulları ile Abdüşems oğulları arasındaki düşmanlığın en diri şahididir. Fakat adı geçen yazar, neden bu olaylara hiç değinmemiş, bilemiyoruz.

Arap şiirleri ve edebiyatında da yansıtıldığı gibi Abdumenaf oğullarının özelliklerinden biri, çeşitli yerlerde ölmeleridir. Mesela Haşim Gazze’de, Abdüşems Mekke’de, Nevfel Irak’ta, Muttalib de Yemen’de vefat etmişlerdir! 11

Haşim, her yıl Zilhicce ayının hilali görüldüğü zaman sabahleyin erkenden Kâbe’ye gider, Kâbe’nin duvarına yaslanarak şöyle bir hutbe okurdu: “Ey Kureyş topluluğu, siz, Arapların en akıllıları ve faziletlilerisiniz, ırkınız en iyi ırktır; Allah, kendi evinin yanında size yer vermiştir, bu fazilet de İsmail oğulları içerisinden sadece size aittir. Ey kavmim, bu ayda Allah’ın evinin ziyaretçileri size gelecekler, onlar Allah’ın misafirleridir, onları konuklamak sizin üzerinize düşer. Onların içerisinde yoksul insanlar çoktur. Bu evin sahibine andolsun ki, eğer Allah’ın misafirlerinin hepsini ağırlamaya gücüm yetseydi, sizlerden asla yardım dileğinde bulunmazdım. Fakat şimdilik gücüm yettiği miktarda helal yoldan kazandığımı bu yolda harcayacağım. Bu evin hürmeti hatırına zulüm yoluyla kazandığınız malı bu yolda harcamayın; verdiğiniz mallar gösteriş için olmasın, eğer bir kimse yardım etmeye kalben razı değilse, sakın vermesin.” 12

Haşim’in hükümdarlığı, her yönünden Mekkelilerin faydasına idi. Halkın yaşam durumlarının iyileşmesinde çok etkisi vardı. Kıtlık yıllarında, onun cömertliği, halka kıtlık acısını hissettirmiyordu.

Mekkelilerin ticaretini kalkındırma yolunda attığı büyük adımlardan biri “Gassan” emiriyle bir antlaşma imzalamasıydı. Haşim’in bu adımı, kardeşi Abdüşems’in Habeşistan emiriyle, diğer iki kardeşi Muttalib ve Nevfel’in de Yemen emiri ve İran şahıyla antlaşmalar imzalamalarına sebep oldu. Bu antlaşmalar gereğince, antlaşma taraflarının ticari eşyaları, tam bir güvenlik ve emniyet içerisinde birbirlerinin ülkesine ihraç edilecekti. Böylece ticaret yolundaki birçok zorluklar ortadan kalktı ve Mekke’de İslam’ın doğuşuna kadar devam eden birçok pazar vücuda geldi.

Haşim’in faydalı işlerinden bir diğeri, Kureyş’in yazın Şam’a kışın da Yemen’e ticaret seferi yapmalarını düzenlemesiydi. Bu adet, İslam’ın zuhurundan bir süre sonraya kadar da devam etmişti.

Ümeyye b. Abdüşems Haşim’i Kıskanıyor

Abdüşems’in oğlu Ümeyye, amcası Haşim’in azameti ve büyüklüğüne haset etti. Halkın kalplerini kendine çekmek için çok bahşişte bulundu. Fakat çok çalışmasına rağmen Haşim’in yolunu takip edemedi ve hatta onun Haşimi köklerini övmeleri, Haşim’in izzet ve azametini daha bir artırdı.

Haset ateşi, Ümeyye’nin içinde durmadan yanmaktaydı. Sonunda amcasını, Arap bilginlerinden birinin yanına gitmeye mecbur etti. O bilgin, kimi överse o, işleri elinde bulunduracaktı. Haşim’in azameti, kardeşinin oğlu ile çekişmeye kalkışmasına mani oluyordu. Fakat Ümeyye’nin ısrarı, onu iki şartla bu işi kabul etmeye mecbur etti:

1) Kim yenilirse, hac günlerinde yüz tane kara gözlü deve kurban kesecektir.
2) Yenilen şahıs, on yıl Mekke’yi terk edecektir.

Arap bilgini (Asfan kâhini) Haşim’i görür görmez onu övmeye başladı. Anlaşma üzerine Ümeyye, vatanını terk edip on yıl Şam’da kalmaya mecbur oldu. 1

Bu irsi (soydan gelen) hasedin eserleri, İslam’dan sonra da 130 yıl sürdü. Ve tarih boyu görülmeyen cinayetlere sebep oldu. Yukarıdaki hikâye adı geçen iki taifenin düşmanlığının ne zamandan başladığını göstermekle birlikte Emevilerin Şam yöresindeki nüfuzlarının sebebini de ortaya koymaktadır.

Buradan anlaşılıyor ki, Emevilerin eskiden beri Şamlılarla olan ilişkileri, onların Şam’da hüküm sürmelerinin zeminini hazırlamıştı.

Haşim’in Evlenmesi

Amr-i Hazreci’nin kızı Selma, asaletli bir kadındı. Kocasından boşanmış ve hiç kimseyle evlenmiyordu. Haşim, Şam’a yaptığı seferlerinin birinden dönerken Yesrib’de (Medine) birkaç gün kalıp Selma’ya talip oldu.

Haşim’in büyüklüğü, zenginliği, cömertliği ve Kureyş içerisinde sözünün geçerliliği, Selma’nın dikkatini çekti ve iki şartla onunla evlenmeye razı oldu. Şartlardan birinde doğum zamanında kendi kavminin arasında bulunmayı istiyordu.

Bu şart üzerine, Haşim ile bir müddet Mekke’de yaşadıktan sonra hamilelik belirtileri görüldüğü zaman Yesrib’e döndü. Orada bir oğlan çocuk doğurdu. Adını “Şeybe” koydular. Fakat sonraları “Abdulmuttalib” adıyla meşhur oldu. Tarihçiler bu lakap ile meşhur olmasının nedenini şöyle yazıyorlar:

Haşim, ömrünün son dakikalarını geçirdiğini hissettiği zaman kardeşi Muttalib’e şöyle dedi: “Kardeşim, kölen Şeybe sana emanet.” Bu yüzden “Abd’ül-Muttalib” yani (Muttalib’in kölesi) diye tanındı.

Bazen de şöyle diyorlar: Bir gün Mekkelilerden biri, Yesrib sokaklarından geçerken çocukların ok attıklarını gördü. Çocuklardan biri yarışmayı kazandığı zaman şöyle bağırdı: “Ben Mekke büyüğünün oğluyum!” Mekkeli adam yaklaşıp: “Sen kimsin?” diye sordu. O da: “Ben Haşim b. Abdülmenaf’ın oğlu Şeybe’yim” dedi.

O adam, Yesrib’den Mekke’ye döndükten sonra Haşim’in kardeşi ve Mekke’nin başkanı Muttalib’e, gördüklerini anlattı. Muttalib, kardeşi oğlunu görmeyi arzulayarak Yesrib’e gitti. Şeybe’nin siması, Muttalib’in gözleri önünde kardeşini canlandırıyordu. Onu görürken ağlamaktan kendini alamadı. Selma’nın, oğlunu götürmeye izin vermemesi karşısında o da Şeybe’yi götürmek için ısrar ediyordu. Sonunda Muttalib Selma’dan izin alabildi ve Şeybe’yi atının arkasına bindirerek Mekke yolunu tuttu. Arabistan’ın yakıcı güneşi, yolda Şeybe’nin beyaz yüzünü kararttı, elbiselerini yıprattı. Bu yüzden Muttalib Mekke’ye girdiği zaman Mekkeliler, bu gencin Muttalib’in kölesi olduğunu sandılar ve birbirlerine: “Bu genç (Şeybe), Muttalib’in kölesidir” dediler.

Muttalib, defalarca: “Bu, benim kardeşimin oğludur” dediyse de fayda etmedi ve Muttalib’in yeğeni, “Abdülmuttalib” (Muttalib’in kölesi) diye meşhur oldu. 2

Bazen de şöyle diyorlar: Şeybe’nin bakımını şefkatli amcası Muttalib üstlendiği için “Abd’ul-Muttalib” dediler ona. Çünkü Araplar, bakıcıyı takdir için, bakımını üstlendiği kimselere o adamın kölesi derler.

5) ABDULMUTTALİB

Haşim’in oğlu Abdulmuttalib, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ilk ceddi, Kureyş’in başkanı ve tanınmış bir şahsiyeti idi.

Toplumsal hayatında parlak ve hassas noktalar vardır. Onun başkanlık dönemi, İslam tarihiyle yakından ilişkili olduğu için hayatındaki bazı olayları inceleyeceğiz.

Şüphesiz insan, ne kadar güçlü bir ruha sahip olursa olsun, yine de az da olsa kendini çevreye uydurur ve çevrenin gelenek görenekleri onun düşüncesini etkiler. Fakat kimi zamanlar, çevredeki amiller karşısında son derece cesaretle direnen ve kendini her türlü pisliklerden koruyabilen şahsiyetler de görülmektedir.

Abdulmuttalib bu grubun başta gelen örneklerinden biri olup hayatı parlak noktalarla doludur. Puta tapma, şarap içme, faiz yeme, adam öldürme ve sair kötü işleri normal şeyler sayan bir topluluk arasında, seksen yıldan fazla yaşamıştı. Ama ömründe şaraba dudağını vurmayan, halkı adam öldürme, şarap içme ve sair kötü işlerden kaçındıran, mahremlerle evlenmekten, çıplak bedenle tavaf etmekten kesinlikle kaçınan, nezir ve ahdine son nefesine kadar bağlı kalan bir insandı. O, yaşadığı dönemde eşine pek az rastlanan örnek insanlardandır.

Evet, dünyanın en büyük yol göstericisi Hz. Muhammed’in (s.a.a) nurunu taşıyan bir şahsiyet, elbette tertemiz ve her türlü pisliklerden arınmış bir insan olmalıdır.

Abdulmuttalib’in kısa ve hikmetli sözleri ve hikâyelerinden de anlaşıldığı gibi Abdulmuttalib, o karanlık muhitte muvahhit ve ahirete inanan kişilerdendir. Daima: “Zalimler,” diyordu, “bu dünya yaşantısında cezalarını çekeceklerdir. Eğer çekmeden ölürlerse, son günde (ahirette) yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.”

Harb b. Ümeyye, onun yakın akrabalarından ve Kureyş’in büyük şahsiyetlerinden biriydi. Onun Yahudi bir komşusu vardı. Bir gün bu Yahudi, Tihame çarşılarından birinde Harb’e sert davranınca aralarında anlaşmazlık çıktı. Bu olay, Harb’in kışkırtmaları sonucunda Yahudi’nin öldürülmesine sebep oldu. Abdulmuttalib bunu duyduğu zaman Harb ile ilişkisini kesti ve Yahudi’nin kan parasını Harb’den alıp öldürülenin adamlarına vermek için çok çalıştı. Bu kısa hikâye, bu büyük insanın adaletseverliğini ve güçsüzleri himaye ettiğini açıkça göstermektedir.

Zemzem Kuyusunun Kazılması

Zemzem kuyusu bulunduğu günden itibaren Cürhüm kabilesi onun etrafına toplanmış ve Mekke hükümetini ellerinde bulundurdukları uzun yıllar boyu onun suyundan yararlanmışlardı. Fakat Mekke ticaretinin gelişmesiyle halkın dünya hayatına dalmaları ve her türlü kötü işlere başvurmaları sonucu yavaş yavaş Zemzem kuyusu kurudu.

Bazıları da diyorlar ki: “Huzaa” kabilesi, Cürhüm kabilesine saldırınca Mekke’yi terk etmeye mecbur kalmışlardı. Cürhüm kabilesinin büyüğü Muzaz b. Amr, düşmanın saldırıları ile Mekke başkanlığının elinden çıkacağını kestirmişti. Bu yüzden Kâbe için hediye unvanıyla getirilen altından yapma iki geyik ve birkaç tane çok kıymetli kılıcın kuyuya atılmasını ve sonra da kuyunun yerinin belli olmaması için toprakla doldurulmasını emretmişti. Eğer tekrar geri dönüp Mekke’de hükümeti ele geçirirlerse, o hazineden yararlanabileceklerdi. Bir süre sonra Huzaa kabilesi saldırıyı başlattı. Cürhüm kabilesi ve Hz. İsmail’in (a.s) oğullarından birçoğu Mekke’yi terk etmeye mecbur olup Yemen’e göçtüler. Daha sonra da onlardan hiçbir kimse Mekke’ye dönmedi.

O tarihten sonra Mekke hükümeti Huzaa kabilesinin eline geçti. Bilahare İslam Peygamberi’nin (s.a.a) dördüncü ceddi Kusay b. Kilab’ın iş üstüne geçmesiyle Kureyş’in yıldızı parladı. Abdulmuttalib’in başkanlık dönemine sıra gelince de Zemzem kuyusunu kazıp açmayı düşündü. Fakat kuyunun yeri bilinmiyordu. Çok araştırmalardan sonra nihayet kuyunun yerini buldu ve oğlu Haris ile birlikte kuyuyu temizlemek için gereken malzemeleri hazırlamaya başladı.

Genellikle her grubun içerisinde daima bahane peşinde olan ve her türlü olumlu işin yapılmasını önlemeye çalışan bir avuç insan vardır. Abdulmuttalib’in rakipleri de bu iftiharın ona nasip olmaması için Abdulmuttalib’e itiraz ederek: “Ey Kureyş’in büyüğü,” dediler, “bu kuyu ceddimiz İsmail’in (a.s) hatırasıdır. Bizim hepimiz de onun evlatlarıyız. Bu yüzden hepimiz bu işe katılmalıyız.” Abdulmuttalib bazı nedenlerden dolayı önerilerini kabul etmedi. Çünkü Abdulmuttalib, tek başına kuyuyu açarsa suyu bedava olarak umumun yararlanmasına bırakacak ve Allah’ın evini ziyarete gelenlere sağlayacaktı. Bu da hiçbir kimse karışmadan tek başına bu işi yaptığı takdirde mümkündü ancak.

Sonunda anlaşamayınca kâhin denilen Arap bilginlerinden birinin yanına gidip: “O ne derse kabul edeceğiz” diye kararlaştırdılar. Abdulmuttalib ve rakipleri, Hicaz ve Şam arasındaki susuz ve bitkisiz çöllere koyuldular.

Yolun yarısında oldukça susadılar. Artık hayatlarının son dakikalarını geçirmektedirler. Bu yüzden ölümlerini ve nasıl gömüleceklerini düşünüyorlardı. Abdulmuttalib: “Herkes kendisi için bir kabir kazsın. Öldüğü zaman kalanlar onu gömsün. Eğer susuzluk devam eder ve hepimiz ölürsek, en son ölenimizden başka hepimiz toprağın altına gömülmüş olur, yırtıcılar ve kuşlara yem olmayız,” diyerek görüşünü açıkladı.

Abdulmuttalib’in görüşünü beğendiler. Herkes kendisi için bir kabir kazdı ve sararmış yüzleriyle ölümü beklemeye koyuldular. Fakat birden Abdulmuttalib seslendi: “Ey millet! Böyle ölmek zilletle ölmektir. En iyisi, hepimiz bir arada çöle düşüp su arayalım. Belki Allah’ın lütfu halimize şamil olur.”

Hepsi bineklerine binerek yola düştüler.

Çok sürmeden tatlı bir su buldular ve böylece ölümden kurtuldular. Ondan sonra geldikleri yoldan Mekke’ye dönüp Zemzem kuyusunu açmakta Abdulmuttalib’in görüşünü kabul ettiler ve onu bu hususta hür bıraktılar.

Abdulmuttalib biricik oğlu Haris ile birlikte kuyuyu açmaya başladılar. Epey kazdıktan sonra iki altın geyik ve birkaç tane kılıçla karşılaştılar. Kureyş tekrar yeni bir velvele çıkardı. Kendilerini bu hazineye ortak bildiler. Aralarında kura çekilmesini kabul ettiler. Çekim sonucu iki altın geyik Kâbe’ye, kılıçlar da Abdulmuttalib’e yetişti. Kureyş hiçbir şey alamadı. Fakat Abdulmuttalib çok cömertti. O kılıçlardan Kâbe’ye bir kapı yapıp geyikleri de o kapıya nasbetti.

Ahd Yolunda Fedakârlık

Cahiliye Arapları kötü sıfatlar içerisine gark oldukları halde, övülecek sıfatları da vardı. Mesela ahdi çiğnemek onların arasında en kötü işlerden sayılırdı. Bazen Arap kabileleriyle çok ağır ve zor anlaşmalar imzalar ve sonuna kadar ona bağlı kalırlardı. Kimi zamanlar çok zor şeyleri nezreder, ama her türlü zorluk ve zahmetlere katlanarak onu yerine getirmeye çalışırlardı.

Abdulmuttalib, Zemzem kuyusunu kazdığı zaman fazla evladı olmadığı için Kureyş arasında güçsüz olduğunu hissetti. Bu yüzden on tane oğlu olursa, birisini Kâbe’nin önünde kurban kesmeyi nezretti ve bunu hiçbir kimseye bildirmedi.

Uzun bir zaman geçmeden oğullarının sayısı 10’u buldu. Artık nezre vefa etmek zamanıydı. Mevzuyu oğullarına açıp onların rızasını aldıktan sonra kura ile birini seçmeyi düşündü. Abdulmuttalib konuyu oğullarına açınca hepsi muvafakat etti.

Çekim merasimi yapıldı. Kura, aziz Peygamberimizin (s.a.a) babası Abdullah’ın adına çıktı. Abdulmuttalib hiç gecikmeden Abdullah’ın elinden tutup kurbangaha taraf götürdü. Kureyş, Abdulmuttalib’in nezri ve kura çekmesinden haberdar oldu. Gençler gözyaşı döküyorlardı. Bazıları: “Bu gencin yerine keşke beni kesseler” diyordu.

Kureyş’in büyükleri: “Eğer,” diyorlardı, “onun yerine mal verebilirse, biz servetimizi Abdulmuttalib’e vermeye hazırız.” Abdulmuttalib milletin coşkun duygu dalgaları karşısında ne yapacağını bilmiyordu. Ahdini çiğnememeye dikkatli olmasıyla birlikte bu müşküle bir çözüm yolu arıyordu. O arada biri: “Bu meseleyi bir kâhine söyleyelim. Belki o bir çözüm yolu bulabilir” dedi. Abdulmuttalib ve Kureyş büyükleri bu öneriyi kabul ettiler. Bunun üzerine Yesrib’de bulunan bir bilginin (kâhin) yanına gittiler. O, cevap vermek için bir gün fırsat istedi. İkinci gün hepsi onun yanına gittiğinde şöyle dedi: “Sizin aranızda bir insanın kan parası ne kadardır?”

“On devedir” dediler. “Öyleyse,” dedi, “on deve ile kurban edilmek için seçilen kişinin arasında kura çekin. Eğer kura o adamın adına çıkarsa, develeri iki kat edip develerle onun arasında çekim yapın. Tekrar kura çekin, kura develerin adına çıkıncaya kadar bu şekilde devam edin.”

Kâhinin önerisi halkın duygularını sakinleştirdi. Çünkü yüzlerce deveyi kesmek onlara, Abdullah gibi bir genci kendi kanına buladığını görmekten daha kolaydı. Mekke’ye döndükten sonra bir gün herkesin toplandığı bir yerde kura çekme merasimi yapıldı ve onuncu defa develerin sayısı 100’e çıkınca kura develerin adına çıktı. Abdullah’ın kurtulması halkı çok sevindirdi. Fakat Abdulmuttalib: “Yeniden kura çekeceğim ki Allah’ın bu işe razı olduğunu bilelim” dedi. Abdullah ile 100 deve arasında üç defa kura çekti. Her defasında da kura 100 devenin adına çıktı. Böylece Allah’ın bu işe razı olduğuna yakin etti.

Abdulmuttalib aynı günde kendi şahsına ait develerinden 100 tanesini Kâbe’nin önünde kurban kesti ve hiçbir insan ve hayvanı kurban etinden yemekten alıkoymamalarını emretti.

FİL YILI HADİSESİ

Bir millet içerisinde vuku ve kimi zamanlar dini, milli veya siyasi kökleri olan büyük bir olay, genellikle o milletin tarihinde dönüm noktasını oluşturmaktadır. Örneğin, Hz. Musa’nın (a.s) kıyamı Yahudiler için; Hz. İsa’nın (a.s) doğumu Hristiyanlar için ve İslam Peygamberi’nin (s.a.a) hicreti de Müslümanlar için tarihte dönüm noktası olmuş ve bu üç milletten her biri, hayatlarındaki olayları onunla ölçegelmişlerdir.

Bazı zamanlar bazı milletler, bir asıl tarihe sahip olmakla birlikte kimi olaylardan da tarih başlangıcı olarak faydalanmaktadırlar. Mesela, Batı ülkelerinde Fransız İhtilali ve Rusya’da “1917 Ekim Komünist Hareketi” diğer bir çok olaylar için tarih başlangıcı olmuştur. Fakat siyasi ve dini hareketlerden mahrum olan medeniyetsiz milletler, tabiatıyla olağanüstü olayları tarihin başlangıcı edinirler.

Bu yüzden doğru dürüst bir medeniyete sahip olmayan Cahiliye Arapları; savaş, deprem ve kıtlık gibi acı olayları veya olağanüstü olguları kendileri için tarih başlangıcı olarak kabul ediyorlardı. Bu yüzden Arap tarihinde çeşitli tarih başlangıçları görmekteyiz. Bunların en sonuncusu, Fil Yılı hadisesi ve Ebrehe’nin Kâbe’yi tahrip etmek amacıyla Mekke’ye saldırmasıdır. Bu olay, daha sonra diğer olaylar için tarihin başlangıcı oldu.

Bu hadise, 570 miladi yılında meydana geldi. Aziz Peygamberimiz (s.a.a) de aynı yılda doğmuştur. Şimdi bu büyük hadiseyi incelemeye başlayalım.

Bu Hadise Nereden Kaynaklandı?

“Ashab-ı Fil” öyküsü Kur’an-ı Kerim’de kısaca açıklanmıştır. Biz bu olayı anlattıktan sonra bu konuda inen ayetleri zikredeceğiz. Tarihçiler bu olayın kökü hakkında şöyle yazıyorlar: Yemen Hükümdarı “Zunüvas”, yolculuklarından birinde Yesrib’den (Medine) geçmişti. O zaman Yesrib, dini açıdan iyi bir mevkie sahipti. Yahudilerden bir grup oraya toplanmış, şehrin her tarafında birçok mabetler yapmışlardı. Yahudiler, fırsattan yararlanarak Yemen Şahını çok ağırladılar ve onu kendi dinlerine davet ettiler. Çünkü o, Yahudi dinini kabul ettiği takdirde Yahudiler, onun hükümetinin himayesi altında Roma Hristiyanları ve putperest Arapların hücumlarından güvende olacaklardı. Bu konudaki tebliğleri etkili oldu. Zunüvas, Yahudiliği kabul etti ve onu yaymak için çok çalıştı. Bazıları korkudan Yahudiliğe inandılar, kimileri inanmadıkları için ağır cezalara uğratıldılar. Hristiyanlığı yakın bir geçmişte kabul etmiş olan Necran halkı, kendi dinlerini terk edip Yahudilik öğretilerine uymayı hiçbir pahaya kabul etmediler. Onların bu işi, Yemen Padişahına ağır geldi. Bu yüzden büyük bir orduyla Necran asillerini ezmeyi kararlaştırdı.

Ordunun komutanı, Necran şehrinin eşiğinde bir çukur kazdırıp içerisinde korkunç bir ateş yaktırdı ve muhalifleri yakmak ile tehdit etti. Hristiyanlığa gönülden bağlı olan Necran’ın yiğit halkı, bu tehditten asla korkmayıp ölüm ve yanmaya kucak açtılar. (45)

İslam tarihçisi İbn-i Esir-i Cezeri şöyle yazıyor: “O sırada Necran ahalisinden bir kişi, Roma Kayserinin yanına kaçtı ve o zamanda Hristiyanlığı şiddetle savunmakta olan Roma İmparatoruna Necran’da olup bitenleri anlatarak, o kan içici kişiyi cezalandırmasını ve Hristiyanlık dininin temellerini o yörede sağlamlaştırmasını istedi. Roma İmparatoru, duruma üzüldüğünü bildirerek şöyle dedi: ‘Ülkelerimizin uzaklığı nedeniyle ben ordumla oraya varamam. Fakat ben, Hristiyan olan Habeşistan Padişahı Neccaşi’ye bir mektup yazacağım. Ondan Necran’da öldürülenlerin intikamını almasını isteyeceğim.'” Necranlı adam, Kayser’in mektubunu alıp hızla Habeşistan’a doğru yola çıktı. Habeşistan’a yetiştiği zaman Habeşistan Padişahına olayı baştan sona anlattı. Padişah olayı duyunca gayrete geldi. Bunun üzerine, “Ebrehet’ül-Eşrem” adında bir Habeşistanlının komutasında, sayısı yetmiş bini bulan bir orduyu Yemen’e doğru sevk etti. Habeşistan’ın düzenli ve donanmış ordusu denizden geçerek Yemen kıyılarında çadır kurdu. Zunüvas ne kadar çalıştıysa sonuç alamadı; her ne kadar kabilelerin başkalarını yardıma çağırdıysa müspet bir cevap vermediler.

Sonunda ufak bir hamleyle hükümeti devrildi ve Yemen gibi bayındır bir ülke, Habeşistan hükümetinin eline geçti. Ordunun komutanı Ebrehe, Habeşistan Padişahı tarafından oranın hükümdarlığına tayin edildi.

Ebrehe, Habeşistan Padişahının dikkatini çekmek için Sana’da zamanında benzeri olmayan görkemli bir kilise yaptırdı. Sonra Neccaşi’ye şu anlamda bir mektup yazdı: “Kilisenin yapımı bitmek üzeredir. Yemen halkını Kâbe’yi ziyaretten önlemeyi ve bu kiliseyi ziyaretgâh yapmayı düşünüyorum.” Mektubun mazmununun Arap kabileleri arasında yayılması kötü bir tepki yarattı. Hatta Benî Efkam kabilesinden bir kadın, bir gece o kiliseyi pislemişti bile. Arapların Ebrehe’nin kilisesine karşı itinasızlık, saygısızlık ve düşmanlıklarını gösteren bu amel, Ebrehe’yi çok öfkelendirdi. Bir yandan da her ne kadar yaptırdığı mabedin süs püsüne önem veriyorduysa da halkın Kâbe’ye bağlılığını bir türlü kesemiyordu. Bu yüzden Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak için yemin etti. Bu iş için bir ordu düzenledi ve ordunun ön kısmını savaş filleriyle donattı. Daha sonra Tevhit kahramanı İbrahim Halil’ür-Rahman’ın (a.s) yeniden yaptığı evi yıkmak için yola çıktı. Araplar her ne kadar durumun hassas ve Arap milletinin bağımsızlığı ve şahsiyetinin çöküş eşiğinde olduğunu görüyorlardıysa da Ebrehe’nin geçmişteki başarılarından dolayı dehşete kapılıp herhangi olumlu bir işe teşebbüs edemediler. Ama yine de Ebrehe’nin yolu üstünde olan bazı cesaretli kabile başkanları yiğitçe savaştılar. Mesela, Yemen eşrafından olan “Zunefe”, ateşli hitabeleriyle kavmini Kâbe’yi savunmaya çağırdı. Fakat kısa bir sürede Ebrehe’nin ordusu onları dağıttı. Ondan sonra “Nüfeyl b. Habib” şiddetli bir mücadele verdi.

Ancak onun da ordusu kısa bir zamanda yenilgiye uğradı, kendisi de esir düştü ve Ebrehe’den af diledi. Ebrehe de: “Bize Mekke’ye kadar yol gösterirsen seni bağışlarım” dedi.

Bu yüzden Nüfeyl, Taif’e kadar Ebrehe’yle ordusuna kılavuzluk etti, oradan o tarafın da yol göstericiliğini Ebu Rağğal adında bir dostunun üzerine bıraktı. Yeni kılavuz onları Mekke yakınında “Mugammes” denilen bir yere kadar götürdü. Ebrehe’nin ordusu orayı kendine karargâh edindi. Ebrehe, eski adet üzerine komutanlarından birini Tihamelilerin (Mekkeliler) deve ve hayvanlarını yağmalamakla görevlendirdi. Yağma edilen develerin içinde Abdulmuttalib’in de 200 devesi vardı. Daha sonra Hanata adında diğer bir komutanını mesajını Kureyş’in büyüğüne ulaştırmakla görevlendirdi ve ona şöyle dedi: “Kâbe’nin yıkıldığını gözlerimin önünde görüyorum. Kesindir ki Kureyş önce mukavemet edecektir. Fakat kan dökülmemesi için hemen Mekke’ye git ve büyüklerine de ki: Benim hedefim Kâbe’yi yıkmaktır, eğer Kureyş karşımda durmazsa onlara dokunulmayacaktır.”

Ebrehe’nin elçisi Mekke’ye girdiğinde her tarafta bu olay hakkında konuşulduğunu gördü. “Kureyş’in büyüğü kimdir?” diye sorulduğunda onu Abdulmuttalib’in evine götürdüler. Abdulmuttalib, Ebrehe’nin mesajını dinledikten sonra şöyle dedi: “Biz asla savunmaya kalkışmayacağız. Kâbe Allah’ın evidir. Allah neyi hayır bilirse o olacaktır.” Abdulmuttalib’in derin bir imana sahip olduğunu da gösteren yumuşak ve barışçı mantığı, Ebrehe’nin elçisinin hoşuna gitti ve kendisiyle birlikte Ebrehe’nin karargâhına gelmesini istedi.

ABDULMUTTALİB EBREHE’NİN KARARGÂHINDA

Abdulmuttalib, oğullarından birkaçıyla birlikte Ebrehe’nin karargâhına gitti. Kureyş rehberinin azamet ve vakarı Ebrehe’yi çok etkiledi. Öyle ki tahtından inip Abdulmuttalib’in elinden tuttu ve kendi yanına oturttu. Ondan sonra, son derece edeple mütercim aracılığıyla Abdulmuttalib’e niçin geldiğini ve ne istediğini sordu? O da cevapta şöyle dedi: “Tihamelilerin develeri, ezcümle bana ait olan 200 deve senin ordun tarafından talan edilmiştir. Senden onların kendi sahiplerine iade edilmesini istiyorum.” Ebrehe bu sözleri duyunca şöyle dedi: “Nurlu yüzün, seni benim gözümde çok büyütmüştü. Fakat (atalarının mabedi olan Kâbe’yi yıkmak için geldiğim şu zamanda) bu küçük ve değersiz dileğin, seni gözümde hayli küçülttü. Ben, Kâbe hakkında konuşacağını ve sizin istikbalinizi, siyasi ve dini hayatınızı tehlikeye sokan bu hedefimden vazgeçmemi isteyeceğini düşünüyordum. Sense gelmiş birkaç tane değersiz deve hakkında konuşuyorsun.” Abdulmuttalib, Ebrehe’ye cevaben şu tarihi cümleyi söyledi: “Ben devemin sahibiyim, Kâbe’nin de sahibi var; onu korur.” Ebrehe bu cümleyi duyduktan sonra “Bu yolda,” dedi, “hiçbir kimse benim önümü alamaz.” Sonra yağma olunan malların sahiplerine geri verilmesini emretti.

Kureyş sabırsızca Abdulmuttalib’in dönmesini bekliyorlardı ki, düşmanla konuşmasının neticesini öğrensinler. Abdulmuttalib döndüğü zaman Kureyş’e: “Hemen,” dedi, “hayvanlarınızla birlikte dağ ve dereye sığının ki, size bir zarar dokunmasın.” Halkın hepsi kısa bir sürede evlerini terk edip dağlara sığındılar. Gece yarısında çocukların ve kadınların iniltileri ile hayvanların sesleri dağ ve dereyi kapladı.

Aynı gecede Abdulmuttalib, Kureyş’ten birkaç kişiyle birlikte dağın başından inip Kâbe’ye geldiler. Abdulmuttalib, ağlar gözleri ve yanık kalbiyle Kâbe’nin kapısının halkasını eline alıp birkaç beyit ile kendi Rabbiyle konuşmaya başladı:

“Allah’ım! Onların şerrinden kurtulmak için senden başkasına ümidim yoktur. Ya Rabbi! Haremini koru onlardan. Kâbe’nin düşmanı senin de düşmandır. Evini tahrip etmelerine müsaade etme. Allah’ım! Kulların evlerini savunurlar, sen de kendi evini savun. Onların haçları ve hilelerinin galip olduğu günü gösterme bize.”

Bu raz-u niyazdan sonra Kâbe’nin kapısının halkasını bırakıp dağın başına gitti.

Sabah erkenden Ebrehe ve askeri güçleri Mekke’ye doğru hareket etmeye hazırlandılar. İşte tam o sırada aniden deniz tarafından gagalarında ve ayaklarında küçük taşlar bulunan bir sürü kuş göründü. Kuşların gölgesi ordunun bulunduğu yeri adeta karartmıştı. Onların görünüşte küçük ve önemsiz silahlarının etkisi çok büyük ve şaşırtıcı oldu. Küçük taşlarla silahlanmış olan kuşlar Allah’ın emriyle Ebrehe’nin ordusunu taş yağmuruna tuttular. Bu taşlamanın etkisiyle başları kırıldı ve bedenlerinin etleri dökülmeye başladı. O ufak taşlardan biri de Ebrehe’nin başına değdi. Korkudan titremeye başladı. Allah’ın kahrı ve gazabına uğradığını anladı. Ordusuna bakınca ağaçların yaprakları gibi yere serildiklerini gördü. Sağ kalanlara hemen Sana’ya doğru geriye dönmeye hazırlanmalarını emretti. Fakat bunların da çoğu yolda korkudan ve bedenlerindeki yaraların etkisiyle öldüler. Hatta Ebrehe’nin kendisi de Sana’ya yetiştiği zaman bedeninin etleri dökülmüştü ve sonunda çok kötü bir şekilde öldü.

Kur’an-ı Mecid, Fil Ashabı’nın öyküsünü Fil suresinde şöyle beyan etmiştir: “Fil ashabına Rabbin ne yaptı, neler etti, görmedin mi? Düzenlerini boşa çıkarmadı mı ve onlara bölük bölük kuşlar göndermedi mi? Onları balçıktan taşlarla taşladılar, onlar da içi boş ekin saplarına, kırılıp ezilmiş samanlara döndüler.”

Buraya kadar anlattıklarımız, İslam tarihlerinin hülasasıdır ve Kur’an-ı Kerim’den de açıkça anlaşılmaktadır. Şimdi Mısırlı büyük müfessir Muhammed Abduh ve Mısır’ın eski Kültür Bakanı Dr. Heykel’in bu konudaki görüşlerini inceleyelim.

Mucize Üzerine

Deneysel ilimlerdeki son gelişmeler ve eski görüşlerin birçoğunun ömrünün sona ermesi, Batı’da kötü tesirler yarattı. Bütün bu değişmeler, deneysel ilimlerde olduğu ve dini inançlarla hiçbir ilişkisi olmadığı halde, bir grubu bütün eski ilimler ve inançlar hakkında kötümserliğe sevk etti. Bu kötümserliğin temelinde yüzlerce yıl boyu insanın düşüncesine ve ilim merkezlerine hâkim olan eski teorilerin, tecrübe ve deney gücüyle yanlış olduğunun ortaya çıkması yatmaktaydı. Artık ne o dokuz felekten, ne yerin merkez olduğundan ve ne de onlarca diğer görüşlerden hiçbir haber yoktu. Bunları görünce “Kalan dini ve ilmi inançlarımızın da böyle olmadığını nereden bilelim?” diye şüpheye düştüler.

Bu düşünce tarzı, bazı bilginlerin kalplerinde eski inançların hepsine karşı şüphe tohumunu serpti ve bu tohum kısa bir zamanda büyüyüp gelişerek bulaşıcı bir hastalık gibi bütün ilim merkezlerine yayıldı.

Diğer bir yandan da Engizisyon Mahkemesi ve kilise makamlarının katılıkları, bu kötümserliğin ortaya çıkmasında, hatta gelişmesinde çok etkili oldu. Çünkü o zamanlar kilise, ilmi bir kanunun keşfine muvaffak olan bilginleri Mukaddes Kitap’a (İncil’e) karşı çıkmak bahanesiyle işkenceyle yok ediyordu. Açıktır ki böylesine bir baskı tepkisiz olamazdı. Kudretin bilginlerin eline geçtiği gün din ve dindarlığın fatihasını okuyacaklarını daha ilk baştan kestirmek mümkündü. Nitekim öyle de oldu. İlim ilerledikçe, bilginler tabiattaki varlıkların aralarındaki ilişkileri daha da bir anladıkça ve birçok tabii olaylar ve hastalıkların nedenlerini keşfettikçe Allah, ahiret ve mucize gibi metafizik meselelere olan inançlar da zayıflıyor, şüpheciler ve inkârcıların sayısı gittikçe artıyordu.

Bilginlerin yakalandıkları ilmi tekebbür sonucu, bazı tabiat âlimleri bütün dini meselelere tahkir gözüyle bakmaya başladılar. Artık İncil ve Tevrat’ın mucizelerinden konuşmuyorlardı. Hz. Musa’nın (a.s) asasaı ve parlayan bembeyaz elini ve Hz. İsa’nın (a.s) Allah’ın emriyle ölüleri dirilten soluğunu birer efsane sayıyorlardı. Kendi kendilerine: “Bir parça ağaç,” diyorlardı, “tabii bir nedeni olmaksızın ejderha olabilir mi? Veyahut bir dua ile bir ölü dirilir mi hiç?”

İlim sahasındaki başarılarının sarhoşluğunda bocalayan bilginler, bütün ilimlerin anahtarını bulduklarını, bütün varlık ve olaylar arasındaki ilişkileri keşfettiklerini zannettiler. Bu yüzden bir parça kuru ağaç ile ejderhanın, ya da dua ile ölülerin dirilmesinin hiçbir ilişkisi olmadığını düşünüyor ve bu gibi meseleleri şüphe veya inkâr ile telakki ediyorlardı.

BAZI BİLGİNLERİN DÜŞÜNÜŞ TARZI

İşaret ettiğimiz düşünüş tarzı, bazı Mısırlı âlimleri de etkiledi. Bu yüzden tarihi ve ilmi meseleleri tahlil ve tefsirde bu yönteme başvurdular. Bunun sebebi de, bu grubun her şeyden önce Batılı bilginlerin düşünceleriyle aşina olmalarıdır.

Bunların kimisi hem Kur’an-ı Kerim ve kesin hadislere saygılı olmak hem de bilginlerin dikkatini kendilerine çekmek istiyorlar veya en azından tabii ilimlerin kanunlarıyla açıklanmayan bir görüş seçmek istemiyorlardı. Bir yandan Kur’an-ı Mecid’de tabii ilimlerle açıklanamayan bir takım mucizelerin anlatıldığını görüyorlar, diğer yandan da ilim sebepleri (duyu ve deney) ile ispatlanmayan bir görüşü benimsemek onlara çok ağır geliyordu. Bu yüzden inanç ve ilim çatışmasına son vermek için hem Kur’an ve kesin hadislerin zahirlerini korumak hem de ilmi kanunların tersine bir söz söylememek yolunu seçtiler.

Şöyle ki: Peygamberlerin bütün mucizeleri ve olağanüstü işlerini tabii ilimlere göre açıklamaya kalkıştılar, öyle ki bütün bunlar tamamen tabii bir şey olarak görünsün. Bu durumda hem Kur’an ve kesin hadislere saygılı kalmış hem de ilmin tersine bir söz söylememiş oluyorlardı.

Örnek olarak Mısırlı ünlü âlim Muhammed Abduh’un Ashab-ı Fil öyküsü hakkındaki tevcihini burada naklediyoruz.

Diyor ki Abduh: “Ebrehe’nin askerleri arasında, sinek ve sivrisinek aracılığıyla nakledilen taş haline gelmiş balçıklar vesilesiyle çiçek ve tifüs hastalığı yayıldı. Kur’an’daki balçıktan taşlardan maksat da, rüzgâr vasıtasıyla yayılarak onlara bulaşan taş haline gelmiş zehirli balçıklardır ki, o canlıların (sineklerin) insanın bedenine dokunması neticesinde çiçek ve tifüs mikropları deri yoluyla bedene girip çok kötü ve irinli yaralar vücuda getirirler. Bunlar, Allah’ın kuvvetli ordularındandırlar ki, ilim dilinde ‘mikrop’ diye adlandırılır.”

Asrımızın yazarlarından biri, adı geçen âlimin sözlerini teyit için şöyle diyor: “Kur’an’da geçen ‘tayr’dan maksat mutlak ‘uçanlar’dır ve sinek ile sivrisineğe de şamil oluyor.”

Bizlerin bunların sözlerini incelemeden önce, tekrar Fil Ashabı hakkında nazil olan ayetlere okuyucuların dikkatlerini çekmek mecburiyetindeyiz. Allah Teala şöyle buyuruyor Fil suresinde:

“Fil ashabına Rabbin ne yaptı, görmedin mi? Düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onlara bölük bölük kuşlar gönderdi; balçıktan taşlarla taşladılar onları. Sonunda onları yenilmiş, kemirilmiş yapraklar gibi etti.”

Bu ayetlerin zahirinden anlaşıldığına göre Ebrehe’nin kavmi Allah’ın gazabı ve kahrına uğramış ve ölümlerinin tek sebebi de kuşlar vasıtasıyla onların üzerlerine dökülen o ufak taşlar olmuştur. O halde, bu ayetlerin zahiri ile çelişen her türlü açıklamayı sıhhatine dair kesin bir delil olmaksızın kabul edemez ve Allah’ın ayetlerini o manaya yükleyemeyiz.

ZİKREDİLEN TEVCİHTE DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR

Yine de öyküde, gaybi amiller yoluyla açıklanması gereken noktalar vardır.

1) Çünkü onların çiçek ve tifüs mikroplarıyla öldüklerini kabul etsek de, “Bu kuşlar çiçek ve tifüs mikroplarının o küçük taşlarda bulunduğunu nereden bilmişler de yem toplama yerine hep birlikte o küçük taşları toplamış, bir ordu gibi Ebrehe’nin askerlerini taşlamışlar?” sorusuyla karşılaşacağız. Hal bu iken, olayın bütününü normal ve tabii bir olay olarak kabul etmek mümkün müdür acaba? Eğer olayın bir bölümünü gaybi amiller ve ilahi iradeyle açıklamamız gerekiyorsa, artık diğer bir bölümünü tabii ve normal gösterebilmek için tevcihlere başvurmaya ne ihtiyaç vardır?

2) İnsanın düşmanı olan “mikrop” adındaki küçücük canlıların o zaman hiçbir kimseyle akrabalığı veya dostluğu yoktu herhalde. Bununla birlikte nasıl oldu da sadece Ebrehe’nin askerlerine saldırdılar ve Mekkelileri tamamen unuttular? Elimizde bulunan tarihlerin hepsi, kayıpların hep Ebrehe ordusundan olduğunu ve bu arada Kureyş ve Arabistan halkına en ufak bir zarar dokunmadığını yazıyorlar. Halbuki çiçek ve tifüs, bulaşıcı hastalıklardandır ve tabiattaki çeşitli amiller vasıtasıyla bir yerden diğer bir yere intikal edebilir ve kimi zamanlar bir ülkeyi bile yok edebilir.

Hal böyle iken olayı, normal bir olay saymak mümkün mü?

3) Bu tevcihlerin mikrobun cinsinde ihtilaf etmeleri, sözlerinin hiçbir delili olmadığını gösteriyor. Bazen veba (kolera) mikrobu diyorlar, kimi zaman da çiçek ve tifüs hastalığı. Halbuki biz bu ihtilaf için sahih ve güvenilecek bir belge bulamadık, müfessirler arasında da yalnızca İkrime —ki o da bu tevcihçilerdendir— bu ihtimali vermiştir. Tarihçilerden de İbn-i Esîr bu ihtimali zayıf bir kavil olarak nakletmiş ve hemen reddine başlamıştır.1

“Hayat-u Muhammed” kitabının yazarı Dr. Heykel’in (Mısır’ın eski kültür bakanı) Ashab-ı Fil öyküsü hakkındaki açıklaması, hepsinden çok daha tuhaftır. Dr. Heykel, Fil suresinin ayetlerini naklettikten sonra, “Onlara bölük bölük kuşlar gönderdi” ayeti gözünün önünde olduğu halde, Ebrehe’nin askerlerinin ölümü hakkında şöyle diyor: “Veba mikrobu, deniz tarafından rüzgâr vasıtasıyla da gelmiş olabilir.”

Eğer veba mikrobunu rüzgâr getirmişse, öyleyse kuşlar ne diye askerlerin üstünde uçuyor ve o ufak taşları onların üzerine döküyorlardı? Bu taşların onların ölmelerinde etkisi neydi? Gerçekten de bu düşünce tarzına kapılmamalı, peygamberler ve büyük ilahi kişilerin büyük işlerini bu şekilde tevcih ve tevil etmemeliyiz. Aslında sadece tabii olguların arasındaki doğal ilişkileri keşfedebilecek tabii ilimler ile i’caz birbirinden ayrı iki şeydir. Bu yüzden, dini bilgileri kısıtlı olan ve bu gibi meselelerden hiç haberi olmayan bir grubu hoşnut etmek için kesin dini ilkelerimizden vazgeçmemeliyiz.

HATIRLATILMASI GEREKEN İKİ NOKTA

Burada iki meseleyi hatırlatmak gerekiyor:

1) Yalnız yanlış anlaşılmasın! Biz bu sözlerimizle, halkın dilinde Peygamberler ve dinin büyüklerine nispet edilen ve doğru dürüst bir belgesi olmayan, bazen de hurafi yönü olan bütün işlerin doğru olduğunu kastetmiyoruz elbette. Hedefimiz, elimizde bulunan kesin belgelere dayanarak, peygamberlerin tabiat ötesiyle irtibatta olduklarını ispat için günümüz tabii ilimleriyle açıklanamayan bir takım olağanüstü işleri yaptıklarını ispatlamaktır.

2) Biz mucizenin varlığına inanmakla illiyet (nedensellik) kanununda istisnaya kail olmuyoruz. Mezkûr kanuna saygılı olduğumuz ve dünyadaki bütün olayların sebepsiz vücuda gelmediğine inandığımız halde bu gibi olayların da birtakım “gayr-i tabii” nedenleri olduğunu söylüyoruz. Fakat bu nedenler, ilahi kişilerin elindedir.

Onun için “duyu” ve “deney” ile bu çeşit nedenler bulunamamıştır bahanesiyle onları inkâr edemeyiz. Kısacası, peygamberlerin olağanüstü işleri de nedensiz değildir, ancak normal tabii nedenlerle de açıklanamaz; öyle olsalardı zaten artık mucize denilemezdi bunlara.

EBREHE YENİLDİKTEN SONRA

Ebrehe’nin öldürülmesi ve Kâbe ve Kureyş düşmanlarının hayatlarının sona ermesi, Mekkelileri ve Kâbe’yi Arap dünyasının gözünde çok büyüttü. Artık hiçbir kimse, Kureyş topraklarına saldırmayı, onlara eziyet etmeyi veya Tevhid evini viran etmeyi aklından geçirmeye bile cüret edemiyordu. Allah, Kâbe’nin hürmetini korumak ve Kureyş’in azametini bildirmek için onların bir numaralı düşmanını o şekilde helak etti diye bir intiba vardı efkâr-ı umumide. Bu olayın yalnızca Kâbe’yi korumak için olduğunu pek az kimse düşünebilmişti. Kureyş’in büyüklük veya küçüklüğünün bu hadisede hiçbir etkisi yoktu. Çünkü diğerleri tarafından nice saldırılar yapılmıştı Kureyş’e, ama hiçbirinde böyle bir durumla karşılaşmamışlardı.

Kureyş’ten hiçbir kimsenin burnu bile kanamadan elde edilen bu bedava zafer, Kureyş’i çok değiştirdi; bir grup bu itinasızlıklarını daha da bir artırdı. Başkalarına bazı mahdudiyetler koymayı düşündüler. Kendilerini Arab’ın mümtaz tabakası bildiler. Üç yüz altmış beş tane putun yalnızca onlara teveccüh ettiğini zannettiler. Bu yüzden eğlenme programlarını daha bir genişlettiler. Hurma şarabı kadehlerini başlarına çekiyorlar, bu işi kimi zaman da Kâbe’nin etrafında yapıyorlardı ve kendi tabirleriyle ömürlerinin en iyi saatlerini Arap kabilelerinin taş ve tahta putlarının yanında geçiriyorlardı.

Hîre “Münzirîler”i, Şam “Gassânîler”i ve Yemen kabileleri hakkında duydukları hikâyeleri anlatıyorlardı birbirlerine. Bu tatlı hayatı da putların teveccühlerinden biliyorlardı.

KUREYŞ’İN HAYALİ SINIRLARI

İnsanoğlu, hayat ufukunu saf gördü mü ve kendini hayali bir dokunulmazlık içinde buldu mu, işte o zaman yaşama hakkını kendine tahsis eder ve başkası için hiçbir kıymet ve değere inanmaz.

Ashab-ı Fil hadisesinden sonra Kureyş, kendi azamet ve üstünlüğünü diğerlerine göstermek için “Hill”2 ehline hiçbir hürmet gözetmemeye başladı. Zira: “Bütün Arap,” diyorlardı, “bizim mabedimize muhtaçtırlar; Arap camiası kendi gözüyle bizim Kâbe’deki putların teveccüh ve lütuflarına mazhar olduğumuzu gördüler.”

Bu yüzden Hill ehline baskı yapmaya başladılar. Tam bir diktatörlükle Hill ehline hac ve umre için Mekke’ye girdikleri zaman, beraberlerinde getirdikleri yiyecekten yemeyi yasakladılar. Harem ehlinin yemeklerinden yemeliydiler. Tavaf ettikleri vakit, Mekke’nin mahalli elbiselerinden istifade etmeleri lazımdı. O elbiseyi temin edemeyenler ise çıplak olarak Kâbe’yi tavaf etmeliydi. Bunu yapmaya hazır olmayan bazı Arap büyükleri hakkında da, tavaftan sonra elbiselerini çıkarıp atmaları kararlaştırılmıştı. Hiçbir kimsenin de o elbiseyi bir daha giymeye hakkı yoktu. Kadınlar ise mutlaka çıplak tavaf etmeliydiler, ancak başlarını örtmeleri ve özel bir şiiri terennüm etmeleri gerekirdi. Ebrehe’nin saldırısından sonra hiçbir Yahudi ve Hristiyan’ın Mekke’ye girmeye hakkı yoktu. Ancak Mekkelilerden birinin işçisi olduğu ve kendi dini hakkında asla konuşmayacağını kabul ettiği takdirde Mekke’ye girebilirlerdi.

Öyle bir kibir ve gurura kapılmıştı ki Kureyş, artık Harem’den dışarıda yapılması gereken hac amellerinden bazısını bile terk etmiş, Arafat’ta vakfe amelini yerine getirmiyorlardı.

(Arafat, Zilhicce ayının dokuzuncu günü hacıların öğleden güneş batıncaya kadar durmaları gereken Harem’in dışarısında bir yer.) Halbuki onların ataları (İsmail oğulları) Arafat’ta vakfeyi hac merasiminin bir parçası biliyorlardı. Üstelik Kureyş, bütün zahiri azametini Kâbe ve hac merasimine borçluydu.

Kâbe eğer olmasaydı orada, hiçbir kimse ömrü boyunca o susuz ve kurak bölgeden geçmek bile istemezdi.

Sosyal muhasebeler açısından bu fesatlar ve ayrıcalıkların ortaya çıkışı kaçınılmazdır. Mekke, fesat ve fenalıklar içinde boğulmalıydı ki dünya köklü bir inkılap için hazırlansın. Bütün bu zevk sürmeler, kayıtsızlıklar, sorumsuzluklar ve mahrumiyetler, evrensel bir muslihin zuhuruna ortam hazırlıyordu. Bu yüzden, ömrünün sonlarında Hristiyan olan Varaka b. Nevfel, İncil’den elde ettiği bilgilere dayanarak Allah ve Peygamber’den (s.a.a) söz ettiği zaman Mekke Firavunu Ebu Süfyan’ın hışmı ve gazabıyla karşılaşıyordu. Ebu Süfyan: “Biz Mekkeliler,” diyordu, “böyle bir tanrı ve peygambere muhtaç değiliz, putların lütuf ve teveccühleri bize yeter.”

6) ABDULLAH (PEYGAMBERİMİZ’İN BABASI)

Abdulmuttalib, yüz deve vermekle oğlunun canını kurtardığı gün Abdullah 24 yaşındaydı. Bu hadise Abdullah’ın Kureyş arasında ün kazanmasına sebep olduğu gibi, onu kendi akrabaları arasında, özellikle de Abdulmuttalib’in yanında aziz ve değerli kıldı. İnsana pahalıya mal olan ve üzerinde çok zahmet çekilen bir şeye daha çok ilgi gösterilmesi normal bir şeydir. Bunun için Abdullah, kendi akrabaları ve dostları yanında fevkalade muhterem idi.

Abdullah babasıyla beraber kurbangâha gittiği gün değişik duygularla karşı karşıyaydı. Babaya saygılı olma ve onun zahmetlerini takdir etme duygusu Abdullah’ın bütün varlığını sarmıştı. Bu yüzden itaat ve inkıyattan başka bir çaresi yoktu. Fakat diğer yandan da alınyazısı, onun hayatının bahar güllerini güz yaprakları gibi sarartmak istediği için ıstırap ve heyecan içindeydi. Nitekim Abdulmuttalib de iki kuvvetli güç arasında kalakalmıştı:

“İman” ve “duygu”, “inanç” ve “saygı”. Bu olay, her ikisinin ruhunda birtakım telafi edilemeyecek rahatsızlıklar yaratmıştı. Fakat sorun beyan ettiğimiz şekilde hallolduğu için Abdulmuttalib hemen o acı duyguları Abdullah’ın Âmine ile evlenmesiyle telafi etmek istedi. Bu nedenle kurbangâhtan döndüğü vakit oğlunun elinden tuttuğu gibi doğrudan doğruya Vehb b. Abdümenâf b. Zühre’nin evine gitti ve iffeti ve temizliğiyle tanınan kızı Âmine’yi Abdullah’a nikâhladı. Aynı mecliste Âmine’nin amcası kızı Delâle’yi de kendisi aldı ve Peygamber’in (s.a.a) amcası ve aynı yaşlarda olan Hz. Hamza (r.a) ondan doğdu.3

Mısır Üniversitesi Tarih Bölümü üstadı olan çağdaş müverrih Abdulvahhab, İbn-i Esîr’in Tarih’ine yazdığı faydalı dipnotlarında yukarıdaki olayı gayri tabii bir iş telakki ederek şöyle yazıyor: “Abdulmuttalib’in aynı günde Vehb’in evine görücülük için gitmesi, hem de iki kız için —biri kendisine, diğeri Abdullah’a— örf ve adet ölçülerine aykırıdır. O tarihi günde ona yakışan ve yapması gereken şey dinlenme ve istirahat idi.”4

Fakat eğer adı geçen tarihçi konuyu başka bir açıdan ele alsaydı Abdulmuttalib’in yaptığı işi tasdik etmek kendisi için daha kolay olacaktı. Abdulmuttalib düğün merasimi için bir vakit tayin etti. Vakti geldiğinde Kureyş’in âdeti üzere merasim Âmine’nin evinde yapıldı. Abdullah ve Âmine bir süre bir arada yaşadıktan sonra Abdullah ticaret için Şam’a gitti. Şam’dan döndüğünde, daha sonra açıklayacağımız şekilde dünyaya gözlerini yumdu.

Tarihte örneğin “Abdullah’ın alnında daima nübüvvet nuru parlıyordu” veya “Kuraklık yıllarında Abdulmuttalib Abdullah’ın elini tutup dağa çıkıyor ve onun alnındaki nuru vasıta ederek Allah’tan rahmet diliyordu” diye okuyoruz. Şii ve Sünni âlimlerden çoğu bunu nakletmiştir. Fakat ne var ki bazı tarih kitaplarında bu söze birtakım uydurmalar eklenmiş ve birçoğu da bu sözü nakletmiştir. Bizim de bunun sahih olduğuna dair bir delilimiz yoktur; sonunda bir efsane çıkıvermiştir ortaya.

FÂTIMA-İ HAS’AMİYYE HİKÂYESİ

O, Varaka b. Nevfel’in kız kardeşidir. Varaka, Arap bilginlerinden ve İncil hakkında bilgi sahibi olan biriydi. Peygamber’in (s.a.a) bi’setinin ilk günlerinde Hz. Hatice’ye (s.a) söylediği sözler tarihte kaydedilmiştir ve yeri geldiğinde biz de işaret edeceğiz onlara. Fâtıma, İsmail oğullarından bir kişinin peygamberlik makamına erişeceğini duymuştu kardeşi Varaka’dan. Abdulmuttalib, Abdullah’ın elini tutup kurbangâhtan Âmine’nin evine geldiği gün Fâtıma-i Has’amiyye evinin önünde durmuştu. Aniden gözleri, müddetlerce aradığı nura çarptı; Abdullah’ın alnındaki nura… “Abdullah! Nereye gidiyorsun?” dedi. “Benimle yatarsan, babanın senin kurtulman için kurban ettiği develeri vermeye hazırım.” Abdullah: “Şimdilik babamın yanında olduğum için yapamam” diye cevap verdi.

Abdullah, aynı gün Âmine ile evlendi ve bir gece onun yanında kaldı. Ertesi gün Fâtıma’nın evine giderek onun dileğini yerine getirmek için hazır olduğunu bildirdi. Fâtıma: “Artık sana ihtiyacım yoktur,” dedi, “çünkü alnında gördüğüm nuru bugün görmüyorum, senden ayrılmıştır.”1

Bazen de diyorlar ki: Fâtıma dileğini bildirdiği zaman Abdullah bilbedâhe şu anlamda iki beyit okudu:

Haram işe yaklaşmaksa, ölüm kolaydır ondan,
Helaline gelince de yoktur ona hiç imkân.
Gönül vermem dileğine, vazgeçmem gerek ondan,
Irzını ve dinini korur, soyca kerim olan.

Fakat Âmine ile evlenmesinden daha üç gün geçmemişken nefsanî eğilimler onu Fâtıma’nın evine çekti. Ama o: “Benim sana olan sevgim, artık alnında olmayan o nur içindi; Allah onu dilediği yere bırakmıştır” dedi. Abdullah da: “Evet,” dedi, “Âmine ile evlendim.”2

İSLAM TARİHİNDE GİZLİ ELLER

Tarih, geçmiş kavimlerin hayatındaki aydın ve karanlık noktaları ibret olsun diye kaydetmiştir şüphesiz. Fakat bütün asırlarda sevgi, düşmanlık, müsamaha, dikkatsizlik, mahir bir yazar olduğunu gösterme arzusu vb. nedenler tarihin tedvininde etkili olmuş ve sonuçta gerçekler efsane ve yalanlarla karışmıştır. Tarihçi, ilmi ölçülerle ve tarihe tamamıyla aşina olma sayesinde yalan ile doğruyu birbirinden ayırmalıdır.

İşaret ettiğimiz nedenler, İslam tarihinin tedvininde de etkili olmuştur maalesef. Bazı gizli eller hakikatleri tahrif etmek için yapabildiğini yapmış, kimi dostlar da aziz Peygamberimizin (s.a.a) makamını teclil ve tazim için o yalanlara bazı eklemelerde bulunmuşlardır. Fakat yalan ve uydurma olduklarına dair deliller de ortadadır.

BU HİKÂYENİN UYDURMA OLDUĞUNUN DELİLLERİ

Bu hikâyeyi uyduranlar bazı yönlerden gaflet etmiş ve hikâyenin uydurma olduğunu gizleyememişlerdir.

Eğer “Bir gün Fâtıma, çarşıda veya bir sokakta Abdullah’la karşılaştı ve nübüvvet nurunu onun alnında gördü; bu nur, Abdullah ile evlenmeyi düşünmesine sebep oldu” deyip bu kadarıyla yetinselerdi kabul edilebilirdi. Fakat hikâyenin metni başka bir şekildedir. Ona göre aşağıda hatırlattığımız nedenler için bu hikâyeyi kabul edemeyiz:

1) Hikâyeden anlaşıldığına göre Fâtıma-i Has’amiyye o teklifi ederken Abdullah’ın eli babasının elindeymiş. O durumda genç bir kız, kendi maksadını nasıl açıklayabilmiş acaba? Allah’a itaat ve kulluk yolunda oğlunu öldürmekten çekinmeyen Abdulmuttalib gibi Kureyş büyüklüğünden utanmamış mı hiç? Eğer meşru evliliği kastetmişse, o halde Abdullah’ın red olarak okuduğu iki beyit şiirle nasıl bağdaşabilir?

2) Babasına karşı ölüm noktasına kadar saygılı olan Abdullah gibi bir oğul, babasının huzurunda o sözleri nasıl söyleyebilir? Kaç dakika önce kılıç altından kalkan ve dolayısıyla ruhi çalkantılar içinde olan bir genç, bir kadının dileğine nasıl cevap verebilir? Acaba o kadın mı zamansız bir kadınmış, yoksa hikâyeyi ören mi apaçık zayıflık noktalarından gaflet etmiş? Hikâyenin ikinci şeklinin rezaleti daha çoktur. Çünkü gördüğünüz gibi Abdullah önce o iki şiir beytiyle onu reddediyor ve: “Ölüm haram amelden daha kolaydır bana; ben dinim ve namusumdan vazgeçmem” diyor. Daha sonra nasıl oluyor da bu temiz ve namuslu genç öyle sapık fikirlere düşüyor; oysaki evlenmesinin üzerinden henüz üç gün bile geçmemiştir!

Beni Hâşim ailesinde büyüyen ve en büyük insana (s.a.a) baba olması takdir edilen Abdullah gibi bir gencin aklından böyle takvadan uzak fikirlerin geçmesini asla kabul edemeyiz. Üstelik Şii ve Sünni âlimlerin aziz Peygamberimizin (s.a.a) soyunun, baba ve analarının tertemiz olduğuna dair ikame ettikleri deliller, bu hikâyenin yalan olduğuna kâfidir. Eğer bu yalan hikâyeyi habersiz insanların arasında yaymasalardı, biz de ona değinmeye gerek görmeyecektik.

PEYGAMBER KİTABINA BİR BAKIŞ

“Peygamber” kitabını şöyle bir gözden geçirin; yazarının bu hikâye için ayırdığı fasılları derinden mütalaa edin. O zaman bu kitabın yazarının hedefi malum olacaktır size. Bu kitabın yazarı, Peygamber’in (s.a.a) hayatını gençleri Peygamber’in (s.a.a) hayatını okumaya teşvik etmek amacıyla masal şeklinde yazmıştır. Bu da mukaddes ve takdire değer bir hedeftir, fakat dini ölçülere uyduğu takdirde. Ama ne yazık ki adı geçen kitabın müellifi, bu arada en zayıf rivayetlere ve en uydurma hikâyelere istinat etmiş ve bazen de kendi yanından birtakım şeyler artırmıştır.

Fâtıma-i Has’amiyye hikâyesi farzımuhal doğru bir olay olsa bile ilk tarihi kaynaklardan naklettiğimizden ibarettir.3

Fakat “Peygamber” adlı kitabın yazarı, Beni Hâşim hanedanının azamet ve menziletine, özellikle de aziz Peygamberimizin (s.a.a) değerli babasının takvasına yakışmayacak olan onlarca uydurma şeyi de bu hikâyeye eklemiş ve bu yolla, basiret ehlinin yanında köksöz olan bir hikâyeyi fazlasıyla çekici bir hale getirmek istemiştir. Saf Arap kızının tavır ve mimiklerini öyle tasvir etmiştir ki sanki müddetlerce artistlik yapmıştır o zavallı kız. Abdullah’ın bu kıza olan aşkını öyle anlatmıştır ki Abdullah’ın o yüce makamıyla hiç bağdaşamaz.

Adı geçen kitabın bazı sözleri tarihi kaynaklar üzerinden yazılmışsa da, diğer bazı sözleri romantiktir ve daha çok Batılıların yazılarından alınmıştır ki sıhhatine dair hiçbir delil yoktur.

Mesela 102. sayfada düğün merasimini, Arap rakslarının şeklini ve Abdullah’ın Âmine ile evlendiği gece iki yüz bakire kızın Abdullah’ın aşkıyla Âmine’yi kıskanarak can verdiklerini, Edward Gibbon’ın eseri “Roma İmparatorluğu’nun Gerileme ve Çökme Tarihi” kitabından nakletmiştir. Bu yüzden bu kitabı okuyanlara, kitabın zayıf noktalarına daha çok dikkat etmelerini tavsiye ederiz.4

ABDULLAH’IN YESRİB’DE ÖLÜMÜ

Abdullah evlenince artık hayatında yeni bir dönem açıldı. Âmine gibi bir eşe sahip olmakla hayatı daha da bir aydınlandı. Evlendikten bir müddet sonra ticaret için Mekke’den Şam’a giden kafileye o da katıldı. Kafile yola koyuldu ve yüzlerce kalbi kendisiyle birlikte götürdü. O vakit Âmine hamilelik dönemini geçiriyordu. Birkaç ay sonra kafile geri döndü. Abdullah’ın yaşlı babası oğlunu beklemekte, gelininin meraklı gözleri de kafile arasında Abdullah’ı aramaktaydı. Fakat Abdullah onların arasında yoktu. Araştırdıktan sonra, dönerken Abdullah’ın Yesrib’de hastalandığını ve istirahat için akrabalarının yanında kaldığını öğrendiler. Bu haber ikisini de çok üzdü ve gözleri yaşlarla doldu.

Abdulmuttalib, büyük oğlu Hâris’i Yesrib’e gidip Abdullah’ı getirmekle görevlendirdi. Hâris Medine’ye girdiğinde Abdullah’ın ölüm haberini aldı. Kafile hareket ettikten bir ay sonra Abdullah bu dünyaya gözlerini yummuştu.

Abdullah’tan geriye kalanlar 5 deve, bir koyun sürüsü ve “Ümmü Eymen” adında bir cariyeden ibaretti. Ümmü Eymen sonraları Peygamber’e (s.a.a) bakıcılık yapmıştır.

5. BÖLÜM

PEYGAMBER’İN DOĞUMU

Kara cahiliye bulutları, Arabistan yarımadasının her tarafını kaplamıştı. Kötü huylar, kanlı savaşlar, yağmacılık, evlat öldürme vb. kötülükler her türlü ahlaki faziletleri ortadan kaldırmış, Arap camiasını yokluğun eşiğine sürüklemişti. Ölüm ile yaşamları neredeyse birleşir hale gelmişti. İşte böyle bir zamanda mutluluk sabahının yıldızı doğdu ve karanlık Arabistan muhiti, Resul-i Ekrem’in mübarek doğumuyla aydınlandı. Ve böylece geri kalmış bir milletin yüzüne saadet kapıları açıldı. Uzun bir zaman geçmeden bu nurun ışınları dünyanın dört bir yanını aydınlattı ve bütün dünyada büyük bir insanlık medeniyetinin temeli atıldı.

Büyük İnsanların Çocukluk Dönemleri

Büyük insanların hayatlarının her dönemi mütalaa ve dikkate değer bir şeydir. Bazı kişilerin şahsiyetleri o kadar büyük oluyor ki, hayatlarının bütün fasılları, hatta çocukluk ve süt emme dönemleri bile insanın dikkatini çekiyor. Dâhilerin, sosyal önderlerin ve medeniyet kafilesi öncülerinin hayatları genelde calip ve şaşırılacak şeylerle doludur. Hepimiz dünyanın büyük kişileri hakkında bir sürü şaşırılacak şeyler duymuşuz. Eğer büyük kişiler hakkında bu gibi sözleri kabul ediyorsak, onların benzerini peygamberler ve evliya hakkında kabul etmek çok kolay olacaktır.

Kur’an-ı Kerim, Hz. Musa’nın çocukluk dönemini çok ilginç bir şekilde anlatıyor. Musa, doğmasın diye yüzlerce masum çocuk hükümetin emriyle öldürüldü. Fakat ilahi irade, Musa’nın vücuda gelmesini takdir ettiği için, düşmanları ona hiçbir şey yapamadılar, üstelik en büyük düşmanı Firavun, onu kendi himayesi altına aldı. Kur’an şöyle buyuruyor: “Ey Musa, annene vahyettik ki çocuğu bir tabuta koy da denize (Nil nehrine) at. Deniz de onu kıyıya bıraksın. Onu, hem bana düşman olan, hem de ona düşman olan biri alsın. Sana karşı (Ey Musa), gözümün önünde yetiştirilmen için, kendimden bir sevgi bıraktım (düşmanının kalbinde) bacında gelip dedi ki: “Size, ona iyi bakacak birini göstereyim mi?” Böylece seni tekrar annene dönerdik de gözü aydın olsun, üzülmesin”1

Hz. İsa’nın çocukluk dönemi, Hz. Musa’nınkinden daha ilginçtir. Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyuruyor: “Kitap’ta Meryem’i de an. Hani o, ailesinden ayrılmış, doğu tarafında bir yere çekilmiş ve onlarla arasında bir perde germişti. Derken ona ruhumuzu (Cebrail’i) gönderdik de kendisine düzgün bir beşer kılığında göründü. Meryem Dedi ki: “Gerçekten ben, senden Rahman’a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma)” dedi ki: “Ben yalnızca Rabbinden gelen bir elçiyim, sana tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)” O: “Beni dedi, nasıl bir erkek çocuğum olabilir, bana hiçbir beşer dokunmamışken ve ben kötü (bir kadın değilken?” “öyledir, dedi (ancak) Rabbin: “Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)”ılmıştır. Zaten (ezeldeki takdirimizde) bu iş olup bitmişti. Böylelikle ona gebe kaldı, sonra da onunla ıssız bir yere çekiliverdi. Derken doğum sancısı onu bir hurma ağacının dibine sürükledi. De ki: “Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim” Aşağı taraftan ona şöyle seslendi: “Hüzne kapılma, Rabbin senin alt yanında bir su arkı yarattı. Hurma dalını da kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş taze hurma dökülüversin. Artık ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer insanlardan herhangi birini görürsen de ki: Ben, Rahman’a oruç adadım, bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.”

Böylece onu taşıyarak kavmine geldi. Dediler ki: Ey Harun’un kız kardeşi, senin baban kötü bir adam değildi ve anan da iffetsiz (bir kadın) değildi. Bunun üzerine ona (çocuğa) işaret etti. Dediler ki: “Henüz beşikte olan bir çocukla nasıl konuşabiliriz? (O anda İsa konuşmaya başladı)

Dedi ki: “Kuşku yok, ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve beni peygamber kıldı ve diri olduğum müddetçe bana namazı ve zekâtı emretti. Beni anneme karşı itaatkâr kıldı ve beni mutsuz bir zorba kılmadı. Selam üzerimedir, doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden kaldırılacağım gün.” İşte Meryem oğlu İsa ve hakkında kuşkuya düştükleri hak söz!”2

Kur’an’a, Tevrat’a ve İncil’e inananlar, eğer bu iki Ülü’l-azm peygamberin veladeti hakkında bu sözleri kabul ediyorlarsa, o halde aziz İslam Peygamberi mevlid-i şerifinde vuku bulan olağanüstü olaylara da şaşırmamalı ve onları sathi bir şekilde telakki etmemelidirler. Tarih ve hadis kitaplarında şöyle okuyoruz:

“Resul-i Ekrem doğduğu vakit Kisra sarayının 14 sütunu yıkıldı; Fars ateşgedesinin ateşi söndü. Sava Gölü kurudu. Mekke puthanesindeki putlar devrildi. Peygamber’in mübarek vücudundan bir nur göklere yükseldi ki, ışığı fersahlarca yolu aydınlatıyordu. Enuşirevan ve mübedler korkunç rüyalar gördüler. Peygamberimiz sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak doğdu ve “Lailahe illallah, Muhammeden Resulullah” diye dile geldi.”

Bu sözlerin hepsi, asıl tarihi kaynaklar ve hadis kitaplarında mevcuttur. Hz. Musa ve Hz. İsa hakkında naklettiğimiz sözleri göz önünde bulundurduktan sonra bu gibi hadiseleri kabul etmekte hiç şüphe etmememiz gerekir. Fakat “bu olağanüstü hadiselerden hedef nedir?” diye bir soru ortaya atabiliriz. Cevap olarak da kısaca şöyle diyebiliriz:

Hatırlattığımız gibi bu gibi fevkalade olaylar, aziz Peygamberimize özgü olmayıp diğer peygamberlerin doğumunda da böyle hadiseler olmuştur. Kur’an’dan başka Yahudi ve Hıristiyan milletlerin tarihi de kendi peygamberleri hakkında bu gibi olayları nakletmiştir. Bu gibi hadiseler, zalimler ve tağutları endişelendirir, kafalarında bazı sorular yaratır: “Nasıl oldu da bir yaşlı kadının balçıktan evi çatlamadı da, Kisra sarayının büyük sütunları yıkıldı? Her türlü yakıtı olmasına rağmen Fars ateşgedesi niçin söndü? Hiçbir şey yerinden kıpırdamadığı halde Kâbe’nin etrafındaki putlar niye devrildi?” Bu olaylar, putperestlik devrinin geçtiğini ve yakında şeytani güçlerin yok olacağını müjdeliordu, aslında.

Bir de, olayların vuku bulduğu gün ibret vesilesi olması gerekir diye bir şey de söz konusu değildir. Mümkündür ki bir hadise, herhangi bir yılda vuku bulsun, fakat uzun yıllardan sonra ondan yararlanılsın. Hazret-i Resul’ün miraç gecesindeki hadiseler de bu kategoriden olabilir. Risalet asrındaki veya ondan sonra gelen insanlar, var gücüyle putperestlik ve zulme karşı koyan bir kişinin nidasını duydukları zaman onun hayatını incelediklerinde doğum gecesinde, davetine tamamen uyumlu olan bazı hadiselerin vuku bulunduğunu görecekler. Tabiatıyla bu iki olayın birlikteliğini o kişinin, davetinde doğru olduğunun alameti sayacak ve onu tasdik edeceklerdir.

Peygamberlerin doğumunda bu gibi olayların vuku bulması, nübüvvetleri zamanında vuku bulan olağanüstü hadiseler gibi ilahi lütuftan kaynaklanmakta ve hepsi, insanların hidayeti ve onları peygamberlerin çağırısına celp etmek içindir.

Peygamber’in Doğum Tarihi

Siyer yazarlarının umumu, aziz Peygamberimizin “Âmü’l-Fil”de (Fil Yılı) yani Miladi 570 senesinde doğduğunu yazarlar. Çünkü Hazret, kesin olarak 632 Miladi yılında 62 veya 63 yaşında vefat etmiştir. Buna göre doğumu takriben miladi 570’de olmalıdır.

Muhaddisler ve tarihçilerin çoğu, Peygamber’in doğumunun Rebiül-Evvel ayında olduğunda ittifak etmiş, fakat gününde ihtilafa düşmüşlerdir. Şii muhaddisler arasında Rebiül-Evvel ayının 17’sinde cuma günü fecirden sonra doğduğu meşhurdur. Sünnilerin arasında ise Rebiül-Evvel’in 12’sinde pazartesi günü doğduğu meşhurdur.3

Bu İki Kavilden Hangisi Sahihtir?

Özellikle İslam Peygamberi’nin ve genelde dini rehberlerimizin çoğunun doğum ve ölüm günlerinin kesin olarak belli olmaması, gerçekten de çok üzücüdür. Bu yüzden de bayram ve yas günlerimizin birçoğu tarihi açıdan kesin değildir. Halbuki İslam âlimleri, İslam tarihinde vuku bulan olayları genelde büyük bir özenle kaydetmişlerdir.

Acaba hangi nedenler onların birçoğunun doğum ve ölümlerinin dakik olarak kaydedilmemesine sebep olmuştur? Malum değildir. Hiç unutmuyorum, bir zamanlar İran Kürdistan’ının sınır şehirlerinden birine gitmiştim. O yörenin âlimlerinden biri, bu meseleyi söz konusu ederek, çok üzüldüğünü belirtiyor ve İslam yazarlarının ihmalkârlığına şaşırarak: “Böyle bir konuda nasıl görüş değişikliği olabilir?” diyordu. Ben ona dedim ki; “Bu mesele, halledilebilir. Eğer bu şehrin âlimlerinden birinin biyografisini yazmak isteseniz, acaba onun hayatını, evlatlarını ve akrabalarını bırakıp da yabancılardan veya onu sevenlerden mi sorarsınız? Muhakkak ki vicdanınız bu işe müsaade etmez.

Aziz Peygamberimiz Müslümanlar arasından gitti, fakat kendisinden sonra Ehl-i Beyt’ini yadigâr bıraktı. Onlar diyorlar ki: ‘Eğer Resulullah bizim babamızsa ve biz onun evinde büyümüş ve onun kucağında yetişmişsek, biz, babamız falan gün dünyaya gelmiş ve falan saatte de dünyaya gözlerini kapatmıştır, diyoruz.’ Hal bu iken, acaba Peygamber’in değerli evlatlarının sözünü bir kenara atıp, yabancıların ve komşularının görüşünü onların sözüne tercih edebilir miyiz?”

Adı geçen âlim, benim bu sözlerimi duyduktan sonra başını aşağı saldı ve sonra dedi ki: “Meşhur bir söz var: ‘Ev halkı evin içindekini daha iyi bilir.’ Sizin sözleriniz, bu sözü anımsatıyor. Ben de zannediyorum ki, Peygamber’in hayatının hususiyatında İmamiye’nin görüşü daha doğrudur. Çünkü Peygamber’in evlatları ve yakınlarından alınmış bir görüştür.”

Daha sonra da başka şeyler üzerinde konuşuldu ki şimdilik onların yeri değildir.

Hamilelik Dönemi

Meşhurdur ki, Peygamber’in nuru, “teşrik günleri”nde (Hac ayının 11, 12 ve 13. günlerine “teşrik günleri” denir) Âmine’nin pak rahminde yer aldı.4

Fakat bu söz, Hazretin Rebiül-Evvel ayında doğduğuna dair meşhur kavil ile çelişmektedir. Çünkü o zaman Âmine’nin hamilelik döneminin 3 veya 15 aylık bir süre olduğunu kabul etmek gerekir. Bu da tabii kaidelere aykırıdır. Hiçbir kimse de bunu, Peygamberin özelliklerinden saymamıştır.5

Büyük araştırmacı Şehid-i Sani (H. 911-966) bu meseleyi şöyle halletmiştir:

“İsmail oğulları, kendi atalarına uyarak Hac merasimini, Zilhicce ayında yaparlardı. Fakat sonraları bazı nedenlerden dolayı Hac merasimini her iki yılda bir belirli bir ayda; yani iki yıl Zilhicce’de, iki yıl Muharrem’de ve diğer yıllarda da öbür aylarda yapmayı kararlaştırdılar. Buna göre, 24 yılda bir Hac günleri tekrar önceki yerine dönüyordu. Ve Araplar bu şekilde amel edegeliyorlardı ki, Hicret’in 10. yılında tekrar Zilhicce ayına rastlamıştı.

O yıl aziz Peygamberimiz bir hutbe okuyarak Hac ayını değiştirmeyi kesinlikle yasakladı. Ve Zilhicce’yi Hac ayı olarak ilan etti. Tevbe Suresi’nin 37. ayeti de bu hususa değinerek haram ayları değiştirmeyi yasaklamıştır: ‘Haram ayları değiştirmek, ancak kâfirliği artırmadır ki, kâfirler, bu suretle doğru yoldan sapmadalar; onlar Allah’ın haram ettiği ayı bir yıl helâl sayarlar, bir yıl haram sayarlar’6

Binaenaleyh “teşrik günleri” de iki yılda bir değişiyor. O halde eğer rivayetler, ‘Hazret’in nuru teşrik günlerinde annesinin rahminde karar buldu ve Rebiül-Evvel’in 17’sinde anneden doğdu’ diyorsa, her ikisi de sahihtir ve bu iki sözün arasında hiçbir çelişki yoktur.

Çünkü eğer teşrik günlerinden maksat, Zilhicce ayının 11, 12 ve 13. günleri olsaydı, işte o zaman çelişki olurdu. Fakat açıkladığımız gibi teşrik günleri daima değişmedeydi ve bizim hesabımıza göre o yıl hac günleri Cümâdel-Ülâ ayına tekabül etmişti. Hazret’in Rebiül-Evvel ayında doğduğuna göre, Âmine’nin gebelik dönemi, yaklaşık 10 ay sürmüştür.”7

Bu Açıklamayı Eleştiriyoruz

Merhum Şehid-i Sani’nin bu konuda vardığı netice doğru değildir. Çünkü “Nesi” için zikrettiği manayı, müfessirlerden sadece “Mücahit” benimsemiş, diğerleri onu başka bir şekilde tefsir etmişlerdir. Şehid-i Sani’nin zikrettiği tefsir, pek sağlam değildir. Çünkü:

1) Mekke, bir toplanma merkezi idi ve bütün Araplar için umumi bir ibadet yeri sayılıyordu. Malumdur ki, Hac günlerini iki yılda bir değiştirmek, halkı yanıltır ve o büyük toplantı ve toplumsal ibadetin azametini azaltırdı. Bu açıdan Kureyş ve Mekkeliler, iftihar ve azamet mayaları olan haccın iki yılda bir değişmesine ve sonuç olarak halkın hac günlerini unutup o büyük toplantının ortadan kalkmasına asla razı olmazlardı.

2) Eğer dikkatlice hesaplanırsa bu söze göre Hicret’in 9. yılında hac günleri Zi’l-Ka’de ayına rastlamış olmalıdır. Oysaki bu yılda Resulullah (s.a.a) Emirülmüminin’i (a.s) Beraet suresini hac günlerinde müşrikler için okumakla görevlendirdi. Müfessirler ve muhaddisler ittifakla Hz. Ali’nin adı geçen sureyi Zi’l-Hicce’nin 10’unda okuduğunu ve müşriklere 4 ay mühlet verdiğini söylerler ve mühletin başlangıcını Zi’l-Hicce’nin 10’u bilirler, Zi’l-Ka’de değil.

3) Arapların doğru dürüst bir geçim kaynakları olmadığından genellikle yağmacılıkla geçinirlerdi. Bu yüzden 3 ay art arda (Zi’l-Ka’de, Zi’l-Hicce ve Muharrem) savaşmamak onlar için çok zor bir şeydi. Bu sebeple bazen Kâbe sorumlularından izin alarak Muharremü’l-Haram ayında savaşıyor, yerine Safer ayında savaşmayı terk ediyorlardı. “Nesi”nin manası budur işte. Zikredilen ayette de buna işaret vardır: “Bir yıl helal sayarlar…”

Bize göre bu problemi şöyle çözümlemeliyiz:

Araplar iki ayrı vakitte hac merasimini yaparlardı: Biri Zi’l-Hicce’de, biri de Recep ayında. Öyleyse, Âmine’nin Resulullah’ın nuruna hamile olduğu Hac ayı veya “teşrik günleri”nden maksat Recep ayı olabilir. Peygamber’in de Rebiül-Evvel’in 17’sinde doğduğunu kabul edersek, o zaman hamilelik süresi 8 ay birkaç gün olacaktır.

Ad Koyma Merasimi

Yedinci gün gelip çatmıştı. Abdulmuttalib, Allah’ın şükrünü yerine getirmek için bir koyun kesti ve bir grubu davet ederek görkemli bir merasim düzenledi. Kureyş’in hepsinin bulunduğu bu merasimde Abdulmuttalib, torununa “Muhammed” adını koydu. Ona: “Niçin evladınıza ‘Muhammed’ adını seçtiniz, halbuki bu ad Araplar içerisinde adet değildir?” diye sorulduğunda: “Göklerde ve yerde beğenilsin, övülsün diye bu adı koydum” diye cevap verdi. Bu hususta Resulullah’ın şairi Hassan b. Sabit şöyle diyor: “Allah onu (Peygamber’i) teclil için, adını kendi adından seçti. Arş’ın sahibi olan Allah ‘Mahmud’dur (Övülmüş, beğenilmiş, güzel sıfatlar sahibi), bu da ‘Muhammed’dir (Övülmüş, beğenilmiş).”8

Şu kesindir ki; bu adın seçilmesinde gaybi ilhamın tesiri olmuştur. Çünkü Araplar arasında bu adla pek az kişi adlandırılmıştı. Bazı tarihçilerin dakik araştırmalarına göre, o zamana kadar sadece 16 kişi bu adla adlandırılmıştı. Nitekim şair de bu konuda şöyle demiştir: “İnsanların en üstünü olan Aziz Peygamberimizden önce ‘Muhammed’ adıyla adlandırılanların sayısı on altıdır.”9

Açıktır ki, bir ismin müsemması ne kadar az olursa, yanlışlık ve yanılma da o kadar az olur. Semavi kitaplar, Peygamber’in adını, ruhi ve cismi alametlerini haber verdiğine göre Hazretin alametleri o kadar seçkin olmalıdır ki, onu teşhiste hiçbir yanlışlık olmasın. O alametlerin biri de Peygamber’in ismi olduğundan teşhişte hiçbir şüpheyle karşılaşılmasın; öbür alametler eklendiği zaman İncil ve Tevrat’ın zuhurunu haber verdiği Peygamber kesin olarak tanınsın.

Müsteşriklerin Hatası

Kur’an-ı Mecid, Resul-i Ekrem’i iki veya daha fazla10 adla tanıtıyor. Âl-i İmrân, Ahzâb, Muhammed ve Fetih surelerinde sırasıyla 144, 40, 2 ve 29. ayetlerde “Muhammed” adıyla, Saff suresi 6. ayette ise “Ahmet” adıyla tanıtılmıştır.

İki ada sahip olmasının sebebi tarihte mevcut olduğu gibi ceddinden önce annesinin ona “Ahmet” adını koymasıdır.11

Buna göre kimi müsteşriklerin: “Saff suresi 6. ayette Kur’an’ın tasrihiyle İncil’in zuhurunu müjdelediği peygamberin adı ‘Ahmet’tir, ‘Muhammed’ değil. Müslümanların da inandıkları Peygamber’in adı ‘Muhammed’dir, ‘Ahmet’ değildir” şeklindeki itirazları yersizdir. Çünkü Peygamberimizi “Ahmet” adıyla tanıtan Kur’an’ın bizzat kendisi onu “Muhammed” adıyla zikretmiştir. Eğer müsteşriklerin bu Peygamber’in adını tayinde delilleri Kur’an ise —nitekim öyle de— Kur’an onu her iki adla adlandırmış, bir yerde “Ahmet”, diğer bir yerde de “Muhammed” adıyla tanıtmıştır.

Bu itirazın kökünü kurutmak için konuyu biraz açalım:

“Ahmet” İslam Peygamberi’nin Meşhur Adlarından Biridir

Resulullah’ın (s.a.a) hayatından biraz haberi olan herkes, Hazretin çocukluktan itibaren iki adı olduğunu ve halkın her iki adla ona hitap ettiğini bilir: Biri “Muhammed”, yani değerli ceddi Abdulmuttalib’in koyduğu ad; diğeri “Ahmet”, yani annesi Âmine’nin seçtiği ad. Bu söz, İslam tarihinin kesin gerçeklerindendir. Sire-i Halebî’de bu gerçeği tafsilatıyla okuyabilirsiniz.

Abdulmuttalib öldükten sonra Peygamber’in bakımını Ebu Talib uhdesine aldı. Büyük bir sevgi ve aşkla Peygamber’in etrafında pervane gibi dönen ve onu korumak hususunda can ve malını esirgemeyen değerli amcası Ebu Talib, yeğeni hakkında söylediği şiirde bazen “Muhammed” demiştir ona, bazen de “Ahmet”.

Bu da o zaman Peygamber’in meşhur adlarından birinin “Ahmet” olduğunu gösteriyor.

Burada numune olarak, Ebu Talib’in Peygamber’i “Ahmet” adıyla andığı şiirlerinden bazılarını zikredelim:

Ahmet’in getirdiği bugün nurdur, kıyamette mükafat.
Düşman: “Ahmet’in söyledikleri boştur, nesebi alçaktır” diyor.
Gerçekten de Ahmet, hakkı getirmiştir onlara, yalanı getirmemiştir.
Ahmet’e zulmedenler, onu öldürmek istediler, fakat bu iş için önderleri yoktu.
12

Peygamber’in Süt Emme Çağı

Hz. Muhammed (s.a.a) sadece üç gün annesinden süt emdi. Ondan sonra iki kadın, Peygamber’in sütannesi olma iftiharına eriştiler:

1) Süveybe: Ebu Leheb’in cariyesiydi, dört ay Peygamber’e süt verdi. Onun bu işi ömrünün sonuna kadar da Resulullah ve onun temiz eşi Hatice tarafından takdir ediliyordu. Süveybe, daha önce Peygamber’in amcası Hamza’ya da süt vermişti. Bi’setten sonra Peygamber, onu Ebu Leheb’den satın almak için bir adam gönderdi, ama Ebu Leheb onu satmadı. Ancak ömrünün sonuna kadar Peygamber’den yardım gördü. Resul-i Ekrem (s.a.a) Hayber Savaşı’ndan döndüğü zaman onun ölüm haberini alınca mübarek yüzünde hemen üzüntü eserleri göründü.

Onun çocuğuna iyilik etmek için çocuğunun nerede olduğunu sordu. Fakat onun da annesinden önce öldüğünü söylediler.13

2) Halime: Sa’d b. Bekr b. Hevazin kabilesinden Ebu Züeyb’in kızıdır. Üç çocuğu vardı: Abdullah, Enise ve Şeyma. Sonuncusu Peygamberimize bakıcılık da etmiştir. Arapların ileri gelenleri, çocuklarını dadılara verirlerdi. Dadılar, genellikle şehirlerin dışında yaşıyorlardı. Çünkü çocuklar çölün havasında daha iyi büyüyor, kemikleri daha sağlam oluyor, bu arada bebekler için çok daha tehlikeli olan Mekke’deki veba hastalığından korunmuş oluyor ve Arapçayı fasih şekliyle öğreniyorlardı. Bu arada Benî Sa’d kabilesinin dadıları meşhurdular. Onlar belirli bir vakitte Mekke’ye geliyorlar ve her biri bir çocuk alıp götürüyordu. Resul-i Ekrem’in doğumundan dört ay sonra Benî Sa’d kabilesinin dadıları Mekke’ye geldiler. O yıl çok büyük bir kıtlık vardı. Bu yüzden haddinden fazla ileri gelenlerin yardımına muhtaç idiler.

Bazı tarihçiler şöyle yazıyorlar: “Dadıların hiçbiri Muhammed’e süt vermeyi kabul etmedi. Çünkü daha çok yetim olmayan çocukları tercih ediyorlardı ki babalarının yardımlarından yararlansınlar. Hatta Halime de onu almadı, fakat vücudu zayıf olduğu için hiç kimse çocuğunu ona vermeyince, mecbur kalarak Abdulmuttalib’in torununu kabul etti ve kocasına dedi ki: ‘Gidelim ve öksüz çocuğu alalım ve eli boş dönmeyelim, belki bu vesileyle Allah’ın rızası bize şamil olur.’ Gerçekten de Halime’nin tahmini doğru çıktı. O öksüz çocuğa hizmet etmeyi kabullendiği ilk andan itibaren ilahi lütuflar tüm hayatını kapsadı.”14

Bu tarihin ilk bölümü, bir efsaneden başka bir şey değildir. Çünkü Benî Hâşim hanedanının azamet ve cömertliği, ihsanı ve yoksullara yardımı herkesçe bilinen Abdulmuttalib gibi bir kişinin şahsiyeti, dadıların onu kabul etmesi bir yana, hatta o çocuk üstünde birbirleriyle didişmelerine bile sebep olabilirdi. Bu yüzden bu bölüm bir efsanedir. Hz. Muhammed’i (s.a.a) öbür dadılara vermemelerinin sebebi, onların memesinden süt içmemesiydi. Sonunda Halime-i Sa’diyye’nin memesini emdi ve Abdulmuttalib hanedanı bu durumu görünce çok sevindiler.15

Abdulmuttalib, yüzünü Halime’ye doğru çevirerek:

— Hangi kabiledensin? diye sordu.

— Benî Sa’d kabilesindenim.

— Adın nedir?

— Halime.

Abdulmuttalib, onun ve kabilesinin adını çok beğendi ve: “Çok güzel, çok güzel,” dedi. “İki güzel ve beğenilen huy toplamışsın kendinde: Saadet ve hilm.”16

PEYGAMBER’İN ÇOCUKLUK DÖNEMİ

Tarihinde şehadet ettiği üzere Müslümanların yüce rehberinin hayatı, ilk dünyaya gelişinden peygamberliğe seçildiği güne kadar birtakım şaşırılacak hadiselerle geçmiştir ve bu hadiselerin hemen hepsi de Peygamber’in keramet ve azametini ve Resulullah’ın hayatının normal bir hayat olmadığını göstermektedir.

Yazarlar, Bu Olayları Tevcihte İki Grupturlar:

1) Maddeciler ve bir kısım oryantalistler: Materyalist dünya görüşüne sahip olan kimseler varlığı “madde” duvarları arasında kısıtladıkları, bütün olguları maddi bildikleri ve her biri için bir neden uydurdukları için bu olayları asla önemsemezler. Çünkü maddecilik ilkelerine göre böyle olayların vuku bulması muhaldir. Bu yüzden tarihte gördükleri bu gibi olayların, o dine inananların ilgi ve düşüncesinin bir sonucu olduğunu söylerler.

Oryantalistlerden bazıları, görünüşte kendilerini muvahhit, Tanrıcı ve tabiat ötesi âleme inanmış kişiler olarak tanıttıkları halde, iman zayıflığı, ilmi gurur ve maddecilik fikirlerinin galebesi yüzünden olayları tahlil ederken maddecilik ilkelerine tabi oluyorlar. Şu cümleleri onların yazılarında çokça görebiliriz: “Nübüvvet, beşeri bir dehadır. Peygamber, aydın fikirleriyle beşerin hayatını aydınlatan sosyal bir dahidir.”

Böyle sözler, bütün dinleri insan fikrinin doğurduğunu söyleyen maddi düşünme tarzından kaynaklanmaktadır. Halbuki akaid âlimleri, “nübüvvet-i âmme” bahsinde nübüvvetin ilahi bir bağış olduğunu ve peygamberlerin programlarının onların fikir ve dehasından değil, gaybi ilhamdan kaynaklandığını ispat etmişlerdir. Ne var ki, Hristiyan oryantalist, bu meselelere maddi düşünce penceresinden baktığı ve bütün olayları, tecrübe ve deneyle keşfolunan bilimsel kanunlarla ölçmek istediği için olağanüstü hadiseleri (mucize) kökten inkâr ediyor.

2) Tanrıcılar: Bunlara göre madde ve tabiat âlemi, başka bir âlem (tecerred ve tabiat ötesi âlem) tarafından yönetilmektedir. Başka bir deyişle: Madde âlemi müstakil ve kendi başına buyruk değildir; ona hâkim bütün tabii ve ilmi kanun ve düzenler, daha üstün varlıkların ve bilhassa Allah’ın iradesinin sonucudur.

Bunlar, ilmi kanunlara saygılı oldukları ve tabii varlıkların ilişkileri hakkında ilmin ispat ettiği sözleri gönülden kabul ettikleri halde, bu tabii kanunların sabit ve değişmez olmadığına inanıyorlar. Bunların nazarında, o üstün âlem, istediği zaman bazı hedefler uğrunda bu kanunları değiştirebilir ve buna gücü yeter. Gücü yetmesinden de öte, daha üstün bir hedef için bunu yaptığı da görülmüştür. Başka bir ifadeyle: Olağanüstü işler, nedensiz olgular değildirler, ancak tabii nedenleri de yoktur. Ne var ki, tabii nedenin yokluğu, onların nedensiz vücuda geldiğine şahit olamaz. Öte yandan yaratılış kanunları, yaratıcının iradesiyle de değişmeyecek şekilde değildir.

Tanrıcılar diyorlar ki: Peygamberlerin, tabii kanunlar çerçevesinin dışında kalan olağanüstü ve şaşırılacak bütün işleri, bu şekilde vücuda gelmiştir. Bunlar, Kur’an ve hadislerde yer alan veya muteber tarihlerde okudukları harikulade işleri, mucizeler ve kerametleri, tabii ölçülerle ve ilmi kanunlarla açıklanamıyor diye reddetme veya şüpheyle karşılama iznini vermezler kendilerine. Şimdi Resul-i Ekrem’in çocukluk çağındaki iki şaşırılacak ve ilginç olayı nakledelim sizlere; yukarıdaki açıklamalar göz önünde bulundurulursa, artık bu olaylarda hiçbir şüpheye yer kalmayacaktır:

1) Tarihçiler, Halime’den şöyle bir şey naklediyorlar: “Ben Âmine’nin çocuğunun bakımını üstlendiğim zaman onun yanında çocuğa süt vermek istedim. Sütü olan sol mememi onun ağzına verdim, fakat sağ mememe meylettiğini gördüm. Halbuki ben çocuğum olduğu günden beri henüz sağ mememde asla süt görmemiştim. Çocuğun ısrarı üzerine sütü olmayan sağ mememi onun ağzına verdim. Çocuk emmeye başlar başlamaz, mememin boş damarları sütle doldu. Orada bulunanlar, bu olaya çok hayret ettiler.”17

2) Yine diyor ki Halime: “Muhammed’i evime götürdüğüm günden itibaren, günden güne evimiz bereketli oldu, varlığımız ve sürümüz çoğaldı.”18

Bu meselelerde maddeciler ve onlara uyan kimselerin verdiği hüküm ile Tanrıcıların ve onlara tabi olan kimselerin hükmü muhakkak ki farklıdır. Maddi ilkelere tabi olanlar, bu hadiseleri tabii ilimler penceresinden açıklayamadıklarından, hemen: “Bu olayları insanların hayalleri doğurmuştur” diyorlar. Şayet çok edepli olurlarsa: “İslam Peygamberi’nin bu mucizelere ihtiyacı yoktur” derler. Şüphesiz, Hazretin bunlara ihtiyacı yoktur. Fakat muhtaç olmama ile bir mevzunun sıhhat veya butlanına hüküm vermek birbirinden ayrı iki meseledir.

Ama tabiat düzeninin ilahi iradeye boyun eğdiğine, evrenin, en küçük parçasından (atom) tutun en büyüğüne (Samanyolu) kadar O’nun tedbiri ve iradesiyle döndüğüne inanan Tanrıcı bir kişi, bu olayların kaynakları ve belgelerini inceledikten sonra onlara saygı gözüyle bakar; eğer şüphesi olsa da kesin olarak reddetmez onları. Biz, Kur’an-ı Kerim’de bu olayın benzerlerini Hz. Meryem hakkında okuyoruz: “Doğum vakti yetiştiği zaman Hz. Meryem bir ağacın dibine gitti ve (iftira korkusu, sancısının şiddeti ve yalnızlıktan) Allah’tan ölümünü diledi. Bu anda gaipten bir ses duydu: ‘Üzülme; Rabbin ayağının altında bir su arkı yarattı ve (kuru) hurma ağacını kendine doğru silk, sana taze hurmalar dökülecektir.'”19

Meryem ve Halime arasında, makam ve fazilet açısından mesafe oldukça çoktur. Meryem kendi liyakatiyle bu ilahi lütfa mazhar olmuşsa, burada da Peygamber’in Allah’ın yanındaki makam ve menzilesi, onun hizmetçisinin ilahi lütfa mazhar olmasına sebep olabilir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Meryem hakkında başka şeyler de okuyoruz. Meryem’in takvası, onun makamını öyle yüceltmişti ki, Hz. Zekeriya onun ibadet yerine girdiği her defasında yanında cennet yiyecekleri görüyordu.

Zekeriya: “Bu rızık neredendir?” diye sorduğunda, “Allah tarafındandır” diye cevap veriyordu Hz. Meryem.20

Buna göre, bu gibi kerametlerin vaki olduğundan şüphe etmemeli, onları muhal olarak değerlendirmemeliyiz.

Sahra’da Beş Yıl

Abdulmuttalib’in torunu, Benî Sa’d kabilesi arasında beş yıl yaşadı ve yeterince büyüdü, gelişti. Bu süre içinde Halime, iki veya üç defa onu annesine götürdü, son defasında da annesine teslim etti.

İlk defası, süt emme çağı bittiğindeydi. Süt emme çağı bittiği için Halime onu Mekke’ye götürmüştü. Geri dönmesini istemiyorlardı. Fakat Halime’nin ısrarı üzerine razı oldular. Halime’nin ısrarının nedeni, bu çocuğun evlerine hayır ve bereket getirmesi idi. Bir de, Mekke’de veba hastalığı korkusu olduğundan dolayı annesi de evladının geri dönmesine razı olmuştu.

İkinci defası, Habeşistan’dan bir grup din adamının Hicaz’a geldiği sıralardaydı. Bunlar, Hicaz’a geldiklerinde Benî Sa’d kabilesinde Muhammed’i görmüş, İsa’dan sonra gelecek olan Peygamber için semavi kitaplarda zikrolunan alametlerin hepsini bu çocukta müşahede etmişlerdi. Bu yüzden de her ne pahasına olursa olsun onu çalıp kendileriyle Habeşistan’a götürmeyi ve bu iftiharı kendilerine nasip etmeyi düşünmüşlerdi.21

Bu sözleri hiç de yadırgamamalıyız. Çünkü Kur’an’ın tasrihiyle Peygamber-i Ekrem’in alametleri İncil’de beyan edilmiştir. O zamanki âlimlerin o alametler üzerinden Peygamber’i teşhis etmeleri pekâlâ mümkündür. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor bu hususta: “Hani Meryem oğlu İsa: ‘Ey İsrailoğulları, demişti, gerçekten ben Allah’ın size gönderdiği elçisiyim; kendimden önceki Tevrat’ı tasdik eder, benden sonra gelecek olan Ahmet isminde bir peygamberi müjdelerim.’ Fakat o peygamber onlara apaçık delillerle gelince: ‘Bu Kur’an ve mucizeler apaçık bir büyü’ dediler.”22

Bu konuda İslam Peygamberi’nin alametlerinin geçmiş semavi kitaplarda açıkça beyan olduğunu ve eski ümmetlerin ondan haberdar olduklarını bildiren başka ayetler de vardır.23

AİLE KUCAĞINA DÖNÜŞ

Allah Teâlâ, insan fertlerinin her birini bir iş için yaratmıştır. Birini ilim öğrenmek için, birini buluş ve icat için, bir başkasını çalışma için, bazılarını tedbir ve yöntem için, kimilerini eğitim ve öğretim için. Fertlerin ve toplumun ilerlemesini isteyen şefkatli mürebbiler, kişileri bir işe atamadan önce onların istidat ve kabiliyetini keşfetmeye çalışırlar ve herkesi istidadına ve zevkine uygun bir işe tayin ederler. Çünkü aksi takdirde topluma iki açıdan zarar verilmiş olur: O kişinin yapabileceği iş yapılmamış, yaptığından da istenilen netice alınmamış olur.

“Herkeste bir kabiliyet vardır derler, ne mutlu kabiliyetini keşfedene.”

Bir öğretmen, tembel bir öğrencisine nasihat ediyor; tembelliğin zararlarını, ilim peşinden gitmeyenlerin, ömürlerini tembellikle geçirenlerin kötü akıbetini anlatıyordu. Öğrenci, onun sözlerini dinlerken bir kömür parçasıyla yere resim çiziyordu. Bunu gören öğretmen aniden bu çocuğun ilim öğrenmek için değil, ressamlık için yaratıldığını anladı. Bunun üzerine anne ve babasını çağırdı ve: “Oğlunuz, dedi, tahsilde zayıf ve rağbetsizse de ressamlık için iyi bir istidadı ve büyük bir şevki vardır.” Çocuğun velisi, öğretmenin sözlerini kabul ederek oğlunu ressamlık dalına koydu. Uzun bir zaman geçmeden zamanın en ünlü ressamlarından oldu.

Çocukluk çağı, veliler açısından kendi çocuklarının istidat ve kabiliyetlerini keşfetmek için en iyi bir fırsattır. Bu çağda çocuğun davranışı, fikirleri ve hayallerinden onun için neyin daha faydalı olduğu anlaşılabilir. Çünkü çocuğun fikirleri, hareketleri ve tatlı sözleri onun kabiliyetini gösterir; onu o doğrultuda eğitirsek ondan çok güzel bir şekilde yararlanabiliriz.

Resul-i Ekrem’in (s.a.v) bi’setten önceki hayatını ve davranışını mütalaa edersek zihnimizde onun yüksek hedeflerinin şemasını da betimleyebiliriz. Peygamber’in çocukluk tarihinin sayfaları da onun parlak geleceğini, ne iş için yaratıldığını ve peygamberlik iddiasında doğru olduğunu göstermektedir. Bu yüzden, onun hayatının ilk günlerinden bazı bölümleri burada zikrediyoruz.

Hz. Muhammed beş yıl şefkatli dadısının yanında kaldı. Bu müddet zarfında fasih Arapçayı öğrendi. Nitekim daha sonra kendisi bununla iftihar ediyordu. Daha sonra Halime onu Mekke’ye getirdi. Bir müddet de annesinin sıcak kucağında ve değerli ceddinin himayesinde yaşadı. Abdullah’ın geride bıraktığı kimselerin tek teselli vesilesi, ondan yadigâr kalan biricik oğlu idi.24

YESRİB YOLCULUĞU

Abdulmuttalib’in değerli gelini Âmine, genç ve aziz kocasını kaybettiği günden beri sürekli Yesrib’e gidip kocasının kabrini ziyaret etmek ve bu arada oradaki akrabalarını görmek için bir fırsat gözlüyordu. Nitekim o fırsat çıkmıştı. Artık aziz oğlu büyümüştü; bu yolda annesinin gamına ortak olabilirdi. Anne ve oğul yolculuk hazırlığını yapıp Ümmü Eymen ile birlikte Yesrib yolunu tuttular. Orada bir ay kadar kaldılar. Bu yolculuk, Âmine’nin göz nuru Muhammed (s.a.v) için ruhi elemlerle iç içeydi. Çünkü ilk kez olarak babasının can verdiği ve gömüldüğü evi görüyordu.25 Tabiatıyla annesi, o güne kadar kendisine babasından bir şeyler anlatmış olmalıydı.

Bir ay Yesrib’de kaldıktan sonra Mekke’ye dönmeye hazırlandılar. Fakat yolda yetim çocuk çok acı ve üzücü bir hadiseyle karşılaştı. Daha annesinin karnındayken babasını kaybeden bu aziz çocuk, şimdi de babasının kabrini ziyaretten döndüğü bir zamanda sevgili annesini kaybediyordu. Medine ile Mekke arasında “Ebva” adında bir köyde Hz. Âmine de şu fani dünyaya gözlerini kapadı.26

Bu hadise, Hz. Muhammed’i akrabalarının arasında daha bir aziz etti. Abdullah ve Âmine’den kalan biricik güle Abdulmuttalib haddinden fazla ilgi göstermeye başladı. Bu nedenle onu kendi öz evlatlarının hepsinden daha çok seviyordu. Kureyş’in büyüğü Abdulmuttalib, bazen Kâbe’nin etrafında otururdu. Oğulları ve Kureyş büyükleri onun etrafında toplanırlardı. Bu sırada ne zaman gözü Abdullah’ın yadigârına ilişseydi: “Yolu açın, diyordu, benim ciğerparem gelsin yanımda otursun.”27

Kur’an-ı Mecid, Peygamber’in yetimlik dönemini “Duha” suresinde hatırlatarak şöyle buyuruyor:

“Seni yetim bulup da barındırmadı mı?”

Hadiselerin hiçbiri hikmetsiz değildir. Aziz Peygamberimizin yetim olmasının hikmeti nedir? Bilmiyoruz. Fakat yine de şöyle bir tahmin edebiliriz: Allah, bütün dünyaya imam olacak, insanlığa yol gösterecek kişiyi toplumun hidayetine başlamadan önce zorluklarla karşılaştırarak, hayatın iniş ve çıkışlarına aşina ederek büyük, basiretli, mukavemetli bir ruha sahip olmasını, zorluklardan tecrübeler edinmesini ve bir takım mahrumiyetler, zorluklar ve tatsızlıklarla karşılaşmak için hazırlıklı bulunmasını istiyordu bu yolla.

Allah istemişti ki o, hayatının ilk günlerinden itibaren hür ve özgür olarak yetişsin, kendi kendini yetiştirmiş insanlar gibi kendi kendini yetiştirsin; böylece bir dahi olmadığı, anne ve babasının onun geleceğinde hiçbir etkisi olmadığı bilinsin; azametinin, yüceliğinin vahiy kaynağından kaynaklandığı malum olsun.

Abdulmuttalib’in Ölümü

İnsanın hayatında daima bir takım acı olaylar baş göstermekte ve dev dalgalar halinde insanın hayat gemisine karşı saldırıya geçmektedir.

Henüz baba ve ana kaybının acısı kalbinden çıkmamışken Peygamber daha büyük bir musibetle karşılaştı. Bu defa da henüz sekiz yaşındayken değerli ceddi Abdulmuttalib’i kaybetti. Abdulmuttalib’in ölümü onun ruhunu öyle sıktı ki öldüğü gün kabrinin kenarına kadar gözyaşları döktü ve onu asla unutmuyordu.28

Ebu Talib’in Himayesinde

Ebu Talib’in şahsiyeti ve azameti hakkında özel bir bölümde konuşacak, onun aziz Peygamberimize iman edip Müslüman olduğunu ispat edeceğiz. Burada ise sadece Ebu Talib’in Hz. Muhammed’i himayesi altına aldığı dönemle ilgili bazı olaylara işaret edeceğiz.

Ebu Talib bazı sebeplerden dolayı iftiharla Peygamber’i himayesi altına aldı. Çünkü Ebu Talib, Peygamber’in babası Abdullah ile bir anneden olup ihsan ve cömertlikle tanınmış bir şahsiyetti. Bu yüzden Abdulmuttalib aziz torununun bakımı için onu seçti. Tarihin altın satırları, Ebu Talib’in değerli hizmetine şahittir. Biz de yeri geldikçe onlara değineceğiz.

Peygamber on yaşındayken amcasının beraberinde bir savaşa katıldığını yazıyorlar.29 Bu savaş haram aylarda olduğu için ona “Ficar” harbi dediler. Ficar harpleri ayrıntılarıyla tarihte anlatılmıştır.

ŞAM SEYAHATİ

Mekke tüccarları, Kureyş’in âdeti olduğu üzere yılda bir defa ticaret için Şam’a gidiyorlardı. Ebu Talib de Kureyş’in yıllık ticaret seferine katılmak istemişti. Fakat kendisinden bir an bile ayrılmayan yeğenine ne yapsındı? Bu müşkülü, onu Mekke’de bırakıp bir grubu onu korumak için görevlendirmekle halletmeyi düşünmüştü.

Ama kervan hareket ettiği zaman Muhammed’in (s.a.v) gözleri yaşardı; amcasının, yegâne hamisinin ayrılığı ona çok ağır geldi. Muhammed’in üzgün siması Ebu Talib’in kalbini yaktı, öyle ki bütün meşakkatine rağmen onu kendisiyle götürmeye hazır oldu.30

Peygamber’in on iki yaşındaki bu seyahati onun tatlı seferlerinden sayılmaktadır. Çünkü bu seferde “Medyen”, “Vadi’l-Kura” ve “Semud diyarı”ndan geçti ve Şam’ın güzel tabii manzaralarını gördü.

Kureyş kervanı, Şam yolunda Basra adında bir yerde bir olayla karşılaştı. Bu olay, Ebu Talib’in seferini biraz etkiledi. O olay şundan ibaretti:

Bahira adında bir rahip, Basra mıntıkasında uzun yıllardan beri kendi ibadetgâhında ibadetle meşguldü. O yöredeki Hristiyanlar onu çok sayardı. Ticaret kervanları oradan geçerken mola veriyor ve teberrük için onun huzuruna varıyorlardı. Tesadüfen Bahira, Kureyş ticaret kervanıyla karşılaştı. Gözü Ebu Talib’in kardeşinin oğluna ilişti. Bir müddet onu baştan ayağa şöyle bir süzdü. Onun derin ve mahzun bakışları kalbinde bir sır olduğunu haber veriyordu.

Bir müddet sonra sessizliğe son vererek: “Bu çocuk kimindir?” diye sordu. Oradakiler Ebu Talib’e işaret ederek: “Onun” dediler. Ebu Talib de: “Benim yeğenimdir” dedi. Bahira: “Bu çocuğun, dedi, parlak bir geleceği vardır. Bu, semavi kitaplarda müjdesi verilen mev’ud peygamberdir. Ben bunun adını, babasının ve akrabasının adlarını, nerede zuhur edeceğini, dininin nasıl dünyaya yayılacağını din kitaplarında okumuşumdur. Fakat onu Yahudilerden gizlemeniz gerekir; çünkü onlar anlayacak olurlarsa onu öldürürler.”31

Tarihçilerin çoğu Peygamber’in Basra’dan öteye geçmediğine inanmaktadırlar. Ama acaba Ebu Talib onu birisiyle Mekke’ye mi gönderdi? (Rahibin o sözlerini işittikten sonra Ebu Talib’in kardeşinin oğlunu kendinden ayırması çok uzak bir ihtimaldir.) Yoksa bizzat kendisi seferden vazgeçip onunla Mekke’ye mi döndü? Kesinlikle bilinmemektedir. Kimileri de: “Tam bir ihtiyatla onu kendisiyle Şam’a götürdü” diyorlar.

ORYANTALİSTLERİN YALANLARI

Biz Allah’ın izniyle bu kitapta oryantalistlerin yanlışları, yalanları ve yakışmayan iftiralarına parmak basacağız ki, bunların bilerek ve kasten saf zihinleri aldatmak istedikleri malum olsun.

Resulullah’ın rahip ile görüşmesi normal ve basit bir meseledir. Ama onlar yüzlerce yıl sonra bu macerayı bahane ederek:

“Muhammed, 28 yıl sonra izhar ettiği ve bir iksir gibi ölü Araplar toplumuna can veren yüce öğretilerini bu yolculukta Bahira’dan aldı” diyorlar.

Bu kısa görüşmede bunun nasıl mümkün olduğunu da şöyle tevcih ediyorlar:

“Muhammed (s.a.v), tabiatın kendisine verdiği büyük ruh, temiz kalp, güçlü hafıza ve ince düşüncesi sayesinde peygamberlerin hayatını, Âd ve Semud gibi helak olan kavimlerin hikâyesini ve hayat veren öğretilerinden birçoğunu bu görüşme sırasında o rahipten öğrendi.”

Yukarıdaki iddianın bir yalandan ibaret olduğunda ve Peygamberimiz’in hayatıyla asla uyuşmadığında hiçbir şüphe yoktur. Şimdi de bu iddamızın delillerini sıralayalım:

1) Muhammed (s.a.v) tarihçilerin de ittifakıyla “ümmî” (ders okumamış) idi. Bu yolculuğunda da on iki yaşındaydı. Hal böyle iken, ders okumamış olan on iki yaşındaki bir çocuğun Tevrat ve İncil’den bir takım hakikatleri öğrenip daha sonra kırk yaşında onları “vahiy” kalıbına dökerek yeni bir din çıkarması mümkün müdür?

Akıl nasıl kabul eder bunu? Beşerin kabiliyet ölçüsünü göz önünde bulundurursak böyle bir şeyin muhal olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.

2) Bu yolculuğun süresi çok az ve kısaydı. Bu kısa süre içinde Tevrat ve İncil’i öğrenmek mümkün mü? Bu sefer, bir ticaret seferiydi. Kureyş’in yılda iki defa kışın Yemen’e, yazın da Şam’a ticaret için çıktığına göre bu seferin dört aydan fazla sürmemesi gerekiyor. Dünyanın en büyük bilgini dahi bu kısa müddet zarfında iki büyük kitabı öğrenemez; nerede kaldı ki ders okumamış, okul görmemiş bir çocuk öğrensin. Üstelik o, bütün bu dört ay boyunca rahibin yanında kalmış değildi ki! Kervan, yol arası menzillerden birinde mola vermek için dururken rahibin gözü çocuğa ilişmiş ve onunla görüşmüştür. Bu görüşme birkaç saatten fazla sürmemiştir muhakkak.

3) Tarihin dediği üzere Ebu Talib, yeğenini kendisiyle beraber Şam’a götürmek istiyordu. Basra, onların son menzilleri değildi. Basra, Şam’ın güneyinde bir yerdi ki ticaret kervanları bazen dinlenme için orada duruyorlardı. Hal böyle iken Resulullah’ın orada ikamet edip Tevrat ve İncil öğretilerini öğrenmekle meşgul olması mümkün müdür?

İster Ebu Talib onu kendisiyle Şam’a götürdü diyelim, isterse de oradan Mekke’ye döndüklerini veya bir adamla kardeşinin oğlunu Mekke’ye gönderdiğini kabul edelim; her üç surette de kervan ve Ebu Talib Basra’da kalıp da ticaretle meşgul olmamış ki Resulullah da ilim öğrenmeye başlasın.

4) Eğer Hz. Muhammed rahipten bir şeyler öğrenmiş olsaydı, muhakkak Kureyş arasında yayılırdı; ticarete gidenlerin hepsi Mekke’ye döndüklerinde bunu anlatırlardı. Bir de Peygamber kendi kavminin karşısında: “Ben ümmîyim, ders okumadım” diyemezdi. Halbuki Peygamber davetine “Ben ümmiyim” diyerek başladı ve hiçbir kimse de: “Ey Muhammed! Sen on iki yaşında Basra’da rahibin yanında ders okudun ve bu parlak hakikatleri ondan öğrendin” diyerek itirazda bulunmadı.

Mekke müşrikleri Peygamber’e her türden iftirada bulundular. Tek bir bahane bulmak için Kur’an-ı Kerim’i o kadar dikkatlice mütalaa ediyorlardı ki, hatta Peygamber’in ara sıra Merve’de bir Hristiyan kölenin yanında oturduğunu görünce de: “Muhammed bu sözlerini o köleden öğreniyor” demişlerdi.

Kur’an-ı Kerim onların bu iftirasına şöyle değinmektedir:

“Andolsun ki biz onların: ‘Bu Kur’an’ı ancak ona (peygambere) bir insan öğretmektedir’ dediklerini biliyoruz. Oysaki işaret ettikleri kimsenin dili yabancıdır; bu ise açıkça Arapça olan bir dildir.”32

Fakat bunlara rağmen bu iftiraya ne Kur’an değinmiş ne de bahane peşinde olan Kureyş böyle bir iftirada bulunmuştur. Bu da mezkûr iftiranın asrımız oryantalistleri tarafından çıkarıldığına çok sağlam bir delildir.

5) Kur’an’da peygamberler hakkında anlatılan kıssalarla Tevrat ve İncil’de naklolunanlar tamamıyla birbirinden farklıdır. Bu iki kitapta peygamberlerin hayatı onların makamına yakışmayacak, ilmi ve akli ölçülerle açıklanamayacak bir şekilde anlatılmıştır. Bu iki kitabı Kur’an’la karşılaştıracak olursak Kur’an’ın sözlerinin onlardan alınmadığı açıkça ortaya çıkar. Eğer Peygamber-i Ekrem geçmiş ümmetler hakkındaki bilgilerini “Ahd-i Atîk” ve “Ahd-i Cedîd” kitaplarından almış olsaydı, onun sözleri de hurafeler ve efsanelerle karışmış olmalıydı.33

6) Şam yolundaki rahibin eğer Resulullah gibi bir peygamber yetiştirecek kadar ilmi ve dini bilgileri var idiyse neden kendisi böyle bir ün kazanmadı? Halk her zaman onun ziyaretine gittiği halde niçin Muhammed’den başka birini yetiştirmedi?

7) Hristiyan yazarları en azından Muhammed’i emin ve doğru konuşan bir kişi olarak kabul ederler. Kur’an ayetleri onun geçmiş peygamberler ve kavimlerin başından geçenlerden haberi olmadığını ve bütün bilgilerinin ancak vahiy yoluyla ona verildiğini söylemektedir. Kasas suresinin 44. ayetinde şöyle buyurmaktadır: “Ve Musa’ya o işi (nübüvveti) verip takdirimizi yerine getirdiğimiz zaman sen (Tur dağının) batı tarafında değildin ve sen (buna) şahit olanlardan da değildin.”

Hûd suresinin 49. ayetinde de Hz. Nuh’un hikâyesini anlattıktan sonra şöyle buyuruyor: “İşte bunlar gayb haberlerindendir ki sana vahyediyoruz. Bundan önce ne sen onları biliyordun ne de kavmin.”

Âl-i İmrân suresinin 44. ayetinde ise şöyle buyuruyor: “Bunlar gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz. Onlardan hangisi Meryem’i tekeffül edecek diye (kura çekmek için) kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin; (bu hususta) çekişirlerken de yanlarında değildin.”

Bu ayetler, Peygamber’in geçmiş ümmetlerin kıssalarından haberi olmadığını açıkça beyan etmektedir.

Bugünkü Tevrat’a Kısa Bir Bakış

Bu semavi (!) kitap, peygamberlerin maceralarını anlatırken öyle şeyler demiştir ki onları asla “vahiy”e istinat ettiremeyiz. Bu hususta bazı örnekler vermekle konunun yeterince aydınlanacağına inanıyoruz:

1) Tekvin Kitabı 32. bab 25-30. cümlelerde şöyle deniliyor: “Şafak sökünceye kadar Allah, Yakub ile güreşti.”

2) “Allah’ın Âdem’e: ‘Bu ağacın meyvesinden yerseniz ölürsünüz’ demesi yalandı. Çünkü o ağaçtan yedikleri takdirde Allah gibi iyi ve kötüyü anlarlardı. Nitekim yediler ve anladılar.”34

3) Tevrat, Hz. İbrahim’e iki meleğin nazil olduğunu şöyle açıklıyor:

“Allah, insanlar hakkında kendisine verilen haberlerin doğru veya yalan olduğunu araştırmak için iki melekle birlikte yere indi. Bu yüzden İbrahim’in evine geldi. İbrahim: ‘Su getirip ayaklarınızı yıkayayım’ dedi. Daha sonra Allah ve melekler yorgunluklarını gidermek için dinlendiler ve yemek yediler.”35

Değerli okuyucular Kur’an’daki öyküleri de okusunlar ve daha sonra “bu yücelikteki Kur’an, Peygamberlerle ilgili sözlerini Tevrat’tan almıştır” demenin mümkün olup olmadığını söylesinler. Eğer Tevrat’tan almışlarsa o halde neden o hurafeler burada yoktur?

İNCİL’E DE BİR GÖZ ATALIM

Kur’an’ın kaynağının İncil olup olmadığını ispat etmek için semavi (!) İncil’den de üç söz naklediyoruz:

1) “İsa, annesi ve havarileriyle birlikte düğün merasimine gitmişti, şarap tamam oldu; suyla dolu yedi küpü mucize ile şaraba çevirdi.”37

2) “İsa kadehi doldurup onlara verdi ve: ‘İçin, dedi, çünkü bu benim kanımdır.'”38

Siz aziz okuyucularımız, Kur’an’ın şarap içme hakkındaki mantığını biliyorsunuz. Kur’an şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Şarap, kumar, tapınmak için dikilmiş olan taşlar, fal için kullanılan oklar ancak şeytanın işlerindendir ve birer pisliktir bunlar. Bunlardan kaçının ki kurtulasınız.”39

Acaba durum bu iken yine de “Muhammed, Kur’an’ı Basra’da rahipten öğrenmiştir” diyebilir miyiz?

3) Bugünkü İncil, Hz. İsa’yı annesine karşı çok katı yürekli bir insan olarak tanıtmıştır.40

Halbuki Kur’an-ı Kerim bunun tam tersini Hz. İsa’dan nakletmektedir.41 İnsaflı, uyanık ve her türlü bağnazlıktan uzak olan kişiler, Kur’an’ın kıssa ve hükümlerini Tevrat ve İncil’dekilerle karşılaştırırlarsa, Tevrat ve İncil’in Muhammed’in Kur’an-ı Kerim’i için asla kaynak olamayacağını açıkça anlarlar.42

GENÇLİK ÇAĞI

Toplumun önderleri sabırlı, kuvvetli, cüretli ve büyük bir ruha sahip olmalıdırlar. Korkak, düşkün, iradesiz, gevşek ve alçak ruhlu kişiler, toplumu zor ve hassas zamanlarda yönetemezler. Düşmanın karşısında mukavemet edemezler. Kendi varlık ve şahsiyetlerini düşmanların saldırısından koruyamazlar.

Önderin ruhunun büyüklüğü, cismen ve ruhen güçlü olması, onu takip edenler için çok etkilidir. Emir’ül-Müminin 1, en samimi ashabından birini, Mısır valiliğine tayin ettiğinde, zamanın hükümetinin zulümlerinden sabırları tükenen Mısır’ın mazlum halkına yazdığı mektupta valisini yiğitlik ve cesaretle tavsif etmektedir. İşte, bir hakimde bulunması gereken şartları açıklayan, o mektuptan bir bölüm: “Allah’ın kullarından öyle birini gönderdim ki size, korku günlerinde uyumaz, korku anlarında düşmanlara sırt çevirmez. Kötülere karşı yakıcı ateşten de şiddetlidir. O, Mezhic kabilesinden “Malik bin Haris”tir. Onu dinleyin, hakka uygun olan emirlerine itaat edin. O, Allah’ın körlenmek bilmeyen ve vuruşu etkisiz kalmayan keskin kılıçlarından biridir.”1

RESUL-İ EKREM’İN RUHİ KUDRETİ

Kureyş azizinin (Resulullah’ın) alnında, çocukluk ve gençlik çağından beri kudret ve şecaat eserleri görünmekteydi. Daha on beş yaşında iken Kureyş ile Hevazin kabilesi arasında vaki olan “Ficar” harbine katıldı. Savaş cephesindeki işi amcalarına ok yetiştirmek idi. İbn-i Hişam, “Sire”sinde Peygamber’den (s.a.a) şu cümleyi naklediyor: “Amcalarıma atmaları için ok veriyordum.”2

Resulullah’ın o küçük yaşta bu savaşa katılması, onun cesaretini göstermekte ve Emir’ül-Mü’minin Peygamber hakkında söylediği şu sözleri daha da bir aydınlatmaktadır:

“Savaş kızıştığı zaman, Resulullah’a sığınıyorduk. Bizden hiçbirimiz, düşmana ondan daha yakın değildik”3

Biz Allah’ın izniyle Müslümanların müşriklerle cihadı bölümünde İslam’ın askeri talimatlarına değinecek, Peygamber’in (s.a.a) emriyle yapılan cihad tarzını açıklayacağız. Bu da, İslam tarihinin calip bahislerinden biridir.

FİCAR HARPLERİ

Bu tür hadislerin konumuz ile bir ilgisi yoktur.

Fakat bazı tarihçilerin nakline göre Resulullah’ın da birine katıldığı bu savaşlar hakkında değerli okuyucuların biraz bilgileri olsun diye bu savaşların kısaca nedenlerine ve keyfiyetine işaret edeceğiz.

Cahiliye Arabı, yılın hepsini savaş ve yağma ile geçirirdi. Bu durum onlara hayat diye bir şey bırakmamıştı. Bu yüzden yılda dört ayda (Receb-Zi’l-Ka’de, Zi’l-Hicce-Muharrem) savaşmayı tatil etmişlerdi.1

Bu dört ayda ticaretle meşgul oluyorlardı.

Bu dört ayda Ukaz, Mecenne ve Zi’l-Mecaz panayırları çok kalabalık oluyor, dost ve düşman birbirinin yanında alım-satımla uğraşıyordu. Büyük Arap şairleri, şiirlerini o toplantılarda okuyor, birbirlerine karşı övünüyorlardı. Meşhur hatipler konuşuyorlardı. Yahudiler, Hristiyanlar ve putperestler, tam bir güven içinde kendi inançlarını Arap dünyasına sunuyorlardı.

Ama Arap tarihi boyunca bu sınır dört defa aşıldı ve bazı kabileler birbirine girdiler. Bu savaşlar, haram aylarda olduğu için, onlara “Ficar Harpleri” denildi. Şimdi kısaca onlara değinelim:

Birinci Ficar: Bu savaşta çatışan taraflar, Kenane ve Havazin kabileleri idi. Bu savaşın nedeni hakkında şöyle yazıyorlar: Bedr b. Maşer adında bir adam, Ukaz panayırında kendisi için bir yer tertiplemişti ve her gün kendi iftiharlarını orada halka anlatıyordu. Bir gün eline bir kılıç almış bağırıyordu: “Ey insanlar! Ben sizin en üstünüzüm, kim bunu kabul etmezse bu kılıçla öldürülmelidir.” Bu esnada bir kişi, kılıçla saldırarak onun ayağını uçurdu. Bu nedenle iki tarafın kabileleri birbirine girdiler, fakat hiçbir kimse ölmeden birbirinden ayrılıp dağıldılar.

İkinci Ficar: Bu savaşın nedenine gelince, Beni Amir kabilesinden güzel bir kadın, çapkın bir gencin dikkatini çekti. Genç, kadından yüzünü açmasını istedi. Kadın açmadı. Heva ve hevesine uyan genç, kadının arkasında bir yerde oturdu ve elbiselerini dikenle birbirine iliştirdi öyle ki kadın kalktığında yüzü açıldı. Bu sebeple iki tarafın kabilesi birbirine girdi, bir grup insan öldürüldükten sonra savaştan el çektiler.

Üçüncü Ficar: Beni Amir kabilesinden bir adamın, Kenane kabilesinden birinden alacağı vardı. Borçlu kimse onu oyalıyor bir türlü adamın borcunu ödemiyordu. Bu yüzden bu iki adam, birbirleriyle dövüştüler. Neredeyse iki kabile de birbirine girecekti ki, iş barışla son buldu.

Dördüncü Ficar: Peygamber’in katıldığı savaştır. Bu savaşta Peygamber’in yaşı hususunda tarihçiler ihtilaf etmişlerdir. Kimileri, on dört veya on beş yaşındaydı dedikleri halde, bazıları da yirmi yaşında olduğunu yazmışlardır. Fakat bu savaş dört yıl sürdüğü için nakillerin hepsi doğru olabilir.2

Bu çatışmanın sebebi hakkında şöyle yazıyorlar: Nu’man b. Münzir, her yıl bir kervan ile Ukaz panayırına ticaret malı gönderiyordu. Bu malları orada satıp, yerine deri, ip ve sırmalı kumaşlar alarak dönüyorlardı. Bir yıl Hevazin kabilesinden Urvet’ür-Rical adında bir adam bu kervanın sorumluluğunu üstlendi.

Fakat Kenane kabilesinden Berraz b. Kays, Hevazin kabilesinden bir adamın kervanın başında bulunmasına çok öfkelendi. Nu’man b. Münzir’in yanına giderek buna karşı çıktı. Fakat Nu’man, onu dinlemeyince içinde gazap ve haset ateşi alevlenmeye başladı. Bu yüzden Urvet’ür-Rical’i öldürmeyi düşündü ve sonunda Beni Müre bölgesinde onu öldürerek Hevazin kabilesinden bir adamın kanına girdi. Bu olay Arap kabilelerinin Ukaz panayırında alım-satımla meşgul oldukları bir zamanda vuku bulmıştı.

O günler Kureyş ve Kenane kabileleri birbirlerini himaye etmek üzere anlaşmışlardı. Hevazin kabilesinin olaydan haberi olmadan önce Kureyş ve Kenane kabilesi, kendilerini toparlayarak Harem’e doğru hareket ettiler.3 Fakat onlar daha yeni hareket etmişken Hevazin kabilesinin de olaydan haberi oldu. Derhal onları takip etmeye başladılar, Harem’e varmadan önce onlara yetiştiler ve iki grup arasında savaş ateşi tutuştu. Hava kararınca ortalık sakinleşti. Kureyş ve Kenane bu fırsattan yararlanarak karanlıkta Harem’e sığındılar ve böylece düşmanın şerrinden aman buldular. O günden sonra Kureyş ve müttefikleri ara sıra Harem’den dışarı çıkıp savaşıyorlardı. Bazı günler, daha önce değindiğimiz gibi Resulullah da savaşa katılıyordu. Bu durum tam dört yıl sürmüştü. Sonunda daha çok kaybı olan Hevazin kabilesine kan parası verilince savaş son buldu.4

HİLF’ÜL-FUZUL

Eskiden Cürhüm kabilesi arasında Hilf’ül-Fuzul (Erdemliler Antlaşması) adında bir antlaşma vardı. Bu antlaşmanın temelini, düşkünlerin haklarını savunmak oluşturuyordu. Bu antlaşmanın kurucularının adları, “Fazl” kökünden türediği için Hilf’ül-Fuzul diye adlandırılmıştır.1 Ünlü tarihçi İmadüddin İbn Kesir’in nakline göre bunlar Fazl b. Fuzale, Fazl b. Veda ve Fazl b. Haris adında üç kişi idiler.2

Bi’set’ten yirmi yıl önce Zi’l-Ka’de ayında bir adam Mekke’ye girer. Satılık bir malı vardır. Âs b. Vâil, o malı adamdan alır fakat parasını vermez. Satıcı bu durumu Kâbe’nin kenarında oturan Kureyş’e şikayet eder ve birkaç beyit şiir okuyarak damarlarında gayret kanı coşan kimseleri harekete geçirir. Bunun üzerine Zübeyr b. Abdülmüttalib ve diğer birkaç kişi Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde toplanarak bir antlaşma imzalarlar. Bu antlaşma gereğince, el birliği ile mazlumların haklarını zalimden alacaklardı. Antlaşma merasimi bittikten sonra hepsi oradan kalkıp Âs b. Vâil’in evine giderek parasını ödemediği malı ondan alıp sahibine geri verirler.

Arap şairleri, bu antlaşma hakkında birçok şiir söylemişlerdir.

Mazlumların hayatını sigortalayan bu antlaşmada Resulullah da (s.a.a) hazır bulunmuştu. Bi’set’ten sonra da bu antlaşmadan söz edilirken şöyle buyurmuştu: “Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde öyle bir antlaşmaya katıldım ki, bugün de ona davet edilsem hiç tereddüt etmeden kabul ederim.” Yani şimdi de o antlaşmanın içeriğine bağlıyım. İbn Hişam da, Peygamberimizin bu antlaşma hakkında şöyle buyurduğunu nakleder: “O antlaşmayı, kırmızı tüylü develerle değişmem.” Bu antlaşma da Cürhümlüler arasında imzalanan Hilf’ül-Fuzul gibi mazlumların haklarını savunma hedefini güttüğü için buna da “Hilf’ül-Fuzul” (Erdemliler Antlaşması) dediler.

Hilf’ül-Fuzul o kadar sağlam ve kalıcı bir antlaşmaydı ki, sonraki nesiller de kendilerini onunla amel etmekle yükümlü biliyorlardı. Muaviye tarafından Medine valiliğine atanan yeğeni Velid b. Utbe b. Ebî Süfyan’ın valiliği döneminde vuku bulan bir olay, bu sözümüze tanıklık etmektedir. Bütün ömründe zulme boyun eğmeyen Hz. Seyyid’üş-Şüheda Hüseyin b. Ali (a.s) ile Medine valisi arasında mali bir ihtilaf vardı. Hz. Hüseyin (a.s) zulmün kökünü kurutmak için Medine valisine dönerek şöyle buyurdu: “Andolsun Allah’a, eğer benim hakkımda cefada bulunursan, elimi kılıcımın kabzasına atar, Resulullah’ın (s.a.a) mescidinde halkı, atalarının imzaladığı antlaşmaya davet ederim.” Abdullah b. Zübeyr de ayağa kalkarak aynı cümleyi tekrarladı ve ekledi: “Hz. Hüseyin b. Ali’nin (a.s) çağrısı yavaş yavaş Müsver b. Mahrime ve Abdurrahman b. Osman gibi cesur kişilere ulaşırsa onlar da ‘Lebbeyk’ diyerek İmam’ın yardımına koşacaklardır.” Velid bu durumu görünce dehşete düşüp İmam’ın (a.s) hakkını verdi.3

ÇOBANLIKTAN TİCARETE

İlahi rehberlerin çok büyük ve önemli bir vazifeleri vardır; daima mahrumiyet, işkence, öldürülme ve kısacası her türlü zorluklarla beraber olan bir vazife. Çünkü hedef ne kadar büyük ve yüce olursa, zorlukları da bir o kadar büyük ve çok olur.

Bu muhasebeye göre, ilahi rehberlerin başarılı olmalarının ilk şartı, sabır ve tahammül etmektir. Yani, her türlü iftira, sövgü, eziyet ve sıkıntı karşısında sabırlı olmaları gerekir. Çünkü mücadelelerin bütün aşamalarında sabırlı olmak, hedefe ulaşmanın asıl şartıdır. Bu yüzden hakiki bir rehber düşmanın çokluğundan korkmamalı, geri çekilmemeli, takipçilerinin azlığı karşısında donup kalmamalı, acı hadiseler karşısında endişeye kapılmamalıdır.

Peygamberler tarihinde öyle şeyler okuyoruz ki, bizim gibi normal insanlara onları tasavvur etmek bile çok zordur. Hz. Nuh (a.s) hakkında şöyle okuyoruz: Dokuz yüz elli yıl davet etti; fakat bu uzun çalışma ve mücadele sonucu sadece seksen bir kişi ona iman etti. Yani her on iki yılda sadece bir kişiyi hidayet etmiştir! Sabır ve dayanma gücü insanda yavaş yavaş vücuda geldiğinden dolayı, insan sürekli acı hadiselerle karşılaşmalıdır ki, ruhu zor ve ağır şeylere katlanmaya alışsın.

Peygamberler, nübüvvet makamına erişmeden önce ömürlerinin bir bölümünü çobanlıkta geçiriyorlardı. İnsanların eğitimi yolunda sabırlı ve dayanıklı olmak, bütün güçlüklerle dayanmak için, bir süre çöllerde hayvanlarla meşgul oluyorlardı. Bu nedenle bir hadiste şöyle buyurulmuştur:

“Allah, hiçbir peygamberi koyun otlatmaya memur etmeden göndermemiştir. Bu vesileyle insanlara eğitim yolunu öğretmek istemiştir onlara.”1

İslam Peygamberi de ömrünün bir bölümünü bu yolda geçirmiştir. Siyer yazarlarının çoğu, şu cümleyi Resul-i Ekrem’den (s.a.a) nakletmişlerdir: “Bütün Peygamberler (nübüvvet makamına erişmeden önce) koyun otlatmışlardır.” “Sen de mi ya Resulullah?” diye sorduklarında, “Ben de Mekkelilerin koyunlarını Kararît’de otlattım” buyurdu.2 Evet, Ebu Cehiller ve Ebu Leheplere karşı mücadele verecek; şuur ve idrakleri taş ve tahta karşısında eğilecek derecede nakıs olan insanları, Hakk’ın iradesinden başka hiçbir irade karşısında boyun eğmeyen insanlar haline getirecek olan bir şahsiyet, uzun bir müddet çeşitli yollardan sabır ve mukavemet dersini almalıdır. “Onlardan uzak bir şekilde yaşamalıdır” demek istemiyoruz elbette. Ancak Peygamber (s.a.a), Allah tarafından susmaya memur idi; yani henüz bi’setin zamanı gelmemişti. Onun için böyle bir yolu takip ediyordu.

Üçüncü Sebep

Allah’ın varlığının belirtileri olan afaki ve enfüsi ayetleri mütalaa için bir fırsattı bu. Peygamberlerin kalpleri, yaratıldıkları ilk andan itibaren tevhit meşalesiyle aydınlanmış olmasıyla birlikte Allah’ın ayetlerini ve varlık âlemlerini mütalaa etmekten de müstağni görmezlerdi kendilerini. Bu yolla iman ve yakinin son derecelerine erişiyor ve yer ve göklerin melekûtuna ulaşıyorlardı.3

Ebu Talib’in Önerisi

Sehavet, şecaat ve hamiyetle tanınan Kureyş büyüğü Ebu Talib, yeğeninin güç durumunda olduğunu görünce ona bir iş bulmayı düşündü. Bu yüzden yeğenine şöyle bir öneride bulundu: “Huveylid kızı Hatice, ticaret işlerini uhdesine alacak emin, güvenilir birini arıyor. En iyisi git, kendini ona tanıt ve bu işi sen üstlen.”4

Peygamber’in (s.a.a) ruhi yüceliği onu doğrudan doğruya Hatice’nin yanına gidip böyle bir öneride bulunmaktan alıkoyuyordu. Bu sebeple amcasına şöyle dedi: “Hatice’nin kendisi belki beni arar.” Çünkü Hatice de onun “Emin” lakabıyla meşhur olduğunu biliyordu.

Tesadüfen öyle de oldu. Hatice, Ebu Talib’in bu hususta Peygamber’le (s.a.a) konuştuğunu duyunca hemen Peygamber’i (s.a.a) aradı ve: “Beni sana meftun eden, senin doğru konuşman, emanettarlığın ve güzel huylarındır. Sana başkalarına verdiğimin iki katını vereceğim ve her konuda senin emrinde olmaları için iki kölemi de seninle birlikte göndereceğim” dedi.5

Resulullah (s.a.a), bu olayı amcasına anlattı. O da cevapta şöyle dedi: “Bu, Allah’ın sana gönderdiği bir rızık vesilesidir.”

Burada bir nükteyi hatırlatmak lazımdır: Acaba Peygamber (s.a.a), Kureyş kervanına Hatice’nin bir işçisi olarak mı katıldı? Yoksa başka bir şekilde mi? Mesela ticaretin kârına ortak olmak üzere “Mudarabe” akdi de yapmış olabilir.

Haşim hanedanının makam ve mevkii, Peygamber’in izzet-i nefsi ve himmeti, işin ikinci şekilde olmasını gerektiriyordu. Bunu iki şey de teyit etmektedir:

1) Ebu Talib’in önerisinde Peygamber’in işçi olduğunu ifade eden bir kelime yoktur. Hatta Ebu Talib daha önce öbür kardeşleriyle şöyle konuşmuştu: “Kalkın, Hatice’nin evine gidelim, ondan Muhammed’e bir mal vermesini ve onunla ticaret etmesini isteyelim.”4

2) Ya’kubî, kendi tarihinde şöyle yazıyor: “Peygamber ömründe hiçbir kimseye işçi olmamıştır.”5

Kureyş kervanı yola koyuldu. Hatice’nin de ticaret malları o kervandaydı. Hatice eşkin bir deve ve bir miktar da kıymetli eşyayı vekilinin ihtiyarına bırakmıştı. İki kölesine de vekiline karşı son derece edepli olmalarını ve onun yaptığı işlere asla itiraz etmemelerini ve her konuda onu dinlemelerini emretmişti.

Nihayet kervan ulaşacağı yere ulaştı. Bu yolculukta herkes kâr etti. Fakat herkesten daha çok Peygamber kâr etti ve Tihame’de (Mekke) satmak için de oradan bir şeyler aldı.

Kureyş kervanı, her işini bitirdikten sonra Mekke’ye doğru yola koyuldu. Kureyş genci bu yolculukta, bir daha Âd ve Semûd diyarından geçiyordu. Onların yaşadığı bölgedeki ölümü andıran bir sessizlik, onu başka âlemlere götürüyordu. Önceki yolculuğunun hatıraları da bir bir aklından geçiyordu. Amcasıyla birlikte bu çölleri katettiği günleri hatırlıyordu.

Kureyş kervanı Mekke’ye yaklaşınca Hatice’nin kölesi Meysere, Resulullah’a (s.a.a) dönerek: “Sen bizden önce Mekke’ye girip ticaretin nasıl geçtiğini ve bu yıl bize nasip olan bu görülmemiş kârı Hatice’ye haber verirsen daha iyi olur” dedi. Peygamber (s.a.a), Hatice’nin kendi odasında oturduğu bir zamanda Mekke’ye varit oldu. Hatice, Peygamber’i (s.a.a) karşılamaya koştu ve saygıyla onu kendi odasına aldı. Peygamber (s.a.a), o tatlı beyanıyla ticaretin nasıl geçtiğini Hatice’ye anlattı. Çok geçmeden Meysere de içeriye girdi.6 Meysere bu yolculukta gördüklerinin hepsi Muhammed’ül-Emîn’in (s.a.a) azamet ve maneviyatını gösteren olayları iğneden ipliğe kadar Hatice’ye anlattı.

Ezcümle şöyle dedi: “Emîn’in bir konu üstünde bir tüccarla ihtilafı oldu. Tüccar ona: ‘Lât ve Uzzâ’ya yemin et de sözünü kabul edeyim’ dedi. Muhammed’ül-Emîn onun cevabında şöyle dedi: ‘Benim yanımda en alçak ve en iğrenç şey, senin taptığın Lât ve Uzzâ’dır.'”7 Meysere şöyle devam etti: “Emîn, Busra’da dinlenmek için bir ağacın gölgesinde oturdu. Bu sırada manastırında oturan bir rahibin gözü Emîn’e ilişti. Yanıma gelerek onun adını benden sordu. Daha sonra şöyle dedi: ‘Bu ağacın gölgesinde oturan adam, Tevrat ve İncil’de hakkında müjdeler okuduğum peygamberdir.'”8

Örnek İslam Kadını Hatice

O güne kadar Resul-i Ekrem’in (s.a.a) mali ve iktisadi durumu iyi değildi, amcası Ebu Talib’in mali yardımına ihtiyacı vardı. Bu yüzden kendisine bir eş seçip aile kurmayı düşünmüyordu.

Kureyş’in ileri gelen zengin kadınlarından biri tarafından vekil olarak Şam’a yaptığı ticaret seferi, bir yere kadar onun mali durumunu iyileştirdi. Kureyş gencinin yiğitliği ve becerikliliği Hatice’nin hoşuna gitmişti. Ödül olarak anlaştıkları meblağdan fazla vermek istedi. Fakat Kureyş genci, sadece anlaştıkları meblağı aldı. Daha sonra Ebu Talib’in evine gitti ve kazancının hepsini amcasına verdi.

Gözü yolda olan amca, babası ve kardeşinin yadigârını görünce gözlerinden sevinch gözyaşları döküldü. Yeğeninin ticaret işinde başarılı olduğuna çok sevindi ve ticarete devam etmesi için iki at ve iki deveyi onun ihtiyarına bıraktı. Bu seferde kazandığı parayla da onu evlendirmek istedi.

Bu şartlarda Resulullah da (s.a.a) kesin olarak bir hayat ortağı seçmeyi kararlaştırdı. Fakat nasıl oldu ki kura Hatice’nin adına çıktı? Hâlbuki daha önce Hatice, Ukbe b. Ebî Muayt, Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gibi Kureyş eşrafının kendisiyle evlenme hususundaki tekliflerini reddetmişti. Yaşam açısından tamamen değişik seviyede olan bu iki şahsı, ne gibi sebepler acaba böyle birbirine yaklaştırdı ve aralarında öyle bir ülfet, muhabbet ve maneviyat icat etti ki, Hatice bütün servetini Tevhit ve Hak kelimesini yüceltme yolunda harcaması için Muhammed’in (s.a.a) ihtiyarına bıraktı. Dört tarafına fildişi ve sedefle süslenen koltukları dizilmiş, Hindistan ipekleri ve İran altın sırmalı perdeleriyle süslenmiş bir ev, nasıl oldu da Müslümanların sığınağı haline geldi?!

Bütün bunların sebebini, Hatice’nin hayat sayfalarında aramalıyız. Sabit, pak ve manevi bir kaynağı olmaksızın bu gibi fedakârlıklar yapılamaz kesinlikle.

Bu izdivaç, Hatice’nin Kureyş azizinin (Resul-i Ekrem) takva, iffet ve emanettarlığına olan inancının sonucudur. Tarihin sayfaları da buna şahittir. Hatice’nin fazileti hakkında varit olan hadiseler de bunu daha da bir aydınlatmaktadır.

Hatice temiz ve afif bir kadın olduğu için daima takvalı ve temiz bir koca peşindeydi. Bu yüzden Peygamber onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Hatice, faziletli cennet kadınlarındandır.” Kadınlardan Peygamber’e ilk iman eden Hatice’ydi. Emirülmüminin, Bi’setin evvelinde İslam’ın yalnızlığına işaret ettiği bir hutbesinde şöyle buyuruyor: “O gün Resulullah (s.a.a) ile Hatice’den başkasının evinde İslam yoktu; ben de onların üçüncüsüydüm.”9

İbn el-Esîr yazıyor ki: “Afif adında bir tüccar Mescid-i Haram’a varit oldu. Resulullah, Hatice ve Ali’den oluşan üç kişilik bir cemaatin Allah’a ibadet ettiğini gördü. O Allah ki, bölge halkı onu unutmuş, yerine sahte ilahlara tapıyordu. Bu hali görünce çok şaşırdı. Hakikati bilmek için Peygamber’in amcası Abbas ile görüştü ve gördüğünü ona anlatarak ‘Bunlar kimdir?’ diye sordu. Abbas: ‘Birincisi, peygamberlik iddia ediyor; o kadın da onun hanımı Hatice’dir, üçüncüsü de yeğenim Ali’dir’ dedi. Ve şöyle devam etti: ‘Bütün yeryüzünde bu üç kişiden başka bir kimsenin bu din üzere olduğunu bilmiyorum.'”10

Hatice’nin fazileti hususunda varit olan hadisleri burada nakledip açıklama imkânımız yoktur. Bu yüzden bu tarihi hadiseyi vücuda getiren sebeplerin ayrıntılarına geçelim en iyisi.

Bu Evlenmenin Zahiri ve Batini Nedenleri

Her şeye maddecilik penceresinden bakan maddi kişiler şöyle düşünürler: Hatice zengin ve ticaretle uğraşan bir kadın olduğundan, ticaret işlerini yürütmek için her şeyden çok güvenilir bir adama ihtiyacı vardı. Bu yüzden Muhammed’le (s.a.a) yaş bakımından uygun olmadığı halde onun dilediğini kabul etti.

Fakat tarih bunun tersini göstermektedir. Hatice’yi Kureyş Emîni ile evlenmeye sevk eden şeyler, birtakım manevi sebepler idi ve maddi menfaatlerin bu hususta hiçbir etkisi yoktu. Şimdi bu hususta delillerimizi zikredelim:

1) Meysere, yolculukta Kureyş Emîni’nden gördüğü kerametler ile Şam rahibinden onun hakkında duyduğu sözleri Hatice’ye anlatırken içinden Muhammed’e (s.a.a) karşı aşırı bir sevgi duyar. Öyle ki Hatice: “Meysere! Yeter artık! Muhammed’e karşı benim sevgimi iki kat ettin; git, seni azat ettim, karın da sana olsun. Ayrıca iki yüz dirhem, iki at ve bir kıymetli elbiseyi sana bağışladım” der.

Ondan sonra Meysere’den duyduklarını Arap bilgini Varaka b. Nevfel’e anlatıyor. Nevfel de: “Bu kerametlerin sahibi, Arap Peygamberidir” diyor.11

2) Bir gün Hatice evinde oturmuştu. Cariye ve köleleri etrafını sarmıştı.

Bir Yahudi âlimi de o meclisteydi. Bu sırada Kureyş genci, Hatice’nin evinin yanından geçiyordu; Yahudi âlimin gözü Peygamber’e (s.a.a) ilişti. Peygamber’den birkaç dakika o meclise katılmasını istedi. Resul-i Ekrem (s.a.a) Yahudi âlimin dileği üzerine o meclise geldi. Hatice, Yahudi âlime dönerek:

“Eğer onun amcalarının senin bu soruşturma ve teftişinden haberleri olursa kuşkulanır, kötü bir tepki gösterirler; çünkü onlar yeğenleri hususunda Yahudilerden korkuyorlar” dedi. Yahudi âlimi bu sözleri duyunca: “Sen ne diyorsun? Muhammed’e kim bir zarar verebilir? Hâlbuki Allah onu, nübüvvetin hatmi ve halkın hidayeti için seçmiştir” dedi. Hatice: “Onun böyle bir makama erişeceğine delilin nedir?” dedi. O da: “Ben, Ahir’üz-Zaman Peygamberinin alametlerini Tevrat’ta okumuşum. Onun alametlerinden bazıları şöyle: Onun babası ve annesi ölürler, ceddi ve amcası onu himayeleri altına alırlar. Kureyş’ten büyük bir kadınla evlenir” dedi. Sonra Hatice’ye dönerek şöyle dedi: “Ne mutlu onun eşi olma iftiharını elde eden kadına!”

3) Arap bilginlerinden olan Hatice’nin amcası Varaka’nın Ahdeyn (Tevrat ve İncil) kitapları hakkında çok bilgisi vardı. Varaka defalarca şöyle demişti: “Kureyş’ten bir kişi, Allah tarafından halkı hidayet için gönderilecek ve Kureyş’in zengin kadınlarından biriyle evlenecektir.” Hatice de Kureyş’in zengin kadınlarından olduğu için Varaka ara sıra ona: “Bir gün gelir ki, yeryüzünün en üstün, en şerefli erkeğiyle evlenirsin!” diyordu.

4) Bir gece Hatice rüyasında Güneş’in Mekke üstünde döndüğünü ve yavaş yavaş aşağı gelerek onun evine indiğini gördü. Rüyasını Varaka’ya anlattı. Varaka onun rüyasını şöyle tabir etti: “Şöhreti âlemi tutacak büyük bir kişiyle evleneceksin.”

Bunlar, bazı tarihçilerin naklettiği ve tarih kitaplarının birçoğunda kaydedilen bazı olaylardır. Bütün bunlar Hatice’nin Kureyş genciyle evlenmeye istekli olmasının, Hatice’nin onun maneviyatına olan inancından kaynaklandığını ve Muhammed’in (s.a.a) onun ticareti için diğerlerinden daha uygun olmasının bu hususta hiçbir etkisi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

GÖRÜCÜLÜĞÜN KEYFİYETİ

Evlenme teklifinin ilk önce Hatice tarafından edildiğinde hiçbir şüphe yoktur. İbn Hişam şöyle naklediyor: Hatice’nin bizzat kendisi, bu evlenmeye meyilli olduğunu izhar ederek şöyle demişti: “Amcaoğlu! Ben; senin kendi kavmin arasında olan izzet ve azametin, doğru konuşman, emanettarlığın ve güzel huyun için gerçekten de seninle evlenmek istiyorum.”

“Ya Muhammed! Niçin hayatını temiz bir eşle aydınlatmıyorsun? Eğer güzelliğe, servete, şerefe ve izzete davet edersem kabul eder misin?” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Kimi kastediyorsun?” O da: “Hatice’yi” dedi. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Hatice bu işe razı olur mu? Üstelik aramızda çok fark vardır!”

“Ben onu razı ederim; yeter ki sen bir vakit tayin et de Hatice’nin vekili Amr b. Esed ile senin akrabaların bir araya toplansınlar ve nikâh merasimini yerine getirsinler” dedi.

Resul-i Ekrem (s.a.a), bu hususta değerli amcası Ebu Talib’in ve Kureyş büyüklerinin de katıldığı görkemli bir toplantı tertipledi. Ebu Talib, Allah’a hamd ile başlayan bir hutbe okuyarak yeğenini övdü:

“Yeğenim Abdullah oğlu Muhammed, Kureyş’ten hangi erkekle karşılaştırılırsa ona tercih edilir; kiminle mukayese edilirse ondan üstün sayılır. Dünya malından mahrumdur, doğru; fakat mal geçici, yok olucu bir gölgedir. Kalıcı olan ise şerefli bir soydan olmaktır.”

Ebu Talib’in hutbesi Kureyş ve Haşim hanedanını tanıtma konusunda olduğu için, Hatice’nin akrabalarından olan Varaka b. Nevfel de bir hutbe okuyarak şöyle dedi: “Kureyş’ten hiçbir kimse sizin fazlınızı, üstünlüğünüzü inkâr edemez. Biz sizinle akrabalık kurmaya gönülden talibiz.”

Nikâh akdi okundu ve mihriye olarak dört yüz dinar tayin edildi. Kimileri de: “Hatice’nin mihriyesi yirmi deve idi” demişlerdi.

HATİCE’NİN YAŞI

Meşhur kavle göre Hatice Peygamber (s.a.a) ile evlendiğinde 40 yaşındaydı ve Fil Yılından 15 sene önce dünyaya gelmişti. Fakat bunun daha az olduğunu söyleyenler de vardır. Hatice daha önce iki defa evlenmişti. Atîk b. Âiz ve Ebu Hâle Mâlik b. Nenbâş-ı Temîmî ile evlenmişti. Fakat her ikisi de ölünce artık evlenmemişti.

İZDİVAÇTAN Bİ’SETE

İnsan hayatında en hassas dönem, gençlik dönemidir. Çünkü bu dönemde cinsi içgüdüler en kâmil haddine varıyor; hevesine düşkün nefis her an kafasında bir heves besliyor; insanın aklı fezasını şehvet fırtınaları karartıyor; maddi içgüdülerin insan üzerinde egemenliği daha da bir artıyor, neticede aklın hâkimiyeti azalıyor.

Böyle bir durumda eğer insanın maddi imkânları da yerinde olursa, işte o zaman gençlik tehlikeli bir konu hâline gelir. Bir yandan hayvani içgüdüler ve beden sağlığı, bir yandan da maddi imkânlar el ele vererek insanı tam bir gaflete daldırır ve sonuçta hayvani eğilimlerini doyurmaktan başka bir işi olmaz.

Pedagoglar bu dönemi saadet ve şekavet, mutluluk ve mutsuzluk arasındaki ayrım noktası sayarlar. Bu dönemde insanlardan çok az bir bölümü kendileri için makul bir hareket çizgisi tayin edebilmektedir; iyi niyetli ve güzeli bulmaya çalışan bir yolu seçebilmektedirler. Bu dönemde nefse hâkim olmak, çok güzel bir meseledir. Eğer doğru bir aile terbiyesi de olmazsa, o gencin kötü akıbetini önceden kabullenmek gerekir.

Resulullah’ın (s.a.a) Gençlik Dönemi

Kureyş gencinin cesaretli, kuvvetli ve sapasağlam olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Çünkü cesur bir ailede doğmuş, serbest ve sakin bir muhitte büyümüştü. Şimdi bakalım, Hatice’nin varlığı gibi bir varlık eline geçtiğinde ve her türlü eğlenme vesilelerini hazırlayabilecek bir durumda olduğunda ne yaptı, nasıl hareket etti? Acaba bu maddi imkânlardan —gençlerin çoğu gibi— hayvani içgüdülerini tatmin etmek yolunda mı yararlandı? Yoksa başka bir yol mu tuttu? Tarihin de sabit olduğu üzere o, akıllı ve tecrübeli kişiler gibi yaşıyordu; eğlenme, zevk ve sefadan kesinlikle kaçınıyordu; yüzünde daima tefekkür eserleri vardı; toplumdaki fesattan uzak olmak için bazen uzun müddet dağların eteklerinde, mağaralarda yaşıyordu ve Allah’ın kudretini mütalaaya dalıyordu.

Peygamber’in Gençlik Duyguları

Bir gün Mekke’de kumarbazın biri, kumar oynarken devesini, oturduğu evini ve nihayet on yıllık ömrünü kaybetti. Bu olay, Kureyş gencinin insani duygularını yaraladı ve onu o kadar üzdü ki, o gün Mekke’de kalmayıp etraftaki dağlara sığındı ve gece yarılarına doğru eve döndü. O, bu gibi üzücü manzaraları görünce gerçekten de çok üzülüyor ve o sapık zümrenin akılsızlığına şaşıyordu. Muhammed (s.a.a) ile evlenmeden önce Hatice’nin evi, yoksulların ve kimsesizlerin umut evi idi. Evlendikten sonra da kocası, onun fakirlere yardım programında hiçbir değişiklik yapmadı.

Kıtlık ve kuraklık yıllarında bazen Peygamber’in sütannesi Halime onu görmeye geliyordu. Resul-i Ekrem (s.a.a), kendi abasını onun ayaklarının altına seriyordu; çocukluk çağında Halime’nin kendisine karşı gösterdiği sevgisini ve o sade hayatı hatırlıyordu; oturup onun sözlerini dinliyor ve gitmek istediği zaman elinden gelen yardımı esirgemiyordu.1

Peygamber’in Hatice’den Olan Evlatları

Evladın vücudu, evlilik bağını daha bir sağlamlaştırmakta, eşlerin hayatını da aydınlatmakta ve hayata özel bir cilve kazandırmaktadır. Hatice, Kureyş genci için altı çocuk doğurdu. İkisi oğlan, dördü kız idi. Oğlanlardan büyüğünün adı Kasım, küçüğünün adı ise Abdullah idi. Onlara Tahir ve Tayyib de diyorlardı. İbn Hişam’ın nakline göre, kızlardan en büyüğü Rukeyye, sonra Zeynep, sonra Ümmü Gülsüm ve en küçüğü de Fatıma (s.a) idi. Peygamber’in erkek çocuklarının hepsi Bi’setten (Risalet görevinin başlamasından) önce öldü, fakat kızları nübüvvet dönemine eriştiler.2

Peygamber’in hadiseler karşısında metanet ve salabeti, herkesçe bilinen bir şeydi. Fakat bununla birlikte, evlatlarının ölümünde onun kalbi üzüntüleri, bazen gözyaşları şeklinde zuhur ederek mübarek yüzüne dökülüyordu. Peygamber (s.a.a), Mariye’den doğan oğlu İbrahim’in ölümünde çok üzülmüştü.

Fakat yine de Allah’a şükrediyordu. Hatta İslam ilkelerinden habersiz olan bir Arap, Resul-i Ekrem’in (s.a.a) ağlamasına itirazda bulunmuştu. Peygamber (s.a.a) de: “Bu ağlama, rahmettir ve merhamet etmeyene merhamet edilmez” buyurmuştu.3

Temelsiz Bir İhtimal

Dr. Heykel, “Hayat-ı Muhammed” kitabında şöyle yazıyor: “Şüphesiz Hatice, evlatları öldüğü zaman putlara yönelerek ‘Niçin tanrıların rahmeti onun haline şamil olmuyor?’ diye şikâyette bulunuyordu.”4

Yukarıdaki söz, hiçbir tarihi senede dayanmamakta ve bir ihtimalden başka bir şey olmamaktadır. O zaman halkın çoğunluğu putperest olduğu için Hatice’nin de öyle olması gerekmiş Heykel’e göre. Daha çocukken putperestlikten nefret eden ve Şam’a yaptığı ticaret seferinde bir tüccar ile mali bir ihtilafları olurken Lât ve Uzzâ’ya ant içmesi istenildiğinde:

“Benim yanımda en iğrenç şey bu putlardır” buyuran Resulullah’ın (s.a.a) hanımının, hem de kocasını canından çok seven Hatice gibi bir hanımın, evlatlarının ölümünde —kocasının yanında en nefret edilecek varlık olan— putlara tevessül etmesi nasıl mümkündür?! Üstelik Hatice, Muhammed’in (s.a.a) manevi hayatı için onunla evlenmeye gönül vermişti. Hâl bu iken, “Hatice, çocuklarının ölümünde putlara şikâyette bulunuyormuş” demek veya buna ihtimal bile vermek mümkün müdür acaba?

Peygamber’in Evlatlığı

Peygamber-i Ekrem (s.a.a), Hacer’ül-Esved’in yanında Zeyd b. Harise’yi kendine evlatlık olarak kabul etti. Zeyd’i, Arap eşkıyaları Şam sınırlarından çalmış ve Mekke’de Hatice’nin akrabalarından Hâkim b. Hizâm’a satmışlardı. Fakat nasıl oldu da sonra Hatice onu satın aldı, malum değildir.

“Hayat-ı Muhammed” kitabının yazarı şöyle diyor: “Peygamber, evlatlarının ölümüne çok üzülmüştü. Teselli bulmak için Hatice’den Zeyd’i satın almasını istedi. Sonra da Resulullah, onu azat ederek evlatlık edindi.” Fakat tarihçilerin çoğu şöyle diyorlar: Hatice, Resulullah (s.a.a) ile evlendiğinde Hâkim b. Hizâm, Zeyd’i halası Hatice’ye bağışladı. Her bakımdan temiz ve zeki bir genç olduğundan, Peygamber (s.a.a) onu çok sevdi. Bu yüzden Hatice de onu Peygamber’e (s.a.a) bağışladı. Bir süre sonra Zeyd’in babası sorup arayarak oğlunu buldu. Peygamber’den (s.a.a) oğlunu götürmesine müsaade aldı. Resul-i Ekrem (s.a.a) de Zeyd’i, kendi memleketine gitmek veya Mekke’de kalmak hususunda serbest bıraktı. Peygamber’in (s.a.a) sevgi ve iyilikleri yüzünden Zeyd, Resulullah’ın (s.a.a) huzurunu tercih ederek onun yanında kaldı. Bu yüzden Hazret onu azat ederek oğul diye seslendi ve Cahş’ın kızı Zeyneb’i onunla evlendirdi.5

Putperestler Arasında İhtilafın Çıkması

Resulullah’ın (s.a.a) bi’seti, Kureyş arasında derin bir ihtilafa sebep oldu. Ne var ki, ihtilaf belirtileri Bi’set’ten önce de görünmeye başlamıştı ve bir grup, putperestliğe karşı nefretlerini açığa vurarak her tarafta: “Yakında bir Arap Peygamberinin zuhur edeceğinden ve tevhid dinini yayacağından bahsediyorlar; onun dinine tabi olacağız, çünkü bizim dinimizle onun dini aynı temele dayanmaktadır. Onun gücüyle bütün putları yıkacağız ve putperestlik sarayını viran edeceğiz” diyorlardı.

İbn Hişam yazıyor ki: “Yahudi büyükleri, putperest Arap camiasını, onların putperestlik sarayını viran edecek bir Arap peygamberinin zuhurunun yakınlaşmasıyla tehdit ediyorlardı.”

Bu sözler, onların gözünde putperestlik devrinin geçtiğini canlandırıyordu. Hatta bazı Arap kabileleri Peygamber (s.a.a) davete başlayınca Yahudilerin önceki tebligatları sonucunda İslam’a inandılar; fakat Yahudiler ileride açıklayacağımız nedenler yüzünden küfürlerinde baki kaldılar.

Aşağıdaki ayet-i kerime de bunu beyan etmektedir:

“Allah katından yanlarında olanı (Tevrat’ı) doğrulayıcı bir kitap (Kur’an) geldiği zaman ki bundan önce (son peygamberin zuhur etmesiyle) kâfirlere karşı galebe çalacaklarını umuyorlardı. İşte bilip tanıdıkları (peygamber) onlara gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın laneti kâfirlerin üzerine olsun.”6

Putperestlik Temelleri Sarsılıyor

Kureyş bayramlarından birinde ilginç bir olay oldu. Bu olay, dakik insanların nazarında putperestlerin egemenliğinin yıkılış çanlarını çalıyordu.

Putperestler, bir putun etrafında toplanıp onun karşısında alınlarını toprağa koydukları bir günde ilmiyle tanınan Kureyş büyüklerinden dört kişi, onların amelini beğenmeyip: “Bizim kavmimiz İbrahim’in yolundan sapmışlardır. Taptığımız bu taş işitmiyor, görmüyor ve hiçbir kimseye ne bir zararı vardır ne de bir yararı!” diyorlardı.7

Bu dört kişi şunlardı: 1- Varaka b. Nevfel; çok araştırdıktan sonra Hristiyan olmuştu. Tevrat ve İncil hakkında çok bilgisi vardı. 2- Abdullah b. Cahş; İslam zuhur ettikten sonra iman etti ve Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar arasındaydı. 3- Osman b. Huveyris; Roma sarayına giderek Hristiyan oldu. 4- Zeyd b. Amr b. Nüfeyl; çok mütalaadan sonra İbrahim’in (a.s) dinini seçti.

Putperestlik aleyhine böyle bir kıyamın varlığı, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) yaptığı davetinde bu gruba tabi olduğuna delil teşkil edemez. Peygamber’in (s.a.a) bi’seti hakkında yapılan böyle bir tahlil, tahlilcinin İslam dininin muhteviyatından haberi olmadığını göstermektedir.

Bu kıyamın putperestliği terk etme ve Allah’a tapmaya yönelmeden başka bir muhtevası yoktur. O halde, İslam Peygamberi’nin bir dünya dolusu öğreti ve hükümlerle doğan evrensel davetini, böyle bir kıyamın neticesi olarak açıklamak nasıl mümkündür acaba?

İslam Peygamberi (s.a.a) mebus olduğu zaman İbrahim’in (a.s) yolu olan hanif dini Hicaz’da tamamen ortadan kalkmamıştı. O yörede henüz birkaç tane hanif bulmak mümkündü. Fakat bunlar, umumi toplantılarda tezahür edebilecek veya bir inkılabı yönetebilecek ya da bazı kişileri eğitebilecek yahut da Hz. Muhammed (s.a.a) gibi bir şahsiyetin öğretilerini esinleyebilecek bir güçte değillerdi.

Bu gruptan, tek olan Allah’a ve ahirete iman ile bir iki ahlaki programdan başka bir şey naklolunmamıştır. Onlara isnat edilen bazı tevhidi şiirlerin onlardan olduğu kesin değildir; gerçi onlardan olmadığına dair de delillerimiz yoktur.8

Durum bundan ibaretken yüce İslam’ın akli öğretilerini ve kapsamlı yasalarını, ahlaki, siyasi ve iktisadi nizamını; Hicaz’ın çeşitli yerlerinde bulunan ve konuştukları zaman Allah’a ve kıyamete imandan ve bir iki tane de ahlaki öğütten öteye geçmeyen birkaç muvahhit kişiye tabi olmanın neticesi olduğunu söylemek mümkün müdür?

Kureyş’in Bir Başka Zaafı

Kureyş arasında büyük bir anlaşmazlık baş göstermişti. Resulullah (s.a.a) o zaman otuz beş yaşındaydı. Bu anlaşmazlık, onun kifayeti eliyle son buldu.

Bu olay, Hz. Muhammed’in (s.a.a) onların yanında nasıl bir mevkie sahip olduğunu ve herkesin onun emanet ve doğruluğuna inandığını açıkça ortaya koymaktadır. Şimdi olayın şerhine geçelim:

Mekke’nin yüksek dağlarından korkunç bir sel gelerek bütün evlere ve Kâbe’ye zarar verdi. Kâbe’nin duvarlarında bir sürü çatlaklıklar vücuda getirdi. Kureyş, Allah’ın evini onarmak istedi; fakat onu yıkmaktan korkuyorlardı. Velid b. Muğîre eline kazma alarak Kâbe’nin iki direğini yıkan ilk kişi oldu. Bu işi yaparken bütün vücudunu korku kaplamıştı. Mekke halkı bir hadise olacağını bekliyorlardı. Fakat Velid b. Muğîre’nin putların hışmına uğramadığını görünce putların onun işine razı olduğundan emin oldu.

Bu yüzden hep birlikte Kâbe’yi sökmeye başladılar. Tesadüfen aynı günde, Mısır’dan gelen bir Romalı tüccara ait olan bir gemi, Mekke’nin yakınlarında (Cidde) fırtına sonucu darmadağın oldu. Kureyş’in olaydan haberi olunca, Kâbe için geminin tahtalarını almak üzere birkaç kişiyi Cidde’ye gönderdiler.

Kâbe’nin marangozluk işlerini de Mekke’ye yerleşen Mısırlı bir marangoza bıraktılar.9

Kâbe’nin duvarı insan boyu kadar yükselmiş, Hacer’ül-Esved’i yerine koyma sırası gelmişti. Fakat Hacer’ül-Esved’i kim yerine koyacaktı? Bu konuda kabile başkanları arasında ihtilaf çıktı. Benî Abdüddâr kabilesi ile Benî Adî kabilesi bu iftiharın başkalarına nasip olmasına izin vermeyeceklerine dair bir antlaşma yaptılar. Ahitlerini sağlamlaştırmak için de ellerini kanla dolu bir kaba soktular.

Bu olay üzerine Kâbe’nin yapım işleri durdu. Kureyş’in çeşitli grupları Mescid’ül-Haram’da toplanmış, kanlı bir hadiseyi beklemekteydiler. Bilahare Ebu Umeyye b. Muğîre el-Mahzûmî adında yaşlı bir adam Kureyş başkanlarını toplayarak: “Safa kapısından (bazı tarihlere göre de Bâb’üs-Selâm’dan) giren ilk kişiyi hakem olarak kabul edelim” dedi. Yaşlı adamın önerisi herkesçe kabul gördü. Tam o sırada Emîn’in o kapıdan Mescid’ül-Haram’a girdiğini gördüler. Hep birlikte: “Bu, Muhammed’ül-Emîn’dir; biz onun hakemliğine razıyız” dediler. Resulullah (s.a.a) anlaşmazlığa son vermek için: “Bir kumaş getirin” buyurdu. Sonra Hacer’ül-Esved’i kendi elleriyle o kumaşın arasına koydu ve: “Mekke’nin dört başkanından her biri onun bir tarafından tutup kaldırsın” diye buyurdu.

Hacer’ül-Esved’i Rükn’ün yakınına kadar kaldırdıkları zaman Hz. Peygamber (s.a.a) kendi mübarek eliyle Hacer’i yerine koydu ve böylece neredeyse kanlı olaylara yol açacak olan bir anlaşmazlığa son verdi.10

Hz. Muhammed Ali’yi Kendi Evine Götürüyor

Yılların birinde Mekke bölgesinde kuraklık sebebiyle kıtlık olmuştu. Resulullah (s.a.a), durumu iyi olmayan değerli amcası Ebu Talib’e yardımda bulunmayı düşündü. Konuyu diğer amcası Abbas’a açtı. Abbas da Ebu Talib’in çocuklarından birini kendi evine götürmeyi kararlaştırdı. Bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.a) Ali’yi (a.s), Abbas da Cafer’i kendi evine götürdü.

Meşhur tarihçi Ebu’l-Ferec el-İsfahânî şöyle yazıyor: “Abbas, Talib’i; Hamza, Cafer’i; Resulullah da Ali’yi kendi evlerine götürdüler.”

O zaman Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ben, Allah’ın benim için seçtiğini seçtim.”11

Öyle bir ailede büyüyen ve sütten kesildiği günden itibaren âlemin en büyük meleğinin terbiyesinde yetişen bir insanın muvahhit olmaması mümkün mü acaba?

Evet, Peygamber’in (s.a.a) muvahhit olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Fakat acaba o, bu dönemde, yani Bi’set’ten önceki dönemde semavi dinlerin hangisiyle amel ediyordu? Hz. İbrahim’in (a.s) şeriatıyla mı amel ediyordu? Yoksa başka bir peygamberin şeriatıyla mı? Yahut da kendi şeriatına göre mi yaşıyordu? Çeşitli görüşler vardır bu konuda.

Sözün uzayacağından korktuğumuz için bu konuda konuşmaktan çekiniyoruz.12

Resulullah’ın Hz. İsa ile Mukayesesi

Hâtem’ül-Enbiyâ’nın (s.a.a) her bakımdan bütün geçmiş peygamberlerden üstün olduğunda hiçbir şüphe yoktur. Kur’an-ı Kerim, peygamberlerden bazısı hakkında, henüz çocukken nübüvvet makamına nail olduklarını ve kendilerine kitap verildiğini açıkça buyurmaktadır. Mesela Kur’an-ı Mecid, Hz. Yahya (a.s) hakkında şöyle buyuruyor:

“Ey Yahya! Kitabı kuvvetle tut, (dedik) ve henüz çocuk iken ona hüküm verdik.”13

Meryem oğlu İsa (a.s), henüz beşikte iken İsrailoğulları Meryem’den nasıl doğurduğunu açıklamasını istediler. Meryem, kendilerine cevap vermesi için beşikteki çocuğa işaret etti. Çocuk tam bir fesahat ve metanetle onlara şu cümlelerle hitap etti:

“Gerçekten ben, Allah’ın kuluyum. O, bana kitap (İncil) verdi ve beni peygamber yaptı. Beni, nerede olursam olayım mübarek (uğurlu) kıldı ve bana hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekât vermemi emretti.”14

Meryem’in oğlu, çocukluk ve sütemme döneminde kendi dininin usul ve furuunu insanlara açıklamakta, Allah’a karşı kulluğunu ilan etmektedir. Şimdi sizi vicdanınızla baş başa bırakıyoruz. Yahya ve İsa (a.s) çocukluk ve sütemme dönemlerinden itibaren canıgönülden mümin olup fıtrat hakikatini dile getirdikleri halde, bütün dünyanın önderi ve eşref-i mahlukat (yaratıkların en üstünü) olan Resulullah’ın (s.a.a), vahiy indiğinde Hira dağında ibadetle meşgul olduğu halde kırk yaşına kadar imansız olduğu nasıl söylenebilir?

HAKİKATİN İLK CİLVESİ

Resulullah’ın (s.a.a) peygamberliğe seçilip ardından birtakım olayları vücuda getirmesiyle başlar gerçek İslam tarihi. Resul-i Ekrem (s.a.a), insanları hidayet etmek için mebus olduğu ve vahiy meleği aracılığıyla kulaklarında “Şüphesiz sen Allah’ın elçisisin!” nidası çınladığı gün ağır bir vazifeyi üstlenmişti. Öbür peygamberlerin de üstlendiği çok büyük bir vazifeydi bu. O gün Kureyş Emîni’nin yolu daha bir açıklık ve hedefi daha da bir netlik kazandı. Burada Bi’set olaylarını açıklamadan önce iki konu üzerinde durmamız gerekir:

1- Peygamberlerin Bi’setinin Gerekliliği

2- Toplumun Islahında Peygamberlerin Rolü

1- Peygamberlerin Bi’setinin Gerekliliği

Allah-u Teâlâ, her varlığın tekâmül ve ilerleme vesilelerini de onunla birlikte yaratmış, gelişme yollarını katetmek için çeşitli vasıtalarla donatmıştır onu. Küçük bir fidanı düşünün; onun gelişmesi için birçok sebep faaliyet göstermektedir. Fidanın kökleri topraktan gıda maddelerini almak için çalışmakta ve öz su damarları öz suyu adilane bir şekilde bütün dokularına taşımaktadır. Diğer bitkilerin yapısına nispeten daha hayret verici olan gülün yapısına dikkat edin; gül çanağı goncaları örtmekte ve gül yapraklarını korumaktan ibaret olan vazifesini en iyi şekilde yapmaktadır. Aynı şekilde gülün öteki cihazları da —ki bütün bunlar bir bitkinin büyüyüp gelişmesi için yaratılmışlardır— kendi vazifelerini en iyi şekilde yerine getmektedirler. Eğer bir basamak daha yukarı çıkıp canlılar âlemine bakacak olursanız daha şaşılacak şeyler görürsünüz. Orada da her bir varlık, kendisini kemal haddine ulaştıracak sebeplerle donatılmıştır.

Bu konuyu ilmi bir dille açıklamak istersek şöyle demeliyiz: Yaratılışın umumi bir nimeti olan “tekvini hidayet” bütün yaratıklara şamildir. Kur’an-ı Kerim: “Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da yolunu gösterendir”1 cümlesiyle bu tekvini hidayeti beyan ederek atomdan saman yoluna kadar dünyadaki bütün varlıkların bu umumi lütuftan yararlandığını ve Allah-u Teâlâ’nın her varlığa yaratılışını verdikten sonra ona tekâmül yolunu da gösterdiğini, ilerlemesi için lazım olan sebepleri var ettiğini bildirmiştir. Yaratılış dünyasında hiçbir istisnası olmayan, her şeye hâkim “genel tekvini hidayet” budur işte.

Ama acaba yaratıkların en üstünü olan insan gibi bir varlık için bu kadarı yeterli midir? Kesinlikle hayır. Çünkü insanın maddi hayatından başka onun asıl gerçek hayatını teşkil eden başka bir hayatı da vardır.

Şayet bitkiler ve hayvanlar dünyası gibi insanın da sadece maddi ve kuru bir hayatı olsaydı, o zaman maddi sebepler onun tekâmülü için yeterli olurdu. Ama öyle değildir. İnsanın iki çeşit hayatı vardır ve her ikisinin tekâmülüyle ancak insan saadete erişebilir. Yaratılışında, fıtratında hiçbir değişiklik baş göstermeyen, mağarada sade bir şekilde yaşayan ilkel insanın toplumsal insan kadar eğitime ihtiyacı yoktu. Fakat insanoğlu toplu halde yaşamayı düşünüp kolektif hayata atıldığı zaman, toplumdaki çarpışmalar sonucu onun ruhunda bazı sapıklıklar vücuda geldi; kötü huylar ve yanlış düşünceler onun fıtri düşüncelerini değiştirdi ve toplumsal dengeyi bozdu. Bu sapıklıklar zuhur edince Allah Sübhânehu ve Teâlâ; toplumu düzene sokmak, insanın sosyal bir varlık oluşunun direkt neticesi olan bozuklukları azaltmak ve sönmek bilmeyen vahiy meşalesiyle toplumu her yönden saadetlerini tazmin eden doğru bir yola iletmek için bazı eğiticiler gönderdi. Toplumsal hayatın birtakım faydaları olduğu halde, hiç şüphesiz bazı zararları da olup ardından bir sürü sapıklıkları getirmektedir. Bu yüzden Yüce Allah bazı eğiticiler, mürebbiler gönderdi ki inhirafları ve sapmaları azaltsınlar ve konulara açıklık getirerek toplumu doğru bir istikamette harekete geçirsinler.2

2- Toplumun Islahında Peygamberlerin Rolü

Peygamberlerin, insanların öğretimi için gönderilen ilahi öğretmenler oldukları sanılmaktadır genellikle. Bir çocuk tahsil süresince ilkokul, ortaokul, lise, fakülte ve üniversitede öğretmenlerinden, profesörlerden bir şeyler öğrendiği gibi, insanlar da peygamberler okulunda birtakım meseleleri öğreniyorlar ve bu öğretiler paralelinde onların huyları ve sosyal hayatı da kâmilleşmeye başlıyor. Fakat biz, peygamberlerin insanların mürebbileri olduğuna ve onların asıl vazifesinin talim değil terbiye olduğuna inanmaktayız.

Çünkü getirdikleri şeriatlarının temelini yeni bir söz oluşturmamakta ve eğer insanların fıtratında bazı inhiraflar vücuda gelmeyip akılsızlık ve bilgisizlik perdeleri fıtratlarını gölgelendirmeseydi, şüphesiz ki ilahi şeriatın hülasasını kendiliğinden bilmiş olacaklardı. Bu sözü elbette kendimizden söylemiyoruz; büyük İslam önderlerinden istifade etmişizdir. Emirülmüminin (a.s) Nehc’ül-Belağa’da şöyle buyuruyor: “Her noksandan münezzeh olan Allah, Âdemoğullarından peygamberler seçti ve onlardan vahiy ve risaletin tebliğ üzerine söz aldı. Peygamberleri gönderdi ki, insanlardan fıtrat ahdiyle amel etmelerini istesinler, unutulan nimetleri onlara hatırlatsınlar, Allah’ın hükümlerini tebliğ ederek onlara hücceti tamamlasınlar ve onların fıtratında gizli olan akıl definelerini, kabiliyetlerini ortaya çıkarsınlar.”4

AÇIK BİR ÖRNEK

İnsanların ruhunu temizleme ve terbiye etme hususunda peygamberlerin vazifesi, bir fidanı yetiştirmede bir bahçıvanın vazifesiyle aynıdır dersek veya insanların fıtri idraklerini yönlendirmede peygamberlerin meseli, dağın derinliklerinden kıymetli madenleri çıkaran bir mühendisin meselidir dersek, saçma bir söz sayılmasa gerek.

Küçük bir fidanda, büyüme ve gelişme için her türlü istidat vardır. Bu fidan kök salıp çeşitli cihazlarıyla serbest bir havada ve yeterince nuru olan bir yerde büyümeye başladığı zaman onun tüm vücudunda bir hareket meydana gelir. İşte bu zamanda bahçıvanın iki vazifesi vardır:

Birincisi: Ağaçtaki gizli olan güçlerin ortaya çıkması için kökünü güçlendiren şartları hazırlamak.

İkincisi: Deruni güçler, fidanın saadetinin ters yönünde hareket ettiği zaman onların önünü almak.

Buna göre bahçıvanın işi, yeşertmek değil, gözetmek ve fidanın gizli kemalini aşikâr etmesi için gereken şartları hazırlamaktır.

Âlemlerin yaratıcısı, insanı yarattı; onu çeşitli güçler ve birçok içgüdülerle donattı; mayasını “yaratıcıyı arama ve onu tanıma, hak yanlısı olma ve hakikati arama, adalet, insaf, mürüvvet ve çalışıp çabalama hisleriyle, içgüdüleriyle” yoğurdu. Bu silah ve temiz tohumlar, insanın kalbinde yerleşip büyümeye başlayınca sosyal hayat, onun vücudunda ister istemez bazı sapıklıklar icat etti. Mesela, çalışıp çabalama içgüdüsü hırs ve tamah şeklinde; saadet ve beka sevgisi bencillik ve makamperestlik suretinde; tevhit ve kulluk nuru ise putperestlik kisvesinde tecelli etti.

Emirülmüminin (a.s), biraz önce “Allah Teâlâ, yaratılışın başlangıcında insanlardan yaratılış ahdi veya hilkat ve fıtrat misakı adında bir ahit aldı” buyurmuştu. Bu yaratılış ahdinden ne kastedilmiştir, acaba? Allah Teâlâ faydalı içgüdüleri yaratarak, onlarca iyi ve güzel huyları insanın mayasına katmış ve insanlardan o iyi içgüdü ve huylara uymaları için fıtri bir ahit almıştır. Gözün verilmesi, insanın kuyuya düşmemesi üzere bir söz alma anlamındaysa eğer, o zaman Allah’ı tanıma ve adalet duygularının insanın fıtratında bırakılması da, Allah’ı tanımak ve adil davranmak üzere insandan alınan bir ahit demektir. İşte peygamberlerin vazifesi, insanları bu yaratılış ahdiyle amel etmek ve fıtratın üzerine gölge salan perdeleri yırtmaktır. Bu yüzdendir ki, semavi şeriatların temelini, fıtri şeyler teşkil etmektedir, derler.

İnsanın vücudunu, içerisinde kıymetli taşlar ve altın parçaları bulunan bir dağa da benzetebilirsiniz. Dağın içinde değerli madenler gizli olduğu gibi insanın vücudunda da çeşitli erdemler, ilimler, marifetler gizlidir. Ruh mühendisleri olan peygamberler, bizim ruh dağımızı yardıkları zaman, ruhumuzun birtakım yüce sıfatlar ve temiz duygularla yoğrulduğunun bilincinde olarak, getirdikleri öğretiler ve programlarla ruhu, öz fıtratına döndürüyorlar. Fıtrat ve vicdan hükümlerini ruhlara açıklayıp, onların dikkatlerini içlerinde gizli olan sıfatlara ve öz kişiliklerine çekiyorlar.

KUREYŞ EMÎNİ HİRA DAĞINDA

Hira dağı, Mekke’nin kuzeyinde yer almıştır. Yarım saatte onun doruğuna çıkmak mümkündür. Bu dağın zahirini kara kaya parçaları oluşturmakta ve herhangi bir hayat belirtisi göze çarpmamaktadır, orada. Dağın kuzey kesiminde bir mağara vardır. Kayaların arasından geçtikten sonra varılan bu mağara insan boyu yüksekliğindedir. Mağaranın bir bölümü Güneş’in nuru ile aydınlanmakta, diğer bölümleri ise ebedi bir karanlığa boğulmuş bulunmaktadır.

Bu mağaranın kendi samimi dostu hakkında bir sürü hatıraları vardır. Bugün bile insanlar, o hatıraları mağaranın dilinden duymak aşkıyla oraya doğru koşuyor, birçok zahmetlere katlanarak oraya varıyorlar ve vahiy maverasını ve insanlık dünyasının büyük önderinin hayatının bir bölümünü ondan soruyorlar. Mağara da hal diliyle şöyle diyor, onlara: Burası, Kureyş Azizi’nin ibadetgâhıdır. O, risalet makamına erişmeden önce nice geceleri ve gündüzleri burada geçirmiştir. O, gürültüden uzak olan bu noktayı, ibadet ve Allah’a tapma için seçmişti. Ramazan ayının hepsini burada geçiriyordu. Bu ayın dışında da ara sıra buraya geliyordu. Öyle ki, değerli eşi Hatice, aziz kocası eve gelmediği zaman kesinlikle Hira dağında ibadetle meşgul olduğunu biliyordu; kendisini arattığında da onu orada ibadet ve tefekkür halinde buluyorlardı.

Hz. Muhammed (s.a.a) nübüvvet makamına erişmeden önceki iki konu üzerinde çok düşünürdü:

1- Yer ve göğün melekûtu hususunda tefekkür ediyor, her varlığın yüzünde Allah-u Teâlâ’nın nurunu, Allah’ın kudretini ve Allah’ın ilmini müşahede ediyor ve bu yolla kendi yüzüne gayb âleminden bazı pencereler açıyordu.

2- İleride uhdesinde bırakılacak olan ağır vazife hakkında çok düşünürdü. O günün o fasit ve alçak toplumunu ıslah etmek, onun nazarında muhal değildi gerçi, fakat ıslah programını uygulamak da kolay bir iş değildi.

Bu yüzden, Mekkelilerin fesat ve ayyaşlığını görüp onları nasıl ıslah edeceğini düşünüyordu. İnsanların, ruhsuz ve iradesiz putlar karşısında eğilip ibadet etmelerine çok üzülüyordu; bunu yüzünden anlamak mümkündü, hakikatleri söylemeye memur olmadığı için onları bu işten sakındırmaya kalkışmıyordu.

VAHYİN BAŞLANGICI

Allah Teâlâ tarafından bir melek, hidayet ve saadet kitabının başlangıcı olarak, birkaç ayeti Kureyş Emîni’ne okuyarak onu nübüvvet makamı ile şereflendirmeye memur oldu. O melek Cebrail-i Emîn ve o gün de “Bi’set günü” idi. İleride bugünün tayini üzerinde konuşacağız, inşallah.

Hiç şüphesiz melekle karşılaşmak, özel bir hazırlığı gerektirmektedir. Kişinin ruhu çok büyük ve kuvvetli olmadıkça, nübüvvet yükünü taşımaya gücü yetmez, melekle karşılaşmaya, görüşmeye dayanamaz. Kureyş Emîni bu hazırlığı elde etmişti, uzun ibadetler, çok tefekkürler ve ilahi inayetler sonucu.

Siyer yazarlarının birçoğunun nakline göre o, Bi’set’ten önce apaydın gün gibi doğru ve gerçek rüyalar görüyordu.1

Onun için en tatlı, en lezzetli anlar, Allah Teâlâ ile halvet edip ona ibadetle meşgul olduğu anlar idi. Âlemlerin Rabbi’yle halvet ettiği günlerden birinde, bir melek bir levha ile nazil oldu; levhayı onun karşısında tutarak: “Oku!” dedi. O, ümmi, ders okumamış olduğundan: “Okuyamıyorum” dedi. Vahiy meleği onu şiddetle sıktı ve okumasını istedi. Aynı cevabı alınca, onu tekrar şiddetle sıktı. Bu iş üç defa tekrarlandı. Üçüncü sıkıştan sonra birden levhayı okuyabildiğini hissetti ve hakikatte insanlığın saadet kitabının önsözü sayılan ayetleri okumaya başladı:

“Oku, Rabb’inin adıyla ki (bütün varlıkları) yarattı. İnsanı, pıhtılaşmış bir kandan var etti. Oku! Rabb’in pek büyük ve sonsuz bir kerem sahibidir. O ki, kalem ile (yazmayı) öğretti. İnsana bilmediği şeyleri belletti.”2

Cebrail, vazifesini yerine getirdikten sonra Resulullah (s.a.a) Hira dağından indi ve Hatice’nin evine doğru yola koyuldu.3

Zikredilen ayetler, Resul-i Ekrem’in (s.a.a) risalet programını kısaca beyan etmekte ve onun dininin temelini okuma, yazma ve ilmin oluşturduğunu vurgulamaktadır.

MADDECİ BİR KİŞİNİN DÜNYA GÖRÜŞÜ

Tabii ilimlerin günden güne ilerlemesi, tabii ilimler havzasının dışında kalan birtakım manevi meseleler üzerinde düşünme gücünü bilginlerin birçoğundan aldı ve fikri bakış açılarını oldukça daralttı. Bunlar, âlemin sadece bu maddiyat âleminden ibaret olduğunu, maddeden başka bir varlığın olmadığını ve materyalist ilkeleriyle açıklanamayan her şeyin mevhum ve batıl olduğunu zannediyorlar.

Bunlar, vahiy konusu ve genelde de metafizik meselelerde önyargılığa kapıldıkları ve bilgi sebeplerini duyu ve deney ile kısıtladıkları için vahiy âlemini inkâr ediyorlar. Duyu ve deneyin, kendilerini o meselelere ulaştırmadığı, böyle varlıkların vücudunu ispat etmediği, neşter altında böyle bir varlığın görülmediği ve laboratuvarlarda bu varlıklardan hiçbir eser müşahede edilmediği bahanesiyle metafizik olayları inkâr ediyorlar.

Fakat bu hadisin devamında bazı şeyler vardır ki, kesinlikle merduddur. Biz “Mefahim’ül-Kur’an” adlı tefsirimizin 3. cildinde sened ve metin bakımından bu hadisin hakkında konuşmuşuzdur.

Bu şekilde bir düşünce tarzı, çok kısıtlı, nakıs ve aldatıcı bir düşünce tarzıdır. Bir düşünce tarzında “bulmamak”, “var olmamak” ile eşlenmiştir. Bunlar, tanrıcı bilginlerin inandıkları hakikatleri duyu ve deney ile bulmadıkları için hepsinin temelsiz olduğu sonucunu almışlardır. Hiç kuşkusuz materyalistler, metafizik ile ilgili çok derin meseleler şöyle bir yanda dursun, hatta yaratıcının var olduğunu ispat meselesinde bile tanrıcı bilginlerin sözlerinin hakikatini anlayamamışlardır. Gerçek budur, öyle sanıyoruz ki kararsız bir muhitte bu iki grup oturup konuşurlarsa, tanrıcılar ve materyalistler arasındaki fasıla yok olup gider ve bilginleri iki gruba ayıran bu ihtilaf da ortadan kalkar. Tanrıcı âlimler, Allah’ın varlığına dair onlarca kesin deliller ikame etmişlerdir. Bu tabii ilimlerin, bizi âlim ve kadir yaratıcının varlığına ilettiğini ve bütün maddi varlıkların içinde ve dışında hüküm süren şaşılacak düzenin, bu düzeni var edenin vücuduna kesin bir delil olduğunu ve şuursuz tabiatın asla böyle bir bedi düzeni vücuda getiremeyeceğini ispat etmişlerdir. Bu delile “burhan-ı nazm” (düzen delili) derler. Tanrıcı âlimler tarafından bu delile dayanan onlarca kitap ve makale yayımlanmıştır. “Burhan-ı nazm” umum tabakalar için anlaşılır olduğu için, umum için yazılan kitaplarda genellikle bu delile dayanılmıştır. Öteki deliller ise umum için fazla anlaşılır olmadığı için, felsefe ve kelâm kitaplarında onlar hakkında genişçe konuşulmıştır.

Tanrıcı bilginlerin soyut ruh ve metafizik âlemler hakkında, çok delilleri ve açıklamaları vardır. Burada sadece onlardan bazısına işaret ediyoruz:

SOYUT RUH

Ruhun varlığına inanmak, bilginlerin dikkatini çeken zor ve karmaşık meselelerdendir. Her şeyi neşter altında görmek isteyen bir grup, onu inkâr edip, tabii kanunlar altında işleyen maddi bir ruha inanmaktadırlar.

Maddi olmayan bir ruhun varlığı, Allah’a tapanlar ve ruhani âlemlere inananlar tarafından dakik bir şekilde incelenmiştir; öyle maddi olmayan bir varlığın vücudu, birçok delillerle ispatlanmıştır. Tanrıcı âlimlerin melek, ruh, vahiy ve ilham hakkında söyledikleri sözler daha önce sağlam bir temele oturtulan delillere dayanmaktadır.4 Eğer bu sözler, dayandıkları deliller ışığında münasip bir atmosferde incelenirse, muhakkak tasdik edilecektir.

VAHY VEYA GİZEMLİ BİR ŞUUR

“Vahiy”e inanmak, bütün risaletler ve semavi dinlerin esasını oluşturmaktadır. Vahyin temelini, ilahi marifetleri vasıtasız olarak veya bir melek vasıtasıyla alabilecek derecede kuvvetli bir ruha sahip olmak teşkil etmektedir. Âlimler, vahiy üzerine şöyle demişlerdir: “Vahiy, Allah’ın mümtaz kullarından birine hidayet yollarını ve çeşitli ilimleri alışılmış yolların dışında mermuz bir yolla öğretmesinden ibarettir.”

Kuşkusuz, her insanın hayatı “bilgisizlikten” başlar, yavaş yavaş “bilgililik” çevresine girer ve sonra da dış âleme doğru bazı pencereler açılır, yüzüne. İlk olarak duyu organları vasıtasıyla bazı hakikatleri algılar; daha sonra akıl kâmilleşerek, duyu havzasının dışında kalan diğer bazı hakikatleri derkenar ve yavaş yavaş aklını ve istidlali bir fert olarak birtakım temel hakikatler ile ilmi konulan elde eder.

Ara sıra insan fertlerinin içinden bazı dahi insanlar çıkıyor ki, özel bir basiret ve ilham yoluyla istidlal ile asla keşfedilemeyecek bazı hakikatlerden haberdar oluyorlar.

Bu yüzden bilginler, insanın idrakini, “halk kitlesinin idraki”, “istidlalciler ve düşünce adamlarının idraki” ve “ariflerin idraki” diye üç kısma ayırmışlardır.

Zahiri görenler, duyu organı yardımıyla, düşünürler istidlalciler ve arifler ise üst âleme ait olan işrak ve ilham yoluyla hakikati bulmakla meşguldürler. Ahlak dâhileri, zihni üretken düşünürler ve filozoflar, eşi olmayan buluş ve eserlerinin, kafalarında birden çakan aydınlatıcı ve ilham verici kıvılcımlar sonucu vücuda geldiğini, daha sonra deneylere veya istidlal ve kanıtlamalara başvurarak onları geliştirmeye, kâmilleştirmeye başladıklarını söylemektedirler.

BİLGİNİN ÜÇ ANA YOLU

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi bilgi edinmek için insanın üç yolu vardır; insanların çoğu birinci yoldan, bir grup da ikinci yoldan, parmakla sayılabilecek kadar az olan bazı kimseler de ruhlarının kâmilleşmesi sonucu üçüncü yoldan istifade ediyorlar.

1- Duyu ve Deney Yolu: Bu bölümden kastımız, duyu organları vasıtasıyla zihne giren verilerdir. Mesela, görülecek, işitilecek ve koklanacak olan şeylerden her biri, kendine özgü araçlarıyla bizim idraklerimiz içerisinde yer alıyor. Bu gün insanoğlu, teleskop, mikroskop, radyo, televizyon vs. icad ederek insanın duygusal idraklerine takdire şayan bir yardımda bulunmuş onu uzak ve yakına musallat etmiştir.

2- İstidlal Yolu: Dünya düşünürleri akıl ve düşünme cihazını işleterek bir takım bedihi veya deneysel ilimlerde ispatlanan mukaddimelere dayanarak duyu dışında bir takım temel kanunları keşfediyorlar. İlimlerdeki külli kanunlar, felsefi meseleler ve Allah’ın sıfatları ve fiilleriyle ilgili meseleler, aklın işletilmesinin neticesidir.

3- İlham Yolu: Hakikati tanımada, sezgi ve akıl yürütmeyi aşan üçüncü yoldur; bu yol, ilim açısından olasılığı inkâr edilemeyecek yeni bir yoldur hakikati tanımada.

Elbette maddi dünya görüşü sistemi böyle duyusal ve düşünsel bir idraki kabul edemez. Fakat ne var ki, ilmi ilkelere dayanarak onu inkâr etmek de mümkün değildir.

Maddi dünya görüşünde bilgi ve dış dünyayı algılama yolu, ilk iki yola münhasırdır. Fakat büyük şeriatlar, ilahi filozoflar ve ariflerin dünya görüşünde, mezhepler ve semavi öğretilerin temelini oluşturan üçüncü bir yol da vardır. Bu üçüncü yolun inkârına dair hiçbir delil yoktur. Üstelik vahiy meselesinde işaret ettiğimiz delillerle bu yolun sağlam bir gerçek olduğu ispatlanmıştır.

Eğer insan ile Allah Teâlâ arasında özel ve ferdi bir şekilde irtibat kurulsa, zahiri duyular ve akıl olmaksızın insanın kalbine birtakım hakikatler ilka olunur. Bu algı ve ilkaya “ilham”, bazen de “işrak” derler.

Ama eğer insanın tabiat ötesi âlemle var olan irtibatı neticesinde birtakım umumi ve herkesi ilgilendirecek öğretiler ilka olunursa, böyle bir ilkaya “vahiy”, onu getirene “vahiy meleği” ve onu alana da “peygamber” denir.

İlham, onu alan insana nispeten inandırıcı olabilir.5 Fakat başkaları için ikna edici olamaz. Bu yüzden âlimler sadece nübüvvetleri, mucize vb. gibi kesin delillerle ispatlanan peygamberlere inen bir vahyi herkesin yararlanabileceği bir kaynak olarak kabul ederler.

VAHYİN ÇEŞİTLERİ

Ruh, elde ettiği kemaller neticesinde ruhani âlemlerle çeşitli yollardan irtibat kurabilir. Biz burada rivayetlerde de varid olan bu yolları kısaca açıklayacağız:

1- Semavi hakikatler bazen ilham yoluyla algılanır. Bu yolla kalbe ilka olunan şeyler, hiç şüphe edilmeyecek, bedihi ilimler hükmünü taşımaktadır.

2- Bazen dağ ve ağaç gibi bir cisim vasıtasıyla bazı sözler işitmek yoluyla olur. Mesela Hz. Musa’nın (a.s) Allah Teâlâ’nın sözlerini ağaçtan duyması gibi.

3- Kimi zaman da rüya âleminde hakikatlerin, apaydın gündüz gibi insana keşfolunması, şeklinde olur.

4- Bazen de bir meleğin Allah tarafından memur olup, O’nun kelamını insana ulaştırması şeklinde olur.6

Kur’an-ı Kerim, Resul-i Ekrem’e (s.a.a) bu yolla nazil olmuştur. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “Ruh’ul-Emîn (Cebrail) indirmiştir onu, (Kur’an’ı) senin kalbine, korkutanlardan olasın diye.”7

YALAN EFSANELER

Yazarlar, evrensel bir şahsiyete sahip olan kimselerin hayatlarını mümkün olduğu kadarıyla zaptederler. Yazılarını tamamlamak için uzun yolculukların zahmetine de katlanırlar. İslam peygamberi gibi yâranı ve dostları tarafından hayatının bütün hususiyeti ve cüz’iyatı zapt edilmiş bir şahsiyet yoktur, tarihte.

Büyük İslam Peygamberi’nin hayatının cüz’iyatını zaptetmeye yönelik gösterilen bu ilgi onun hayat defterine bazı yalan sözlerin eklenmesine de sebep olmuştur. Bu işi, cahil dostlar yapabileceği gibi bilgili düşmanlar da yapmışlardır. Bunun için herhangi bir şahsiyetin hayatını yazan bir yazar, onun hayatındaki olayları tahlil ederken ihtiyatlı olup, hadiseleri dakik tarihi ölçülerle ölçmeyi unutmamalıdır. Bu mukaddimeden sonra vahyin nüzulü hadisesini takip edelim: Peygamber-i Ekrem’in büyük ruhu, vahiy nuruyla aydınlandı; Cebrail’den öğrendiğini, gönlünde raptetti. Bu olaydan sonra Cebrail, Peygamber’e hitab ederek: “Ey Muhammed! Sen Allah’ın Resulüsün ve ben Cebrail’im” dedi. Bazıları da, “Bu sözü, Hira dağından aşağı indiği vakit işitti” demektedirler.

Bu iki olay, onda bir ıstıraba neden oldu. Bu ıstırap, peygamberin kendisine bildirilen şeyin doğruluğuna olan yakiniyle hiçbir çelişkisi yoktur. Çünkü ruh, ne kadar da güçlü olursa olsun, gayb ve ruhani âlemlerle ne kadar da irtibatı olursa olsun, yine de işin evvelinde, o zamana kadar hiç karşılaşmadığı bir melekle karşılaştığında, hem de dağın başında böyle bir ıstıraba kapılması mümkündür. Nitekim de daha sonralar böyle bir ıstıraba kapılmıyordu.

Şiddetli ıstırap ve yorgunluk yüzünden eve doğru yola koyuldu. Eve girdiğinde, değerli eşi Hatice, ıstırap ve tefekkür eserlerini onun mübarek çehresinde müşahede edince: “Ne oldu?” diye sordu. Peygamber, olayı Hatice’ye anlattı. Hatice, Peygamber’i saygıyla karşılayarak, hakkında dua etti ve: “Allah sana yardım edecektir” dedi.

Daha sonra Resulullah, Hatice’ye: “Benim üstümü ört” diye buyurdu.

Hatice Varaka b. Nevfel’in Yanına Gidiyor

Daha önce Varaka’yı tanıtmış, Arap bilginlerinden ve İncil’i okuduktan sonra Hristiyan olan birisi olduğunu söylemiştik. Varaka, Hatice’nin amcası oğlu idi. Peygamber’in değerli eşi, Varaka’nın yanına giderek aziz kocasından işittiği şeyleri ona anlattı. Varaka, amcası kızına cevap olarak şöyle dedi: “Ey Hatice! Senin amcan oğlu (peygamber) doğru konuşan bir insandır. Bu dediklerin, onun peygamberliğinin başlangıcıdır… Buraya kadar dediklerimiz, elimizde bulunan mütevatir nakillerin hülasasıdır. Ancak, ne var ki bu olayın zımnında, hakkında olan bilgimizle asla bağdaşmayan bazı şeyler de göze çarpmaktadır. Bu yüzden az sonra anlatacağımız şeyleri ya efsaneler kısmından saymalı veya onları tevil etmeliyiz.”

Burada her şeyden daha çok Mısırlı Dr. Heykel’e şaşırıyoruz. Kitabının o uzun mukaddimesinde: “Kimileri, düşmanlık yüzünden, kimileri de dostluk yüzünden peygamberin hayat tarihine bazı yalanlar sokmuşlardır” dediği halde, bu konuda yüzde yüz yanlış olan bazı sözler yazmıştır. Oysaki merhum Tabersi gibi Şia âlimlerinden bazıları, bu hususta faydalı hatırlatmalarda bulunmuşlardır.8

Burada bu yalan efsanelerden bazılarına işaret ediyoruz, (elbette eğer habersiz dostlar veya bilgili düşmanlar kendi kitaplarında bu efsanelere yer vermeselerdi, asla onlara değinmeyecektik):

1- Peygamber, Hatice’nin evine varit olduğunda kendi kendine gördüğünün hata olduğunu veya kendisinin kâhin olduğunu düşünüyordu! Hatice: “Sen daima yetimleri esirgerdin, akrabalarına iyilik ederdin; kalbinden şekki çıkar, hiç şüpheye düşme” dedi. Peygamber, ihtiram gözüyle Hatice’ye bir baktı ve: “Bir örtü getir, üstümü ört” diye buyurdu.9

2- Taberî ve diğer tarihçiler şöyle yazıyorlar: “Şüphesiz sen Allah’ın Resulünün” nidasını işittiğinde Peygamber’in vücudu titremeye başladı. Kendisini dağın üstünden atmaya karar verdi. Fakat Cebrail kendisini göstererek onu bu işi yapmaktan sakındırdı!10

3- Ertesi gün Muhammed (s.a.a) tavaf etmek için Kâbe’ye gitti. Orada Varaka b. Nevfel’i gördü ve hikâyesini ona anlattı. Varaka: “Andolsun Allah’a, dedi, sen bu ümmetin peygamberisin, Musa’ya gelen Nâmûs-ı Ekber (nübüvvet) sana da gelmiştir. İnsanların bazısı, seni yalanlayacaklar, sana eziyet edecekler, seni şehrinden çıkaracaklar ve seninle savaşacaklardır.” Muhammed, Varaka’nın dediklerinin doğru olduğunu hissetti.11

BU SÖZLERİNİN YALAN OLUŞUNUN İŞARETLERİ

Biz, bütün bunların, tarih ve tefsire sokulan meçhul (uydurma) hikâyeler olduğu inancındayız. Çünkü:

1- Bu sözleri değerlendirmek için peygamberlerin tarihini gözden geçirmeliyiz. Kur’an-ı Kerim peygamberlerin hikâyelerini anlatmıştır. Bu konuda birçok hadis de varid olmuştur. Onların hiçbirisinin hayatında böyle yakışmayacak şeyler görmüyoruz. Kur’an, Hz. Musa’ya vahyin indiği anları tamamen açıklamış ve vahyi işitmek neticesinde korku ve ıstıraba kapıldığından asla söz etmemiştir. Hâlbuki Hz. Musa için korkma zemini daha çok hazırdı. Çünkü karanlık bir gecede, halvet bir çölde bir ağaçtan nida geliyor ona ve böylece risaleti bildiriliyor kendisine.

Kur’an-ı Kerim’in de açıkladığı gibi Hz. Musa, o anda hiç ıstıraba kapılmadı. Allah Teâlâ ona: “Asanı yere at” diye hitap ettiği, o da asasını yere attığı zaman korkuya kapılması ise asasının korkunç bir hayvana dönüşmesinden kaynaklanıyordu. “Hz. Musa, vahiy indiğinde mutmain ve sakin idi” deyip de peygamberlerin en üstünü olan Hâtem’ül-Enbiyâ, meleğin sesini işittiğinde öyle bir ıstıraba kapıldı ki, neredeyse kendisini dağın başından atacaktı demek, akıllı insanın söyleyebileceği bir söz değildir.

Peygamber’in ruhu, ilahi sırrı (nübüvveti) telakki etmek için her bakımdan hazır olmasaydı kesinlikle nübüvvet makamına ulaşamazdı. Çünkü peygamberlerin bi’setinden maksat, insanları hidayet etmektir. Vahyi işitmekle intihar edecek düzeyde olan bir kimse, insanları hidayet edebilir mi? Onların ruhlarında nüfuz edebilir mi?

2- Hz. Musa (a.s) ağaçtan o nidayı duyduğunda, onun Allah Teâlâ tarafından olduğundan hiçbir şüphe etmiyor ve kendisinden daha fasih konuşan kardeşi Harun’u kendisine yardımcı karar kılmasını Allah’tan diliyor da,12 peygamberlerin serveri olan Resulullah, nasıl oluyor da bir müddet şüphede kalıyor ve sonunda Varaka, şek ve şüphe tozlarını onun gönlünden siliyor?!

3- Varaka, Hristiyan idi, hiç şüphesiz. Fakat iş bu zat, Resulullah’ın şüphesini gidermek için Hz. İsa’ya hiçbir işaret etmeden sadece Hz. Musa’nın nübüvvetine değinerek: “Bu, Musa b. İmrân’a verilen makamdır” diyor.13 Bu da, hikâyenin İsrailiyattan olduğunu ve hikâyenin kahramanının Varaka’nın dininden gaflet edilerek uydurulduğunu ortaya koymuyor mu?

Üstelik bu gibi şeylerin; İslam Peygamberinin sahip olduğu azamet ve yüellikle de hiçbir münasebeti yoktur. “Hayat-ı Muhammed” yazarı da bunun farkındaymış herhalde. Bu yüzden bu sözleri, “şöyle deniliyor” ibaresiyle nakletmiştir.

Şia imamları, bu efsaneler karşısında var güçleriyle durmuşlar ve bütün bunlara iptal çizgisi çekmişlerdir. Mesela, Zürâre, İmam Cafer Sadık’tan (a.s) “Cebrail, Peygamber’e nazil olduğunda Resulullah niçin korkmadı ve duyduklarını şeytanın vesveselerinden zannetmedi?” diye sorduğunda İmam şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ, Peygamberine Sekîne ve Vakar indirmişti. Öyle ki Allah tarafından nazil olanı gözüyle görür gibiydi.”14

Büyük Şia âlimi merhum Tabersi, kendi tefsirinde bu konuda şöyle yazıyor: “Allah Teâlâ, Allah tarafından olduğuna dair apaçık deliller göstermeksizin hiçbir peygambere vahyetmez.”15

İLK VAHY NE ZAMAN NAZİL OLDU?

Peygamber’in bi’set günü de, doğum ve vefat günü gibi tarihte kesin olarak bilinmemektedir. Şia âlimlerinin takriben hepsi, İslam Peygamber’inin, Recep ayının yirmi yedisinde nübüvvet ve risalet makamına eriştiğinde ittifak etmişlerdir. Fakat Sünni âlimlerin yanında, Peygamber’in Ramazan ayında bu büyük makama nail olduğu ve bu mübarek ayda âlemlerin Rabbi tarafından insanları hidayet etmeye memur olduğu meşhurdur.

Şia, kendisini Peygamber’in ıftret ve Ehl-i Beytinin izcisi ve “Sekaleyn Hadisi” mucibince Ehl-i Beyt’in sözlerini hüccet bildiği için Peygamber’in bi’set gününü tayin etme hususunda da Ehl-i Beyt’ten sahih şekilde naklolunan kavli kabul etmiştir.

Peygamber’in Ehl-i Beyt’i diyor ki: “Bizim hanedanımızın önderi, Recep ayının yirmi yedisinde risalet ile görevlendirilmiştir.” Buna göre, bu kavlin sahih olduğunda hiçbir kimse şüphe etmese gerek.

Ne var ki, öteki kavl için de Kur’an-ı Kerim’in, Kur’an’ın Ramazan ayında nazil olduğuna tasrih etmesi delil olarak gösterilebilir. Çünkü bi’set günü, vahyin başlangıç günü ve Kur’an’ın iniş günü de olduğuna göre, bi’setin Kur’an’ın indiği Ramazan ayında vaki olduğuna kail olmalıyız. İşte Kur’an’ın, mübarek Ramazan ayında indiğini bildiren ayetler:

“Ramazan ayı, Kur’an’ın indirildiği bir aydır” “Hamîm; andolsun her şeyi açıklayan Kur’an’a, şüphe yok ki biz onu, kutlu bir gecede indirdik.”

Bu kutlu gecenin de Kadir gecesi olduğu, “Kadr” suresinde açıklanmıştır: “Şüphe yok ki, biz onu (Kur’an’ı) kadir gecesinde indirdik.”1

ŞİA ÂLİMLERİNİN CEVABI

Şia müfessir ve muhaddisleri, bu istidlale çeşitli cevaplar vermişlerdir. Burada onlardan bazısına değiniyoruz:

Birinci cevap: Mezkûr ayetler, Kur’an’ın Ramazan ayında mübarek bir gece olan Kadir gecesinde nazil olduğuna delalet etmekte ve fakat nüzul mahalline, nereye indiğine işaret etmemektedir.

Bu yüzden Kur’an’ın, aynı gecede Peygamber’in kalbine nazil olduğu malum değildir. Büyük bir ihtimalle Kur’an’ın çeşitli tarzları vardır. Onlardan biri, Kur’an’ın 23 yıl zarfında yavaş yavaş peygamber’e inişidir, yani nüzul-i tedrici. Biri de, Kur’an’ın Lavh-i Mahfuz’dan Beyt-i Mamur’a birden inişidir, yani nüzul-i def’i.2

Buna göre, Recep ayının yirmi yedisinde sadece Alak suresinden bir kaç ayetin Resulullah’a nazil olmasıyla bütün Kur’an’ın bir arada, Kur’an’da Lavh-i Mahfuz diye adlandırılan yüce bir makamdan, hadislerde Beyt-i Mamur diye anılan diğer bir makama inmesinin hiçbir çelişkisi olmayacaktır. Bu sözü Duhan suresinden naklettiğimiz ayet de teyit etmektedir: “Şüphe yok ki, biz onu (Kur’an’ı) mübarek bir gecede indirdik.” Zamir (onu) kitab’a döndüğüne göre bu ayet, Kur’an’ın bütününün Ramazan ayındaki mübarek bir gecede indiğini açıkça ortaya koymaktadır. O halde, bu nüzul, bi’set günündeki nüzuldan başka bir nüzuldur. Çünkü bi’set günün de sadece bir kaç ayet nazil olmuştu.

Kısacası: Kur’an’ın, Ramazan ayında mübarek Kadir gecesinde indirildiğine dalalet eden ayetler, bir kaç ayetin nazil olduğu bi’set gününün Ramazan ayında olduğuna delil olamaz. Çünkü mezkûr ayetler, Kitap’ın (Kur’an’ın) hepsinin Ramazan ayında indirildiğine delalet etmektedir. Hâlbuki bi’set günü bir kaç ayetten fazla nazil olmamıştı. Binaenaleyh, Kur’an’ın hepsinin bir arada nazil oluşundan, Lavh-i Mahfuz’dan Beyt-i Mamur’a inişinin kastedildiği muhtemeldir. Şia ve Sünni âlimler, bu konuda birçok hadisler nakletmişlerdir; özellikle El-Ezher üniversitesi hocası Muhammed Abdulazim Zerkani, bu hadisleri tafsilatıyla kendi kitabında zikretmiştir.3

İkinci Cevap: Şimdiye kadar ulema tarafından verilen en metin cevap, ikinci cevaptır. Üstad Allame Tabatabai, kendi nefis eseri “El-Mizan Fi Tefsir’il-Kur’an” kitabında bu cevabı güzelce açıklamıştır.4 Bu cevap kısaca şöyledir: Kur’an’ı Kerim’in hepsinin Ramazan ayında inişinden maksat, Kur’an’ın hakikat ve gerçeğidir ki, Peygamber’in kalbine nazil olmuştur. Çünkü Kur’an’ın vücud-i tedricisinden başka bir de bir hakikati ve vaki yeti vardır ki, Allah Teâla onu, Ramazan gecelerinden muayyen bir gecede Peygamber’e talim buyurdu.

Resul-i Ekrem (s.a.a), Kur’an’ın tamamını bildiği için, Kur’an’ı okumakta acele etmeme emri geldi: “Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumak için acele etme”5 Kısacası: Kur’an’ın bir cem’i, ilmi ve hakiki vücudu vardır ki Ramazan ayında bir defada Peygamber’in kalbine nazil olmuştur.

Bir de tedrici vücudu vardır ki bi’set gününden başlamış Peygamber’in ömrünün sonuna kadar yavaş yavaş nazil olmuştur.

Üçüncü cevap: Bi’set, Kur’an’ın nazil olmasıyla birlikte kısaca beyan ettiğimiz gibi, vahyin çeşitli merhaleleri vardır. İlk merhaltesi, doğru rüyalar görmektir. İkinci merhaltesi, meleklem karşılaşmadan gaybi nidayı duymak. Son merhaltesi ise, bir meleği görüp Allah’ın sözlerini ondan işitmektir.

İnsanın ruhu, ilk merhaltede vahyin daha üst merhalelerini tahammül edemeyeceğinden dolayı, bi’set günü (Receb’in yirmi yedisi) ve ondan bir süre sonraya kadar Peygamber (s.a.a), sadece “Sen Allah’ın Resulüsün!” diye bir gaybi nida işitiyordu. Ve bu merhaltede hiçbir ayet nazil olmadı. Bu merhalteden sonra Ramazan ayında Kur’an’ın tedrici nüzulu başladı. Yani: Peygamber’in Recep ayında meb’us olması, Kur’an’ın da o ayda indiğini gerektirmemektedir. Buna göre, Peygamber’in Recep ayında meb’us olmasıyla Kur’an’ın Ramazan ayında nazil olmasının hiçbir çelişkisi yoktur.

Gerçi bu cevap, birçok tarihi metinlerle bağdaşmamaktadır, zira tarihçilerin birçoğu Alak suresinden bir kaç ayetin bi’set günü nazil olduğuna tasrih etmişlerdir; fakat bununla birlikte, bazı hadislerde bi’set gününün hadisleri anlatılırken sadece o gaybi nidanın işitildiği zikredilmiş ve Kur’an’ın veya bir kaç ayetin nüzulundan asla söz edilmemiştir.6

Burada dördüncü bir cevap da vardır o da şudur: Bi’set Recep ayında olmuştur. Kur’an’ın nüzulu ise, üç yıl süren gizli davet dönemi geçtikten sonra başlamıştır.

İLK İMAN EDENLER

Peygamber’e İman Eden İlk Erkek ve İlk Kadın

Kur’an dilinde İslam’ı ilk kabul edenlere “Es-Sabikun” denir. Peygamber’e (s.a.a) daha evvel iman etmek Sadr-ı İslam’da, fazilet ve üstünlük ölçütü sayılırdı. Bunun için, tam bir tarafsızlıkla sahih belgelere dayanarak konuyu inceleyip hem kadınlardan hem de erkeklerden ilk iman eden kişiyi tanımalıyız.

KADINLARDAN HATİCE

Peygamber’e (s.a.a) iman eden ilk kadının Hatice olduğu, tarihin zaruriyatındandır ve bu hususta muhalif bir kimse bulunmamaktadır. Fazla uzayacağından korktuğumuz için buna delil olarak sadece bir önemli tarihi belgeye işaret edeceğiz, burada. Tarihçiler Peygamber’in hanımlarından biri olan Ayşe’den şöyle dediğini nakletmişlerdir: “Ben daima Hatice’yi görmediğime çok üzülüyor, Peygamber’in ona karşı sevgi ve ilgisine şaşırıyordum. Çünkü Peygamber, her zaman O’nu yad ediyor, bir koyun kestiği zaman Hatice’nin dostlarına da bir pay gönderiyordu.”

Günlerden birinde Resulullah (s.a.a) evden dışarı çıktığı zaman Hatice’yi andı ve biraz övdü. O anda ben kendimi tutamadım ve: “O, yaşlı bir kadındı; Allah sana ondan daha hayırlısını nasip etmiştir” dedim. Benim bu sözüm, Peygamber’i çok üzdü ve sinirlendiği alnından malum idi. Bunun üzerine: “Asla öyle değildir!” buyurdu. “Ondan daha hayırlısı bana nasip olmamıştır! Bütün insanlar küfür ve şirk içinde bocaladıkları bir zamanda O, bana iman etti ve çok zor durumlarda bütün varlığını benim yetime bıraktı; Allah bana, Ondan öyle evlatlar nasip etti ki, hiçbirinizden nasip etmedi.”1

Hatice’nin ilk iman eden kadın olduğuna diğer bir şahit de, ilk vahiy geldiği zaman vuku bulan hadiselerdir. Çünkü Resulullah (s.a.a) Hira mağarasından aşağı inip eve geldiğinde görüp duyduklarını Hatice’ye anlatıyor ve Hatice de hemen tasrihen ve telmihen değerli kocasına iman ettiğini bildiriyor. Üstelik Hatice defalarca Arap kâhinleri ve bilginlerinden kocasının peygamber olacağına dair birçok şeyler duymuştu. Hz. Muhammed (s.a.a) ile evlenmesinin sebeplerinden biri de bu konuda duydukları idi.

ERKEKLERDEN HZ. ALİ

Sünni olsun, Şia olsun tarihçilerin ittifaka yakın bir çoğunluğu, erkeklerden ilk iman eden kişinin Ali (a.s) olduğunu kabuldürler. Bu meşhur kavlin mukabilinde tarihte bir-iki nadir kavil de göze çarpmaktadır. Mesela, Peygamber’e ilk iman eden kimsenin, Peygamber’in evlatlığı Zeyd b. Harise veya Ebu Bekir olduğu da söylenmiştir. Fakat birçok delil vardır ki, meşhur kavli teyit etmektedir. Burada o delillerden sadece birkaçını zikrediyoruz:

1- Hz. Ali, Peygamber’in yanında büyümüştü

Ali (a.s) çocukluktan Peygamber’in evinde kalıyordu. Peygamber-i Ekrem (s.a.a), şefkatli bir baba gibi onu terbiye etmeye çalışıyordu. Bütün siyer yazarları ittifakla şöyle yazıyorlar:

“Peygamber’in bi’setinden önce, Mekke’de ilginç bir kuraklık olmuştu. Kureyş’in büyüğü Ebu Talib’in kalabalık bir ailesi vardı. Geliri, giderini karşılamıyordu. Amcasının durumunu gören Peygamber, diğer amcası Abbas’ın yanına giderek ‘Ebu Talib’e yardımcı olmamız lazımdır, durumu pek iyi değildir’ dedi. Bunun üzerine Ebu Talib’in çocuklarından bazısını kendi yanlarına almayı kararlaştırdılar. Peygamber, Ebu Talib’in çocuklarından Ali’yi, Abbas da Cafer’i kendi evlerine götürdüler.”2

Ali (a.s) Peygamber’in (s.a.a) evine gittiği gün sekiz yaşından az olmasa gerek. Çünkü Ali’yi yanına almaktan maksat, Ebu Talib’in geçimini kolaylaştırmak olduğuna göre, sekiz yaşından küçük olan bir çocuğu baba ve anasından ayırmak, biraz zor olmasından başka onların geçimini kolaylaştırmakta da fazla etkili olamaz.

Binaenaleyh, Ali (a.s) öyle bir yaşta olmalıydı ki, Peygamber’in onu kendi evine götürmesinin, Ebu Talib’in geçiminin iyileşmesinde göze çarpacak bir etkisi olsun. Hal bu iken, “Zeyd b. Harise ve benzeri yabancılar, vahyin sırlarından haberdar idiler ama Peygamber’e herkesten daha yakın ve her zaman onunla beraber olan amcası oğlunun, Peygamber’e inen ilahi sırlardan haberi yoktu” demek mümkün müdür acaba?

Peygamber’in Ali’yi kendi yanına alıp, terbiyesini üstlenmesinin sebeplerinden biri de, Ebu Talib’in hizmetlerini bir yere kadar telafi edebilmek idi. Üstelik Peygamber’in yanında, bir insanı doğru yola hidayet etmekten daha aziz ve daha değerli bir şey yoktu. O halde, Peygamber, amcası oğlu gibi kalbi aydın ve zekalı bir ferdi, bu büyük nimetten mahrum bırakır mıydı hiç?

Bir de bizzat Ali’yi (a.s) dinleyelim. Ne diyor bakalım bu konuda:

“Resulullah’a (s.a.a) ne kadar yakın olduğumu, onun katında nasıl bir mertebeye ulaştığımı bilirsiniz. Çocuktum henüz, o beni bağrına basardı; yatağına alırdı; vücudunu bana sürerdi, onun güzel kokusunu duyardım. Devenin yavrusu nasıl anasının ardından giderse, ben de onun ardından giderdim; o her gün bana huylarından birini belletir, ona uymamı buyururdu.”

“Her yıl Hira dağına çekilir, kulluğa koyulurdu; Onu ben görürdüm, başkası görmezdi. O gün İslam, Resulullah (s.a.a) ile Hatice’den başkasının evinde yoktu, ben de onların üçüncüsüydüm. Vahiy ve peygamberlik nurunu görürdüm, nübüvvet kokusunu duyardım.”3

Hz. Ali ve Hz. Hatice Peygamberle Namaz Kılıyordu

İbn-i Esir Üsdü’l-Gabe’de, İbn-i Hacer El-İsabe’de ve tarihçilerin birçoğu Afif-i Kindi’den aşağıdaki hikâyeyi nakletmişlerdir. Afif diyor ki:

“Cahiliye zamanında Mekke’ye gitmiştim; Abbas b. Abdulmuttalib’e misafirdim. Abbas ile Kâbe’nin etrafında durmuştuk. Bu sırada bir adam geldi ve Kâbe’nin karşısında durdu. Ondan sonra bir delikanlı geldi ve onun sağ tarafında durdu. Daha sonra bir kadın geldi ve onların arkasında durdu. Kadınla çocuğun o adama uyarak rükû ve secde ettiklerini müşahede ediyordum. Abbas’a: ‘Bu ne?’ diye sordum. Abbas: ‘O adam dedi, Muhammed b. Abdullah’tır; o delikanlı, onun amcası oğlu Ali’dir, arkalarında duran kadın da Muhammed’in hanımıdır. Yeğenim Muhammed diyor ki: “Bir gün gelecek Kisra ve Kayser hazineleri benim elime geçecektir.” Ama Allah’a yemin ederim ki, yeryüzünde bu üç kişiden başka hiçbir kimse bu dinde değildir.’ Daha sonra ravi şöyle diyor: ‘Keşke onların dördüncüsü ben olsaydım.'”

Ali’nin (a.s) faziletlerini nakletmekte ihmalkârlık eden kimseler bile, bu hikâyeyi nakletmişlerdir.4

3- Sıddık-ı Ekber Benim

Hz. Ali’nin (a.s) hutbeleri ve sözlerinin arasında şu ve benzeri cümleler çok göze çarpıyor: “Ben Allah’ın kulu ve Resulullah’ın kardeşiyim; Sıddık-ı Ekber benim, bu sözü kim benden sonra söylerse yalancıdır. Herkesten önce yedi yıl Resulullah ile namaz kıldım, onunla beraber ilk namaz kılan benim.”5

4- Resulullah’tan (s.a.a) Mütevatir Hadisler

Resulullah’tan (s.a.a) aşağıdaki mazmun da çeşitli tabirlerle mütevatir hadisler olarak naklolunmuştur:

“Kevser havuzunun yanında bana varid olan ilk kimse, ilk iman eden Ali b. Ebi Talib’tir.”6

İnsan tarafsız olarak bu hadisleri mütalaa ederse, Ali’nin (a.s) ilk iman eden kimse olduğunda hiçbir şüphesi kalmaz ve asla nakil bakımından azınlıkta olan diğer iki kavli tercih etmez. Sahabe ve tabiinden altmış küsur kişi birinci kavlin taraftarıdırlar. Hatta bu konuda görüş vermeyen ve sadece kavilleri nakletmekle yetinen Taberi bile, “Tarih”inde (c. 2 s. 215) şu hikâyeyi naklediyor:

“İbn-i Said, bir gün babasından: ‘İlk iman eden Ebu Bekir miydi?’ diye sordu. Babası: ‘Hayır, dedi, ondan önce elliden fazla kişi, Peygamber’e iman etmişti fakat onun Müslüman olmasının başka bir özelliği vardı.'”

Me’mun ile İshak’ın Tartışması

İbn-i Abd-i Rabbih Ikd’ül-Ferid’de tatlı bir olay anlatıyor. Olayın hülâsası şöyledir: Me’mun, bir tartışma toplantısı düzenlemişti. Meşhur âlim İshak da mecliste idi. Ali’nin (a.s) herkesten önce İslam’ı kabul ettiği ispatlanınca İshak şöyle dedi: “Ali iman ettiği zaman küçük bir çocuktu, fakat Ebu Bekir, olgun bir kişi idi. Onun için Ebu Bekir’in imanı Ali’nin imanından daha üstündür.” Bu sırada Me’mun konuşmaya başladı: “Acaba, Ali’yi çocuklukta Peygamber mi imana davet etti, yoksa ilahi bir ilham ile mi iman etti? İlham ile iman etti diyemeyiz. Çünkü bizzat Resulullah bile ilham ile inanmamıştı, belki Cebrail’in yol göstermesiyle inanmıştı. Buna göre, Peygamber onu iman etmeye davet etmiştir. Peygamber kendi başına mı bu işi yaptı, yoksa Allah’ın emri üzerine mi? Allah’ın emri olmadan Peygamber’in kendi başına bir iş yapması mümkün değildir.”

“Demek Peygamber, Allah’ın emri üzerine davet etmiştir, onu. Acaba Hâkim (hikmet sahibi) olan Allah, iman etmesi ile etmemesi eşit olan bir çocuğun İslam’a davet edilmesini emreder mi, Resulüne? Hâkim olan Allah hakkında kesinlikle böyle bir şey söylenemez. Binaenaleyh, şöyle bir netice almalıyız:”

“Ali’nin imanı sahih ve sağlam bir iman idi ve diğerlerinin imanından hiçbir eksikliği yoktu; bu yüzden de, ‘Öne geçenler ise, öne geçmiş öncülerdir. İşte onlar, yakınlaştırılmış olanlardır’ ayet-i kerimesine7 en ön sırada uyan kimse Ali İbn-i Ebi Talib’tir.”

Vahyin Kesilişi Meselesi

Tarihçiler, özellikle de Taberi, Yahudi ve Hristiyan kaynaklı efsanelerden temiz olmayan tarih tarihinde, vahyin kesilişi (inkıta-i vahiy) adında bir meseleyi söz konusu edip şöyle diyorlar: “Resulullah, o meleği görüp ilk vahyi aldıktan sonra, Allah Teâlâ katından tekrar vahiy gelmesini bekliyordu. Fakat artık ne o güzel melekten bir haber vardı, ne de o gaybi mesajdan.”

Şayet bi’setin evvelinde bir müddet vahiy kesilmiş ise bizce bu, Kur’an’ın tedrici nüzulünden başka bir şey değildir.

Aslında bir takım maslahatlarından dolayı ilahi irade, Kur’an’ın yavaş yavaş nazil olması yönünde tecelli etmişti. Ancak bi’setin evvelinde, vahiy daha yeni gelmeye başladığı için vahyin arası kesilince, bu “inkıta-i vahiy” olarak telakki edildi. Yoksa “inkıta-i vahiy” diye hiçbir mesele yoktu.

Bu mesele, art niyetli yazarların elinde bir bahane teşkil ettiği için konuyu daha iyi açıp “vahyin kesilişi” diye bir meselenin hakikati olmadığını ve Kur’an ayetlerinin bu meseleye tatbik edilişinin temelsiz olduğunu ispatlamak istiyoruz.

Önce hadiseyi aynen Taberî’nin naklettiği gibi aktaralım:

“Vahiy kesilince, Peygamber’in bi’setin başlangıcındaki şek ve şüpheleri tekrar başladı. Hatice de onun gibi şüpheye kapıldı ve: ‘Allah seninle ilişkisini kesmiştir sanıyorum’ dedi. Peygamber, bu sözü duyduktan sonra Hira dağına doğru yola koyuldu. Bu sırada Cebrail nazil oldu ve Peygamber’e aşağıdaki ayetlerle hitap etti: ‘Andolsun kuşluğa ve geceye, karanlığı iyice çöktüğü zaman, Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da. Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut olacaksın. Seni yetim bulup da barındırmadı mı? Ve seni yol yitirmiş bulup da, yol göstermedi mi sana? Ve seni yoksul bulup da zengin etmedi mi? Öyleyse, sakın yetimi üzüp kahretme, isteyip dileneni de azarlayıp kovma; Rabbinin nimetini de anlat.’“8

Bu ayetler indikten sonra Peygamber (s.a.a), fevkalade sevindi ve hakkında söylenilenlerin hepsinin yalan olduğunu anladı.

Tarih Değil, Efsanedir

Hatice’nin hayatı, tarihte kaydedilmiştir. Peygamber’in (s.a.a) güzel huyları, iyi davranışları hâlâ gözlerinin önünde olan ve Rabbini adil bilen Hatice, nasıl olur da birdenbire Allah’ın ve Resulünün hakkında böyle bir su-i zanda bulunur acaba?

Nübüvvet makamı, yüce sıfatlar ve güzel huylara sahip olmaksızın hiçbir kimseye verilmez. Resulullah (s.a.a) o yüce sıfatlara ve birtakım özel şartlara haiz olmasaydı eğer, bu makama asla erişemezdi. Bu sıfatların başlıcası, ismet (günah ve hatalardan masum olmak), itmi’nan (gönlün daima huzur içinde oluşu, asla ıstırap ve endişeye kapılmaması) ve tevekküldür. Bu sıfatlara sahip olan birinin aklından böyle yanlış fikirlerin geçmesi asla mümkün değildir. Ulema derler ki: “Peygamberlerin tekâmül hareketleri, çocukluk döneminden başlar, hicaplar perdeler bir bir gözlerinin önünden kalkar, ilmi kışkırtıcılığı son derecesine ulaşır; gördükleri, duydukları şeyler hakkında hiç şüphe etmezler.” Böyle bir mertebeye ulaşan kimse, onun bunun sözüyle şüpheye düşer mi, endişeye kapılır mı?

Duha Suresi’ndeki “Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da” cümlesinden anlaşıldığına göre bir adam Resulullah’a: “Rabbin seni terk etmiş, sana darılmıştır” demiştir. Fakat diyen adam kimdir ve bu cümle Peygamber’i ne derecede etkilemiştir? Bu hususta söz konusu surede hiçbir işaret yoktur.

Kimi müfessirler, bu cümleyi bazı müşrikler söylemiştir, diyorlar. Bu kavle göre, mezkûr ayetler vahyin başlangıcı ile ilgili olmalı.

Çünkü bi’setin başlangıcında Hatice ve Ali’den başka hiçbir kimsenin vahyin nüzulünden haberi yoktu. Hatta ileride de anlatacağımız gibi Hazretin peygamberliği üç yıla kadar müşriklerin çoğuna gizli idi. Peygamber, bu üç yıl içinde risaletini umuma tebliğ etmekte memur değildi. Bilahare “Artık sen emir olunduğun şeyi açıkça söyle” ayet-i kerimesi9 nazil oldu ve Peygamber risaletini açığa vurdu.

SİYER YAZARLARININ VAHYİN KESİLİŞİ HAKKINDAKİ İHTİLAFLARI

Kur’an’ın hiçbir yerinde vahyin kesilişi diye bir meseleye işaret olunmamıştır. Sadece siyer ve tefsir kitaplarında böyle bir mesele göze çarpmaktadır. Fakat vahyin kesilişinin sebebi ve süresi hakkında değişik görüşler vardır. İnsan müfessirler ve siyerçiler arasındaki bunca farklı görüşleri görünce meselenin aslında şüphe ediyor. Şimdi kısaca onlara değiniyoruz:

1- Yahudiler Peygamber’in huzuruna gelip üç mesele (Ruh, Ashab-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn) hakkında bazı sorular sordular. Peygamber, “İnşallah” demeden “Yarın gelin cevabınızı vereyim” dedi. Bunun için vahiy kesildi. Müşrikler, vahyin kesilmesine çok sevinip: “Allah onu terk etmiştir” dediler. Duha Suresi, bu batıl düşünceyi reddetmek için nazil oldu.10

Bir görüşe göre bu hadise bi’setin başlangıcıyla ilgili değildir. Çünkü Yahudi âlimlerinin bu üç konu hakkında Peygamber ile görüşmesi, hicretin yedinci yılında olmuştu. Bu yılda Peygamber’in nübüvvetinin hakikatini, Yahudi bilginlerinden sormak için Kureyş tarafından Medine’ye bir heyet gelmiş ve onlar da heyete, yukarıda değindiğimiz üç meseleyi Muhammed’den sormalarını demişlerdir.11

2- Peygamber’in karyolasının altında bir köpek yavrusu ölmüştü ve hiçbir kimsenin haberi yoktu. Peygamber, evden çıktığında Havle evi süpürürken haberi dışarı attı. Ondan sonra vahiy meleği nazil oldu ve Duha Suresi’ni getirdi. Peygamber, vahyin gecikme sebebini sorunca Cebrail, “Biz köpek bulunan bir eve girmeyiz” dedi.12

3- Müslümanlar, vahyin gecikme sebebini sordular. Peygamber: “Siz, tırnak ve bıyıklarınızı kısaltmayınca, nasıl vahiy gelebilir?” buyurdu.13

4- Osman, hediye olarak Peygamber’e biraz hurma veya üzüm gönderdi. Bir dilenci Peygamber’in kapısına geldi, Peygamber onu dilenciye verdi. Osman onu dilenciden satın aldı ve tekrar Peygamber’e gönderdi. Yine dilenci Peygamber’in kapısına gitti ve aynı iş üç kere tekrarlandı. Sonuncu defa Peygamber yumuşakça: “Sen dilenci misin, tüccar mısın?” buyurdu. Dilenci, Peygamber’in bu sözüne darıldı ve vahiy bu sebeple kesildi.14

5- Peygamber’in hanımlarından veya yakınlarından birine ait olan bir köpek yavrusu, vahyin inmesine mani idi.15

6- Peygamber, vahyin gecikmesini Cebrail’e sordu. Cebrail: “Benim kendimden hiçbir ihtiyarım (yetkim) yoktur” dedi.16

Bu konuda başka kaviller de vardır ki, bu hususta tefsir kitaplarına bakabilirsiniz. Fakat ne var ki, ön yargılı yazarlar bunca kaviller içinden sadece Taberî’nin naklettiği kavli seçmiş ve bunu, Peygamber’in şüpheye düştüğünün alameti addetmişlerdir. O kadar kavlin içinden sadece birini zikredip ömrü boyunca hiçbir hadise karşısında sarsılmayan mutmain bir şahsiyet hakkında o kavil esasınca hüküm vermek, bu tip yazarların art niyetli veya en azından İslam tarihinden habersiz olduklarını ortaya koymaktadır.

Aşağıdaki noktalara dikkat edilirse, bu ihtimalin temelsiz olduğu anlaşılacaktır:

1- Hatice, bütün varlığıyla Peygamber’e bağlı, ömrünün sonuna kadar kocasının yolunda fedakârlık eden ve servetini Peygamber’in yüce hedefi uğrunda vakfeden bir kadındı. Bi’set yılında, Peygamber ile evlenmesinden on beş yıl geçiyordu. Bu müddet içinde kocasından iyilikten başka bir şey görmemişti. Acaba Peygamber’e bu kadar bağlı olan bir kadın, ona karşı öyle sert konuşur mu?!

2- “Rabbin seni terk etmedi ve sana darılmadı da” ayetinden, o sözün Peygamber’e söylendiği anlaşılmakta, fakat söyleyen kimmiş ve niçin söylemiş, malum değildir.

3- Bu haberi nakleden, bir gün Hatice’yi, Peygamber’e teselli veren, onu şüpheden çıkaran ve hatta onu intihar etmekten alıkoyan bir kadın olarak takdim eder, ertesi gün ise onu, Peygamber’e karşı “Allah, sana gazap etmiştir” diyebilecek birisi olarak tanıtmaktadır. İşte burada “Yalancı, unutkan olur” demekle yetiniyoruz.

4- Eğer Hira dağında ilk vahiy olarak Alak Suresi’nden birkaç ayet indikten sonra vahiy kesilmiş ve bir müddet aradan sonra Duha Suresi inmişse, o halde nüzul tertibiyle Duha Suresi, ikinci sure olmalıdır. Oysaki nüzul tarihi açısından Duha Suresi, Kur’an’ın onuncu suresidir.17 Duha Suresi’ne kadar Kur’an sureleri nüzul tertibiyle şöyledir: 1- Alak, 2- Kalem, 3- Müzzemmil, 4- Müddessir, 5- Tebbet, 6- Tekvir, 7- İnşirah, 8- Asr, 9- Fecr, 10- Duha.

Müverrihlerden sadece Ya’kubî, nüzul tarihi bakımından Duha Suresi’ni, üçüncü sure olarak kabul etmiştir.18 Bu görüş, hatta bu nakil ile de tatbik etmemektedir.

Vahyin Kesiliş Müddeti Hususundaki İhtilaf

Vahyin kesiliş süresi, çeşitli şekillerde yazılmıştır. Tefsir kitaplarında “4 gün, 12 gün, 15 gün, 19 gün, 25 gün, 40 gün” kavilleri göze çarpmaktadır.

Kur’an’ın tedrici nüzulünün hikmetini göz önünde bulundurursak, “inkıta-i vahiy” dedikleri meselenin istisnai bir hadise olmadığını anlarız. Çünkü Kur’an, ilk günden itibaren ilahi iradenin Kur’an’ın tedricen nazil olmasına taalluk ettiğini bildirmiştir.

“Kur’an’ı ayet ayet ayırdık ki, onu insanlara dura dura okuyasın ve onu yavaş yavaş indirdik.”19

Kur’an-ı Kerim, bir başka ayette Kur’an’ın yavaş yavaş nazil olmasının sırrını şöyle açıklamakta:

Kâfirler dediler ki: “Kur’an ona toptan indirilmeli ya!” Biz, onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (ayet ayet indirdik) ve onu ağır ağır okuduk.20

Kur’an’ın iniş usulüne nazaran, her gün ve her saat Cebrail’in Peygamber’e nazil olup bir ayet getirmesini asla beklememeliyiz. Kur’an’ın yavaş yavaş inmesindeki hikmetler ve sırlardan dolayı Kur’an-ı Kerim’in ayetleri toplumun ihtiyaçları ve sorularına göre değişik zamanlarda nazil olmuştur.Aslında vahiy kesilmiş değil, belki vahyin acilen inmesini gerektiren bir neden yokmuş demektir?

GİZLİ DAVET – AKRABALARI DAVET

Resulullah (s.a.a), tam üç yıl gizli davetle meşgul idi. Bu müddet içinde Peygamber (s.a.a), halkın umumunu davet yerine fertleri yetiştirmeye özen gösteriyordu. Zamanın maslahatları, daveti aşikâr etmemeyi ve gizli temaslarla insanları İslam dinine çağırmayı icab ettiriyordu. Bu gizli davet sonucu bir grup, Tevhid dinini kabul etmişti. Tarih, gizli davet döneminde Peygamber’e (s.a.a) iman eden şahsiyetlerin adlarını kaydetmiştir. Onlardan bazıları şunlardır:

Hz. Hatice, Hz. Ali b. Ebi Talib (a.s), Zeyd b. Harise, Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah, Ebu Ubeyde b. Cerrah, Ebu Seleme, Erkam b. Ebi’l-Erkam, Kuddame b. Mez’un, Abdullah b. Mez’un, Ubeyde b. El-Haris, Said b. Zeyd, Habbab b. Eret, Ebu Bekir b. Ebi Kuhafe, Osman b. Affan vs.1

Kureyş büyükleri, bu üç yılda zevk u sefa ve eğlencelerle meşgul idiler ve Resulullah’ın (s.a.a) gizli davetinden az-çok haberleri olduğu halde herhangi bir tepki göstermiyorlardı. Fert yetiştirme dönemi olan bu üç yılda, Resulullah (s.a.a) ve yaranından bazıları Mekke etrafındaki vadilere gidiyor, Kureyş’in gözlerinden uzak bir yerde namaz kılıyorlardı. Bir gün, Mekke vadilerinin birinde namaz kıldıklarını gören müşrikler onlara itiraz ederek, onları kınadılar. Bunun üzerine Peygamber’in (s.a.a) ashabıyla müşrikler arasında ufak bir çatışma çıktı ve müşriklerden biri, Sa’d b. Ebi Vakkas’ın eliyle yaralandı.2 Bu olaydan sonra Resulullah (s.a.a), müşriklerin gözünden gizli kalabilmek için tebliğ ve ibadetini Erkam’ın evinde yapmaya başladı.3 Ammar b. Yasir ile Suheyb b. Sinan, bu evde Resulullah’a (s.a.a) iman eden kimselerdendir.

Akıllı kişiler çok geniş bir programla işe girişirler, fakat ufak bir yerden başlarlar. Eğer muvaffak olurlarsa işi genişletmeye çalışırlar; başarı paralelinde çalışma sahasını genişletip, geliştirirler.

Akıllı bir kişi, günün büyük devletlerinden birinin başkanına, “Sosyal faaliyetlerde sizin başarılı olmanızın sırrı nedir?” diye sorduğunda şöyle cevap vermişti: “Biz Batılıların düşünme tarzı siz Doğulularınkinden farklıdır. Biz daima geniş programlarla ve fakat ufak bir yerden işe başlarız. Şayet muvaffak olursak, çalışma sahasını genişletmeye çalışırız. Ama eğer yolun yarısında programımızın doğru olmadığını anlarsak, o zaman da yeni bir program hazırlar, başka bir işe başlarız.”

“Fakat siz Doğulular, geniş bir programla işi büyük bir yerden başlatırsınız; programın hepsini birden uygulamak istiyorsunuz. Çıkmazla karşılaştığınızda da büyük zararlara katlanmadan geri dönemiyorsunuz. Üstelik siz çok acelecisiniz; ekininizden ilk günde mahsul almak istiyorsunuz; son neticeyi, ilk günlerde almayı düşünüyorsunuz. Bu da, sosyal açıdan yanlış ve insanı çıkmaza sokan bir düşünme tarzıdır.”

Bize göre bu tefekkür tarzı, Şark veya Garb’a mahsus değildir; pişkin, akıllı ve bilgili kişiler, kendi hedeflerine yetişmek için daima bu yoldan hareket etmiş ve etmektedirler. İslam dünyasının yüce önderi de, bu kesin ilkeden yararlanarak tam üç yıl, sabırla ve gizli olarak tebliğ ediyor, ilahi dini fikir ve istidat bakımından layık gördüğü kişilere sunuyordu. Hedefi, bütün insanları Tevhid bayrağı altında toplayacak büyük bir evrensel devlet kurmak olduğu halde bu üç yıl boyunca asla umumi davete girişmedi, hatta hususen akrabalarını bile davet etmedi. Sadece kişilerle özel olarak temasta bulunup, layık gördüğü kimseleri davet ediyordu.

Kureyş büyükleri, bu üç yıl içinde zevk u sefalarıyla meşgul idiler. Mekke Firavunu Ebu Süfyan ve yanlıları, Peygamber’in (s.a.a) daveti hakkında bir şey duyduklarında alay edercesine gülümseyip kendi kendilerine: “Onun da tebliğinin ışığı Varaka ve Ümeyye’nin daveti gibi uzun sürmez, sönüp gider, o da unutulmuşlar diyarına kavuşur!” diyorlardı. Kureyş büyükleri, bu üç yıl içinde Resul-i Ekrem’e (s.a.a) karşı herhangi bir saygısızlık yapmadılar. Peygamber (s.a.a) de bu müddet zarfında onların put-tanrılarını açıkça tenkit etmiyor, sadece kalbi aydın kişilerle hususi temaslarda bulunuyordu.

Fakat akrabaları davet ile umumi çağrıya başlayıp Peygamber’in (s.a.a) putları ve putperestlerin inançlarını ve gayr-i insani amellerini tenkit edişi dillerde dolaşmaya başladığı günden itibaren, Kureyş de gaflet uykusundan uyandı ve Peygamber’in (s.a.a) davetinin Ümeyye ve Varaka’nın davetinden farklı olduğunu anladı. Peygamber (s.a.a), ilk olarak kendi akrabalarının içinde risaletini açığa vurdu, ondan sonra da umumi davetini başlattı.

Hiç şüphesiz, bütün yönleriyle insanların hayatını etkileyen ve toplumun gelişme sürecini değiştiren derin ve köklü ıslahların her şeyden fazla iki güçlü amile ihtiyacı vardır:

1- Hakikatleri güzel bir şekilde açıklama, beyan etme yeteneği.

2- Tehlike anlarında, düşmanların saldırıları karşısında yeterli bir savunma gücüne sahip olmak; aksi takdirde her müslihin daveti, henüz zuhur ettiği ilk günlerde bastırılır, yok olmaya mahkûm olurdu.

Peygamber’in (s.a.a) beyan ve konuşma kabiliyeti, kemal haddindeydi; güçlü bir hatip gibi son derece fesahat ve belagat ile şeriatını açıklayabiliyordu. Fakat davetin ilk dönemlerinde ikinci güce sahip değildi. Çünkü bu üç yıl içinde sadece kırk kişiye yakın bir cemiyet oluşturabilmişti. Bu az topluluk, Peygamber’i (s.a.a) savunma vazifesini üstlenemezlerdi, muhakkak.

Bu yüzden hilkat âleminin ilk şahsiyeti, bir savunma çizgisi ve çekirdek kadro oluşturabilmek için umumi davetten önce akrabalarını kendi şeriatına çağırdı. Böylece ikinci gücün eksikliğini gidererek her türlü muhtemel tehlikeler karşısında önemli bir siper vücuda getirebildi. Bu davetin en büyük faydası şu idi: Akrabaları, farzen onun dinine inanmasalar da, en azından akrabalık duyguları yüzünden onu savunmaya kalkışırlardı.

Kaldı ki Peygamber’in (s.a.a) o günkü daveti akrabalarından bir grup için etkili oldu, bir grup da İslam dinine meyletti. Üstelik o, ıslahların temelinin iç ıslah olduğuna inanıyordu. Bir insan, kendi evlatları ve akrabalarını kötü işlerden sakındırmadıkça, başkalarının üzerindeki tebliği etkili olamaz. Çünkü bu takdirde muhalifler, “Kendi akrabalarının amellerine, yaptıklarına baksana bir” diye itiraz ederler.

Bu yüzden Allah-u Teâlâ, “(Öncelikle) en yakın akrabalarını uyar.” buyurarak en yakın akrabalarını davet etmeyi emretti Resulullah’a (s.a.a).4 Daha sonra “Artık sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme. Şüphesiz alay edicilere karşı biz sana yeteriz.” ayet-i şerifesini5 nazil ederek umumi davetle memur kıldı Peygamber-i Ekrem’i (s.a.a).

Akrabalarını Davet Biçimi

Peygamber’in (s.a.a), akrabalarını davet etme biçimi çok ilginçtir. Üstelik o gün bu davetin sırlarını daha da iyi açıklayan bir hakikat de ortaya çıktı.

Müfessirler ayetin tefsirinde ve tarihçiler de kendi kitaplarında şöyle yazıyorlar: Yukarıda zikrettiğimiz ayet nazil olduktan sonra Peygamber (s.a.a) bir ziyafet tertipleyerek Beni Haşim’in ileri gelenlerinden kırk beş kişiyi davet etti. Ziyafetten sonra gizli sırrı açmak istiyordu. Fakat yemek yenildikten sonra, Peygamber’in (s.a.a) amcalarından Ebu Leheb, düşük sözleriyle mecliste risalet konusunun gündeme gelmesine engel oldu. Peygamber (s.a.a) konuyu ertesi güne ertelemeyi salah gördü. Ertesi gün yine bir ziyafet tertipledi, yemek yenildikten sonra akrabalarına dönerek Allah’a hamd ve vahdaniyetini itiraf ettikten sonra şöyle konuştu: “Şüphesiz, bir toplumun rehberi, onlara yalan söylemez. Kendisinden başka bir ilah olmayan Allah’a andolsun ki ben size ve bütün insanlara gönderilen Allah’ın peygamberiyim! Bilin ki sizler uyuduğunuz gibi öleceksiniz, uyandığınız gibi de dirileceksiniz ve yaptıklarınızla hesaba çekileceksiniz; ondan sonrası ya ebedi cennettir ya ebedi cehennem.”6 Ve şöyle devam etti: “İnsanlardan hiçbir kimse akrabaları için benim size getirdiğimden daha iyisini getirmemiştir. Ben, dünya ve ahiret hayrını size getirdim. Rabbim, sizleri O’na doğru çağırmamı emretti. Şimdi hanginiz, içinizde benim kardeşim, vasim ve halifem olmak üzere bu konuda beni desteklemek istersiniz?” Peygamber’in (s.a.a) sözleri buraya varınca, hiçbir kimseden çıt çıkmadı. Herkes bir fikre dalmıştı. Bu sırada on beşlerinde bir genç ayağa kalktı ve kararlı bir eda ile: “Ya Resulullah! Ben size yardımcı olmaya hazırım.” dedi.

O genç Ali’den (a.s) başka kim olabilirdi? Peygamber (s.a.a), oturmasını emretti. Resulullah (s.a.a) “Şimdi hanginiz, içinizde benim kardeşim, vasim ve halifem olmak üzere bu konuda beni himaye edeceksiniz?” cümlesini üç defa tekrarladı. Fakat her defasında o on beş yaşındaki gençten başka hiçbir kimse Peygamber’in (s.a.a) sorusuna cevap vermeyince Peygamber (s.a.a) Ali’yi (a.s) göstererek: “Ey insanlar!” diye buyurdu, “Bu genç, sizin içinizde benim kardeşim, vasim ve halifemdir. Onu dinleyin ve ona itaat edin.” Ve böylece meclis sona erdi. Meclistekiler, alaycımsı bir tebessümle Ebu Talib’e hitaben şöyle dediler: “Muhammed’in emriyle bundan böyle oğlunun sözüne bakmalı, ondan emir almalısın! Muhammed onu, senin büyüğün kıldı!”7

Bu zikrettiklerimiz, müfessirler ve tarihçilerin çoğunun çeşitli ibarelerle naklettikleri geniş bir meselenin özetidir. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyti hakkında birtakım özel inançlara sahip olan İbn-i Teymiyye’den başka ulemadan hiçbir kimse, bu hadisin sıhhatinde şekk etmemiş ve herkes onu, tarihin kesin hakikatlerinden biri olarak kabul etmiştir.

Cinayetler ve Hıyanetler

Hakikatleri tahrif ederek ters-yüz etmek ve gerçekleri gizlemek hıyanet ve cinayetin en açık örneğidir. Tarih boyu, bağnaz yazarlardan bir grup bu yolu kateterek kendi ilmi eserlerini değerden düşürmüşlerdir. Fakat zaman geçtikçe, ilim ilerledikçe onların hıyanetleri ortaya çıkmış; hakikat peşinde olan insanlar, kalemleriyle perdeleri bir kenara itmiş, hakikatleri perdelerin arkasından çıkarmışlardır. İşte bu hıyanetlerden bazı örnekler:

1- Muhammed b. Cerir-i Taberî (ölümü: Hicri 310), kendi tarih kitabında akrabaları davet hadisesini aynen bizim naklettiğimiz şekilde genişçe yazmıştır. Fakat tefsirinde “(Öncelikle) en yakın hısımlarını uyarıp korkut.” ayetine gelince aynı hadiseyi naklederken “benim kardeşim, vasim ve halifem olmak üzere!” cümlesini “benim kardeşim ve şöyle ve böyle olmak üzere!” şeklinde değiştiriyor.8

Hiç kuşkusuz, “vasim ve halifem” kelimelerini atıp, yerine “şöyle ve böyle” kelimelerini yazmak, hıyanet ve art niyetlilikten başka bir şey olamaz. Taberî, Peygamber’in (s.a.a) bu istifham cümlesini tahrif etmekle yetinmeyip, üç defa istifhamdan sonra Ali’den (a.s) başka hiçbir kimse cevap vermeyince Peygamber’in (s.a.a) “Bilin ki bu (Ali) benim kardeşim, vasim ve halifemdir.” şeklindeki buyruğunu da tahrif etmiş, “vasim ve halifemdir” kelimelerini “şöyle ve böyledir” şeklinde değiştirmiştir. Tarihçi, hakikatleri yazmakta hür olmalı, gerçekleri çekinmeden olduğu gibi yazmalıdır. Şüphesiz, Taberî’yi bu iki kelimeyi kaldırıp yerine “şöyle ve böyle” kelimelerini koymaya sürükleyen amil, onun mezhebi taassubudur.

Çünkü o, Ali’yi (a.s) Peygamber’in (s.a.a) ilk vasisi ve halifesi olarak kabul etmemektedir. Bu iki kelime de Peygamber’den (s.a.a) sonra Ali’nin (a.s) vesayet ve hilafetini tasrih ettiğine göre, ayet-i kerimenin nüzul sebebini tahrif ederek, kendi mezhebini savunmaya mecbur olmuştur.

2- İbn-i Kesir-i Şami (ölümü: Hicri 732), hem “El-Bidayet-ü ve’n-Nihaye” adlı tarihinde hem de tefsirinde, kendisinden önce Taberî’nin tefsirinde katettiği yolu katetmiştir. İbn-i Kesir’in tarihinin kaynağını Tarih-i Taberî teşkil ettiğine göre bu hususta da muhakkak adı geçen tarihe müracaat etmiştir. Fakat bu konuya gelince sözlerini Tarih-i Taberî’den değil de Tefsir-i Taberî’den nakletmiştir.

3- Bu konuda Mısır’ın eski kültür bakanı ve “Hayat-u Muhammed” kitabının yazarı Dr. Heykel de bir cinayet işlemiş ve böylece yeni nesile hakikatleri tahrif etme yolunu açmıştır. Şaşılacak tarafı şu ki, bu zat adı geçen kitabının mukaddimesinde oryantalistlere şiddetle saldırmış ve onları hakikatleri tahrifle suçlamıştır. Halbuki onun bizzat kendisinin bu konuda oryantalistlerden eksik bir tarafı yoktur.

Adı geçen kitabın ilk baskısında hadiseyi yarım yamalak bir şekilde nakletmiş ve o iki hassas cümleden sadece birini (Peygamber’in meclistekilere hitaben: “Şimdi hanginiz içinizde benim kardeşim, vasim ve halifem olmak üzere bu konuda beni destekleyeceksiniz?” şeklindeki cümlesini) kaydetmiş, ama öteki cümleye (Ali [a.s] üç defa Peygamber’i [s.a.a] destekleyeceğini ilan ettikten sonra Peygamber’in: “Bilin ki bu genç sizin içinizde benim kardeşim, vasim ve halifemdir.” şeklinde buyurduğu cümleye) asla işaret etmemiştir.

Nübüvvet ve İmamet Parçalanmaz Bir Bütündür

Risaletin başlangıcında Ali’nin (a.s) vesayetini (vasiliğini) ilan etmek, bu iki makamın birbirinden ayrılmayacağını göstermektedir. Resulullah’ın (s.a.a) halka tanıtıldığı gün, onun halifesi de tayin edilmekte, insanlara tanıtılmaktadır. Bu da, nübüvvet ve imametin bir temel üzerine kurulduğuna, bu iki makamın zincir halkaları gibi birbirine bağlı olduğuna delildir.

Bu hadise, Emirülmüminin’in (a.s) ruhi azametini ve cesaretini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü tecrübeli ve ileri gelen ihtiyarların şaşıp kaldıkları, karar veremedikleri bir mecliste, Peygamber’i (s.a.a) himaye edeceğini, onun yolunda her türlü fedakârlığa hazır olduğunu cesaretle bildirmekte ve tutucu politikacıların yolunu tutmadan Peygamber’in (s.a.a) düşmanlarıyla düşmanlığını açıkça ilan etmektedir. Ali (a.s) o gün, gerçi yaş bakımından meclistekilerin en küçüğü idi, fakat uzun yıllardan beri Peygamber (s.a.a) ile birlikte olması onun kalbini, kavmin aksakallılarının dahi kabulünde şüpheli oldukları birtakım hakikatleri kabul etmek için hazır hale getirmişti. Ebu Cafer İskafi, bu konuda genişçe konuşmuştur. Değerli okuyucular daha fazla bilgi için İbn-i Ebi’l-Hadid’in “Şerh-u Nehc’ül-Belâğa”sına bakabilirler.9

UMUMİ DAVET

Bi’setin evvelinden üç yıl geçmişti ki, Peygamber (s.a.a) akrabalarını davetten sonra umumi davete başladı. Resulullah (s.a.a) o üç yıl içerisinde hususi temaslarla bir grubu İslam’a hidayet etmişti. Artık insanların umumunu Tevhid dinine çağırmanın sırası gelmişti. Bir gün, Safa dağının kenarında yüksek bir kayanın üstüne çıkarak yüksek bir sesle şöyle buyurdu: “Ya Sabahah!” (Arap, bu kelimeyi korkunç olayları haber verirken bir tehlike çanı olarak kullanır.)

Peygamber’in (s.a.a) nidası, herkesin dikkatini çekti. Kureyş’in muhtelif kabilelerinden bir grup, Peygamber’in (s.a.a) huzuruna koştular. Peygamber (s.a.a), cemiyete hitaben şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Düşmanlarınız bu (Safa) dağının arkasına saklanmış ve sizin can ve malınızı kastetmişler dersem, beni doğrular mısınız?” Herkes “Evet, doğrularız, çünkü ömrümüzde senden bir yalan bile duymadık.” dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Kureyş topluluğu, kendinizi ateşten kurtarın; ben Allah’ın katında sizin için bir şey yapamam, ancak sizi acıklı bir azap ile korkutuyorum.” Daha sonra sözlerine şunları ekledi: “Sizin içinizde benim durumum, düşmanı görüp de kavmine koşa koşa gelen, fakat düşmanın daha çabuk yetişeceğinden korkarak ‘Ya Sabahah’ diye bağırarak tehlikeyi bildiren kişinin durumudur.”1

Peygamber’in (s.a.a) şeriatından az çok haberi olan Kureyş bu cümleyi duyunca büyük bir dehşete kapıldı. Fakat küfrün başlarından biri (Ebu Leheb) Peygamber’e (s.a.a) dönerek “Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın?” diyerek cemiyeti dağıttı.

HEDEF UĞRUNDA DİRENİŞ

Kişinin başarısı, iki şeye bağlıdır:

1- Hedefe inanmak

2- Hedefe ulaşmak için çalışmak ve mukavemet etmek.

İman, insanı ister istemez hedefe doğru sürükleyen, zorlukları kolaylaştıran ve onu gece ve gündüz hedef uğrunda çaba göstermeye çağıran bir iç etkidir. Hedefine inanan bir kimse, gerçekte saadet ve siyadetinin onda olduğuna inanmaktadır. Saadetinin belli bir hedefin ipoteğinde bulunduğuna inanan insan, bütün zorluklara rağmen hedefine ulaşmak için çalışır.

Mesela, iyileşmesini acı bir ilacı kullanmakta gören bir hasta, onu kolaylıkla kullanır; denizin derinliklerinde değerli mücevherlerin bulunduğuna bilen bir dalgıç, hiç korkmadan kendini denize atar.

Ama eğer hasta veya dalgıç, yapacağı işin faydası olup olmadığında şüpheli olur ya da faydasız olduğuna inanırsa, o zaman o işi yapmaya kalkışmaz veya eğer kalkışırsa da çok zor gelir ona. Binaenaleyh, bütün zorlukları kolaylaştıran unsur iman gücüdür.

Evet, şüphesiz hedefe ulaşmak yolunda birtakım zorluklar, engeller vardır ve insan, engelleri yolun üstünden gidermeye çalışmalıdır. Eskiden beri “Dikensiz gül olmaz” demişler.

Kur’an-ı Mecid, bu hakikati şu ayet-i kerimede beyan etmiştir:

“Şüphesiz, ‘Bizim Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra da (bunun üzerinde) direnenler (yok mu); onlara melekler iner (ve der ki): ‘Korkmayın, mahzun olmayın ve size vaad olunan cennetle sevinin.'”2

Resulullah’ın Mukavemeti

Resul-i Ekrem’in (s.a.a), umumi davetten önceki hususi temasları ve umumi çağrıdan sonraki sürekli faaliyetleri sonucu, küfür ve putperestlik safının karşısında, Müslümanlardan sıkı bir saf vücuda gelmişti. Umumi davetten önce olan kişilerle tanışması, birleşmesi Mekke’nin küfür ve şirk çevrelerinde tehlike çanını çaldırmıştı.

Daha yeni yeni filizlenmeye başlayan bir inkılabı bastırmak, güçlü ve donanmış Kureyş için elbette kolay bir işti. Fakat ne var ki, bu kıyamın erleri bir kabileden değildiler; çeşitli kabilelerden İslam’a inananlar vardı. Bu yüzden böyle bir grup hakkında kesin bir karar almak çok zordu.

KUREYŞ’İN ÜÇÜNCÜ KEZ EBU TALİB’E GİDİŞİ

İslam’ın günden güne fazlalaşan nüfuzu Kureyş’i daha bir endişeye düşürüyor, çare bulmaya sürüklüyordu. Bu nedenle tekrar bir araya toplanıp kendi kendilerine: “Ebu Talib’in Muhammed’i savunması, onu evlatlık edinmesinden dolayı olabilir. O halde gençlerimizin içinden güzel birini seçip, Ebu Talib’e onu evlatlık edinmesini önerelim” dediler.

Bu yüzden Mekke gençlerinin güzel simalarından olan İmare b. Velid b. Muğire’yi alıp Ebu Talib’in yanına gittiler ve: “Ey Ebu Talib, dediler, Velid’in oğlu şair, hatip, güzel ve akıllı bir gençtir. Biz onu sana evlatlık olarak verelim de sen yeğenini himaye etmek için bize ver ve bizden el çek.” Bu sözleri duyunca Ebu Talib’in damarlarında gayret kanı devran etmeye başladı. Asık bir suratla onların üzerine bağırarak: “Çok kötü bir muamele yapıyorsunuz benimle” dedi. “Sizin evladınızı alıp yetiştireyim, fakat kendi evladımı size vereyim de onu idam edesiniz, öyle mi? Andolsun Allah’a bu iş, gayr-i mümkündür.” Mut’im b. Adi ayağa kalkarak: “Kureyş’in, dedi, önerisi adilâne bir öneridir, fakat sen, bunu kabul etmiyorsun!” Ebu Talib Mut’im’e: “Hiç insaf etmedin, dedi. İyice biliyorum ki, sen benim zilletimi istiyorsun. Kureyş’i benim aleyhime kışkırtmaya çalışıyorsun; fakat elinden geleni esirgeme.”1

PEYGAMBER’İ İKNA ETME YOLUNA BAŞVURULUYOR

Kureyş, Ebu Talib’i razı edemeyeceğini ve onun İslam’ı açıkça kabul ettiğini söylemiyorsa da batında yeğenine karşı büyük bir imanı, bağlılığı olduğunu anlayınca, artık onunla müzakere yapmamaya karar verdi. Peygamber’in (s.a.a) de amcasının yanında olduğu bir sırada Ebu Talib’in evine gittiler. Cemiyetin sözcüsü sözlerine şöyle başladı: “Ey Ebu Talib! Muhammed, bizim sıkı ve tek safımızı parçaladı, aramıza ihtilaf saldı; aklımıza güldü, bizi ve putlarımızı istihza etti. Şayet onu bu işe sürükleyen yoksulluksa, biz ona çokça servet verelim. Eğer makam istiyorsa onu kendimize emir yapalım, sözünü dinleyelim. Eğer hastaysa, tedaviye ihtiyacı varsa en iyi doktorları tedavisi için gönderelim…”

Ebu Talib Peygamber’e (s.a.a) dönerek: “Kavmin büyükleri gelmiş” dedi. “Senden onların putlarına karışmamanı istiyorlar, sen ne diyorsun?” Resul-i Ekrem (s.a.a) amcasına hitaben: “Ben onlardan hiçbir şey istemiyorum” buyurdu. “Fakat benden bir söz dinlesinler ve o sözün ışığında Arap ve gayri Araba hükümet etsinler.”

Bu sırada Ebu Cehil yerinden kalktı ve: “Biz, dedi, senden değil bir söz, on söz dinlemeye hazırız!” Peygamber (s.a.a): “Benim tek sözüm, Allah’tan başka bir ilah olmadığını itiraf etmenizdir” diye buyurdu.

Peygamber’in (s.a.a) bu beklenmedik sözü, soğuk bir su gibi onların sıcak ümitlerine döküldü. Peygamber’in sağlam mantığı karşısında söylemeye bir şey bulamayınca: “Üç yüz altmış tanrıyı bırakıp da tek bir tanrıya mı tapacağız?!” dediler. Kureyşliler, çok öfkeli bir halde evden çıktılar; sonunda işin nereye varacağını düşünüyorlardı.2 Aşağıdaki ayetler bu vakayı anlatmaktadır:

“İçlerinden kendilerine bir uyarıcı-korkutucunun gelmiş olmasına şaştılar. Kâfirler dedi ki: ‘Bu yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu şaşırtıcı bir şey.’ Onlardan ileri gelen bir grup: ‘Yürüyün, ilahlarınıza karşı bağlılıkta kararlı olun, asıl istenen budur. Biz bunu diğer dinde işitmedik, bu içi boş bir uydurmadan başkası değildir’ diyerek (Peygamber’in huzurundan) kalkıp gitti.”3

KUREYŞ’İN İŞKENCE VE EZİYETLERİNDEN BAZI ÖRNEKLER

Peygamber (s.a.a) sessizliği bozduğu ve: “Eğer güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseniz andolsun ki Allah’a, bu davamdan vazgeçmem. Ya Allah dinini aşikâr eder ya da bu yolda canımı veririm” sözüyle Kureyş’i meyus ettiği günden itibaren Peygamber’in (s.a.a) hayatının en çetin fasıllarından biri başlamış oldu. Çünkü Kureyşliler o güne kadar Peygamber’e (s.a.a) saygı gözetip, ona karşı davranışlarında ağırbaşlılıklarını yitirmemişlerdi. Fakat barışçı (?) planlarının suya düştüğünü görünce, programı değiştirme zorunda kaldılar. Artık neye mal olursa olsun, Muhammed’in (s.a.a) şeriatının yayılmasının önüne geçecek, bu yolda her türlü vesileden yararlanacaklardı. Kureyş kodamanları ittifakla, alay, tehdit, eziyet ve işkenceyle İslam’ın yayılmasını önlemeye oy verdiler.

Açıktır ki, bütün bir dünyaya kılavuzluk etmek isteyen bir muslih, ancak bütün zorluklar, cismi ve ruhi darbeler karşısında sabırlı olmakla hedefine ulaşabilir. Burada Kureyş’in eziyet ve işkencelerinden bir bölümünü yansıtarak Peygamber’in (s.a.a) ne kadar sabırlı ve dayanıklı olduğunu anlatmaya çalışacağız. Resulullah (s.a.a) kendisine içten yardım eden ruhi ve manevi amillerden (iman ve sabır) başka bir de dış amilden faydalanmaktaydı. O da başta Ebu Talib olmak üzere Benî Haşim’in himayesi idi. Ebu Talib, Kureyş’in Peygamber’e (s.a.a) eziyet etmeye dair kesin ve ciddi kararını duyunca, Haşimoğullarının hepsini yanına çağırdı ve onları Peygamber’i (s.a.a) savunmak için seferber etti. Onlardan bir grup iman üzerine, diğer bir grup da akrabalık bağlarından dolayı Peygamber’i korumayı, savunmayı üstlendiler. Onlardan sadece Ebu Leheb ve adları Peygamber’in (s.a.a) düşmanları arasında gelecek olan diğer iki kişi, Ebu Talib’i reddettiler. Ne var ki bu savunma çemberi de Peygamber’i bazı acı hadiselerden koruyamıyordu. Çünkü Peygamber’i (s.a.a) yalnız gördükleri zaman ellerinden geleni esirgemiyorlardı.

Bir gün Ebu Cehil, Peygamber’i (s.a.a) Safa’da gördü. Peygamber’e (s.a.a) söverek azarladı. Peygamber (s.a.a) ona hiçbir şey demedi ve eve döndü. Ebu Cehil de Kâbe’nin yanında Kureyşlilerin toplandığı yere gitti. Aynı gün Peygamber’in (s.a.a) amcası ve sütkardeşi olan Hamza (a.s), yayı omuzunda avdan döndü. Hamza (a.s) her zaman avdan döndüğünde ilkin Kâbe’yi ziyaret ve tavaf eder, daha sonra Kâbe’nin etrafındaki toplantılara başvurur, ondan sonra evine giderdi. Bu âdeti üzerine o günde, ilkin Kâbe’yi ziyaret etti ve sonra eve döndü.

Ebu Cehil’in Peygamber’e (s.a.a) karşı küstahlığına şahit olan Abdullah b. Cüd’an’ın cariyesi Hamza’ya (a.s) gelerek: “Ya Hamza, Ebu Cehil’in yeğenine sövmesini ve onu azarlamasını görseydin!” dedi.

Cariye’nin sözleri Hamza’yı (a.s) iyice etkiledi. İşin akıbetini düşünmeden yeğeninin öcünü almaya karar verdi ve Kâbe’ye döndü. Ebu Cehil’i Kâbe’nin etrafındaki kalabalığın içinde gördü. Hiçbir şey söylemeden yanına yaklaştı. Av yayını çıkararak hızla başına vurdu ve başını kırdı ve: “Sen mi ona sövüyorsun? Bundan böyle ben de ona iman ettim, onun dediğini ben de söylüyorum. Gücün yetiyorsa ona yaptığını bana da yap!” dedi. Ebu Cehil de: “Ben, dedi, Muhammed’e karşı kötü davrandım; Hamza’nın rahatsız olmaya hakkı vardır” dedi.4 Bu gerçek olay sonraları İslam’ın en büyük serdarı olan Hamza (a.s) gibi bir kahramanın varlığının, Peygamber’in (s.a.a) canının korunmasında ve Müslümanların güçlenmesinde çok etkili olduğunu göstermektedir. İbn-i Esir’in yazdığı gibi5 Müslümanların güçlenmesi ve gelişmesinde en büyük amil, Hamza’nın (a.s) Müslüman olması idi. Bu yüzdendir ki Kureyşliler daha başka planlar çizdiler.

İbn-i Kesir-i Şami gibi kimi tarihçiler, Ebu Bekir ve Ömer’in Müslüman olmasının Hamza’nın (a.s) Müslüman olması kadar etkili olduğunu ve iki halifenin Müslüman olmasının, Müslümanların güçlenmesine, aziz olmalarına ve hürriyete kavuşmalarına sebep olduğunu ısrarla söylemektedirler.6 Kuşkusuz her fert, kendi payıyla İslam’ın güçlenmesinde, yayılmasında etkili olmuştur. Ancak ne var ki, bu iki kişinin İslam’ı kabul etmesinin yankısı, Hamza’nınkiler kadar değildi. Çünkü Hamza (a.s), Kureyş’in büyüklerinden birinin Peygamber’e (s.a.a) sövdüğünü işitince zerre kadar kuşkuya kapılmadan gidip Peygamber’in intikamını ondan aldı ve hiç kimse onun karşısına çıkmaya cüret edemedi. Ama Ebu Bekir’e gelince… Büyük İslam siyercisi İbn-i Hişam’ın naklettiği bir olaya göre, Ebu Bekir Müslümanların safına katıldığı gün kendini de Peygamber’i (s.a.a) de savunamıyordu. Şöyle anlatıyor İbn-i Hişam: “Bir gün Resul-i Ekrem, Kureyş’in toplandığı yerden geçerken aniden Kureyşliler Peygamber’i her taraftan kuşatıp, putlar ve kıyamet günü hakkında söylediği sözleri alaya alarak ‘Sen misin bunları söyleyen?!’ diyorlardı. Resulullah da: ‘Evet, bunları söyleyen benim’ diyordu. Kureyşliler, Peygamber’i müdafaa edecek bir kimsenin ortalıkta bulunmadığını görünce onu öldürmek istediler. Bunun üzerine içlerinden biri, Peygamber’in elbiselerinden tuttu. Bu sırada Peygamber’in yanında olan Ebu Bekir, Peygamber’e yardım etmeye kalkıştı. Ağlayarak: ‘Rabbim Allah’tır dediği için bir kişiyi öldürmeniz yakışır mı?’ diyordu. Daha sonra Peygamber’i bırakıverdiler. Ebu Bekir de başı kırılmış bir halde eve döndü.”7

Bu olay, Ebu Bekir’in Peygamber’e (s.a.a) karşı sevgisini ve duygularını göstermekten daha çok onun güçsüzlüğünü göstermektedir. Çünkü bu hadiseden anlaşıldığına göre O gün onun ne öyle kuvvetli bir bileği, ne de önemli bir toplumsal şahsiyeti yoktu.

Bunun içindir ki Kureyşliler, Peygamber’e (s.a.a) karşı herhangi bir girişimin kötü sonuçları olacağını düşünerek Peygamber’i bırakıp ona saldırdılar ve onun başını kırdılar.

Şimdi, Hamza’nın (a.s) gösterdiği cesareti bu hadiseyle mukayese edersek, Sadr-ı İslam’da İslam’ın izzet ve kuvvet kazanmasının ve kâfirlerin endişeye kapılmalarının, bu ikisinden hangisinin Müslüman oluşunun neticesi olduğu pekâlâ ortaya çıkar.

Yakında Ömer’in nasıl Müslüman olduğunu okuyacaksınız. Ömer’in de Müslüman olması, Müslümanların savunma gücünü kuvvetlendirmedi. Çünkü Müslüman olduğu gün, eğer Âs b. Vâil olmasaydı neredeyse onu öldüreceklerdi. Ömer’i öldürmek isteyen bir gruba Âs b. Vâil şöyle demişti: “Kendine bir din seçmiş olan kişiden ne istiyorsunuz? Adî b. Kâ’b kabilesi, onu öyle rahatlıkla size teslim ederler mi, sanıyorsunuz?”1

Bu cümle, kabilesinden korktukları için ondan el çektiklerini göstermektedir. Kabilelerin de kendilerini savunması fıtrata dayanan bir âdettir; küçük ve büyük fark etmez bu konuda.

Evet, Müslümanların savunma üssü, Benî Haşim’in evleriydi. İşin ağırlığı da Ebu Talib ve hanedanının omuzuna düşüyordu. Yoksa diğerlerinin kendilerini savunacak güçleri yoktu, nerede kaldı ki onların Müslüman olmaları Müslümanların izzetine, yücelmesine sebep olsun.

EBU CEHİL PEYGAMBER’E PUSU KURUYOR

İslam’ın her geçen gün daha da bir ilerleyişi, Kureyş’i çok rahatsız etmişti. Her gün Kureyş boylarından bir ferdin Peygamber’e (s.a.a) iman ettiği haberini alıyorlardı. Bu yüzden günden güne içlerindeki gazap ateşi daha bir alevleniyor, tutuşuyordu.

Mekke Firavunu Ebu Cehil, bir gün Kureyş topluluğuna şöyle demişti: “Ey Kureyşliler! Görüyorsunuz ki, Muhammed dinimizi kötülemekte, babalarımıza kötü şeyler söylemekte, düşüncelerimizin yanlış olduğunu söylemekte ve ilahlarımıza sövmektedir. Andolsun Allah’a, yarın ona pusu kuracağım ve Muhammed secdeye eğildiği vakit taşla başını kıracağım.”2 Ertesi gün Peygamber-i Ekrem (s.a.a) namaz kılmak için Mescid-ül Haram’a girdi ve Rükn-i Yemani ile Hacerü’l-Esved arasında namaza durdu. Ebu Cehil’in fikrinden haberdar olan bir grup, Ebu Cehil’in bu işte muvaffak olup olmayacağını düşünüyorlardı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) secdeye eğildiği vakit Ebu Cehil pusudan çıktı ve Peygamber’e yaklaştı. Fakat uzun sürmedi, titremeye başladı ve rengi kaçmış, korkmuş bir halde geri döndü.

Herkes ona doğru koşup “Ne oldu Eba Hakem?” dedi. Ebu Cehil, korku ve heyecanını hikâye eden yavaş ve titrek bir sesle: “Bütün ömrümde görmediğim bir manzara gözlerimin önünde canlandı. Bu yüzden kararımdan vazgeçtim” dedi. Hiç şüphesiz Allah’ın emriyle gaybî bir güç, böyle bir manzarayı vücuda getirerek Peygamber’in (s.a.a) vücudunu korumuştur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de “Alay edenlere karşı biz sana yeteriz” buyrularak düşmanlara karşı Peygamber’in (s.a.a) gaybî bir güç tarafından desteklendiği belirtilmiştir.

Tarih sayfalarında Kureyş’in eziyetlerinden birçok numuneler kaydedilmiştir. İbn-i Esir, kitabının bir bölümünde bu konuyu ayırarak Peygamber’in (s.a.a) başta gelen düşmanlarının adlarını ve ettikleri çeşitli eziyetleri zikretmiştir.3

Bizim burada anlattıklarımız, bir örnek teşkil etmektedir. Yoksa Hazret her gün bir çeşit eziyete tabi tutuluyordu. Örneğin bir gün Ukbe b. Ebi Muayt Peygamber’i tavaf halinde gördü. Hazret’e sövdü ve sonra sarığını boynuna dolayarak Mescid-ül Haram’dan dışarıya doğru çekti. Bir grup, Benî Haşim’in korkusundan Peygamber’i onun elinden aldılar. Bu kadar saygısızlık yapabilir mi?4 Peygamber-i Ekrem (s.a.a), amcası Ebu Leheb ve onun karısı Ümmü Cemil tarafından çok eziyetler gördü. Peygamber’in evi onlara yakındı. Onlar çör çöpü bile Peygamber’in başına dökmekten çekinmiyorlardı. Hatta bir gün bir koyunun rahmini Peygamber’in başına çarptılar ki, Hamza (a.s) buna tahammül edemeyip o rahmin aynını Ebu Leheb’in başına vurdu.

MÜSLÜMANLARA EDİLEN EZİYET

Bi’setin evvelinde İslam’ın ilerlemesini sağlayan amillerden biri de, birinci derecede bizzat Peygamber’in (s.a.a), ondan sonra da yaranının mukavemetleri, direnmeleri idi. Resulullah’ın (s.a.a) sabır ve mukavemetinden birkaç örnek verdik. Şirk ve putperestlik merkezi Mekke’de yaşamakta olan Peygamber’in yaranının mukavemeti de ilgi çekicidir. Onların fedakârlıklarını, mukavemetlerini Hicretten sonraki olaylar bölümünde zikredeceğiz, inşallah. Fakat burada sığınaksız, emniyetsiz Mekke’de yaşayan veya işkence edildikten sonra tebliğ için Mekke’yi terk eden birkaç fedakârın zor şartlar altında yaşamına değineceğiz.

1- Bilâl-i Habeşî

Bilâl’in anne ve babası Habeşistan’dan esir olarak Ceziretü’l-Arab’a getirilmişlerdi. Sonraları Peygamber’in (s.a.a) müezzini olan Bilâl, Ümeyye b. Halef’in kölesi idi. Ümeyye, Müslümanların rehberi Resulullah’ın (s.a.a) yanındaki bir numaralı düşmanlarındandı. Benî Haşim, Peygamber’i himaye ettiği için Peygamber’in şahsına karşı bir şey yapamıyordu. Bu yüzden yeni Müslüman olan kölesine herkesin gözü önünde işkence ediyordu. Onu en sıcak günlerde çıplak bedenle sıcak çakıllar üzerine yatırıyor, büyük ve sıcak bir taşı göğsünün üzerine koyuyor ve şöyle diyordu: “Ya bu vaziyetle öleceksin yahut da Muhammed’in Rabbine inanmaktan dönüp Lat ve Uzza’ya tapacaksın.”

Fakat Bilâl bunca işkence karşısında mukavemet ediyor, Ümeyye’nin cevabında “Ehad, Ehad” diyordu. Yani: “Allah birdir ve ben şirk ve putperestliğe asla dönmem.” Taş yürekli birinin elinde esir bulunan bu siyah kölenin mukavemetine herkes hayret ediyordu.

Hatta Varaka b. Nevfel, bir gün Bilâl’in acıklı durumuna tahammül edemeyip ağlamış ve Ümeyye’ye: “Andolsun Allah’a, onu bu şekilde öldürürsen, onun kabrini ziyaretgâh yapacağım” demişti.5 Bazen Ümeyye, Bilâl’in boynuna bir ip sarıyor, sokaklarda süründürsünler diye çocukların ellerine veriyordu.6

İslam’ın ilk savaşı olan Bedir Gazvesi’nde Ümeyye ve oğlu Müslümanlara esir düştü. Müslümanlardan kimisi Ümeyye’nin öldürülmesini tasvip etmiyordu. Fakat Bilâl: “O, dedi, küfrün elebaşlarındandır, öldürülmesi gerekir.” Bilâl’in ısrarı üzerine baba ve oğul yaptıkları zulümlerin cezasına çarptırılarak öldürüldüler.

2- Ammar b. Yasir ve Ailesinin Fedakârlıkları

Ammar ve anne-babası ilk Müslüman olanlardandı. Onlar, Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evi Resulullah’ın (s.a.a) tebliğ merkezi hâlinde iken İslam’a inanmışlardı. Müşrikler, onların iman ettiklerinden haberdar oldukları gün onlar hakkında ellerinden gelen eziyet ve işkenceyi yaptılar. İbn-i Esir şöyle yazıyor:

Müşrikler, bu üç kişiyi en sıcak vakitlerde evlerini terk edip çölün ortasında sıcak güneşin ve yakıcı rüzgârın önünde oturmaya mecbur ediyorlardı. Bu işkence o kadar tekrarlandı ki Yasir’in ölümüne sebep oldu. Yasir’in eşi Sümeyye bir gün bu hususta Ebu Cehil’e çıkıştı. Bunun üzerine taş kalpli ve acımasız adam, mızrağını onun kalbine soktu ve böylece onu da öldürdü. Bu karı kocanın acıklı durumu, Peygamber’i (s.a.a) çok üzüyordu. Bir gün Peygamber (s.a.a) onları işkence halinde görürken gözyaşlarını akıtarak şöyle demişti: “Ey Yasir ailesi! Sabredin, sizin yeriniz cennettir.”7 Yasir ve eşi Sümeyye şehit edildikten sonra müşrikler Ammar’a karşı daha şiddetli davranmaya başladılar. Ona da Bilâl gibi işkence ediyorlardı. Ammar, canını kurtarmak için zahirde İslam’dan dönmeye mecbur kaldı. Fakat işinden çok çabuk pişman oldu ve ağlaya ağlaya Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna koştu. Çok üzgün hâlde olayı Peygamber’e (s.a.a) anlattı. Peygamber (s.a.a): “Kalbinde bir sarsıntı vücuda geldi mi?” diye sordu. Ammar: “Kalbim imanla doludur ya Resulullah” dedi. Peygamber (s.a.a): “O hâlde, buyurdu, hiç korkma ve kâfirlerin şerrinden kurtulmak için imanını gizle.” Şu ayet-i kerime de Ammar’ın imanı hakkında nazil oldu:8

“Kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç, iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eden ve bağrını küfre açanlara Allah katında bir gazap vardır. Büyük bir azap da onlar içindir.”9

En sığınaksız kişilerden olan Yasir hanedanına işkence edilmesini Ebu Cehil’in kararlaştırdığı meşhurdur. Ebu Cehil’in emriyle ateş yaktılar, kırbaç hazırladılar ve Yasir, Sümeyye ve Ammar’ı çeke çeke oraya götürdüler. Hançer, ateş ve kırbaçla işkence ettiler. İşkenceyi o kadar sürdürdüler ki Yasir ve Sümeyye son ana kadar imanlarında hiçbir sarsıntı vücuda gelmeksizin işkence altında can verdiler. Bu feci ve acıklı sahneye şahit olan Kureyş gençleri, İslam’ı ezmekteki ortak çıkarlarına rağmen Ammar’ın anne ve babasının naşını toprağa vermesi için Ebu Cehil’in elinden kurtardılar.

3- Abdullah b. Mes’ûd

İslam’ın gizli havzasına dâhil olan Müslümanlar kendi aralarında, “Kureyş bizim Kur’an’ımızı işitmemiştir; içimizden birisi, Mescid-ül Haram’da yüksek bir sesle Kur’an’dan birkaç ayet okursa çok iyi olacaktır” şeklinde konuştular. Abdullah b. Mes’ûd, bu işe hazır olduğunu bildirdi. Bir gün Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin yanında toplanmışken Abdullah tatlı bir sesle ayetleri yüksek sesle okudu:

Rahman Suresi’nin fasih ve beliğ cümleleri, Kureyş’in ileri gelenlerini iyice dehşete düşürdü. Sığınaksız bir fert vasıtasıyla kulaklarına yetişen semavi nidanın tesirini önlemek için hepsi yerinden fırlayıp onun üzerine saldırdılar ve o kadar dövdüler ki her tarafını kana boyadılar. Abdullah feci bir durumda Peygamber’in (s.a.a) yanına döndü. Fakat sonunda Kur’an’ın can veren nidasını düşmanlara duyurabildikleri için seviniyorlardı.10

4- Ebuzer

Ebuzer Peygamber’e (s.a.a) iman eden dördüncü veya beşinci kişidir.11 Buna göre Ebuzer, İslam’ın zuhur ettiği ilk günlerde Müslüman olmuştur ve “sabukûn”dan sayılmaktadır.

Kur’an-ı Mecid’in tasrihiyle, İslam Peygamberi’nin risaletinin başlangıcında iman eden kimseler özel bir makam ve mevkiye sahiptirler.12 Keza, Mekke fethinden önce Müslüman olanlar, fazilet ve manevi makam bakımından Mekke fethinden sonra Müslüman olan kimselerden üstündürler. Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle açıklamaktadır:

“İçinizden (Mekke) fethinden önce infak eden ve savaşanlar (başkalarıyla) bir olmaz. İşte onlar, derece açısından (Mekke) fethinden sonra infak eden ve savaşanlardan daha büyüktürler.”13

İSLAM’I İLK HAYKIRAN KİMSE

Ebuzer iman ettiği zaman Peygamber (s.a.a) insanları gizli olarak İslam’a davet ediyordu. Ortam açık davet için elverişli değildi. Henüz Peygamber’e (s.a.a) iman eden kişilerin sayısı beşi aşmamaktaydı. Bütün bunları göz önünde bulundurarak, Ebuzer’in imanını gizleyip sessizce Mekke’yi terkederek kabilesinin içine gitmekten başka bir yolu yoktu zahirde. Fakat Ebuzer hareketçi ve mücadeleci bir ruha sahipti. Batıl karşısında muhalefet bayrağını çekip sapıklıklarla savaşmak için yaratılmıştı sanki. İnsanların bir parça tahta ve taş karşısında eğilip ibadet etmeleri gibi büyük bir batılın karşısında susabilir miydi Ebuzer? Bu yüzden kısa bir süre Mekke’de kaldıktan sonra bir gün Peygamber’e (s.a.a) “Ben ne yapmalıyım, vazifem nedir benim?” diye sordu. Peygamber (s.a.a): “Sen, dedi, kendi kabilenin içinde İslam mübelliği olabilirsin. Artık kavminin arasına dön ve benim ikinci bir emrimi bekle.” Ebuzer: “Andolsun Allah’a ben, dedi, kendi kavmimin arasına dönmeden önce İslam nidasını bu insanlara duyuracağım.” O, bu kararı aldıktan sonra Kureyşlileri Mescid-ül Haram’da sohbetle meşgul oldukları bir vakitte Mescid’e girdi ve yüksek bir sesle haykırdı. İslam tarihinin gösterdiği kadarıyla bu feryat, Kureyş’in kudretini açıkça mücadeleye çağıran ilk feryat idi. Bu feryat, Mekke’den ne akrabası olan ne de bir hamisi bulunan garip bir kişinin boğazından çıkıyordu. Ebuzer’in sesi Mescid-ül Haram’da çınlar çınlamaz Kureyşliler Ebuzer’in üzerine saldırdılar ve onu acımasızca o kadar dövdüler ki baygın bir hâlde yerlere serildi. Haber, Peygamber’in (s.a.a) amcası Abbas’a ulaştı. Abbas hemen Mescid-ül Haram’a koştu ve Ebuzer’i müşriklerin elinden kurtarabilmek için latif bir çare düşünerek: “Ey Kureyşliler, dedi, sizin hepiniz ticaretle uğraşıyorsunuz. Ticaret yolunuz da Gıfâr kabilesinin içinden geçiyor. Bu genç Gıfâr kabilesindendir. Eğer onu öldürecek olsanız Kureyş’in ticareti tehlikeye düşer ve hiçbir ticaret kervanı bu kabilenin arasından geçemez!” Abbas’ın bulduğu çare etkiyi bıraktı; Kureyşliler Ebuzer’den el çektiler. Fakat hararetli ve fevkalade yürekli bir genç olan Ebuzer ertesi gün yine Mescid-ül Haram’a girdi ve aynı şiarı haykırdı. Kureyşliler tekrar onun üzerine hücum edip bir hayli dövdüler.

Bu defa da Abbas dünkü sözleriyle Ebuzer’i onların elinden kurtardı.14 Abbas olmasaydı kimbilir belki de Ebuzer’i öldüreceklerdi. Fakat Ebuzer İslam yolunda mücadele meydanından öyle çabuk geri çekilecek biri değildi. Birkaç gün sonra bir kadını Kâbe’nin etrafını tavaf ederken görür. Kadının Kâbe’nin etrafında asılı olan İsâf ve Nâile adındaki iki büyük puta hitaben raz ve niyaz ettiğine, hacetlerini onlardan istediğine şahit olarak kadının cehaletine çok üzülür, putların idrak ve şuurları olmadığını ona anlatabilmek için “Bu iki putu birbirsiz evlendirsene!” der. Kadın Ebuzer’in sözlerinden rahatsız olarak “Sen de O’nun arkadaşısın!” diye bağırır.15

Kadının bağırmasıyla Kureyş gençleri Ebuzer’in üzerine saldırıp ona şiddetle söverler. Bu defa da Benî Bekr kabilesinden bir grup Ebuzer’in yardımına koşup Kureyş gençlerinin elinden kurtarır.16

GIFAŞ KABİLESİ MÜSLÜMAN OLUYOR

İslam Peygamberi yeni talebesinin kabiliyetini ve mücadele sahasında batıla karşı gösterdiği şaşırtıcı gücünü çok iyi bir şekilde idrak ediyordu. Fakat mücadele zamanı gelmediği için Peygamber (s.a.a) ona, kendi kabilesinin arasına dönüp onları İslam’a davet etmesini emretti. Ebuzer, kendi kavmine döndü ve Allah tarafından gönderilen ve insanları bir olan Allah’a ibadet etmeye ve iyi huylara davet eden bir Peygamber’in zuhur ettiğini yavaş yavaş gündeme getirdi.

İlk önce Ebuzer’in kardeşi ve annesi İslamiyet’i kabul ettiler. Daha sonra Gıfâr kabilesinin yarısı Müslüman oldu. Diğer yarısı da Resulullah (s.a.a) Medine’ye hicret ettikten sonra İslamiyet’i kabul ettiler. Eslem kabilesi de Gıfâr kabilesine bakarak Peygamber’in (s.a.a) huzuruna varıp Müslüman oldu.

Ebuzer, Bedir ve Uhud savaşlarından sonra Medine’ye geldi ve orada mühkim oldu.17

PEYGAMBER’İN BİR NUMARALI DÜŞMANLARI

Müslümanların büyük önderinin düşmanlarından bazısını tanımak, hicretten sonra vaki olan hadiselerden bazısını tahlilde faydalı olacaktır. Onun için burada onlardan bazısının adlarını zikredeceğiz:

1- Ebu Leheb: Peygamber’in (s.a.a) komşusu idi. Daima Peygamber’i yalanlıyor, ona ve Müslümanlara elinden gelen eziyeti ediyordu.

2- Evsed b. Abd-i Yeğus: Alay edenlerden biriydi. Kimsesiz ve yoksul bir Müslümanı gördüğünde alay ederek: “Yeryüzünün padişahları işte bunlardır, İran şahının tacı ve tahtı bunlara yetişecek, sanırım!” diyordu. Müslümanların Kayser ve Kisra ülkelerine varis olduklarını gözleriyle görmesine ne yazık ki ecel müsaade etmedi.

3- Velid b. Muğire: Kureyş aksakallılarından ve büyük bir servet sahibi idi. Gelecek bölümde, onun Peygamber (s.a.a) ile yaptığı konuşmasını okuyacaksınız.

4- Halef’in oğulları Ümeyye ve Übey: Bir gün Übey ölülerin çürümüş kemiklerini eline alarak Peygamber’e (s.a.a) geldi ve: “Senin Rabbin bu kemikleri mi diriltecek?” dedi. Vahy kaynağından şöyle nida geldi: “De ki: Onları ilk defa yaratan, diriltecektir onları.”18 Bu iki kardeş Bedir Savaşı’nda öldürüldüler.

5- Ebu’l-Hakem b. Hişam: İslam’a karşı beslediği yersiz inat ve taassup yüzünden Müslümanlar Ebu Cehil adını takmışlardı ona. O da Bedir Savaşı’nda öldürüldü.

6- Âs b. Vâil: Amr b. Âs’ın babasıdır. Resulullah’a (s.a.a) ebter (soyu kesik) demişti.

7- Ukbe b. Ebi Muayt: Peygamber’in (s.a.a) ciddi düşmanlarından biridir. Peygamber’i (s.a.a) ve Müslümanları incitmek için her türlü yola başvuruyordu.19

Bunlardan başka Ebu Süfyan vb. kimseler de vardır. Tarihçiler onları hususiyetleriyle yazmışlardır. Fakat biz fazla uzamasın diye bu kadarıyla yetindik.

İKİNCİ HALİFE ÖMER MÜSLÜMAN OLUYOR

Müslümanlardan her birinin iman etmesi bir sebebe dayanmaktadır. Bazen küçük bir hadise, bir ferdin veya grubun Müslüman olmasına sebep oluyordu. Bu arada ikinci halifenin Müslüman oluşunun sebebi ilgi çekicidir. Gerçi tarihi tertip hasebiyle bu olayı, Müslümanlardan bir grubun Habeşistan’a hicret etmesi hadisesinden sonra zikretmemiz gerekiyordu, fakat Peygamber’in (s.a.a) yaranından söz açıldığı için onun da nasıl Müslüman olduğunu burada açıklıyoruz.

Diyor ki İbn-i Hişam: Hattab ailesinden yalnızca kızı Fatıma ve onun kocası Sa’id b. Zeyd iman etmişlerdi. Ömer’in Müslümanlarla ilişkisi bozuk idi. Öyle ki, bu yüzden Ömer’in kız kardeşi ve eniştesi Müslüman olduklarını Ömer’den gizliyorlardı. Fakat bununla birlikte, Habbab b. Eret ara sıra gizli olarak onların evine gidiyor ve onlara Kur’an öğretiyordu.

Mekke’nin karmakarışık durumu, Ömer’i çok rahatsız etmişti. Çünkü Mekke ehli ikiye bölünmüş, Kureyş’in apaydın günü karanlık geceye dönüşmüştü. Ömer, bu duruma son vermek için Peygamber’i (s.a.a) öldürmeyi düşündü. Düşüncesini uygulamak için Peygamber’in (s.a.a) nerede olduğunu araştırdı. “Peygamber, dediler, Safa tepesinin yakınında bir evdedir ve Hamza, Ebu Bekir, Ali ve diğer kırk kişi de onu korumaktadır.”

Ömer’in samimi dostlarından olan Nuaym b. Abdullah şöyle anlatıyor: Ömer’i gördüm ki kılıcını kuşanmış gidiyordu. “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. “Muhammed’i arıyorum. O, Kureyş arasında ayrılık vücuda getirmiş, onların aklına gülüyor, onların dinini hiçe sayıyor, ilahlarını küçümsüyor. Onu öldürmeye gidiyorum” diye cevap verdi. Nuaym: “Kendini aldatıyorsun; dedi. Onu öldürürsen Abd-i Menaf oğulları seni sağ mı bırakırlar sanıyorsun? Doğru söylüyorsan önce kendi akrabalarını düzelt. Kız kardeşin Fatıma ve kocası Müslüman olmuş, Muhammed’in dinine girmişlerdir.”

Nuaym’ın bu sözleri üzerine Ömer eniştesinin evine doğru yola koyuldu. Evin yakınına yetiştiğinde, içeriden güzel ve etkili bir sada ile okunan Kur’an’ın sesini duydu. Fatıma ve Sa’id, Ömer’in geldiğini anlayınca hemen Kur’an öğretmenini evin bir köşesine gizleyip, Kur’an yazılmış olan sahifeyi de bir tarafta sakladılar.

Ömer, selam vermeden hiddetle içeri girdi. “İçeriden gelen ses ne idi?” diye haykırdı. “Biz bir şey duymadık.” dedi eniştesi.

“Bana ulaşan haberlere göre Müslüman olmuşsunuz, öyle mi?”

Ömer bu cümleyi çok hiddetle deyip eniştesine saldırdı. Kız kardeşi, kocasını kurtarmak için araya girdi. Ömer, araya giren kız kardeşinin başını kılıcının ucuyla şiddetle yaraladı. Üstü başı kana boyanan zavallı kadın, dahasını göz önüne alarak imanla dolu bir kalple şöyle haykırdı: “Evet, biz Müslüman olduk; Allah’a ve Resulüne iman ettik. Artık ne yaparsan yap, biz imanımızdan dönmeyiz.”

Kana boyanmış yüzü ve yaşlı gözleriyle kardeşinin karşısına dikilip konuşan kadıncağızın içler acısı manzarası Ömer’i sarstı; yaptığından pişman olarak yere oturdu ve kız kardeşine: “O sahifeyi ver de Muhammed’in sözlerine dikkatle bakayım.” dedi. Kız kardeşi, Ömer’in Kur’an sahifesini yırtacağından korkarak ona yırtmayacağına dair yemin ettirdi. O da ant içerek sahifeyi okuduktan sonra geri vereceğine söz verdi. Fatıma sahifeyi Ömer’e getirdi. Sahifede Tâhâ Suresi’nden ilk birkaç ayet yazılmış bulunuyordu.1 Burada o ayetlerin mealini veriyoruz:

“Tâhâ. Kur’an’ı sana, güçlük çekesin diye indirmedik. Korkanlar için bir öğüttür ancak. Yeri ve yüce gökleri yaratanın yavaş yavaş indirdiği bir kitaptır. Esirgeyici (Allah), arşa (yaratılış âlemine) hâkimdir. Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında ne varsa O’nundur. Sesini yüksekten (de yükseltmesen de birdir). Çünkü O, gizliyi de bilir, gizlinin gizlisini de.”2

Bu beliğ, fasih ve muhkem ayetler Ömer’i etkiledi.

Birkaç saniye önceye kadar İslam ve Kur’an’ın bir numaralı düşmanı olan adam, tavrını, yolunu değiştirmeye karar verdi. Hemen kalktı ve doğruca Peygamber’in (s.a.a) bulunduğu eve gitti. Kapıyı çaldı. Peygamber’in (s.a.a) yaranından biri kalktı ve kapının arasından dışarı baktı. Ömer’i gördü, kılıcını kuşanmış, kapının arkasında bekliyor. Hemen geri döndü ve Peygamber’e (s.a.a) haber verdi. Hamza (a.s): “Kapıyı aç da gelsin, dedi, eğer iyi niyetle gelmişse ağırlarız; aksi takdirde öldürürüz.” Ömer’in Peygamber’e (s.a.a) karşı davranışı, açık yüzü ve yaptıklarından dolayı pişmanlığını belirtmesi onların itimadını kazandı ve son kararının ne olduğunu ispatladı. Ve böylece Peygamber’in (s.a.a) ve ashabından bir grubun huzurunda Müslüman oldu.3

İbn-i Hişam, kendi Sire’sinde (c.1 s. 368) Ömer’in Müs-lüman oluşunu başka bir şekilde de yazmıştır. İsteyenler bakabilirler.

KUREYŞ’İN KUR’AN HAKKINDA HÜKMÜ

Mutlak olarak mucizenin hakikati özel olarak da Kur’an’ın i’cazı hakkında bahsetmek, hedefimizin dışında kalan bir husustur. İtikadi eserimizde bu iki konu hakkında genişçe konuşmuş bulunuyoruz.1 Fakat tarihi bahisler, büyük İslam Peygamberi’nin en büyük ve en keskin silahının, bu semavi kitabı olduğunu çok iyi ispatlamaktadır.

Öyle ki söz uzmanları, şiir ve hitabet ustaları onun kelimeleri, cümleleri ve ayetlerinin fesahatı, belagatı, tatlılığı ve çekiciliği karşısında hayran kalıyorlar, Muhammed’in (s.a.a) Kur’an’ın fesahat ve belagatta çok üst bir düzeyde bulunduğunu ve insanoğlunun sözlerine benzemediğini itiraf ediyorlardı.

Hatta Peygamber’in (s.a.a) en inatçı düşmanları bile, birkaç ayeti dinledikten sonra, Kur’an’ın tesiri karşısında sarsılıyor, kimi zaman, oturdukları yerde kendilerinden geçiyorlardı. İşte bazı örnekler:

Velid’in Hükmü

Velid, Kureyş’in ileri gelenlerinden biri idi. Arap sorunlarının birçoğu onun eliyle halloluyordu. Çok zengindi. Kureyşlilerden bir grup, İslam’ın nüfuzu meselesini halletmek için Velid’in evine gidip Muhammed’in (s.a.a) Kur’an’ı hakkında onun görüşünü sordular. Ona “Muhammed’in Kur’an’ı nedir?” dediler. “Büyü mü? Kehanet mi? Hitabet mi?”

Velid, bu konuda Kur’an’ı dinledikten sonra görüşünü açıklayacağını belirterek onlardan mühlet istedi. Daha sonra yerinden kalkıp Peygamber’le (s.a.a) görüşmek için Mescid-i Haram’a gitti. Peygamber’i (s.a.a) Hicr-i İsmail’in yanında buldu. Peygamber’in (s.a.a) yanında oturarak: “Şiirlerinden biraz oku da dinleyelim” dedi. Peygamber (s.a.a): “Okuduklarım, buyurdu, şiir değildir; Allah’ın sizin hidayet olmanız için indirdiği kelamıdır” Velid’in dileği üzerine Resulullah (s.a.a) Fussilet suresinin evvelinden üç ayeti tilavet buyurdu. Peygamber (s.a.a), “Eğer (iman etmekten) yüz çevirirlerse de ki: Sizi Âd ve Semud’a çarpan yıldırım gibi bir yıldımdan korkutuyorum” ayetine yetişince Velid şiddetli titremeye başladı, tüyleri diken diken oldu, şaşkın bir halde oradan ayrılıp evine gitti. Birkaç gün evden dışarı çıkmadı. Kureyşliler, onunla alay etmeye başlayıp, “Velid, dediler, babalarının yolunu terketmiş, Muhammed’in yolunu seçmiştir.”2

Diyor ki Tabersî: “Gafir (Mü’min) suresi nazil olduğu gün, Peygamber (s.a.a) Allah’ın ayetlerini halka duyurmak amacıyla cezap bir sesle onu tilavet ediyordu. Velid Peygamber’e yakın bir yerde oturmuştu, farkında olmadan aşağıdaki ayetleri işitti:

“Hâ, mîm. Bu kitap, güçlü ve bilgili Allah katından indirilmiştir. O ki, günahı bağışlar, tövbeyi kabul eder, azabı şiddetli ve lütfu boldur. Ondan başka ilah yoktur; dönüş ancak onadır. Allah’ın ayetlerinde kâfirlerden başkası tartışmaz. O halde onların şehirlerde gezip dolaşması, seni aldatmasın”3

Sadece bir bölümünü mealiyle birlikte naklettiğimiz bu ayetler, Arap bilginini şiddetle etkiledi. Benî Mahzum ona gelip Muhammed’in (s.a.a) Kur’an’ı hakkında görüşünü sordukları zaman o şöyle cevap verdi:

“Bugün Muhammed’den öyle bir söz işittim ki, ne insanların kelamına, ne de cinlerin kelamına benzemiyordu. Özel bir halâveti, mahsus bir güzelliği var; dalları meyveli, kökü bereketlidir; her sözden yücedir, ondan yücesi yoktur”

Bu cümleleri söyleyip onlardan ayrıldı. Kureyş Velid’in Muhammed’in (s.a.a) dinine iman ettiğini zannetti.4

Ulemadan birisinin5 tabiriyle, bu cümle, insanoğlunun Kur’an hakkında ilk övgüsüdür.

Bu cümlelere dikkat edilirse, Kur’an’ın o gurup için mucize oluşu, onun fevkalade çekici, tatlı ve latif oluşundan ileri geldiği anlaşılır. Öyle ki Kur’an’dan başkasında o halâveti ve letafeti bulamıyorlardı.

Başka Bir Örnek

Utbe b. Rabia, Kureyş büyüklerinden idi. Hamza (a.s) Müslüman olduktan sonra, Mekke’nin müşrik çevrelerini bir endişe kaplamıştı. Müşriklerin ileri gelenleri, İslam’ın günden güne yaygınlaşacağından kaygılanıyorlardı. Bir gün Kureyşliler yine toplanmış sohbet ediyorlardı. İçlerinden Utbe b. Rabia: “Ne dersiniz, dedi, gidip de Muhammed’e birkaç şeyi önereceğim. Belki birini kabul eder ve yine dininden el çeker.” Utbe’nin re’yi tasvib olundu ve Utbe kalkıp Mescid-i Haram’da Peygamber’in (s.a.a) huzuruna vardı ve: “Ya Muhammed! Dedi. Servet istersen verelim, Mekke’ye hâkim olmak sevdasında isen yapalım, yeter ki sen davetinden vazgeç!”

Utbe, diyeceklerini dedikten sonra Peygamber (s.a.a): “Sözlerin bitti mi?” diye sordu. Utbe: “Evet” dedi. Resul-i Ekrem (s.a.a): “Biraz da beni dinle de cevabını vereyim” dedi ve şu ayetleri okudu:

Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla

“Hâ’mîm. (Bu Kur’an) Rahman (ve) Rahim’den indirilmiştir. Bilen bir topluluk için ayetleri açıklanmış Arapça Kur’an olarak bir kitaptır. ‘Bir müjde verici ve bir uyarıcı-korkutucu olarak’ ama onların çoğu yüz çevirdiler, artık onlar dinlemezler.”6 Resulullah (s.a.a) Fussilet suresini okumaya devam etti. Otuz yedinci ayete geldiğinde secdeye kapandı.

Secdeden kalktıktan sonra Utbe’ye dönerek “Ey Ebu Velid! Allah’ın kelamını işittin mi?” buyurdu. Allah’ın kelamı, Utbe’yi öylesine etkilemişti ki, bir süre hiç bir şey söylemeden şaşkın şaşkın Peygamber’in (s.a.a) yüzüne baktı; dili tutulmuştu sanki. Sonra Peygamber’in (s.a.a) yanından kalktı ve gitti. Kureyşlilerin ileri gelenleri, Utbe’nin gelişinden bir neticeye vardığını sezinlediler. Utbe gelip yanlarına oturdu. “Ne oldu? Anlat bakalım” dediler. Utbe: “Allah’a, dedi, Muhammed’den öyle bir söz işittim ki benzerini şimdiye kadar hiç kimse işitmemiştim. Andolsun Allah’a, onun dedikleri ne şiirdir, ne büyüktür, ne kehanettir. Bana sorarsanız, onu kendi haline bırakalım. Eğer muvaffak olur ve bir makam bir saltanat ele geçirirse, siz Kureyşliler için iftihar vesilesi olur ve siz kazanırsınız.”

“Eğer muvaffak olmazsa başkaları onu öldürür siz de kurtulursunuz!”

Kureyşliler, Utbe’den bu sözleri duyunca “Muhammed’in sözleri seni büyülemiştir” dediler.7 Cahiliye devrinin söz uzmanlarının Kur’an hakkında hükümlerinden iki örnek verdik. Bu konuda başka örnekler de mevcuttur. Talipler, tefsir kitaplarına bakabilirler.

Kureyş’in Tuhaf Bahaneleri

Bir gün batımından sonra Utbe, Şeybe, Ebu Süfyan, Nazr b. Haris, Ebu’l-Bahteri, Velid b. Muğire, Ebu Cehil ve Âs b. Vâil gibi Kureyş ileri gelenleri, Kâbe’nin yanında toplanıp, bizzat Peygamber’in (s.a.a) kendisiyle konuşmaya karar verdiler. Bunun üzerine hemen birini gönderip Peygamber’i (s.a.a) toplantıya çağırdılar. Peygamber (s.a.a) bu haberi duyunca, onları hidayet etmek umuduyla kalkıp Mescid-i Haram’a gitti. Kureyşliler, biraz oradan buradan konuştuktan sonra asıl konuya geçtiler. Kureyş’in arasında vücuda gelen ayrılıktan, ikilikten dolayı üzüntülerini bildirip bu ayrılığı ortadan kaldırmak için her türlü fedakârlığa hazır olduklarını söylediler. Hatta bazı şartlarla sana iman da ederiz, dediler.8 İsra suresi 90 ila 93’üncü ayetlerde onların şartları şöyle açıklanmıştır:

“(Dediler ki: (Ey Muhammed!)

—Bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça,

—Ya da hurma fidanlarıyla, üzüm çubuklarıyla dolu bir bahçen olup içinde de ırmaklar gürül-gürül akmadıkça,

—Veya dediğin gibi göğü, parça parça üstümüze düşürmedikçe,

—Yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe,

—Ya da altından yapılma bir evin olmadıkça,

—Yahut da gökyüzüne çıkıp (Peygamberliğini doğrulayan) bir yazı indirmedikçe, sana kesinlikle inanmayız.” Bu ayetlerin mazmununu ve Peygamber’in Kureyş’in isteklerini yerine getirmemesi, oryantalistlerin elinde bir bahane teşkil ettiği için, burada bu ayetlerin mazmunu ve Kureyş’in dileklerinin yerine getirilmemesinin nedenleri üzerine biraz duracağız:

1- Tahakkuku mümkün olmayan muhal şeyler, kudretin taalluk etmediği şeylerdir. Böyle şeylere hiç bir irade sahibinin iradesi taalluk etmediği gibi, ilahi meşiyet de taalluk etmez. Buna göre, eğer insanlar, peygamberlerden muhal bir şeyin gerçekleşmesini isterler ve (o şey, gerçekleşme kabiliyetini haiz olmadığından) peygamberler onu yapmazsa, bu, onların peygamber olmadıklarına delil teşkil etmez. Bu şart, onların isteklerinden bazısında (dördüncü istekte) mevcut değildir. Zira peygamberden istiyorlardı ki, Allah’ı karşılarına getirsin de onu yakından görsünler. Hâlbuki Allah’ı görmek muhaldir. Çünkü Allah’ı görmek şekle sahip olmasını gerektirir. Allah Teala maddeden ve maddi özelliklerden münezzehtir. Üçüncü isteklerine gelince… Eğer maksatları, üzerlerine gökten bir parça taşın düşüp onları öldürmesi değil de göklerin yıkılmasıysa, bu da mümkün değildir. Çünkü ilahi meşiyet, bu işin dünyanın sonunda vaki olmasını irade etmiştir. Peygamber (s.a.a) de, bunun haberini müşriklere vermiştir.

Güneş sistemi ve gök cisimlerinin yıkılıp dağılması, özünde muhal bir şey değildir gerçi, ama Allah-u Teâla’nın hekimane meşiyeti ve nafiz iradesinin, insan soyunun yeryüzünde kalıp istenen insani kemale erişmesine taalluk ettiğini göz önünde bulundurursak, işte o zaman muhal bir şey sayılır.

2- Mucize, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin, iddiasında doğru ve gerçekten de tabiat ötesi âlem ile irtibatlı olduğunu ispatlayabilecek bir nitelikte olmalıdır. Buna göre, insanların peygamberden istedikleri şeyin, böyle bir özelliği olmazsa, yani peygamber onların isteklerini yerine getirse bile, onun gayb âlemiyle ilişkili olduğuna dair bir delil teşkil etmeyecekse, o zaman peygamberin, kendi makamıyla ilgisi olmayan bir işi yapmasına ne lüzum vardır.

Tesadüfen onların isteklerinden bazıları, -birinci, ikinci ve beşinci istekleri gibi- böyledir. Çünkü kanat (yeraltı suyunu) kazarak yerden su çıkarmak, aralarından ırmaklar akan ırmaklıklara ve üzümlüklere veya altından bir eve sahip olmak, sahibinin nübüvvetine delil olmaz. Zira insanlardan birçoğu bunlara sahiptirler ve fakat peygamber değildirler. Hatta kimi insanlar, bunlardan daha üstününe sahiptirler, ama nübüvvet şöyle tarafta dursun- imanın kokusu bile yoktur onlarda. Bu gibi şeylerin varlığı, nübüvvet iddiasında bulunan kimsenin doğruluğuna delil olamayacağına göre, onları yerine getirmek lağv ve boş bir iş olur. Nübüvvet makamı, lağv işleri yapmaktan yücedir.

Deniliyor ki bazen: Onun bu üç isteği, eğer tabii sebeplerle yerine getirilirse, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğru söylediğine delil olmaz. Ama eğer gayr-i tabii bir yolla bu işleri yaparsa, hiç şüphesiz ilahi ayetler ve mucizelerden olup, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin doğru olduğuna delil teşkil edebilir.

Gerçekten de hakikati bulmak niyetinde olsalardı, Peygamber’in gökyüzüne çıkmasını istemekle yetinmeyip, bir de gökten yazılı bir kitap getirmesini niye istesinler ki?

Diğer ayetlerden de anlaşıldığı gibi, hatta eğer gökten yazılı bir kitap indirilseydi bile gene onlar, inat edip iman etmeyeceklerdi. Şu ayet-i kerime, bu gerçeği açıkça bildirmektedir:

“Sana, kâğıda yazılı bir kitap indirseydik ve ona elleriyle dokunsalardı gene de kafir olanlar derlerdi ki: ‘Bu, ancak apaçık bir büyü'”9

Bu ayet-i kerimenin, müşriklerin “Peygamber’in gökyüzüne çıkıp onlara yazılı bir kitap getirmesi” şeklindeki isteklerine cevap olarak inmiş olması hiç de uzak bir ihtimal değildir.

4- Mucize, insanların peygamber’e iman etmesi içindir. Buna göre, mucize talebinde bulunanlar, mucize olarak kendilerinin yok olmasına sebep olacak bir şey isterlerse, istekleri yerine getirilmez. Çünkü yerine getirilirse, nakz-ı garaz olur. Bu yüzden müşriklerin “Gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmedikçe…” şeklindeki isteklerinden maksatları, göktaşlarının üstlerine düşüp onları yok etmesi ise, bu, mucizenin mahiyetiyle bağdaşmamakta ve nakz-ı garaz sayılmaktadır.

Burada şu noktanın altını çizmek istiyorum: Bazılarının sandığı gibi peygamber, müşriklerin istekleri karşısında “Rabbimi tenzih ederim, ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?”10 demekle aczini değil, iki hakikati bildirmek istiyordu:

1) Allah’ın Yüceliği: O, “Rabbimi tenzih ederim” diyerek Allah’ı her türlü acz ve güçsüzlükten münezzeh bilip, mümkün olan her şeye kadir olduğunu söyledi.

2) Peygamber’in Gücünün Mahdud Oluşu: O, “Ben, elçi olan bir beşerden başkası mıyım?” cümlesiyle, kendisinin ancak bir memur ve Allah’ın emrine muti olduğunu, kendi iradesiyle her işi yapamayacağını ve her işin Allah’ın elinde olduğunu bildirdi. Başka bir deyişle mezkûr ayet, Allah’ı acz, güçsüzlük ve görülebilmekten tenzih ettikten sonra “beşer” ve “Resul” kelimeleri üzerinde durarak şunu ifade etmek istiyor: “Eğer siz, bu işleri benden, beşer oluşum itibariyle istiyorsanız yanılıyorsunuz. Zira bu işler, ilahi kudrete muhtaçtır, beşerin kudretinin dışındadır. Ve eğer peygamber oluşum itibariyle istiyor iseniz bilmelisiniz ki peygamber, ancak bir memurdur, kendisinden bir iradesi yoktur, Allah ne emrederse onu yapar.”

Kureyş’in İleri Gelenleri Niçin İman Etmiyorlardı?

İslam tarihinde tartışılabilecek meselelerden biri de bu meseledir. Çünkü bakıyor ki insan, bütün Kureyş, Muhammed’i (s.a.a) emin ve doğru konuşan bir kimse olarak tanıyor, o güne kadar ondan en ufak bir yanlışlık görmemişlerdi. Şimdi de onun cazip, fasih ve beliğ sözlerini duyuyor, ara sıra da tabiat kanunlarını aşan olağanüstü işlerine şahid oluyorlardı. Fakat bütün bunlara rağmen var güçleriyle ona karşı geliyorlardı. Bunun sebebi nedir acaba?! Buna sebep olarak şunları sayabiliriz:

1) Peygamber’i Kıskanma: Onlardan kimisi peygamber’e karşı besledikleri hased ve çekememezlik yüzünden ona iman etmiyor, bu ilahi makamın kendisine nasip olmasını arzuluyordu.

Müfessirler “Ve dediler ki: ‘Bu Kur’an, iki şehirden (Mekke ve Taif) birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?'” ayet-i şerifesinin11 nüzul sebebi hakkında, Velid b. Muğire’nin Peygamber’e: “Ben nübüvvet makamına senden evlayım, çünkü yaş, evlat ve zenginlik bakımından senden öndeyim” dediğini yazmışlardı.12

Ümeyye bin Ebi’s-Salt, İslam’dan önce, yakında bir peygamberin zuhur edeceğinden söz eden kimselerden biri idi. Bir yere kadar da bu makama kendisinin erişeceğini ümit ediyordu. Fakat ömrünün sonuna kadar Peygamber’e (s.a.a) iman etmedi ve halkı O’na karşı kışkırtıyordu.

Peygamber’in düşmanlarından biri olan Ahnes, Ebu Cehil’e “Muhammed hakkında görüşün nedir?” diye sordu. Ebu Cehil, “Biz, dedi, Abd-i Menaf ile şeref ve büyüklükte rekabet ettik ve onlardan geriye kalmamaya çalıştık. Onlarla tam eşit olduğumuz sırada ‘bizden bir kişiye vahy nazil oluyor’ dediler. Andolsun Allah’a biz asla inanmayacağız ona.”13 Bu örnekler, Kureyş eşrafının Peygamber’i ne kadar kıskandıklarını, onunla rekabet etmek istediklerini açıklamakta yeter, sanırım.

2) Kıyamet Gününün Korkusu: Bu etken Kureyş’in, Peygamber’e karşı gelmesinde çok etkili idi. Çünkü onlar, lakayd, ayyaş ve dünyaya dalmış bir grup idiler. Yıllarca mutlak bir özgürlükten faydalanan bu kişiler, Muhammed’in (s.a.a) davetini, kendi alışkanlıklarına aykırı görüyorlardı. Alışkanlığı terketmek de -hele nefsani eğilimlere uygun olursa- çok zordur.

3) Ahiret Azaplarından Korkma: Zalim, gafil ve zevk u safasıyla uğraşan kişiler için şiddetli cezaları vaadeden azap ayetleri, onların yüreğinde acayip bir korku icad ediyordu. Peygamber (s.a.a) kıyamet günüyle ilgili ayetleri hüzünlü bir sesle umumi yerlerde okuduğu zaman ortalığı öyle bir velveleye veriyordu ki Kureyş’in eğlenme meclisleri ister istemez dağılıyordu. Her türlü acı olayı önlemek için daima hazır bulunan, geçimini sağlamak için ok ile kur’a çeken, taş ile fal açan, kuşların gel-gitini hadiselerin belirtisi bilen Arap, Muhammed’in (s.a.a) kendilerini korkuttuğu azaptan teminat elde etmeksizin rahatça oturamazdı. Bu yüzden, ona karşı geliyorlardı ki, onun inzarını işitmesinler de rahatça keyiflerini sürdürsünler.

Burada Kureyş’in keyif ehli ve gafil ileri gelenlerini çok rahatsız eden ayetlerden bir iki örnek veriyoruz:

“Fakat adeta kulakları sağır eden o gürleme geldiği zaman; işte o gün, kişi kendi kardeşinden kaçar ve anasından ve babasından ve eşinden çocuklarından. O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir derdi vardır.”14

“Ayetlerimizi inkâr edenleri şüphesiz ateşe sokacağız. Derileri yanıp döküldükçe, azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz.”15

4) Müşrik Arap Camiasından Korkma: Haris b. Nevfel b. Abd-i Menaf, bir gün Peygamber’in (s.a.a) huzuruna geldi ve: “Senin getirdiğin doğrudur, bunu biliyoruz. Fakat eğer biz sana iman edersek, müşrik Arap toplumu bizi yurdumuzdan çıkarır” dedi. Aşağıdaki ayet-i kerime bu gibi kişilere cevap olarak nazil oldu:

“Dediler ki: ‘Eğer seninle birlikte doğru yola uyarsak, yerimizden (yurdumuzdan) çekilip-kopartılırız.’ Oysa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün aktarılıp-toplandığı, güvenli bir Harem’de yerleşik kılmadık mı? Fakat onların çoğu bilmiyorlar.”16

5) Müşriklerin İtirazlarından Bazıları: Bazı zamanlar diyorlar ki: Peygamberler hep Şam yöresinden zuhur etmiştir; şimdiye kadar Mekke kumsallarında bir peygamber çıkmamıştır.

Müşriklerin çoğu, Yahudilerden esinlenerek diyorlar ki: Niçin Kur’an, Muhammed’e azar azar iniyor, Tevrat ve İncil gibi bir arada inmiyor?

Kur’an-ı Kerim, onların bu itirazını şöyle naklediyor:

“Küfre sapanlar dediler ki: ‘Kur’an ona tek bir defada toplu olarak indirilmeli değil miydi?’ Biz, onunla senin kalbini sağlamlaştırıp-pekiştirmek için onu böylece (ayet ayet indirdik)”17

Kur’an, bu itiraza yeterince dikkat ederek Kur’an’ın tedricen inmesi meselesine açıklık getirmiş ve böylece garazlı oryantalistleri güçlü mantığıyla silahlarından arındırmıştır. Burada bu mesele üzerinde biraz durmamız yerinde olacaktır.

Kur’an’ın Tedricen Nazil Olması

Kur’an surelerinin kesin iniş tarihi Kur’an’ın tedricen indiğine delildir; keza surelerin mazmun ve siyaklarının değişikliği, Kur’an’ın uzun bir sürede çeşitli münasebetlerle indiğini göstermektedir. Öyle ki Mekke ve Medine çevrelerinin özel şartlarını göz önünde bulundursak Mekki ve Medeni ayetleri birbirinden ayırt edebiliriz. Mesela, şirk ve putperestliği kınayan, insanları “tevhid”e çağıran, onlara kıyamet gününü hatırlatan ayetleri Mekki; hükümlerle ilgili ve cihad çağrısında bulunan ayetleri ise Medeni (Medine’de nazil olmuş) olarak kabul etmeliyiz.

Çünkü Mekke muhitinde Kur’an’ın muhatabı, Allah’ın birliğini ve kıyamet gününü inkâr eden putperestler olduğuna göre bu konular üzerinde duran ayetler bu muhitte inmiş olmalıdır. Ama Medine’de muhataplar müminler, Yahudiler ve Hristiyanlar olduğuna göre cihada çağıran, hükümleri açıklayan ve Yahudiler ile Hristiyanlara hitap eden ayetler Medine’de inmiş olmalıdır.

Kur’an ayetlerinden birçoğu, Resulullah’ın (s.a.a) zamanında vuku bulan hadiselerle ilgilidir. Bu hadiseler, o ayetlerin “nüzul sebebi” olarak tanınır. Bir ayetin nüzul sebebini bilmek, onun anlaşılmasına yardımcı olur.

Ayetlerden bir kısmı da halkın sordukları sorulara cevap olarak iniyordu.

Ayetlerden diğer bir kısmı da, ilahi öğretiler ve hükümleri açıklamak için inmiştir.

Bütün bunları göz önünde bulundurursak, Kur’an’ın Resulullah’a (s.a.a) tedricen indiğinde hiçbir şüphe kalmaz. Kur’an’ın kendisi de, bazı ayetlerde bu hakikate tasrih etmiştir: “Bir Kur’an’dır ki onu, insanlara dura dura, yavaş yavaş okuman için (ayet ayet, sure sure) ayırdık ve onu azar azar indirdik”18 Şimdi şu soru karşımıza çıkıyor: Tevrat ve İncil’in bir defada indiği gibi Kur’an neden bir defada, toplu olarak Peygamber’e (s.a.a) inmedi? Daha önce de dediğimiz gibi bu soru, sadece bizim için değil, risalet asrında Peygamber’in (s.a.a) düşmanları ve muhalifleri için de (bir itiraz şeklinde) söz konusu idi.

Onların itirazlarını iki şekilde açıklamak mümkündür:

1) Eğer İslam dini semavi bir din ise tabiatıyla kâmil bir din olmalıdır. Ancak kâmil semavi bir dinin kitabı, vahy meleği aracılığı ile bir defada inmeli, ayetlerinin inmesinde duraklama, fasıla olmamalıdır. Çünkü her yönden kâmil olan bir dinin, yirmi üç yıl zarfında çeşitli münasebetlerle inmesinin ne anlamı var ki? Kur’an’ın bir arada değil, bazı soruları, birtakım olayları müteakip inmesinde bu dinin usul ve füru bakımından kâmil olmadığı ve yavaş yavaş kâmilleşmeye doğru hareket ettiği anlaşılmaktadır. Böylesi adım adım gelişen eksik bir din, ilahi bir din olamaz.

2) Kur’an ayetleri ve Tevrat, İncil ve Zebur kitaplarının kat’i tarihi, bu semavi kitapların yazılı sahifeler şeklinde indiğini hikayet etmektedir. Öyleyse Kur’an da bu şekilde inmeli değil miydi?

Ancak Kureyş müşrikleri, bu semavi kitaplara inanmadıkları ve onların nasıl indiğinden habersiz olduklarına göre müşriklerin itirazları birinci şekilde olsa gerek.

Kur’an’ın Tedricen İnmesindeki Sırlar

Kur’an-ı Mecid, müşriklerin itirazlarına cevap olarak tedricen inişindeki sırlardan perdeyi kaldırmıştır. Şimdi Kur’an-ı Kerim’in kısa bir cümleyle işaret ettiği bu sırların açıklanmasına geçelim:

1) Büyük Peygamber’in (s.a.a) uhdesinde çok büyük mesuliyetler vardır. Böyle bir

İLK HİCRET

Müslümanlardan bir grubun Habeşistan’a hicret etmesi, onların derin iman ve ihlâsını göstermektedir. Bunlar, Kureyş’in eza ve cefasından kurtulmak ve İslami şiarları ayakta tutabilecek sakin bir muhit aramak için işlerinden, çoluk çocuklarından akrabalarından, el çekip Mekke’yi terketmeyi düşünmüşlerdi. Fakat ne yapacak ve nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Çünkü Arap yarımadasını baştanbaşa putperestlik kapsamış, hiçbir noktasında tevhid nidasını yükseltme imkânı kalmamıştı. Kendi aralarında: “En iyisi meseleyi peygambere soralım, bakalım o ne buyuruyor” dediler.

Müslümanların acıklı durumundan peygamberin çok iyi haberi vardı. Benî Haşim tarafından himaye olunduğu için kendisine herhangi bir zarar yetişmiyorduysa da yâranının arasında cariye, köle ve kimsesiz kişiler çoktu. Kureyş eşrafı, böyle kimseleri bir an bile rahat bırakmıyorlardı. Bu yüzden ashap, hicret etme konusunda peygamber ile konuştukları zaman şöyle buyurdu:

“Habeşistan’a gidin. Orada hiçbir kimseye zulm olunmaz, güçlü ve adil bir hükümdarı vardır çünkü: Doğruluk ülkesidir orası. Allah Teâla yüzünüze bir kurtuluş kapısı açıncaya kadar gidin de orada kalın.”

Evet, temiz bir muhite layık ve adil bir kişi hâkim olursa işte orası gerçek bir cennet örneği olur. Peygamber’in (s.a.a) yâranı da zaten, şer’i vazifelerini serbestce ifa edebilecek emniyetli bir yer istiyorlardı.

Peygamber’in bu sözlerinden sonra Müslümanlardan, dördü kadın, on veya on beş kişi, kimisi yaya, kimisi de atlı olarak müşriklerin haberi olmadan geceleyin Cidde yoluna koyuldular.

Peygamber’in (s.a.a) Müslümanların hicret etmesi için niçin Habeşistan değil de başka bir yeri seçmediğine bakalım? Çünkü Araplar genellikle müşrik oldukları için Arap bölgelerine hicret etmek tehlikeliydi. Müşrikler, Kureyş’e hoş görünmek için ya da babalarının dinine bağlılıklarından dolayı Müslümanları kabul etmezlerdi. Arabistan’ın Hristiyan ve yahudi yerleşikli bölgelerine gelince… Oralara da hicret etmek doğru değildir. Çünkü onlar, manevi nüfuz üzerinde birbirleriyle rekabet ediyorlardı. Aralarına üçüncü bir rakibin girmesine müsaade etmezlerdi. Bir de, bu iki grup Arap ırkını tahkir ediyorlardı.

Yemen ise İran şahının nüfuzu altındaydı. İran’lı makamlar Müslümanların orada kalmasına razı olamazlardı. Çünkü Peygamber’in mektubu eline yetişince Yemen hâkimine: “Yeni çıkan peygamber’i yakalayıp yanıma gönderin” diyen de İran şahı olacaktı.

Hira da Yemen gibi İran hükümetinin elindeydi. Şam ise Mekke’ye çok uzaktı. Üstelik Yemen ve Şam, Kureyş’in alış-veriş yeri olduğu için Kureyş ve Şamlılar ve Yemenliler arasında yakın ilişkiler vardı. Eğer Müslümanlar Yemen veya Şam’a sığınsalardı, Kureyş’in isteği üzere onları çıkarırlardı, muhakkak. Ama Habeşistan’da durum değişiyordu. Nitekim Habeşistan padişahından Müslümanların çıkarılmasını istediklerinde o, bunu kabul etmedi.

Çocuk ve kadınla deniz yolculuğu yapmak -hemde o zamanda- fevkalade meşakkatli bir yolculuk idi. Bu yolculuk, onların temiz iman ve ihlâslarına delildir.

Cidde limanı, bugünkü gibi memur ticari bir liman idi. Tesadüfen iki ticaret gemisi Habeşistan’a hareket etmek üzereydi. Müslümanlar, Kureyş’in korkusundan adam başına yarım dinar ödeyerek hemen gemiye atladılar.

Müslümanlardan bir grubun Habeşistan’a doğru yola çıkma haberi, Mekke eşrafının kulağına ulaştı.

Hemen bir grubu, onları Mekke’ye döndürmek için görevlendirdiler. Fakat onlar oraya yetiştiğinde gemi çoktan Cidde kıyılarını terketmişti. Bu grubun hicret tarihinin bi’setin beşinci yılının Receb ayında olduğunu kaydetmişlerdir. Sadece ve sadece dinini korumak için yabancı topraklara sığınan böyle bir grubu takip etmek, Kureyş’in şakavetini ortaya koymaktadır. Muhacirler, mallarından, evlatlarından, evlerinden ve ticaretlerinden vazgeçiyorlar, fakat Mekke eşrafı hâlâ onları kendi hallerine bırakmak istemiyordu. Dar’ün-Nedve reisleri, bir takım alâmetler üzerinden bu yolculuğun amaçlarını sezebilmişler ve bu hususta kendi aralarında bazı sohbetler de bulunmuşlardı ki, ileride onlara işaret edeceğiz.

Bu on kişilik grup, bir kabileden oluşmamıştı; onlardan her biri, bir kabileden idi.

Bu hicretin ardından diğer bir grup da Habeşistan’a hicret etti. Bu grubun başında Ca’fer b. Ebi Talib bulunuyordu. İkinci hicret, serbesîce olduğu için kimileri, hanımları ve çocuklarını da götürebildiler. Böylece Habeşistan topraklarında Müslümanların sayısı, 83 kişiye ulaştı. Şayet beraberlerinde götürdükleri veya orada doğan çocukları da hesaplarsak sayıları, mezkûr rakamı aşar.

Muhacir Müslümanlar, Habeşistan’ı Resulullah’ın (s.a.a) tavsif ettiği gibi ma’mur, emniyetli ve hürriyetli bir ülke buldular. Sonraları peygamber’in zevcesi olmakla müftahar olan Ebi Seleme’nin eşi Ümmü Seleme, Habeşistan hakkında şöyle diyor: “Habeşistan’dayken çok iyi bir hükümdarın himayesindeydik; dinimize göre amel etmekte, Allah’a tapmakta hürdük; hiç bir kimse eziyet etmiyordu bize; kötü bir laf duymuyorduk.”

Muhacirlerden bazısının inşat ettiği şiirlerden, Habeşistan’ın çok güzel ve rahat bir muhit olduğu anlaşılmaktadır. Burada Abdullah b. Hars’ın inşat ettiği uzun şiirden sadece üç beytin tercümesini veriyoruz: Allah’ın kullarına, dinlerinden dönmeleri için Mekke’de zulüm ve işkence ediliyordu. Fakat biz Allah’ın arzını geniş bulduk da zilletten kurtulmak için hicret ettik.

Öyleyse alçakça yaşamaya ve zilletle ölmeye razı olmayın.

İbn-i Esir şöyle yazıyor: “Bunlar, bi’setin beşinci yılının Receb ayında hicret ettiler. Şa’ban ve Ramazan ayında Habeşistan’da idiler. O sırada kendilerine “Kureyş, artık Müslümanlara eziyet etmiyor” şeklinde bir haber ulaşıyor. Bunun üzerine Şevval ayında Mekke’ye dönüyorlar. Fakat durumun değişmediğini görünce tekrar Habeşistan’a dönüyorlar.”

Değerli okuyucular, bu bölümün tafsilini Sire-i İbn-i Hişam’da okuyabilirler.

Kureyş, Habeşistan Sarayına Elçi Gönderiyor

Müslümanların Habeşistan’da serbest ve rahat bir hayat sürdürdüklerini duyan Mekke eşrafı, bu duruma çok öfkelenip, Müslümanların yavaş yavaş Necaşi’nin sarayına nüfuz edip, onu İslam’a meyillendirip, Habeşistan’ı Müslümanların sağlam bir üssü durumuna getirdikten sonra donanmış bir ordu tertipleyerek Arap yarımadasında putperestlik hâkimiyetine son vermelerinden korkmuşlardı.

Dar’ün-Nedve başkanları toplanıp Habeşistan şahına elçi göndermeyi tasvib ettiler. Şahın ve vezirlerinin gönlünü kazanmak için de kıymetli hediyeler hazırladılar. Elçiler, muhacir Müslümanları akılsızlık, cahillik ve kendilerinden yeni bir din çıkarmakla suçlayıp, böylece onları Habeşistan hükümdarının gözünden düşüreceklerdi. Bu iş için içlerinden iki pişkin ve düzenbaz kişiyi seçtiler (ki bunlardan biri sonraları siyaset meydanının oyuncusu olacaktır) Amr b. As ve Abdullah b. Rabia.

Dar’ün-Nedve başkanı onlara, Habeşistan hükümdarıyla görüşmeden önce vezirlerin hediyelerini vermelerini ve şahın huzurunda kendilerini desteklemeleri için onlarla konuşup olumlu görüşlerini elde etmeye çalışmaları tavsiye etti. Amr b. As ve Abdullah b. Rabia, bu emirleri aldıktan sonra Habeşistan’a doğru yola koyuldular.

Kureyş elçileri, önce vezirlerle görüştüler. Hediyeleri takdim ettikten sonra onlara şöyle dediler: “Sayın vezirler! Bizim gençlerimizden bir grup, atalarının dinini bırakmış, sizin de, bizim de dinimize aykırı olan yeni bir din çıkarmışlar ve hal-ı hazırda sizin ülkenizde bulunmaktalar. Kureyş eşrafı ve büyükleri, Habeşistan padişahından onların çıkarılma emrini vermesini cidden rica ediyorlar. Siz vezirlerden de ricamız, sultanın huzurunda bizi te’yid etmenizdir. Bir de biz onların ne olduğunu daha iyi bildiğimiz için bu hususta kendileriyle asla konuşulmaz ve padişahla görüşmelerine müsaade edilmezse daha uygun olacaktır.”

Tamahkâr ve ileriyi görmeyen vezirler, padişahın huzurunda onları destekleyeceklerine söz verdiler. Ertesi gün şahın huzuruna çıktılar. Kureyş temsilcileri, arz-ı edep edip, hediyeleri takdim ettikten sonra şöyle konuştular:

“Sayın Habeşistan hükümdarı! Akılları başlarında olmayan gençlerimizden bir grup, atalarının dinini terketmiş ve ne Habeşistan’ın resmi diniyle, ne de kendi atalarının dinini terketmiş ve ne Habeşistan’ın resmi diniyle, nede kendi atalarının diniyle bağdaşmayan yeni bir dini yaymaya koyulmuşlardır. Bu grup son zamanlarda bu ülkeye iltica etmiş ve buradaki özgürlükten su-i istifade etmekteler. Onların büyükleri, sayın padişahın huzurundan onların Habeşistan’dan çıkarılıp, kendi ülkelerine geri döndürülmelerini rica ediyorlar.”

Bu sırada vezirlerin sesi yükseldi: “Doğru diyorlar, mültecilerin çıkarılması lazımdır.” Fakat Habeşistan’ın bilgili ve adil hükümdarı, vezirlerinin sözlerine itina etmeyip “Ben dedi tahkik etmeden, ülkeme sığınan bir gurubu bu iki kişiye teslim edemem. Önce mülteciler hakkında araştırma yapacağım. Eğer elçilerin söyledikleri doğru olursa onları geri vereceğim; eğer doğru olmazsa onları himaye etmeye devam edeceğim.” Daha sonra da bir memur göndererek muhacir Müslümanları saraya çağırttı. Müslümanların bazısı, Cafer Ebu Talib’i (a.s), Müslümanların sözcüsü olarak tanıtıldı. Müslümanların bazısı, Cafer’in Habeşistan’ın Hristiyan şahına ne diyeceğini merak ediyorlardı. Cafer onların meraklarını gidermek için “ben dedi ancak rehberimden, peygamberimden duyduklarımı söyleyeceğim” Habeşistan hükümdarı, Cafer’e dönerek; “Niçin atalarınızın dinini terkedip, bizim ve babalarımızın dinine aykırı olan bir dine meyl ettiniz?” dedi

Şahın sorusuna Cafer (a.s) şöyle cevap verdi: “Biz cahil ve putperest bir topluluk idik. Meyte (boğazlanmamış hayvanlar) yemekten kaçınmıyorduk. Daima kötü işlerin peşindeydik. Komşuya saygımız yoktu. Düşkünler, güçsüzler, zorbalara esir idi. Akraba akrabaya düşman idi. İşte böyle bir hayat sürdürüyorduk. Derken içimizden temizlik ve doğrulukla tanınan biri kalktı ve Allah’ın emriyle bizi tevhide çağırdı; putperestliği kınadı; emaneti eda etmemizi, kötülüklere yaklaşmamamızı, akrabalar ve komşularla iyi geçinmemizi, kan dökücülük, zina, yalancı şahitlik, yetimlerin mallarını yemek ve kadınları kötü işlerle itham etmekten kaçınmamızı emretti. Namaz kılmamızı, oruç tutmamızı, mallarımızın vergisini vermemizi buyurdu. Biz de ona iman ettik; putperestliği bıraktık, tek bir Allah’a tapdık; onun haram dediğine haram, helal dediğine helal dedik. Fakat Kureyş, bize tahammül edemedi. İnancımızdan dönüp tekrar taşlarla, tahtalara tapmamız, kötü işlerin peşine gitmemiz için karşımıza dikildiler, gece gündüz demeyip bize işkence ettiler. Biz bir müddet onların karşısında direndik. Nihayet dinimizi korumak için herşeyimizden vazgeçip Habeşistan’a iltica ettik. Habeşistan hükümdarının adaletini duymuştuk. Şimdi de onun adaletinde hiç şüphemiz yoktur.”

Cafer’in (a.s) tatlı ve gönül okşayıcı sözleri kralı öyle bir etkiledi ki adeta gözleri yaşardı ve kendisinden peygamberinin Semavi kitabından biraz okumasını istedi. Cafer, orada okumak için Meryem suresini uygun gördü. Bu sureyi okuyarak İslam’ın Hz. İsa ve Hz. Meryem hakkındaki görüşünü açıklamış oldu. Surenin tilaveti daha sonra ermemişti ki Habeşistan kralının ve papazların ağlama sesleri yükseldi. Gözyaşları sakallarını ve önlerinde açık bulunan kitaplarını ıslattı.!

Meclis, bir süre sükunatla geçtikten sonra kral Kureyş elçilerine dönerek: “Bunların peygamberinin sözleriyle İsa’nın getirdikleri aynı yerden kaynaklanmaktadır. Bırakın gidin, ben bunları size teslim edemem.”

Bu meclis, vezirlerin ve Kureyş elçilerinin zannettiklerinin aksine, kendi zararlarına oldu.

Politikacı ve düzenci bir kişi olan Amr b. As akşamleyin arkadaşı Abdullah b. Rabia’ya: “Yarın, dedi, neye mal olursa olsun, muhacirleri kralın gözünden düşürmeliyiz. Yarın ben krala bunları diyeceğim, İsa hakkında Hristiyanlık ilkelerine zıt düşen özel inançları vardır.” Abdullah: “Sakın bu işi yapma, dedi, onların içerisinde bizimle akrabalıkları olanlar vardır. Bu iş, onların canlarını tehlikeye sokabilir.” Abdullah’ın muhalefetine rağmen Amr b. As sözünde kararlıydı.

Ertesi gün bütün vezirlerin eşliğinde tekrar kralın huzuruna çıktılar. Bu kez Habeşistan’ın resmi dinini himaye etme adına Müslümanların Hz. İsa hakkındaki inançlarını eleştirdiler. “Bunlar dediler Hz. İsa hakkında Hristiyanlık dünyasının ilkeleri ve inançlarıyla asla bağdaşmayan bazı özel inançlara sahiptirler. Böylesi kişilerin vücudu, ülkenizin resmi dini için tehlikelidir. Bu konuda kendilerini sorguya çekebilirsiniz” Habeşistan’ın akıllı hükümdarı, bu defa da tahkik etmeden herhangi bir girişimde bulunmadı. “Muhacirlere haber verinde yanıma gelsinler” dedi. Müslümanlar; herhalde Hz. İsa hakkında Müslümanların görüşlerini soracaklar diye düşünmüşlerdi. Bu defa da Cafer (a.s), Müslümanların sözcüsü olarak tanıtıldı.

Necaşi, muhacirlerin temsilcisine dönerek: “Sizin, dedi, Hz. İsa hakkında inancınız nedir?” Cafer (a.s) şöyle cevap verdi: “Hz. İsa hakkında bizim inancımız, peygamberimizin söyledikleridir; o Allah’ın kulu, resulü, ruhu ve kelimesidir, Allah Teâla onu tertemiz, bakire Meryem’e ihsan etti.”

Cafer’in (a.s) sözleri, Necaşi’nin çok hoşuna gitti. “Andolsun Allah’a, dedi, İsa’nın makamı bundan fazla değildi” Fakat sapık vezirler, yine muhalefet ettiler. Ancak Kral, onların muhalefetine rağmen Müslümanların inançlarını beğendi ve onlara tambir serbestlik verdi. Kureyş’in hediyelerini de geri vererek: “Allah Teâla, bu kudreti bana verdiği zaman benden rüşvet almadı ki, bende bu yolla geçineyim” dedi.

HABEŞİSTAN’DAN DÖNÜŞ

Daha önce de hatırlattığımız gibi; Habeşistan’a hicret eden ilk grup, Kureyş’in iman ettiğine dair ulaşan yalan haberlere dayanarak Habeşistanı terkedip Hicaz’a döndüler. Fakat Mekke yakınlarında haberin yalan olduğunu anlayınca çoğu, tekrar Habeşistan’a döndü. Kimileri de gizlice veya Kureyşli büyük şahsiyetlerin himayesinde Mekke’ye girdiler.

Osman b. Maz’un, Velid b. Muğly’e sığınarak Mekke’ye girmişti. Bu yüzden Kureyş’in eziyetinden emandaydı. Fakat diğer müslümanların Kureyş’in işkencesi altında can çekiştiklerine her gün şahit olduğu için vicdanı, bu ayrıcalığa dayanamadı. Onun için Velid’den, umumun bulunduğu bir yerde: “Bu andan itibaren Maz’un’un oğlu benim sığınağımda değildir” diye duyuruda bulunmasını istedi. Bunun üzerine Velid, Mescid’ül-Haram’da Osman’ın artık onun sığınağında olmadığını bildirdi. Osman da yüksek sesle: “Tasdik ediyorum” dedi.

Tam o sıralarda Arab’ın ünlü şair ve hatibi Lebid Mescid’e girdi ve meşhur kasidesini okumaya başladı: “(Ey insanlar!) Bilin ki Allah’tan başka herşey batıldır, yalandır.” Osman: “Doğru dedin” diyerek onu tasdik etti. Lebid kasidesinin ikinci mısrasını okudu: Ve bütün nimetler, ister istemez yokolup gidecektir” Osman bunu duyunca: “Yanılıyorsun, dedi, öteki dünyanın nimetleri kalıcı ve ebedidir.” Osman’ın itirazı Lebid’in onuruna dokundu. Lebid tahammül edemeyip: “Ey Kureyşliler! Dedi. Sizin halinizin değişmiş olduğunu görüyorum. Bu da kim oluyor?” Oradakilerden biri: “Bu aptal adam, dedi, bizim dinimizden çıkmış ve kendisi gibi birisine uymuştur: Onun sözlerine aldırma!” Bunları dedikten sonra ayağa kalktı ve Osman’ın suratına hızlı bir tokat atarak yüzünü kızarttı. Velid: “Osman! Eğer benim sığınağımda olsaydın böyle olmazdı” dedi. Osman: “Ben, yüce Allah’ın sığınağındayım” dedi. Velid: “Yine sana eman verebilirim” dedi. Osman: “Asla kabul etmem” diye cevap verdi.

Hristiyanların Araştırma Heyeti Mekke’ye Giriyor

Müslüman muhacirlerin tebliğatı sonucu, “Habeşistan hristiyanlık dini merkezi” tarafından yaklaşık yirmi kişiden oluşan bir araştırma heyeti Mekke’ye gönderildi. Araştırma heyeti, Mescid’ül-Haramda peygamberle görüşüp hazretten bazı sorular sordular. Resulullah (s.a.v) sorularına cevap verdikten sonra Kur’an’dan bir kaç ayet okudu ve onları İslam’a davet etti.

Kur’an ayetleri, onların ruhlarına öyle bir işledi ki, gözyaşları dökmeye başladılar. İncil’de müjdesi verilen peygamberin alâmetlerini Resulullah’ta gözleriyle gördüler.

Böylesi iyi sonuçlanan bir oturum, Ebu Cehil için dayanılacak bir şey değildi. Çok öfkeli bir halde: “Siz Habeşistanlılar dedi, bir araştırma heyeti olarak Mekke’ye geldiniz; babalarınızın dininden çıkmanızı asla beklemezdik doğrusu. Yeryüzünde sizden akılsız insanlar var mı, sanmam!!”

Onlar, kara bulut gibi Güneş’in hayat verici nurunun önünü geçmek isteyen Mekke Firavunun karşısında: “Biz, kendi dinimizde; siz de dininizde. Fakat bir şeyin, yararımıza olduğunu anladık mı, ondan vaz geçmeyiz.” cümlesini diyerek meseleyi kapattılar.

Kureyş Heyeti

Habeşistan’dan gelen araştırma heyeti, Kureyş’in uyanmasına sebep oldu; onlar da tahkik etmeyi düşündüler. Haris b. Nasr, Akabe b. Ebi Mait ve diğerlerinden oluşan bir heyeti Yesrib’e (Medine) gönderdiler. Heyet, Hz. Muhammed’in nübüvveti hakkında yahudi âlimleriyle konuşacaktı.

Yahudi âlimler, heyete şöyle dediler: “Şu soruları Muhammede sorun; doğru cevap verirse, bilin ki Allah’ın resulüdür. Cevap vermezse yalan diyor, Peygamber değildir ve çabucak ortadan kaldırılmalıdır.

1) Ruhun hakikati nedir?

2) Eski zamanlarda gözlerden kaybolan gençlerin (Ashab-ı Kehf’in) hikâyesi.

3) Yeryüzünün doğusunu da, batısını da gezmiş olan kişinin (Zu’l-Karneynin) hayatı”

Elçiler, sevinçle Mekke’ye döndüler. Sonucu Kureyş’e anlattılar. Kureyş’liler, bir meclis tertipleyerek peygamberi davet edip Ona mezkûr soruları yönelttiler. Peygamber (s.a.a) “Sorularınız hakkında vahyi bekliyorum” buyurdu.

İlahi vahiy nazil oldu ve onların sorularının cevabını verdi. Ruh ile ilgili sorularının cevabı, İsra suresi 85. ayette verilmiştir. Son iki soruları ise, Kehf suresi 9–28 ve 83–98. ayetlerde cevaplandırılmıştır. Bu Hususta tefsir kitaplarına bakabilirsiniz.

Burada şunu da hatırlatmalıyız ki: Sorudaki “ruh”tan maksat insan ruhu değildir, soruyu verenlerin Yahudiler olduğuna ve yahudilerin de Ruh’ul-Emin (Cebrail) ile araları olmadığına göre maksat, Ruh’ul-Emin Cebrail’dir.

PASLANMIŞ SİLAHLAR

Kureyş eşrafı, neye mal olursa olsun Tevhid dinini ortadan kaldırmaya azimliydi. Önce tatmin yoluyla, servet ve riyaset müjdesiyle Peygamberi hedefinden caydırmak istediler; muvaffak olamadılar; “Güneş’i sağ elime, Ay’ı sol elime verseniz bile, davetimden dönmeyeceğim!” cevabını aldılar. Sonra onu ve ona uyanları korkutmaya, küçümsemeye, işkence etmeye başladılar. Fakat onun ve muhlis yârânının cesareti ve mukavemetiyle karşılaştılar; sonuç alamadılar. İslam’dan vazgeçmeyeceklerini, ev ve barklarını terkedip Habeşistan’a hicret etme pahasına isbat ettiler. Ancak Tevhid ağacının kökünü kazımak için Kureyş eşrafının planları henüz bitmiş değildi. Bu defasında daha kesin bir silahı kullanmayı düşündüler. Bu silah, aleyhte propaganda silahından başkası değildi. İşkence ve eziyet, Mekkelilerin İslam’a meyletmesini önleyebilirdi ama haram aylarda Allah’ın evini ziyaret için Mekke’ye gelip, emniyetli bir muhitte peygamberin davetini duyanlar için hiç bir fayda vermezdi. Bunlar, iman etmeseler de, en azından putperestliklerinde sarsılıyor, memleketlerine döndüklerinde “Bir peygamber zuhur etmiş ve şöyle diyor” diyerek Arabistan’ın her noktasında İslam’ın duyulmasına, yayılmasına vesile olurken putperestliğe de ağır darbe indiriyorlardı.

Kureyş büyükleri, bu tehlikeyi göz önünde bulundurarak yeni planlar hazırlamaya başladılar.

Kötü İsnatlar

İnsanların şahsiyetlerini, düşmanlarının suçlamalarına bakarak değerlendirmek de mümkündür. Düşman, efkâr-ı umumiyi saptırmak için rakibini, aslı olmayan yalan şeylerle suçlamaya çalışır. Akıllı düşman, rakibine en azından belli bir kesimin inanabileceği ya da doğru olduğuna ihtimal verebileceği şeyleri isnat eder; onun durumuyla hiç bir alâkası olmayan, hiç bir kimsenin inanamayacağı şeyleri, asla söylemez. Aksi takdirde ters netice alır. İşte buradadır ki araştırmacı bir tarihçi bütün bu yapılanları ve suçlamaların arkasından onun gerçek şeklini, sosyal mevkiini, psikolojik özelliklerini ve hatta düşmanın gözündeki yerini bile belirleyebilir.

Hiç bir ahlaki ilkeye bağlı olmayan bir düşman, faydasına olabilecek her türlü suçlamadan, yalan propaganda silahından fazlasıyla yararlanmak ister. Hal bu iken, rakibine herhangi kötü bir isnatta bulunmamış ise, bu rakibinin tertemiz olduğunu ve kamuoyuna onun hakkında söylediği yalan nisbetleri kabul ettiremediğini göstermektedir. Kureyş’in Peygamber’e karşı beslediği onca kin ve düşmanlığa rağmen bu silahtan fazla istifade edememesinin sırrı işte burada! Peygamber hakkında ne söyleyebilirlerdi ki? Mali hıyanetle mi suçlasınlar? Onun kırk yıl boyunca şeriat’e uygun yaşayışı hayatı, onu herkesin gözünde emin olarak tanıtmamış mıydı?

Hatta kendilerinden bazısının serveti, henüz emanet olarak onun yanında bulunuyordu! Şehvetperestlikle mi suçlasınlar? Söyleyebilirler miydi? Asla! Çünkü o gençlik dönemini nisbeten yaşlı bir kadınla geçirmiş, halen de onunla yaşamaktaydı.

Kureyş, Muhammed hakkında, halkın inanabileceği veya en azından doğru olduğuna yüzde bir ihtimal verebileceği bir yalan bulamıyordu bir türlü. Sonunda, meseleyi Arap bilginlerinden birinin huzurunda açıp onun fikrinden yararlanmayı düşündüler.

Dar’ün-Nedve reisleri Arap bilgininin huzurunda toplandı. Velid, Meclistekilere hitap ederek şöyle dedi: “Hacc mevsimi yaklaştı; insanlar her taraftan sel gibi bu şehre akıp gelecekler ve Muhammed hac mevsimi serbestliğinden yararlanarak dinini tebliğe başlayacaktır. Kureyş büyükleri olarak onun kendisi ve dini hakkında son görüşümüzü bildirmeliyiz. Zira bizim onun hakkında değişik görüşlere sahip olmamız, sözümüzün tesirsiz olmasına sebep oluyor.”

Arap bilgini: “Ona ne diyelim ki!” diyerek düşünmeye başladı. Biri: “Kâhindir diyelim” dedi. Bilgin, bu görüşü beğenmedi, “Muhammed’in söyledikleri, kâhinlerin sözlerine benzememektedir” dedi. Diğeri: “Delidir diyelim” dedi. Bu görüşü Velid reddetti, “Onda asla delilik belirtisi yoktur” diyerek çok konuşup danıştıktan sonra oy birliği ile onu “sahir” (büyücü) demeyi tasvip ettiler. Çünkü o, Kur’an’ıyla, birlik ve beraberlikte örnek olan Mekke’lileri ikiye böldü, birliklerini bozdu, demek ki sözleri büyülüdür.

Müfessirler, Müddesir suresinin tefsirinde meseleyi şu şekilde de nakletmişlerdir: “Velid, peygamber’in dilinden Fussilet suresinden bir kaç ayetini dinlediği zaman çok etkilenmişti. Bunun üzerine evine gitmiş, artık evden dışarı çıkmıyordu. Kureyş, istihza ünvanıyla “Velid Muhammed’in dinine inanmıştır” diyordu. Bir gün toplanıp Velid’in evine gittiler. Velid’e “Muhammed’in Kur’an’ının hakikati nedir?” diye sordular. Herkes bir söz diyordu Muhammed hakkında; O reddediyordu. Sonunda Velid kendi görüşünü açıkladı: “Ona sahir, büyücü demeliyiz; bizi tefrikaya düşürdüğüne göre sözleri büyülüdür onun!”

Müfessirler, Müddessir suresinin 11–50. ayetlerinin Velid b. Muğire hakkında nazil olduğuna inanmaktadırlar.

“Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığım (şu ) adamı

Bana bırak. Ki ben onu, alabildiğine geniş kapsamlı bir mal (servet) verdim. Göz önünde hazır oğullar (verdim) ve önüne sayısız imkân fırsatları döşeyip, serdim. Sonra, daha da arttırmama göz dikiyor. Hayır, çünkü o, bizim ayetlerimize karşı kesin bir inatçıdır.

Onun alabildiğine sarp bir yokuşa sardırıp-süreceğim. Çünkü o düşündü ve ölçtü biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Yine kahrolası nasıl ölçtü biçti. Sonra bir baktı. Sonra kaşlarını çattı ve yüzünü ekşitti. Sonra da sırt çevirdi ve büyüklük tasladı. Böylece: “Bu, aktarılarak öğrenilen bir büyüden başka bir şey değildir. Bu yalnızca bir insan sözüdür” dedi…”

Cünün (Delilik) İsnadında Direnmeleri

İslam Peygamberini, gençliğinin başlangıcından beri, halkın arasında doğruluk ve eminlik tanıtmıştı. Bunda hiç bir şüphe yoktur. Hatta peygamberin düşmanları bile, onu bu sıfatla tanırlardı. Müşrikler, aleni davetten on yıl sonrasına kadar bile kıymetli mallarını emanet olarak onun yanına bırakırlardı.

Fakat peygamberin davetini kendi çıkarlarına aykırı bulan inatçı müşrikler, var güçleriyle kafaları karıştıracak bir takım ithamlarla halkı ondan döndürmeye koyulmuşlardı. Diğer ithamların tesiri olmayacağını bildikleri için Peygamber’in davetini yalanlamak kasdıyla: “Onun sözlerinin kaynağı deliliktir; bunun, onun doğruluk ve eminlik sıfatlarıyla bir çelişkisi yoktur” diyorlardı.

Şeytanlıklarının fazlalığından olsa gerek, kendilerini garazsız, marazsız göstermek için itham ettikleri zaman kesin olarak bir şey söylemeyip iki ihtimal öne sürerek “ikisinden hangisi acaba?” şeklinde şüphe yaratmak istiyorlardı: Allah’a karşı yalan yere iftira mı etti? Yoksa onda bir delilik mi var?

Bu hakikat düşmanlarının daima büyük ve muslih şahsiyetleri yalanlarken istifade ettikleri şeytani bir yöntemdir. Bu kötü yöntem, risalet asrında yaşayan kişilere mahsus olmayıp, geçmiş asırlardaki düşmanlar da ilahi peygamberleri yalanladıkları zaman bu silahtan yararlanmışlardır. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor: “(Ey Muhammed! Senin kavmin, sana büyücüsün yahut da delisin dedikleri gibi) Onlardan öncekiler de, herhangi bir peygamber gelince, şüphesiz büyücüdür veya delidir derlerdi. Bunu, birbirlerine tavsiye mi etmişler? Hayır, onlar azgınlar topluluğudur.”

Zamanımızdaki İnciller de, Hz. İsa’nın yahudilere nasihatta bulunduğu zaman onu “Onun içine şeytan girmiş de sayıklamakta; niçin onu dinliyorsunuz?!” dediklerini vurgulamaktadırlar.

Kureyş’liler, bu ithamlardan başkasını Peygamber’e isnat edebilselerdi, esirgemezlerdi. Fakat Peygamber’in kırk küsür yıl iftiharla dolu hayatı, buna müsaade etmiyordu. Onlar, en küçük bir hadiseden onun aleyhine istifade ediyorlardı. Mesela Peygamber bazen Merve yakınlarında Cebr adında Hristiyan bir kölenin yanında oturuyordu. Müşrikler bundan su-i istifade edip: “Muhammed, dediler, Kur’an’ı o hristiyan köleden öğreniyor” Kur’an-ı Kerim onların bu temelsiz sözlerine şöyle cevap veriyor:

“Gerçekten biz biliyoruz ki kâfirler: “Peygamber’e Kur’an’ı ancak bir insan öğretmektedir” diyorlar. İşaret ettikleri adamın dili yabancıdır, bu ise açık Arapca dilidir.”

Nefsi Vahiy, Cünün İftirasının Gelişmiş Şekli

Mülhid gruplar peygamberlere, özellikle de İslam peygamberine inen vahiy meselesini nefsi vahiy veya başka bir tabirle, bilinçaltı bölgesinin ilkaatı şeklinde yorumlamaktadırlar.

Bunlar, bazı nedenlerden dolayı Peygamber’e yalancı demek istemiyorlar. Çünkü onun hareketi, söyledikleri sözlere kesinlikle inandığını, bağlı olduğunu göstermektedir. Bu yüzden, Peygamber’in kendisinin Allah’ın elçisi olduğuna ve öğretilerinin de onun tarafından geldiğine yakini olduğuna inanıyorlar. Fakat onun bu yakinini, imanını başka bir şekilde yorumluyorlar. Vahiy diyorlar; Muhammed’in ruhundan gelen bir ses idi. Ruhun yıllarca bir konu üzerinde düşünüp taşınması uzun boylu o düşünceye dalan kimsenin bilinçaltında böyle bir düşüncenin vücuda gelmesine sebep olmaktadır.

Ne var ki, bu yorum da yeni bir yorum değildir. Risalet ahdinin müşrikleri de vahyi bu yolla yorumlamışlardı. Müşrikler dediler ki: “Hayır, (Muhammed’in getirdiği bu ayetler) karmakarışık düşlerdir.”

Onlar Kur’an’ın, Muhammed’in hayal gücünün ürünü olan bir takım düzensiz fikirlerden ibaret olduğunu söylüyorlardı.

Kur’an-ı Mecid, Necm suresinde “Gerçekte Muhammede vahiy inmiyor ve melek falan da görmüyor: Bunları ancak hayal etmektedir” diyen bir gruba işaret ederek onların görüşünü reddetmektedir:

“Battığı zaman yıldıza andolsun ki, arkadaşınız (Muhammed) şaşırıp-sapmadı ve azmadı. O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir. Ona (bu Kur’an’ı) üstün (oldukça çetin) bir güç (Cebrail) öğretti. (O ki) görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Sonra o, en yüksek ufuktayken doğruldu. Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi. Öyle ki, (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay aralığı kadar oldu, ya da daha da yakın. Böylece (Cebrail) O’nun (Allah’ın) kuluna vahyettiğini vahyetti.

Gördüğünü, gönül yalanlamadı, yine de siz görmüş olduğu üzerinde onunla tartışacak mısınız? Andolsun, onu bir de diğer inişte görmüştü, Sidret’ül-Münteha’nın yanında-ki Cennet’ül-Me’va onun yanındadır. Sidreyi örten örtmekte iken. Göz kayıp şaşmadı ve (sınırı) taşmadı. Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden (bir kısmını) gördü…”

Kur’an-ı Kerim, bu ayetlerde nefsi vahiy görüşünü şiddetle kınayarak, bu görüşün taraftarlarını cedelci kişiler olarak tanıtmakta ve peygamberin Cebrail’i gözleriyle görüp kalbiyle tasdik ettiğini vurgulamaktadır.

Binaenaleyh, nefsi vahiy veya bilinçaltı bölgesinin ilkası istilahları, vahiy hakkında Arapların arasında mevcut olan cahili bir fikirden ibarettir. Cahiliye Arabı, ilahi vahyi çeşitli şekillerde yorumluyor, Peygamber’i iftiracı, yalancı, büyücü, deli ve kâhin olarak tanıtmaya çalışıyordu. Fakat bu arada daha çok deli ve kâhin sıfatları üzerinde duruyorlardı. Mecnun, cinlerin tasarrufu sonucu aklını kaybetmiş ve saçma sapan sözler söylenen cin çarpmış kimseye derlerdi. Kâhin, cinlerden birisiyle ilişki kurup onun vasıtasıyla gizli şeylerden, gelecekten haber veren kimseye derlerdi.

Buna göre bir mecnun veya bir kâhinin söylediği sözler, onun kendi fikirleri olmayıp cin tarafından onun zihnine ilka olunan şeylerdir. Cahiliye Arabı, ilim ve Batı diplomasisi ve üçkâğıtçılığından uzak olduğu için kalbinde olanı yalın bir şekilde dile getiriyordu. Resmen Peygamber’in karşısında durup “Şüphesiz sen bir delisin” diyorlardı.

Bu itham, peygamber efendimze özgü olmayıp tarih boyunca daima cahil kişilerin ıslahçı gruba isnat ettikleri bir ithamdır. Halkı onların etrafından dağıtmak, onların sözlerini dinletmemek için bu ithamı seçmişlerdir.

Kur’an-ı Mecid’de Hz. Resulullah (s.a.a) hakkında bu isnat, Hicr suresi 6. ayet, Sebe’suresi 8. ayet, Saffat suresi 36. ayet, Duhan suresi 14. ayet, Tur suresi 29. ayet, Kelam suresi 2. ayet ve Tekvir suresi 22. ayette varid olunmuştur.

Kur’an ile Mukabele Düşüncesi

Peygamber’e (s.a.a) kâhin, deli, büyücü vs. diye isnat etmelerinden istedikleri neticeyi alamayınca çocuksu bir plan çizdiler.

Bu planı uygulamakla insanların Kur’an’a meczub olmalarını önleyebileceklerini düşünüyorlardı. Nazr b. Haris, Kureyş’in zekâlı ve becerikli kişilerinden idi. Bu zat, ömrünün bir miktarını Hire ve Irak’ta geçirdiği için İran şahlarını, Rüstem ve İsfendiyar gibi yiğitler hakkında ve İran’lıların hayır ve şer konusundaki inançları hususunda bilgi sahibiydi. Kureyş, Peygamber ile mukabele etmek için bu adamı seçti. Nazr b. Haris sokakta, pazarda oturup İran hikâyeleri ve İran şahlarının maceralarını anlatarak halka peygamberin sözlerini dinlettirmeyecek, onları kendi etrafına toplayacaktı. Plan bu idi. Nazr, Peygamber’in makamını küçültmek, Kur’an’ı değersiz göstermek için: “Ey insanlar, diyordu, benim söylediklerimle Muhammed’in sözlerinin farkı ne?! O, size Allah’ın kahrı ve gazabına düçar olan bir kavmin öyküsünü anlatıyor; ben ise nimetler içinde boğulmuş ve uzun yıllardır yeryüzünde hüküm sürmekte olan bir topluluğun hikâyesini naklediyorum.”

Bu plan, öylesine ahmakçasına bir plan idi ki, bir kaç günden fazla devam etmedi ve Kureyş’lilerin kendileri bile onun sözlerini dinlemekten usanıp etrafından dağıldılar.

Bu hususta bir kaç ayet nazil olmuştur ki, burada onlardan ikisini zikrediyoruz:

“Bu ayetler, dediler; öncekilere ait masallardır. Onları (Muhammed) yazdırtmış, sabah-akşam kendisine okunmaktadır. (Habibim!) De ki: ‘Kur’an’ı gökler ve yerdeki bütün sırları bilen Allah indirdi. Gerçekten O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.'”

KUREYŞ’İN İMAN ETMESİ İÇİN SARFEDİLEN ÇABA

Müslümanların yüce önderi, insanların çoğunun, kendi kabile başkanlarını taklid ederekten (onlara uyaraktan) puta taptıklarını iyi biliyordu. Başkanları döndürmeyi bir başarabilseydi zorluklardan birçoğu ister istemez çözümlenecekti. Bu yüzden Velid b. Muğire’yi İslam’a meyillendirmeye çok müştak idi. Çünkü O, Kureyş’in en yaşlı ve sözü geçer kişisiydi. Ona, Arap bilgini diyorlar, ihtilaflı meselelerde görüşünü kabul ediyorlardı.

Bir gün Peygamber (s.a.a) münasip bir fırsatta onunla konuşuyordu. Tam o sırada iki gözünden mahrum olan İbn-i Ümm-i Mektum adında bir şahıs Peygamber’in huzuruna gelerek Peygamber’den biraz Kur’an okumasını istedi. İsteğini tekrarlayınca Peygamber, ondan yüzünü çevirdi. Çünkü böyle bir tebliğ fırsatı kaçarsa fırsatın bir daha ele geleceği malum değildi.

Abese suresinin ilk ayetleri bu olaya işaret etmektedir:

“Somurttu ve yüz çevirdi; kendisine o kör geldi diye. Ne bilirsin; belki o temizlenip-arınacak? Ya da öğüt alacak; böylelikle bu öğüt kendisine yarar sağlayacak? Fakat kendini müstağni (hiç birşeye ihtiyacı olmayan) gören ise, işte sen, onda yankı uyandırmaya çalışıyorsun; o arınmazsa sana ne? Ama koşarak sana gelen sen ki o- içi titreyerek korkar bir durumdadır; sen ona aldırış etmeden oyalanıyorsun. Hayır; çünkü o (Kur’an) bir öğüttür; dileyen öğüt alır…”

Büyük Şia âlimlerine göre bu tarihi olay temelsiz olup peygamberin huluk-i azimi (büyük ahlakı) ile çelişmektedir ve mezkûr ayetlerde surat asıp yüz çeviren kimsenin Peygamber (s.a.a) olduğuna dair bir delil yoktur.

İmam Sadık’tan (a.s.) naklolunan bir hadise göre, surat asıp yüz çeviren kişi, Benî Ümeyye’den biridir, bu ayetler de onu kınamaktadır.

Kur’an-ı Dinleme Yasağı

Mekke putperestlerinin, Tevhid dininin yayılmasını önlemek için hazırladıkları geniş programlar, biri birinin ardından yürürlüğe konuluyordu. Fakat bu mücadelede başarılı olamıyorlardı; planları peş peşe suya düşüyordu.

Bir süre Peygamber’e (s.a.a) iftira ettiler. Fakat bundan bir netice alamadıklarını Peygamber’in kendi yolunda azimli olduğunu ve tevhid dininin günden güne yayıldığını görünce bu kez Kur’an dinlemeyi yasak etmeyi düşündüler. Planlarını iyi uygulayabilmek için Mekke’nin her noktasına casuslar atadılar. Casuslar, Mekke’ye giren Allah’ın evinin ziyaretçileri ve tüccarların Muhammed ile görüşüp Kur’an dinlemelerine müsaade etmeyeceklerdi. Kur’an-ı Kerim bu hususta şöyle buyuruyor: “Küfredenler dediler ki: “Bu Kur’an-ı dinlemeyin ve o (okunurken) yaygaralar koparın. Belki üstün gelirsiniz””

Peygamber’in en keskin silahı (ki düşmanların kalbine acayıb bir korku salmıştı) Kur’an’dan ibaretti. Öyle ki bazen Peygamber’in büyük düşmanları bile istihza ve eziyet etme amacıyla onun huzuruna geliyor, fakat Kur’an’dan bir kaç ayet işitir işitmez büsbütün değişiyor o andan itibaren Peygamber’in ciddi taraftarlarından oluveriyordu. Kureyş eşrafı, bu gibi hadiseleri önlemek için ilahi ayetleri dinlemeyi, Muhammed ile konuşmayı yasak ettiler.

KOYDUKLARI YASAĞI ÇİĞNEYENLER

İnsanları şiddetle Muhammed’in (s.a.a) Kur’an’ını dinlememeye çağıran ve dinleyenleri suçlu sayan grubun bizzat kendileri bir kaç günden sonra kanunu çiğneyenler arasında yer aldılar ve kendi onayladıkları kanunu kendileri gizlice bilfiil nakzettiler!

Bir gece Ebu Süfyan, Ebu Cehl ve Ahnes b. Şurayk birbirlerinden habersiz olarak evlerinden çıkıp Peygamber’in evinin etrafında bir köşeye saklandılar. Amaçları, Peygamber’in geceleyin namazlarında gönül okşayan bir ahenkle okuduğu Kur’an sesini duymak idi. Üçü de, birbirlerinden haberleri olmadan sabaha kadar orada kaldılar. Hava ağarmaya başlayınca evlerine dönmeye mecbur idiler. Yolda birbirlerini gördüler; birbirlerini kınadılar ve: “Eğer halk bizi görürse, hakkımızda ne söylerler?” dediler.

İkinci gece de aynı hadise tekrarlandı. Bir iç güç, onları İslam Peygamberi’nin evine doğru itiyordu. Dönerken yine birbirleriyle karşılaştılar. Yine birbirini kınayıp bir daha bu işi yapmayacaklarına söz verdiler.

Fakat Kur’an’ın cezbesi üçüncü gece de her üçünü Peygamber’in evine doğru çekti. Yine Peygamber’in evinin etrafında saklanıp birbirlerinden habersiz, Kur’an dinlemeye başladılar. Kur’an’ı dinledikçe kalplerine bir korku düşüyor, kendi kendilerine: “Muhammed’in vaad ve vaidleri ya doğru olursa!” diyorlardı.

Hava aydınlanmaya başlayınca halk, kendilerini o halde görmesin diye Peygamber’in evini terkettiler.

Bu defa da yolda birbirleriyle karşılaştılar. Kur’an’ın cezzabiyeti karşısında kendilerini tutamadıklarını itiraf ettiler. Fakat beklenmez sonuçlar doğmaması için artık bu işi terkedeceklerine dair anlaştılar.

İnsanların Müslüman Olmasına Mani Olmak

Kur’an’ı dinleme yasağından sonra başka bir program hazırladılar. Kureyş casusları, yakın ve uzak yerlerden Müslüman olmak için Mekke’ye gelen kişilerle temasta bulunup çeşitli sözlerle onların İslam’ı kabul etmelerine mani oluyorlardı. İşte iki canlı örnek:

A’şa, cahiliye döneminin büyük şairlerinden idi. Ömrünün sonlarına yakın İslam’ın yüce öğretilerinden bir şeyler kulağına gelmişti. O, Mekke’ye uzak bir noktada yaşıyordu. İslam’ın sesi, oralara henüz iyice yetişmemişti. Fakat İslam öğretilerinden kulağına değen miktarı, onun ruhunda bir fırtına icat etmeye yetmişti. Peygamber’in medhinde çok güzel bir kaside inşad ederek onu Peygamber’in huzurunda okumak için Mekke’ye geldi. Kasidesi 24 beyti aşmadığı halde, o dönemde Resulullah’ın (s.a.a) hakkında inşad edilen en güzel ve en fasih şiirlerin arasında yer almaktadır. Henüz A’şa, Peygamber’in huzuruna varmamıştı ki, Kureyş casusları onunla görüşüp maksadını öğrendiler. A’şa, şehvetperest bir adamdı, kadın ve şaraba çok düşkündü. Onlar, hemen A’şa’nın zayıf noktasına parmak basıp: “Ey Eba Basir, dediler, Muhammed’in dini, senin halet-i ruhiyen (tabiatın) ile tutmaz.” “Neden?” diye sordu.

“O zinayı haram biliyor” dediler. “Benim dedi zinaya ihtiyacım yoktur. Bu mesele, benim ona uymama engel olamaz” “O, şarabı da haram etmiştir” dediler. A’şa, bunu duyunca biraz rahatsız oldu ve: “Ben, dedi, henüz şaraba doyamadım. Şimdilik geri döneyim, bir yıl doyuncaya kadar şarab içeyim; öteki yıl gelip iman ederim”

Böylece A’şa, geri döndü; fakat eceli, mühlet vermedi, aynı yıl içerisinde eceli gelip çattı.

Tufeyl b. Amr, akıllı ve tatlı dilli bir şair idi. Kabilesi içerisinde sözü geçerdi. Mekke’ye gelmişti. Tufeyl gibi bir adamın İslam’ı kabul etmesi, Kureyş için çok ağır idi. Bu yüzden Kureyş eşrafı, onun başına toplanıp: “Kâbe’nin kenarında namaz kılan bu adam var ya, yeni bir din getirerek büyülü sözleriyle bizim birliğimizi bozmuş, aramıza ikilik salmıştır. Sizin kabilenizin arasında da böyle bir ikilik çıkaracağından korkuyoruz. O adamla hiç konuşmasan daha iyi olur” dediler.

Tufeyl diyor ki: “Onların sözleri, beni öyle etkiledi ki, onun büyülü sözlerinin korkusundan tavaf ederken onun namaz ve Kur’an sesini işitmemek için kulağıma pamuk tıkıyordum. Bu sabah kulaklarıma pamuk tıkadığım halde Mescid’ül-Haram’a girdim. Ondan hiç bir söz duymak istemiyordum.

Fakat bilmiyorum nasıl olduysa birden kulağıma çok güzel ve tatlı bir söz geldi: O sözden çok zevk aldım. Kendi kendime: “Annen ölümüne ağlasın! Dedim, sen, aklı başında bir söz uzmanısın! Neden korkuyorsun? Bu adamın sözlerini dinlesene! İyiyse kabul edersin, kötüyse reddedersin! Milletin gözü önünde onunla görüşmemek için evine gitmesini bekledim. Evine gidince, ben de arkasından hareket ettim. İzin isteyip eve girdim. Kureyş, sizin hakkınızda şöyle böyle diyor, dedim. Ben de sizinle görüşmemeyi kararlaştırmıştım. Fakat senin Kur’an’ının tatlılığı beni cezbetti. Şimdi getirdiğin dinin hakikatini bana açıkla, biraz da Kur’an oku.”

Tufeyl diyor ki: “Andolsun Allah’a, ondan daha güzel bir söz duymamış ve ondan daha mutedil bir din görmemişimdir.”

Resulullah (s.a.a), ona İslamı açıkladı, biraz da Kur’an okudu. Tufeyl diyor ki: “Andolsun Allah’a, ondan daha güzel bir söz duymamış ve ondan daha mu’tedil bir din görmemişimdir” Sonra Tufeyl, Resulullah’a (s.a.a): “Ben kendi kabilem arasında sözü geçer bir kişiyim, senin dinini neşretmeye çalışacağım” dedi.

İbn-i Hişam’ın yazdığına göre Tufeyl, Hayber hadisesi gününe kadar kendi kabilesi arasında İslamı tebliğ ediyordu. Aynı hadisede 78 Müslüman aile ile birlikte Peygambere katıldı ve ömrünün sonuna kadar müslüman olarak kaldı. Peygamber’in (s.a.a) vefatından sonra hulefa döneminde Yemame savaşında şehid düştü.

GARANİK EFSANESİ

Okuyucular arasında, bazı Ehl-i Sünnet tarihçilerinin naklettiği Garanik efsanesinin nereden kaynaklandığını ve perde arkasında hangi ellerin böyle yalanları uydurup, yaymakla meşgul olduğunu bilmek isteyen kimseler bulunur herhalde.

Yahudiler, özellikle de onların önderleri ve din adamları İslam’ın bir numaralı düşmanlarındandırlar. Onlardan Ka’b b. Ahbar ve diğerleri gibi zahirde iman etmiş kimseler, daima yalanlar uydurarak, peygamberlerin dilinden aslı olmayan haberler yayarak hakikatleri tahrif etmeye çalışıyorlardı. Müslüman yazarlardan bazısı da, bütün dindaşlara hüsn-i zan ederek, araştırmadan onların bu uyduruklarını hadis ve tarih adına tedvin etmişlerdir.

Zamanımızda âlimlerin bu gibi meseleleri incelemeye daha çok fırsatları olduğuna ve İslami araştırmacılardan bir grubun çalışmaları sonucu, tarihi gerçekleri yalan efsanelerden ayırt edebilmek için elimizde bir takım ilkeler bulunduğuna göre İslami bir yazara her kitapta gördüğünü katıp bir gerçek telakki ederek hiç araştırmadan onu kabul edip nakletmesi asla yakışmaz.

Garanik Efsanesi Nedir?

Diyorlar ki: Velid, As, Esved ve Ümeyye gibi Kureyş eşrafı Peygamber (s.a.a) ile görüşüp ihtilafa son vermek için her iki tarafın birbirinin ilahlarını kabul etmesini istediler. Bunun üzerine Kafirun suresi nazil oldu ve Peygamber, “Ben, sizin taptıklarınıza tapmam, sizde benim taptığıma tapacak değilsiniz.” demekle memur oldu. Fakat bununla birlikte Peygamber’in gönlü Kureyş ile aralarındaki fasılanın azalmasını istiyordu. Bir gün Kâbe’nin kenarında hazin sesiyle Necm suresini okurken, “Gördünüz mü Lat ve Uzza’yı ve öteki üçüncü (put) olan Menat’ı” ayetine yetişince şeytan aniden şu iki cümleyi onun diline cari kıldı. (İşte bunlar, yüce garaniktir. Yardım ancak bunlardan umulur) Sonra geri kalan ayetleri okudu. Secde ayetini okuyunca bizzat Peygamber’in kendisi ve yaşlılıktan dolayı secde edemeyen Velid’den başka (müslüman olsun, müşrik olsun) orada bulunanların hepsi putların önünde (!) secde ettiler.

Mescid’ül-Haram’da sevinç çığlıkları yükseldi. Müşrikler: “Muhammed, dediler, bizim tanrılarımızı iyilikle anmıştır” Muhammed’in Kureyş ile uzlaşma haberi, Habeşistan’a hicret eden müslümanlara ulaştı. Bu haber üzerine muhacirlerden bir grup Mekke’ye döndüler. Fakat durumun tekrar değiştiğini gördüler.

Vahiy meleği nazil olmuş ve Peygamberi yine müşriklerle mücadele etmekle me’mur etmiş ve “bu iki cümleyi şeytan senin diline cari kılmış ve ben bu cümleleri kesinlikle söylememişim” demiştir. Hacc suresinin 52–54. ayetleri de bu hususta inmiştir. (!) Taberî, kendi tarihinde naklettiği ve oryantalistlerin ballandıra ballandıra anlattıkları garanik efsanesi, kısaca böyle.

Bu Efsane Üzerine Basit Bir Muhasebe

Farzedelim ki Muhammed ilahi peygamberlerden değildi. Ancak onun akıl, zekâ ve işbirliğini hiç bir kimse inkâr edemez, etmemektedir. Akıllı bir insan, böyle bir işi yapar mı? İzleyicilerinin saflarının günden güne daha bir sıklaştığını ve düşman safının daha bir parçalandığını gören akıllı bir insan, dostu da düşmanı da kendine karşı kötümser kılacak bir iş yapar mı? Kureyş’in teklif ettiği bütün servet ve makamları, Tevhid dini uğruna terkeden bir kimse, tekrar dönüp şirk ve putperestliğin tebliğcisi olur mu? Muslih bir kişi, normal bir siyasetçi hakkında dahi böyle bir şeyi düşünemeyeceğimiz yerde Allah’ın Resulü (s.a.a) hakkında nasıl böyle bir şeyi düşünebiliriz?

Bu Hikâye Hakkında Aklın Yargısı

Aklın hükmü gereğince Peygamberler, her türlü hata ve yanlışlıktan masumdurlar. Çünkü eğer onlar, dini işlerde hata ederlerse halkın, onların sözlerine güveni kalmaz. Buna göre, böyle tarihi hikâyeleri, kendi muhkem inançlarımızla ölçmeli ve böylece tarihin müteşabihatını halletmeliyiz. Peygamber, Allah’ın dinini tebliğ etmede masum olduğuna göre böyle hadiselerin meydana gelmesi mümkün değildir.

Bu efsane temelde, Peygamber’in Allah tarafından uhdesine koyulan vazifeyi yerine getirmekte usandığına putperestlerin uzak kaçmalarına tahammül edemediğine dayanmaktadır. Fakat aklın hükmünce, Peygamberler haddinden fazla sabırlı ve dayanıklı olmalıdırlar. Sabır ve tahammülde herkese örnek olmak ve cepheden kaçmayı aklından dahi geçirmemelidirler.

Bu hikâyenin doğru olduğunu farzedersek sabır ve tahammül yularının Peygamberin elinden çıktığını, ruhunun yorulup yıprandığını söylememiz gerekir.

Bu da aklın peygamberler hakkındaki hükmüyle çelişmekte, Resulullah’ın mücadele ile dolu iftiharlı hayatı da bunu yalanlamaktadır.

Bu hikâyeyi uyduran, Kur’an’ı Kerim’in bu hikâyenin yalan olduğuna dair delillerle dolu olduğunu bilmiyormuş herhalde, Allah Teâla Resulüne bir yerde batılın Kur’an’a giremiyeceğini müjdelemiştir. “Batıl, ona (Kur’an’a) önünden de, ardından da gelemez.”

Diğer bir yerde de Kur’an’ı kıyamete kadar her türlü kötü hadiseden koruyacağını vaadetmiştir. “Şüphesiz zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve şüphesiz onu mutlaka koruyacağız”

Hal bu iken, nasıl olur da Allah’ın katından kovulmuş Şeytan, Allah’ın seçtiği Resule, galip oluyor, onun Kur’an’ına batıl sokabiliyor ve esasını putperestlikle mücadele teşkil eden Kur’an’ı, putperestliğin yayıcısı haline getiriyor.

Taaccüb ediyorum ki, bu efsaneyi uyduran kimse, çok düzensiz bir ezgiyi hiç münasebeti olmayan bir yerde tutturmuştur. Öyle bir yerde Resulullah’a iftirada bulunmuştur ki, Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisi bir kaç ayet öncesi bunu yalanlamıştır. Zira Allah Teala aynı surenin 3 ve 4. ayetlerinde şöyle buyurmaktadır: “O hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (Söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir”

Bu kesin müjdeyi veren Allah Teala, nasıl olur da kendi Resulünü bekçisiz bırakıyor ve şeytanın onun kalbinde ve düşüncesinde tasarruf etmesine müsaade ediyor?

Bu aklî deliller, Hz. Muhammed’in (s.a.a) nübüvvet ve risaletine inananlar için faydalıdır. Fakat onun nübüvvetini kabul etmeyen ve onun dinini değersiz gösterebilmek için böyle efsaneleri ballandırarak anlatmaya özen gösteren oryantalistler için, bu deliller kâfi değildir; onlarla başka bir şekilde konuşmalıyız.

Hikâyenin Yalan Olduğunun Başka bir Delili

Tarihin de şahit olduğu üzere Peygamber (s.a.a), bu sureyi okurken genellikle fesahat ve belağat meydanının kahramanlarından olan Kureyş büyükleri de Mescid’ül-Haram’da hazır idiler. Ezcümle Arap içerisinde akıl ve bilgi ile ün yapan Velid de oradaydı. Ve onların hepsi, secde ayetiyle biten bu sureyi sonuna kadar dinleyip sonunda secde ettiler.

Bu fasih ve beliğ kişiler, nasıl onların tanrılarını hayırla anan o iki cümleyle yetinip, o iki cümlenin öncesi ve sonrasındaki onların putlarını kınayan, kötülükle anan cümlelere göz yumabilmişler acaba?!

Bilmiyorum, bu apaçık yalanı uyduran, onları nasıl kişiler farzetmiş ki? Dilleri Arapça olan ve bütün Arap toplumu içerisinde fesahat ve belağat fenninin kurucularından sayılan ve kendi dillerinin (tasrihleri bir yana) kinaye ve işaretlerini herkesten daha iyi anlayan bir grup, nasıl olmuş da putlarını öven o iki cümleyle yetinmiş, önceki ve sonraki cümlelerden gaflet etmişlerdir? Normal kişileri bile, inanç ve amellerini kınayan bir kelamın arasına onları öven iki cümleyi sokmakla aldatmak mümkün değildir.

Konuyla ilgili ayetleri zikredip o iki cümlenin yerine üç nokta koyuyor. Sonra mealini yazıyoruz. Siz aziz okuyucular bakın; baştan sona putları zemmeden bu ayetlerin arasına o iki cümleyi sokmak mümkün mü acaba?

“Gördünüz mü Lat ve Uzza’yı ve üçüncü (put) olan Menat’ı? (…) Erkek Evlat sizin de kız onun mu? Öyleyse bu, pek insafsızca bir paylaşma. Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başkası değildir. Allah onlarla ilgili ispatlayıcı hiçbir delil indirmemiştir.”

Acaba normal bir kişi, bir kaç çelişik cümleye aldanıp; on yıldır, dininin, inancının kökünü baltalayan ve mevcudiyetini tehlikeye düşüren bir peygamberden el çekip, onunla uzlaşmaya razı olur mu?

Lugat Açısından Efsanenin Reddine Delil

Mısırlı büyük âlim Abduh, “Arap lügat ve şiirlerinde, diyor, garanik lafzı, tanrılar hakkında kullanılmamıştır. Garanik’in müfredi olan “gurnuk” ve “gırnik”, bir çeşit su kuşu (kuğu) veya “bedeni beyaz ve güzel genç” anlamına gelmiştir. Bu anlamların hiç birinin “tanrılar” anlamıyla bir ilgisi yoktur.”

William Muir adında bir oryantalist garanik efsanesini, kesin bir tarihi olay olarak kabul etmiştir. Delili de şu: “İlk grubun Habeşistan’a hicretinden üç aydan fazla geçmemişti ki, Muhammed’in Kureyş ile sulhettiğini duyup Mekke’ye döndüler. Hâlbuki orada rahatları yerindeydi. Eğer onlara, Muhammed’in Kureyş ile uzlaştığına dair bir haber yetişmemiş olsaydı, onlar akrabalarını görmek tutkusuyla Mekke’ye dönmezlerdi. O halde Muhammed, Kureyş ile barışmak için bir çare bulmuş olmalıdır. O da garanik kıssasından ibarettir.”

Bu oryantalistten sormalıyız ki: Onların doğru bir haber üzerine döndüklerine dair deliliniz var mıdır? Sadece kendi menfaatlerini düşünen kimseler her gün binlerce yalan haberi insanlar arasında yaymaktadırlar. Büyük bir ihtimalle bir grup onları Mekke’ye döndürmek için bu haberi uydurmuştur. Bu yüzdendir ki, muhacirlerden bir kısmı, bu şayiaya kanmayıp Habeşistan’dan ayrılmadılar.

Tutalım ki Peygamber sulh etmek istemiştir. Ancak sulh, bu iki cümleden başka bir şeyle mümkün değil miydi, yani? Münasib bir vaad putperestlik inançları hakkında mutlak bir sükût, onların kalplerini pekâlâ kendine çekebilirdi.

Her neyse; muhacirlerin dönüşü, bu efsanenin sıhhatına delil olamaz.

Daha şaşırtıcısı şu ki: Bazıları, Hacc suresinin 52-54. ayetlerini garanik hikâyesi hakkında indiğini zannetmişlerdir. Bu ayetler, oryantalistler ve tarih tahrif edenlerin elinde bir bahane teşkil ettiğine göre burada bu ayetlerin ne demek istediğini açıklamak istiyoruz. İşte ayetler ve Türkçesi:

“Senden önce hiç bir Resul ve nebi göndermedik ki bir şey dilediği zaman şeytan, onun dileği hakkında (bir fitne meydana) atmış olmasın. Fakat Allah, şeytan’ın ilka edeceği (fitneyi) giderir, iptal eder. Sonra da ayetlerini sağlamlaştırır ve Allah, her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

“Bu, şeytanın katmak istediği şeyi, gönüllerinde hastalık bulunanlarla yürekleri katı olanlara bir sınama yapmak içindir ve şüphe yok ki, zalimler, gerçekten pek uzak bir ayrılık içindedir.” “Bir de bu, kendilerine bilgi verilenlerin onun (Kur’an’ın) muhakkak Rabbinden (gelen) bir gerçek olduğunu bilip de onun karşısında gönüllerinin huşu ile eğilmesi içindir ve şüphe yok ki, Allah, inananları elbette doğru bir yola iletir.”

Bu ayetlerden ilki, üç konuya işaret etmektedir:

Resuller ve nebilerin arzuları, dilekleri vardır.

Şeytan onların dileklerine müdahale eder.

Allah, şeytanın müdahalesini tesirsiz hale getirir.

Şimdi ayetin neyi beyan etmek istediğinin açıklık kazanması bu üç meseleyi bir bir açıklayalım:

Peygamberler Ne Dilerlermiş?

Peygamberler daima Allah’ın dininin kendi ümmetleri arasında yayılmasını dileyip bu hedeflerini gerçekleştirebilmek için planlar çiziyorlar, bu yolda çeşitli zorluklara katlanıp direniyorlardı. Aziz Peygamberimiz de (s.a.a) aynı durumdaydı.

Kur’an’ı Kerim bu gerçeği, “senden önce hiçbir resul, hiçbir nebi göndermedik ki…” cümlesiyle beyan etmiştir. Buraya kadar “temenni”nin (dilek) manası malum oldu.

Şeytanın müdahalesinden maksat nedir?

Şeytanın müdahalesi şu iki şekilden biriyle mümkündür:

Peygamberlerin azim ve iradelerinde şüphe yaratıp, onlarla hedefleri arasında bir sürü engel var olduğunu ve bu engellere nazaran hedeflerine ulaşamıyacaklarını ilka etmek.

Peygamberler, herhangi bir işin mukaddematini hazırladıkları, o işi yapmaya azimli olduklarının işaretleri belirdiği zaman şeytan ve şeytan sıfatlılar, halkı peygamberlere karşı tahrik ederek, dolaplar çevirmiş ve onlarla hedefleri arasına geçmek istemişlerdir.

Birinci ihtimal, Kur’an’ın diğer ayetlerine aykırı olduğu gibi söz konusu ayetlerin ikincisiyle de çelişmektedir. Kur’an-ı Kerim, şeytan’ın Allah’ın gerçek kulları üzerine hiçbir sultası olmadığını açıkça beyan etmiştir:

“Şüphe yok ki, kullarım üstünde senin (şeytanın) hiçbir hükmün yoktur”

“Şüphesiz inanan ve rablerine dayanan kimseler üzerinde onun (şeytanın) hiçbir hâkimiyeti yoktur.”

Şeytan’ın, Allah’ın dostlarının kalplerine nüfuz edemiyeceğini kesinlikle beyan eden bu ve diğer ayetler, şeytanın peygamberlerin dileklerine müdahalesinden maksat, onları kendi iradelerinde gevşetmek, engelleri gözlerinde büyük göstermek olmadığına delildir.

Sözkonusu ayetlerden de ikinci ve üçüncü ayetler, bu müdahalenin nedenini şöyle beyan etmektedir: Bu, iki grubu denemek içindir: Biri, gönüllerinde hastalık bulunanlar diğeri Allah’a ve onun ayetlerine iman eden bilgili kimseler.

Yani şeytan’ın müdahalesi, birinci grubun peygamberlere karşı çıkmasına sebep olduğu halde ikinci grubun imanlarının artmasına, hedeflerinde daha bir ciddi olmalarına vesile oluyor.

Şeytanın Peygamberlerin dileklerine müdahale etmesinin bu iki zıt etkisi olduğuna göre Şeytan’ın müdahalesi de ikinci şekilde olmalıdır.

İşte peygamberlerin dileklerine Şeytan’ın müdahale etmesinin manası bundan ibarettir. Şimdi üçüncü meselenin açıklamasına geçelim.

Şeytanın Müdahalesinin Etkisini İptalden Maksat Nedir?

Şeytan’ın müdahalesi, insanları peygamberlerin aleyhine tahrike etme şeklinde olduğuna göre, Allah’ın, şeytanın yaptığını iptal etmesi, onun düzenini, şerrini resullerinden defetme şeklinde olmalıdır. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “Hiç, şüphesiz biz peygamberlerimize ve inananlara dünya hayatında da yardım ederiz.”

Kısacası: Kur’an-ı Kerim bu ayetlerde toplumda cereyan eden değişmez bir ilahi sünnetten haber vermektedir.

O sünnet de şu: Peygamberler daima insanları doğru yola hidayet etmeyi ister, bu yolda her türlü zorluğu göz önünde bulundurarak, mücadeleyi başlatırlar. O zaman insan ve cin şeytanlarının düşmanlığına, peygamberlere karşı harekete geçmelerine sıra gelir. Ondan sonra ilahi yardımlar gelip çatar; şeytanların düzenleri suya düşer. Bu bütün, geçmiş ümmetler arasında cereyan eden bir sünnettir. Peygamberlerin tarihi, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Benî İsrail peygamberleri, özellikle Hz. Musa, Hz. İsa (a.s.) ve Hatem’ül-Enbiya Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) hayatları buna en iyi şahittir.

İKTİSADİ AMBARGO

Bir toplumdaki azınlıkları ezmek için en kolay vesile, temel taşını çoğunluğun birliği teşkil eden, olumsuz mücadeledir. Olumlu mücadele, çeşitli vesileleri gerektirmektedir. Çağdaş silahını kuşanıp, savaşın bütün zorluklarına katlanan, can ve mal kaybı vermeye hazır olan bir grup savaşçı lazım.

Bu tür mücadelenin yüzlerce zorluğu vardır. Akıllı hükümdarlar, ancak bütün yolları kapalı gördükten sonra gereken tedbirleri alıp tam bir hazırlıkla böyle bir işe girişirler.

Olumsuz mücadelede bunların hiçbiri söz konusu değildir.

Yalnızca bir amile ihtiyacı vardır; o da çoğunluğun söz birliğidir. Belli bir ülküsü olan çoğunluk, muhalif azınlıkla her türlü ilişkisini kesmek üzere birbirleriyle gerçekten anlaşıp birleşmeli; onlarla ticari işlemleri durdurmalı, onlara kız verip kız almamalı, onları toplumsal faaliyetlere sokmamalı ve şahsi işlerde onlarla işbirliği yapmamalıdırlar. Böyle bir durumda yeryüzü, bütün genişliğine rağmen, azınlıklara dar bir zindan olur.

Muhalif azınlık, böyle bir durumda bazen teslim olur, yolun yarısından döner ve çoğunluğun iradesine tabi olur. Ancak böyle bir azınlık, muhalefetleri inanç üzerine olmayan bir grup olmalıdır. Mesela, servet için, makam için safını çoğunluktan ayırmış bir grup, tehlikeyi hissettiği, zorluklarla, zindanlarla, ambargoyla karşılaştığı zaman, kendilerini harekete geçiren amil, manevi değil, maddi bir amil olduğu için geçici az lezzeti, muhtemel olan fazla lezzete tercih edip, çoğunluğun iradesine uyarlar.

Ama muhalefetleri, hedeflerine olan imandan kaynaklanan bir grup, bu gibi rüzgârların karşısında da sarsılmaz.

Düşmanın darbelerine sabır ve mukavemet ile karşılık verir. İnsanlık tarihinin sayfaları azınlıkların ekseriyetin iradesi karşısında direnebilmesi için en güçlü amilin, iman ve inanç gücü olduğuna tanıklık etmektedir. Öyle ki bu güce sahip olan azınlıklar, bazen kanlarının son damlasına kadar mukavemeti sürdürmüşlerdir. Bu hususta yüzlerce örnek elimizde vardır.

Kureyş’in Kararnamesi

Kureyş eşrafı, İslam’ın hayretengiz yayılmasından dolayı çok rahatsız oluyor, buna bir çözüm yolu bulmaya çalışıyorlardı. Hamza gibilerinin Müslüman olması, Kureyş’in gönlü aydın gençlerinin İslam’a meyletmeleri, Habeşistan’da Müslümanlara nasib olan özgürlük, Kureyş eşrafını bayağı afallatmıştı. Şimdiye kadar kurdukları düzenlerinden hiçbir netice alamamaları, onları, yeni bir düzen kurmaya sürüklemişti.

Bu yeni düzenleri, Müslümanların şahdamarlarını kesmeyi güden iktisadi ambargodan ibaretti…

Kureyş ileri gelenleri, Mansur b. İkrime’nin yazısıyla bir kararname hazırlayıp Kâbe’ye astılar ve ölünceye kadar bu kararnameye bağlı kalacaklarına dair and içtiler. Kararnamenin maddeleri şunlar idi:

Muhammed’in taraftarlarıyla her türlü ticari ilişkiler kesilecektir.

Onlarla muaşeret etmek kesinlikle yasaktır.

Hiç bir kimsenin Müslümanlara kız vermeye ve onlardan kız almaya hakkı yoktur.

Her olayda haksız olsalar bile Muhammed’in muhalifleri desteklenmelidir.

Kararname, Mut’im b. Adi’den başka Kureyş’in bütün ileri gelenleri tarafından imzalandı ve ciddiyetle icraya koyuldu.

Ebu Talib, Haşim ve Muttalib oğullarına çağrıda bulunarak, Peygamber’i (s.a.a) himaye etmeyi onların uhdesine bıraktı. Bütün Haşim ve Muttalib boyuna, Mekke’den çıkıp, “Ebu Talib Darboğazı” adıyla tanınan ve az miktarda küçük kulübeler bulunan Mekke dağları arasındaki vadiye inip oraya yerleşmelerini emretti. Kureyş’in ani saldırılarından zamanında haberdar olup, gereken tedbirleri alabilmek için darboğaz’ın yüksek noktalarına gözcüler bıraktı.

Bu ambargo üç yıl sürdü. Sıkıntı, doruk noktasına çıkmıştı. Mekke’nin taş yüreklileri, Benî Haşim çocuklarının ciğerlerini parçalayan iniltilerini işitiyorlardı; fakat bu iniltiler, onların o taş yüreklerine asla tesir etmiyordu.

Erkekler ve gençler, gece gündüz bir tek tane hurmayla idare ediyorlardı. Bazen bir hurma tanesini iki kişi paylaşıyordu. Bütün bu üç yıl içerisinde yalnızca Arap yarımadasında tam bir emniyet hüküm ferman olan haram aylarda Benî Haşim, Darboğazdan çıkıyor basit bir alım-satımla uğraşıyor, sonra vadiye geri dönüyorlardı. Aziz Peygamberimiz (s.a.a) de, sadece bu aylarda İslami tebliğ etmeye muvaffak oluyordu.

Kureyş eşrafı, bu aylarda da Müslümanlara başka bir şekilde eziyet ediyorlardı. Çoğu zaman pazarda dolaşıyor, müslümanlar bir şey almak istediklerinde onu hemen yüksek bir fiyatla satın alıyorlardı. Böylelikle müslümanlardan alım gücünü selbediyorlardı. Bu hususta Ebu Leheb daha çok katı davranıyordu. O, pazarda dolaşıyor ve: “Ey millet! Mallarınızı pahalı satın, fiyatların istikrar bulması için malları pahalıya alın; ta ki Muhammed’in taraftarları bir şey alamasınlar” diye bağırıyordu.

Benî Haşim’in Darboğaz’daki Acıklı Durumu

Açlık sıkıntısı haddine ulaşmıştı. Sa’d b. Vakkas diyor ki: “Gecelerin birinde dereden dışarıya çıktım; neredeyse bütün gücümü yitirecektim ki, aniden bir kuru deve postu buldum, onu aldım, yıkadıktan sonra yaktım ve iyice ezdim. Sonra biraz su ilave edip, hamur haline getirdim ve üç gün onunla geçindim!

Kureyş casusları, Ebi Talib Darboğaz’ına giden bütün yolları kontrol ediyorlardı ki hiç kimse, onlara yiyecek götürmesin. Bu kontrole rağmen Hatice’nin yeğeni Hâkim b. Hizam, Ebu’l-As b. Rebi ve Hişam b. Ömer ara sıra gece yarıları buğday ve hurmayı deveye yükleyip Darboğazın yakınlarına kadar götürüyor, sonra devenin yularını boynuna dolayıp bırakıyorlardı. Bu yardım, bazen onların başının belaya girmesine sebep oluyordu. Örneğin, bir gün Ebu Cehil, Hekim’in bir miktar yiyeceği deveye yükleyip dereye doğru gittiğini gördü. Ebu Cehil ona çok kızarak: “Seni Kureyş’e götürüp rüsvay edeceğim!” dedi. Ebu Cehil ile Hekim’in çekişmeleri, çok uzayınca Ebu’l-Bahteri ki o da İslam düşmanlarından idi.

Ebu Cehil’in yaptığını kınadı ve: “O,” dedi, “kendi halası Hatice’ye yiyecek götürüyor, sen ne karışıyorsun!” Bu sözlerle yetinmeyip hatta Ebu Cehil’e bir iki darbe vurdu.

Kureyş’in kararnameyi uygulamada ciddiyeti, müslümanların sabır ve mukavemetini zerre kadar olsun azaltmadı. Çocukların yürekleri sızlatan iniltileri ve müslümanların acıklı durumu nihayet bazılarını etkiledi ve kararnameyi imzaladıklarına çok pişman olup, bu duruma bir yolla son vermeyi düşündüler.

Bir gün Hişam b. Ömer Abd’ül-Muttalib’in torunu olan Züheyr b. Ebi Ümeyye’nin yanına varıp şöyle dedi: “Olur mu, sen yemek yiyecek ve en iyi elbiseyi giyeceksin; ama akrabaların çıplak ve aç kalacaklar, Nasıl kabul edebilirsin bunu? Allah’a yemin ederim, eğer sen Ebu Cehil’in akrabaları hakkında böyle bir karar alıp, onu bu kararı icraya çağırsaydın, asla kabul etmezdi.

Züheyr: “Ben, dedi, tek başıma Kureyş’in kararını nakzedemem. Biri bana, yolluk ederse o zaman kararnameyi yırtabilirim.” Hişam: “Ben, senin yoldaşınım!” dedi. Züheyr: “Üçüncü bir kişi de bulursan, çok iyi olur” dedi. Hişam kalktı, Mut’im b. Adi’nin yanına gitti ve kendisine şöyle dedi: “Senin de mensub olduğun Abd-ü Menaf oğullarından iki taifenin (Benî Haşim ve Benî Muttalib) telef olmasına razı olacağını hiç sanmam!” Mut’im: “Ben yalnızca bir adamım, ne yapabilirim!” dedi. Hişam: “Ben ve Züheyr de senin yanındayız” dedi. Mut’im: “Bu kadarı yeterli değildir; daha başkaları da bize yoldaşlık etmelidir” dedi. Bu söz üzerine Hişam, Ebu’l-Bahteri ve Züm’a ile de konuştu, onları işbirliğine çağırdı. Onlar da kabul edince ertesi gün sabahleyin Mescid’ül-Haram’da toplanıp kararnameyi yırtmayı kararlaştırdılar.

Ertesi gün Kureyş büyüklerinin Mescid-ül-Haram’da hazır bulunduğu bir sırada Züheyr, sessizliği bozdu: “Bu gün Kureyş’in eteğindeki kara leke temizlenmelidir. Bu gün o zulüm dolu kararname yırtılmalıdır. Haşim oğullarının içler acısı durumu, artık herkesin ciğerini parçalamıştır”

Ebu Cehil: “Bu iş olamaz, Kureyş’in kararı muhteremdir.” diye itiraz edince, Züm’a da Züheyr’i te’yid ederek: “Kararname yırtılmalıdır, biz ilk baştan ona razı değildik” dedi. Züm’a’dan sonra bir kaç kişi Züheyr’i te’yid edince Ebu Cehil, meselenin ciddi olduğunu, bu şahısların daha önce konuşup kesin bir karar aldıklarını anladı. Bu yüzden bir daha sesini çıkarmadı. Mut’im, fırsattan istifade, kararnameyi yırtmak için kararnamenin bulunduğu yere gitti.

Fakat bir de ne görsün! Güve, kararnameyi yemiş, yalnızca -Kureyş’lilerin mektublarına başlarken yazdıkları- “Bismikellâhümme” “Ey Allah, senin adınla” ibaresi kalmıştır.

O gün, Ebu Talib de Mescid’deydi; meseleyi yakından izliyordu. Kararın doğru çıkma haberini yeğenine götürdü. Böylece Darboğaz’a sığınan grup tekrar evlerine döndüler.

Bazıları şöyle yazıyorlar: Peygamber, Ebu Talib ve Hatice bu müddet içerisinde bütün varlıklarını kaybetmişlerdi ki, vahiy meleği nazil oldu ve güve böceğinin Kureyş’in yazıp imzaladığı kararnamenin tamamını yediği ve sadece “Bismikellahümme” ibaresi baki kaldığı haberini getirdi. Resulullah (s.a.a), Ebu Talib’i bu hadiseden haberdar etti. İkisi de bir grub ile birlikte Darboğaz’ından çıkıp Mescid’ül-Haram’a gittiler. Bu sırada Kureyş’liler, Ebu Talib’in başına toplanıp, “Bizimle olan akrabalığını hatırlayıp da yeğeninin üzerinden himayeni kaldırmanın zamanı gelmedi mi?” dediler. Ebu Talib: “Kararnameyi bana getirir misiniz?” dedi. Kararnameyi getirdiler, mühürlerine el bile değmemişti. Ebu Talib: “Yazıp imzaladığınız kararname bu mu?” dedi.

—”Evet”

—Ona el sürülmüş mü?

—”Hayır, hiçbir kimse ona dokunmamıştır”

—Yeğenim, Allah tarafından bir haber getirmiştir. Getirdiği haber doğru olursa, yaptığınızdan vazgeçecek misiniz?

—Evet

—Ben de size söz veriyorum ki, onun dedikleri yalan olursa, onu size teslim edeceğim, siz de onu öldürün.

—Pek insaflı konuştun, Ebu Talib!

—Yeğenim güve böceği kararnameyi yemiştir diyor.

Kararnamenin mührünü açtılar. Gerçekten de güve böceği kararnameyi yemiş, yalnızca Allah’ın adı kalmıştır.

Bu hadise, onların hidayet olmasına vesile olacağına, batıl inançlarında daha da bir ayak diretmelerine sebep oldu. Bunun üzerine Ben-i Haşim, tekrar Darboğaz’a döndüler. Ve Hişam’ın gayretiyle kararname nakzoluncaya kadar orada kaldılar.

Kararname nakzolunduktan sonra Ebu Talib bu hususta bir şiir inşad etti ki İbn-i Hişam, kendi siresinde onu nakletmiştir.

Bunlar, Resul-i Ekrem’in (s.a.a) daveti karşısında Kureyş’in zalimcesine tepkilerinden bazı örneklerdir. Bu tepkiler, aynen bu şekilde vaki olmuştur diyemeyiz elbette. Fakat tarihe müracaat ettiğimizde bunlar istifade olunmaktadır.

Bilindiği gibi Kureyş’in tepkileri, yaptıkları eziyetler, burada zikrettiklerimize münhasır değildir. Bu büyük semavi inkılâbın karşısında onlar akıllarına hutur eden her türlü yola başvuruyorlardı. Mesela, Peygamber’in (s.a.a) şahsiyetini ezmek için ona “Ebter”, “Soyu kesik” diyorlardı. As b. Vail-i Sehmi, Peygamber hakkında bir sohbet olduğu zaman: “Bırakın siz de onu, canım! O, soyu kesik bir adamdır, öldükten sonra daveti sönüp gidecektir!” diyordu.

Bu münasebetle Kevser Suresi nazil oldu ve Allah Teala’nın kendi Resulüne büyük bir soy nasib edeceğini müjdeledi.

EBU TALİB’İN ÖLÜMÜ

Bu bölümü yazdığım sıralarda, Ebu Talib’in İslamiyeti, imanı ve ihlâsı hakkında “Kureyş Mü’mini, Ebu Talib” adında bir kitap yazan özgür ve cesaretli bir genç “Katif” zindanlarına atılmıştır. Bu genç kitabında Ehl-i Sünnet kaynaklarına dayanarak Ebu Talib’in imanını isbat etmiştir. Hicaz adli makamları, inanç ve beyan özgürlüğü dünyasında kendisinden sözünü geri almasını istemiştir. O da, inandığı bir hakikati inkâr etmek istemeyince idama mahkûm edilmiştir. Kimi kişilerin aracılığı ve girişimleriyle cezasını bir derece hafifleterek müebbed hapse indirdiler. Daha sonra efkâr-ı umuminin baskısıyla cezası bir kez daha hafifletilerek seksen kırbaca indirildi.

O, şimdi zindanda takdir-i ilahiyi beklemektedir. Müslüman halk, ya himmet edip Hicaz adli makamlarından onu cezalandırmaktan vazgeçmelerini istemeli veyahut da bu suçsuz genç haksız yere kırbaçlanmalıdır!

Kureyş’in iktisadi ambargosu, nihayet bazı hayırsever kişilerin girişimleriyle ortadan kaldırıldı. Peygamber (s.a.a) taraftarları, üç yıl sürgünlük ve eziyetten sonra Ebu Talib kısığından çıkıp evlerine döndüler. Müslümanlarla ticari ilişkiler serbest oldu. Fakat müslümanların durumu tam iyileşmek üzereyken Peygamber-i Ekrem (s.a.a) acı bir olayla karşılaştı. Bu can yakıcı musibet, sığınaksız Müslümanların morallerini kötü yönde etkiledi. O hassas anda bu acı hadisenin te’siri hiçbir ölçekle ölçülemez. Çünkü bir ülkenin ilerleme ve gelişmesi iki amile bağlıdır.

Beyan özgürlüğü ve düşmanın alçakça saldırılarının karşısında savunma gücü. Müslümanlar, işte beyan özgürlüğüne kavuştukları bir sırada ikinci amili, yani, İslam’ın yegâne hami ve müdafi’ni kaybettiler.

O gün Resul-i Ekrem (s.a.a) sekiz yaşından o güne kadar ki elli yaşındaydı- kendisine korumayı üstlenen pervane gibi onun etrafında dönen bir gelir kaynağı buluncaya kadar giderini karşılayan onu kendi öz evlatlarından önde tutan bir hami ve müdafiini kaybetti.

Hz. Peygamberin dedesi Abdulmuttalib, ömrünün son anlarında Muhammed’i Ebu Talib’e teslim etmiş ve ona şu şiirle hitap etmişti:

“Ey Abd-i Menaf! (Ebu Talib’in adı, Abd-i Menaf idi, bu yüzden babası ona bu adla hitap ediyor) kendimden sonra babasının biricik yavrusunu sana emanet bırakıyorum” Ebu Talib de babasına şöyle demişti:

“Babacığım, Muhammed’in hakkında hiç bir endişen olmasın; o benim oğlum ve yeğenimdir.”

Ebu Talib’in alnından ölüm terleri döküldüğü anlarda Resul-i Ekrem (s.a.a) belki geçmiş acı ve tatlı günleri bir bir aklından geçiriyor, kendi kendine şöyle diyordu: Şefkatli amcam benim! Benim uğrumda her türlü zahmete katlandın! Abluka döneminde geceleri gelip beni yatağımdan kaldırıyor, başka bir yere götürüyor, orada uyumamı tavsiye ediyordun, ciğerinin köşesi Ali’yi de benim yatağımda yatırıyordun, şayet Kureyş, aniden hücum edip beni yatağımda parçalamak isteseydi, ben sağ kalayım, oğlun bana feda olsun diye. Hatta bir gece Ali (a.s.) sana: “Babacığım, sonunda ben, bu yatakta öldürüleceğim” dediğinde ona şöyle demiştin: “Sabret oğlum! Sabır, aklın alametlerindendir. Her canlı, ölüme doğru ilerlemektedir. Necib oğlu Necib’in Abdullah oğlu Muhammed (s.a.a) sağ kalması için kendini feda etmelisin. Bu, senin için büyük bir imtihandır.” Ali (a.s.) de sana şöyle hitap etmişti: “Babacığım, Ahmed’e (s.a.a) yardım etmekte beni mi sabretmeye davet ediyorsun?! Söylediğimi, sana karşı çıkmak için söylemedim. Ancak onu desteklemekte ne kadar azimli olduğumu bilmen için söyledim.”

Aziz ve vefalı amcam benim! Sen, benim uğrumda üç yıl avare oldun: Bütün akrabaların rahatını kaçırdın, hepsinin benimle birlikte vadiye inmesini emrettin; makam ve mevkiinden el çektin, kısaca bütün bir varlığını verdin, beni vermedin; Kureyş’e, beni yalnız bırakmıyacağını açıkça bildirdin, onlara; “Ey Muhammed’in düşmanları! Muhammed’i yalnız bırakacağımızı sanmayın. O, bizim hepimizin yanında azizdir. Haşim oğullarının kuvvetli pazuları, onu her tehlikeden koruyacaktır” dedin.

Ebu Talib’in ölümü, kesinleşince evden ah-u figanlar yükseldi. Dost düşman herkes teşyi ve tedfin merasimine katılmak için Ebu Talib’in evinin etrafına toplandılar.

Ebu Talib’in Peygamber’e Karşı Sevgi ve Duygularından Bazı Örnekler

Tarihte, kişilerin birbirlerine karşı olan sevgi ve duygularından birçok örnekler kaydedilmiştir. Fakat bu muhabbetlerin çoğunun temelinde servet ve güzellik gibi maddi ölçüler yatmaktadır. Bu yüzden de vücutlarındaki aşk ve sevgi alevi, kısa bir süreden sonra sönmüş gitmiştir.

Ancak temelinde kişinin manevi üstünlüklerine olan inanç veya akrabalık bağları yatan muhabbetler, öyle çabuk sönecek sevgilerden değildir. Ebu Talib’in Muhammed’e karşı muhabbetinin temelinde bu ölçülerin ikisi de mevcuttu. Yani hem ona inanıyor, onu insanlığın mazharı olan kâmil bir kişi biliyordu hem de yeğeniydi; onu, kardeşi ve öz evladı yerine koymuştu.

Ebu Talib, yeğeninin maneviyat ve temizliğine öylesine bir inanmıştı ki, kuraklık yıllarında onu kendisiyle beraber musallaya götürüyor, onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan belaya uğramış insanlar için yağmur talebinde bulunuyor, duası müstecab oluyordu.

Tarihçilerin çoğu, aşağıdaki hikâyeyi nakletmişlerdir:

Yılların birinde kuraklık, Mekke’yi kasıp kavuruyordu. Kureyş’liler, ağlayan gözlerle Ebu Talib’e geldiler, ondan musallaya gidip Allah’tan yağmur talebinde bulunmasını istediler. Ebu Talib, küçük Muhammed’in elinden tuttu ve Mescid’ül-Haram’a götürdü; Kâbe’nin duvarına yaslanıp yüzünü göğe doğru çevirdi ve parmağıyla Resulullah’a (s.a.a) işaret ettiği halde: “Ya Rab, bu çocuğun hürmetine, rahmet yağmurunu nazil ederek sonsuz keremini bizim halimize şamil kıl” diye yalvardı.

Tarihçiler ittifakla yazmışlardır ki: Ebu Talib, Allah’tan yağmur talebinde bulunduğunda gökyüzünde bir parça bulut bile mevcut değildi, ondan kısa bir süre sonra bulut yığınları, Mekke ve etrafının göğünü kapladı. Yıldırım gürültüleri kulakları sağır edecekti nerdeyse.

Sonunda şiddetli bir yağmur yağdı, Mekke ve etrafının kuru topraklarını suya kandırdı. O sırada Ebu Talib, bir şiir inşad etti.

Ebu Talib, meşhur Lamiyye Kasidesini, Peygamber’i teslim almak için Kureyş’in baskısının arttığı çetin anlarda inşad etmiştir. Bu kasidede Muhammed’in vücudu bereketine yağmurun nazil olduğunu hatırlatmıştır.

İbn-i Kesir-i Şami kendi Tarihinde (c. 3 s. 52-57) bu kasideden doksan iki beyt, İbn-i Hişam, Sire’sinde (c. 2 s. 286) doksan dört beyt nakletmiştir. Bu kaside, çekicilik, tatlılık, fesahat ve belağat açısından cahiliye arabının iftihar ettiği ve şiirlerin en üstünü bildikleri “muallakat-ı seb’a”dan daha üstündür.

Ebu Haffan Abdi, derlediği Ebu Talib Divanı’nda bu kasideden yüz yirmi bir beyt nakletmiştir. Belki de kasidenin bütünü bu kadardır.

YOLCULUK PROGRAMININ DEĞİŞTİRİLMESİ

Muhammed (s.a.a) on iki yaşındayken Ebu Talib, Kureyş ticaret kervanıyla Şam’a gitmek istemişti. Kervan, tam hareket etmek üzereyken Muhammed (s.a.a), Ebu Talib’in devesinin yularından tuttu ve gözleri yaşarmış bir halde: “Amcacığım! Ben de seninle geleyim” dedi. Ebu Talib, yeğeninin gözlerinin yaşardığını görünce kendini tutamadı, ağlamaya başladı.

Böylece hassas bir vakitte herhangi bir ön hazırlık olmaksızın yeğenini de kendi yanında götürmeye karar verdi. Kervanda onun için bir yer öngörülmediğinden onu da kendi devesine bindirdi ve bütün yol boyu gözü onun üzerindeydi. Ebu Talib, bu yolculukta yeğeninde bazı kerametler gördü. Bu hususta bir kasidesi vardır ki divanında mevcuttur.

İNANÇ UĞRUNDA

Mukavemet açısından hiç bir güç, iman gücü gibi değildir. Hayat sahnesinde insanın başarılı olabilmesi için en güçlü amil, hedefe iman meselesidir. Hedefine imanı olan bir insan, hedefi uğrunda her türlü zorluğa katlanır, ölümü bile göze alır.

İman gücüyle donanmış bir asker, yüzde yüz muzafferdir. Akide uğrunda öldürmek veya öldürülmenin saadetin ta kendisi olduğuna inanan bir asker için yenilgi anlamsızdır. Bir asker, günün silahıyla donanmadan önce iman silahıyla donanmalı; kalbi, hakikate aşk nuruyla aydınlanmalı; bütün hareket ve sekenatı, savaşı ve barışı itikad ve imanından kaynaklanmalıdır.

Düşünce ve inançlarımız, ruh ve aklımızdan kaynaklanmaktadır. Aslında insanın düşünce ve akidesi, onun aklının evladı mesabesindedir. İnsan kendi cismani evladına karşı muhabbet beslediği gibi, akıl ve ruhunun doğurduğu düşünceye de alaka gösterir. Hatta akidesine olan bağlılığı, evlatlarına olan alakasından daha fazla olur. Bunun içindir ki, akidelerini savunma yolunda ölüme değin ilerler; hâlbuki evlatlarını koruma yolunda bu kadar fedakârlık etmemektedir.

İnsanın mal ve makama bağlılığı sınırlıdır. Sadece tehlikesi onu tehdit etmedikçe onların peşinde koşar. Oysa akide harimini korumakta kanının son damlasına kadar mukavemet eder; akide uğrunda şereflice ölümü, zilletle yaşamaya yeğler; hakiki hayatı, mücahid kişilerin yüzünde görür; kısaca hayatı, akide ve onun uğrunda cihaddan başka bir şey bilmez.

İslam ve Peygamber’in (s.a.a) biricik koruyucu ve savunucusunun hayatına göz attığımızda, bu yolda O’nu canından, malından, makamından, kabilesinden el çekmesinin sebebini kolayca anlarız. Her şeyini Hz. Muhammed’e (s.a.a) feda eden amilin, kesinlikle maddi bir amil olmadığını, bunları yeğeninden maddi istifadeler etmek onun vesilesiyle bir makam ve mevkiye yetişmek için yapmadığını görürüz.

Çünkü o toplumda en önemli makama, o sahipti; Mekke ve Betha’nın reisi idi. Peygamberden maddi istifadeler etmesi bir yana hatta bu yolda, nerdeyse kendi makam ve mümtaz şahsiyetini de kaybedecekti. Çünkü onun Peygamber’i savunması, kabile reislerinin, onun ve Haşim hanedanının aleyhine ayaklanmaları için iyi bir bahane teşkil ediyordu.

YANLIŞ BİR TASAVVUR

Kimi dar görüşlü kişiler, Ebu Talib’in yeğeni uğrunda bunca zahmet ve zorluklara katlanmasını, akrabalık bağı ve kavmi taassuplara dayandırabilirler. Fakat bu tasavvur, pek yanlış bir tasavvurdur. Çünkü kavmi taassup, ne kadar da şiddetli olursa olsun akrabalardan bir kişi için insanın, bütün bir varlığından vazgeçmesine sebep olamaz. Kavmi bağnazlık, oğlu, yeğene feda ettiremez. Bir insanda kavmi taassup varsa akraba fertlerinin hepsi hakkında olmalıdır; belli bir ferde mahsus olmasının hiç bir anlamı yoktur.

EBU TALİB’İ, HAREKETE GEÇİREN ASIL AMİL

Açıkladığımız gibi Ebu Talib’i asıl harekete geçiren amil, ne maddi bir şey, ne de kavmi taassup değildi. Onun fedakârlıklarının asıl nedeni, manevi bir amil idi. Bu yüzdendir ki, Kureyş’in baskısı arttıkça, onun da fedakârlığı çoğalıyordu. Bu manevi amil, onun Muhammed’e (s.a.a) inanmasından, onu insanlığın kâmil bir mazharı bilmesinden, dinini, en iyi saadet programı teşhis etmesinden başka bir şey değildi muhakkak. Bu mana, Ebu Talib’in şiirlerinden açıkça anlaşılmaktadır. Bir şiirinde “İyi insanlar bilmelidir ki, Muhammed, Musa ve İsa gibi bir peygamberdir. Onların getirdiği gibi hidayeti getirmiştir bize. Peygamber’lerin hepsi, Allah’ın izniyle insanları doğru yola hidayet ederler. Siz, onun alametlerini kitaplarınızda okumuş, hakk olduğunu hiç şüphesiz biliyorsunuz.” Diğer bir kasidesinde de “Bilmiyor musunuz? Biz Muhammed’i Musa gibi bir peygamber bulduk; alametleri önceki kitaplarda yazılıydı” diyor.

Bu ve divanında veya tarih, hadis ve tefsir kitaplarında mevcut olan diğer onlarca şiir, Ebu Talib’in Peygamber’i (s.a.a) himaye etmesinin yegâne sebebinin, onun halis akidesi ve gerçek imanı olduğuna canlı bir şahittir. Burada Ebu Talib’in himayeleri ve fedakârlıklarından sadece bir perdesini müşahedenize sunuyoruz. Dikkatle bakın, iyice düşünün; sonra hükmünüzü verin: Böyle bir fedakârlığın imandan başka bir menşei olabilir mi; olamaz mı?

Kureyş’in ileri gelen kişileri, Peygamber (s.a.a) de bulunduğu bir sırada Ebu Talib’in evinde toplanmış, Muhammed’in daveti hakkında konuşuyorlardı. Konuşmalarından bir netice almaksızın Ebu Talib’in evini terketmek için kalktılar. Kalkarken Akabe b. Ebi Muayt, yüksek bir sesle: “Muhammed’e öğüt ve nasihat fayda etmez, onu öldürerek hayatına son vermek lazımdır!” deyip çıktı.

Ebu Talib, Akabe’nin bu sözüne çok rahatsız olduysa da misafiri olduğu için bir şey söylemedi.

Tesadüfen Resul-i Ekrem (s.a.a) o gün evden çıkmış bir daha eve dönmemişti. Akşamüzeri amcaları, Peygamber’in evine uğradılar; onu evde bulamayınca çok tasalandılar. Ebu Talib, birden Akabe’nin sözlerini hatırladı. Kendi kendine: “Yeğenimi mutlaka öldürmüşlerdir” diyerek Mekke firavunlarından Muhammed’in intikamını almayı kararlaştırdı. Haşim ve Abdulmuttalib oğullarını evine çağırdı ve: “Ey Haşim oğulları!” dedi. “Elbiselerinizin altına keskin bir kılıç gizleyecek, benimle beraber Mescid’ül-Haram’a geleceksiniz; her biriniz, Kureyş büyüklerinden birinin yanında oturacak, ben “Ey Kureyş topluluğu, Muhammed’i istiyorum sizden” deyince hemen ayağa kalkıp yanınızda oturan kişiyi öldüreceksiniz; böylece hepsi öldürülecektir” Ebu Talib hazırlanmış, evden çıkmak üzereydi ki, Zeyd b. Harise eve girdi.

Onları o şekilde görünce çok şaşırdı: “Ne yapıyorsunuz? Peygamber’e hiç bir şey olmamıştır; şu anda müslümanlardan birinin evinde tebliğle meşguldür” deyip hemen peygamber’e koşarak Ebu Talib’in korkunç bir karar aldığını haber verdi.

Bunun üzerine Peygamber, süratle amcasının evine geldi.

Ebu Talib’in gözleri, yeğeninin cezzap simasına ilişince gözlerinden sevinç yaşları dökmeye başladı: “Yeğenim! Nerdeydin? Hayır, üzere miydin?” dedi. Peygamber (s.a.a) de: “Amcacığım! Bana hiç bir şey olmadı, hiç bir kimseden bana bir zarar gelmedi” diye cevap verdi.

Ebu Talib, o gece boyunca derin bir düşünceye dalmıştı. “Yeğenim, bu gün düşmanın saldırısına uğramadıysa da ileride uğrayabilir” kaygısıyla ertesi sabah Kureyş’in Mescid’ül-Haramda toplandığı bir sırada onların kalplerine korku salmak ve onları Muhammed’i öldürme fikrinden caydırabilmek amacıyla Benî Haşim gençlerini yanına alıp Mescid’e giderek Kureyş’i, dünkü kararından haberdar kılmayı kararlaştırdı.

Ertesi gün, güneş bir miktar yükseldikten sonra Kureyşliler, yavaş yavaş Mescid-ül-Haram’da toplandılar. Daha yeni toplanmışlardı ki, uzaktan Ebu Talib’in siması belirdi. Arkasından da Benî Haşim gençlerinin geldiğini gördüler. Ebu Talib’in o şekilde gelişi herkesi kaygılandırmıştı.

Ebu Talib yakına gelerek onların karşısında durdu ve şöyle dedi: “Dün Muhammed’i bir kaç saat görememiştik. Ben, Akabe’nin sözleri üzerine onu öldürdüğünüzü sanmıştım. Bu yüzden bu gençlerle beraber Mescid’e gelecektik. Onlardan her biri sizlerden birinizin yanında oturacak, ben işaret ettiğimde elbiselerinin altına sakladıkları silahlarıyla sizi öldüreceklerdi. Fakat ne mutlu ki onu sağ ve salim bulduk”

Sonra gençlere, sakladıkları silahlarını dışarı çıkarmalarını emretti ve sözlerini şu cümleyle tamamladı: “Andolsun Allah’a, eğer onu öldürmüş olsaydınız, sizden hiç birinizi sağ bırakmıyacaktım; en son gücüme kadar sizinle savaşacaktım”

Siz değerli okuyucular, Ebu Talib’in hayat safhalarında şöyle bir göz gezdirdiniz, tam kırk iki yıl Peygamber’e yardım ettiğini, özellikle Peygamber’in bisetine rastlayan ömrünün son on yılında Peygamber’in uğrunda haddinden fazla fedakârlık ettiğini müşahede edeceksinizdir. Onu bu yolda, bu derecede sabitkadem kılan tek amil, onun İslam Peygamberi’nin mukaddes makamına karşı olan halis imanı idi. O şiirden iki beytin tercümesi şöyle:

“Ebu Talib ve oğlu olmasaydı, din yücelmezdi asla; O Mekke’de himaye etti; bu, Medine’de, ölümle karşı karşıya geldi.”

Ebu Talib’in hizmetlerine bir de aziz oğlu Ali’nin fedakârlıklarını eklersek, İbn-i Ebi’l-Hadid’in bu konudaki şiirinin hakikati size malum olur.

SİYASİ KÖKÜ OLAN BİR BAHİS

Hiç şüphesiz, Ebu Talib’in imanına dair mevcut olan delillerin sadece onda biri, siyaset sahasından uzak ve siyasi hubb-u buğza konu olmayan diğer bir şahsın hakkında nakledilseydi eğer, şüphesiz ki Sünni olsun, Şii olsun herkes onun imanını tasdik edecekti.

Ebu Talib’in imanına dair onlarca muhkem delil varolduğu halde, yine de kimi gruplar onu tekfir etmişlerdir. Hatta bazıları, azab ayetlerinden bir kısmının onun hakkında nazil olduğunu bile söylemiş, bazıları da bu hususta tavakkuf (sükût) etmişlerdir. Sünni âlimlerden parmakla sayılabilecek kadar az bir grup da onun müslüman ve iman sahibi olduğuna hüküm vermişlerdir. Mekke’nin müftüsü Zeyni Dahlan (ölüm: 1304) onlardan biridir.

Meseleye insaf gözüyle bakacak olursak, bu mesele de Ebu Talib oğullarını, özellikle de Emirülmüminin Ali’yi (a.s.) zemmetmek maksadıyla gündeme getirilmiştir demeliyiz.

Bazı Sünni yazarlar, Ebu Talib’i kolayca tekfir edebilmek için Peygamber’in (s.a.a) atalarının imanı hakkında da bahsetmiş, hatta onun baba ve anasını bile gayr-i mü’min telakki etmişlerdir.

EBU TALİB’İN İMANINA DELİLLER

Kişinin akide ve tarz-ı tefekkürünü elde etmenin üç yolu vardır:

Geriye bıraktığı ilmi ve edebi eserlerini incelemek.

Toplum içerisindeki hareket ve davranışları.

Garazı olmayan dost ve yakınlarının onun hakkındaki görüşleri.

Ebu Talib’in imanını bu yolların her üçüyle isbatlamak mümkündür.

Şiirleri, onun iman ve ihlâsına tanıklık ettiği gibi, ömrünün son on yılında yaptığı değerli hizmetleri de onun fevkalade kuvvetli imanına muhkem bir delildir. Garazsız dost ve yakınları da onun müslümanlığını ve imanını tasdik etmişlerdir. Şimdi konuyu, delilleriyle birlikte genişçe ele alalım:

Ebu Talib’in İlmi ve Edebi Eserleri

Meselenin açıklık kazanması için Ebu Talib’in uzun kasidelerinden bazı bölümleri, tercümesiyle birlikte burada naklediyoruz

“İyi insanlar bilsin ki Muhammed

Musa ve Meryem oğlu Mesih gibi bir peygamberdir

Hidayeti getirmiştir bize, onların getirdiği gibi

Hepsi, Allah’ın emriyle ve ona güvenerek insanları doğru yola hidayet ederler.

Arzunuz, onu öldürmek, fakat

Bu arzunuz uyuyanın rüyalarına benzer

O bir peygamberdir, Rabbinden vahiy gelmiştir kendisine

Kim “hayır!” derse pişmanlıktan dişlerini gıcırdatır.

Bilmiyor musunuz, Muhammed’i Musa gibi bir Peygamber bulduk; alâmetleri önceki kitaplarda yazılı?

Kulların gönüllerinde özel bir sevgisi var onun”

“Bir kimse ki, sevgisini Allah koymuştur gönüllere, cefa etmeyin ona”

“Yeğenim! Kureyş, sana hiç bir zarar veremez, ben sağ olduğum müddetçe. O halde emrolunduğun şeyi açıkça söyle, hiç bir şeyden korkma; müjdecilik vazifeni yap da bazı gözler aydın olsun. Beni davet ettin, biliyorum ki, hayrımı istiyorsun, davetinde de eminsin. Hiç şüphesiz Muhammed’in dini en iyidindir.”

“Ya da Musa ve İsa gibi bir peygambere inen, şaşılacak şeylerle dolu Kur’an’a iman edin”

Bu parçalardan her biri, Ebu Talib’in uzun ve latif kasidelerinden ufak bir bölümdür ki onun, İslam’a iman etmiş olduğunu açıkça göstermektedir.

Sözün kısası: Bu beytlerden her biri, sahibinin iman ve ihlâsını isbat için kâfi gelir. Eğer bu beytlerin sahibi, garaz ve çekememezliğe konu olmayan bir kişi olsaydı, hepimiz ittifakla onun imanına hükmedecektik. Fakat bunları söyleyen Ebu Talib olunca Emevi ve Abbasi tebligatı onun hakkında böyle bir fazilet ve imtiyazın isbatına hiç müsaade eder mi?

Bir de O, Ali’nin babasıydı. Diğer halifelerin babalarının müşrik ve kâfir olmasının yanında Ali’nin babasının Müslüman ve mümin oluşu, onun için açık bir üstünlük sayılacaktı. Hülafe tebliğ araçları da daima onun faziletlerini gizlemeye çalıştığına göre tabii ki bu imtiyazını da inkar etmişlerdir.

EBU TALİB’İN İMANINI İSBAT İÇİN İKİNCİ YOL

Ebu Talib’in Peygamber’e (s.a.a) karşı davranışları ve Peygamberin mübarek vücudunu korumak için yaptığı fedakârlıklar, katlandıkları güçlükler onun imanını isbat için yeter de artar bile. Zira kişinin davranış ve amelleri, onun düşünce ve inancının yansıdığı bir aynadır.

Yeğenine karşı ta küçük yaşlarından saygılıydı o.

Şam seferinde, yolculuğun bütün zorluklarına rağmen onu kırmamış, kendisiyle beraber götürmeyi kabul etmişti.

Yeğeninin kutsiyetine öyle bir inanıyordu ki kuraklık yıllarda onu kendi yanına alıp musallaya götürüyor ve onun yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur diliyordu.

Peygamber uğrunda her türlü zahmete katlanmış, üç yıl derbederliği, derede yaşamayı Mekke’nin rahat hayatına, efendiliğine tercih etmişti. Hatta bu üç yıllık avarelik, onu tamamen yıpratmıştı. Öyle ki bu üç yıllık iktisadi ambargo nakzolunup evine döndükten bir kaç gün sonra vefat etti.

Ebu Talib’in Peygamber’e imanı o kadar muhkem idi ki, onu sağ kalması için kendi öz oğullarının hepsini vermeye razı idi. Ali’yi onun yatağına yatırıyordu; şayet işin içinde bir suikast varsa ona bir şey olmasın diye. Dahası; bir gün Muhammed’in intikamını almak için bütün Kureyş büyüklerini öldürecekti. Bunun ardından bütün Benî Haşim kabilesinin öldürüleceğini de gözönüne almıştı tabi.

EBU TALİB’İN VASİYETİ

Ebu Talib, ölürken evlatlarına şöyle demişti: “Ben Muhammed’i size tavsiye ediyorum. O, Kureyş’in Emini, Arab’ın doğru konuşanı ve bütün insani kâmileri haizdir. Onun getirdiği dine gönüller inanmıştır, diller korkudan inkâr ediyor. Görüyorum ki, Arap düşkünleri, ona iman etmiş, onun yardımına koşmuş, Muhammed de onların yardımıyla Kureyş’in saflarını parçalamak için kıyam etmiş; azizlerini zelil, zelillerini aziz kılmıştır.” Daha sonra sözlerini şu cümlelerle tamamladı: “Ey yakınlarım! Onu sevin, hizbini (İslam)’ı destekleyin; kim ona uyar, onun yolunda giderse mutlu olur. Eğer ecel, bana mühlet verseydi, belaları, acı hadiseleri defederdim ondan”

Onun, bu arzusunda sadık olduğunda bizim hiç şüphemiz yoktur. Çünkü onun on yıllık hizmetleri ve fedakârlıkları bunu göstermektedir. Nitekim bu hizmetler, bi’setin evvelinde Peygamber’e verdiği sözde doğru olduğuna şahittir. Peygamber (s.a.a) bütün amca ve akrabalarını toplayıp İslam’ı onlara arzettği gün Ebu Talib şöyle demişti: “Yeğenciğim! Kıyam et; makamın yüce, hizbin çok değerlidir; büyük bir kişinin oğlusun sen. Andolsun Allah’a, bir dil seni azarlamaya kalkışırsa, birçok dil seni savunur, keskin kılıçlar o dili keser. Andolsun Allah’a, çocuğun, annesinin karşısında huzu içinde olduğu gibi Araplar da senin karşında huzu içinde olacaklardır.”

SON YOL

Ebu Talib’in iman ve ihlâsını bir de garazsız yakınlarından sordum. Ev halkı, evin içindekini daha iyi bilir ya.

1) Ali (a.s.), Ebu Talib’in ölüm haberini Peygamber’e (s.a.a) verince Hazret çok ağladı ve Ali’ye onun gusül, kefn ve defn işlerini yerine getirmesini emretti ve Allah’tan onun için mağfiret talebinde bulundu.

2) Dördüncü İmam Hz. Muhammed Bagır’ın (a.s.) huzurunda Ebu Talib’in imanından sözedilirken şöyle buyurdu: “Taaccüb ediyorum gerçekten! Halk, Ebu Talib’in imanından nasıl şüphe edebiliyor? Oysa İslam’da, bir kadın İslam’ı kabul ettikten sonra kâfir kocasının nikâhında kalmaz. Esed kızı Fatıma, ilk iman eden kadınlardan olduğu halde Ebu Talib’in ömrünün sonuna kadar Ebu Talib’i eşi olarak kaldı.”

3) Yine İmam Muhammed Bagır (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ebu Talib’in imanı, insanların birçoğunun imanından daha üstündür. Emirülmüminin (a.s.), onun yerine hac menasiklerini yerine gertiriyordu.”

4) İmam Cafer Sadık (a.s.) şöyle buyurdu: “Hz. Ebu Talib’in durumu Eshab-ı Kehf’in durumu gibidir. İmanlarını gizleyip, zahirde müşrik göründüler. Bu yüzden iki defa ecir (mükâfat) göreceklerdir.”

Şİİ ÂLİMLERİNİN GÖRÜŞÜ

İmamiyye ve Zeydiyye âlimleri, Ehl-i Beyt’e uyarak, Ebu Talib’in, İslam’ın belirgin şahsiyetlerinden biri olup iman ve ihlâs ile dolu bir kalple bu dünyadan gittiği hususunda ittifak etmiş, bu hususta birçok kitap ve risaleler de yazmışlardır.

Ebu Talib’in imanı hakkında şimdiye kadar on sekiz kitap yazılmıştır. Daha geniş bilgi için “El-Gadir” kitabına (c.7 s. 402-404, Necef baskısı ) müracaat edebilirsiniz.

Mİ’RAC

Kur’an, Hadis Ve Tarih Açısından Mi’rac

Gecenin karanlığı ufuğu basmış, her tarafı sessizlik kaplamıştı. Canlıların, günlük çalışıp çabalamaları ardından istirahata çekilme zamanıydı artık.

Yüce İslam Peygamberi’ni de bu tabii kanundan müstesna değildi. O da yatsı farizasını eda ettikten sonra dinlenmek istiyordu. Fakat aniden aşina bir ses duydu: “Ya Resulullah! Uzun bir yolculuğun var, bu gece “Burak” adlı bir uzay bineği ile âlemin muhtelif yerlerini gezeceksin, ben de sana refakat edeceğim” Cebrail-i Emin’in sesiydi, bu ses.

Aziz Peygamberimiz bu büyük yolculuğa, kızkardeşi Ümmü Hani’nin evinden başladı. Oradan aynı binek ile Mescid-i Aksa da denilen Beyt’ül -Makdis’e doğru hareket etti. Çok kısa bir süre sonra Beyt’ül-Makdis’e vardı. Mescid’in muhtelif yerlerini, Hz. Mesih’in doğum yeri olan Beyt’ül-Lahm’i, peygamberlerin makam ve meskenlerini gezip dolaştı. Bunların bazısında iki rek’at namaz da kıldı.

Sonra gezisinin ikinci bölümünü başlattı. Oradan (Beyt’ül-Makdis’den) göklere doğru çıktı. Yıldızları, gök âleminin nizamını müşahade etti, peygamberlerin ruhları ve gök melekleriyle konuştu, cennet ve cehennemi, cennet ehlinin derecelerini, cehennemliklerin derecelerini yakından gördü. Varlığın gizliliklerinden, yaratılış âleminin sırlarından, genişliğinden tamamen haberdar oldu. Sonra seyrine devam ederek Sidre’ül-Münteha’ya vardı. Orayı, çok azametli, celalli ve ihtişamlı buldu.

Sidre’ül-Münteha’da gezisi son buldu. Oradan Beyt’ül Makdis’e dönmeye memur oldu. Beyt’ül -Makdis’den de Mekke’ye doğru hareket etti. Yolda Kureyş’in ticaret kervanıyla karşılaştı, develerinden birini kaybetmiş, onu arıyorlardı. Peygamber-i Ekrem, kervanlıların kabındaki sudan biraz içip, geriye kalanını yere döktü, bir rivayete göre de kabın ağzını bir şeyle kapattı. Ve fecir doğmadan önce uzay bineğinden Ümmü Hani’nin evine indi. Sırrı ilk olarak ona açtı.

Ertesi gün de Kureyş’in toplandığı yere gidip, onları da bu gezisinden haberdar kıldı. Kureyş’e göre muhal bir şey sayılan mi’rac meselesi, dilden dile dolaşarak her yere yayıldı. Bu da Kureyş eşrafını çok rahatsız etti. Her zamanki gibi bu defa da Peygamber’i (s.a.v) yalanladılar. “Eğer doğru diyor isen, Beyt’ül-Makdis binasının şeklini bize anlat, içimizde orayı görenler vardır” dediler.

Hazret, Beyt’ül-Makdis binasının özelliklerini açıklamakla yetinmeyip Mekke yolunda vaki olan olayları da onlara anlattı: “Yolda falanca kabilenin kervanını gördüm, develerinden biri kaybetmişti. Eşyalarının içinde suyla dolu bir kap vardı, ondan biraz içtim, sonra kabın ağzını bir şeyle kapadım”

Diğer bir noktada da bir grubu gördüm, develerinden biri ürkmüş, ön ayağı da kırılmıştı.

“Kureyş’in kervanından bize haber ver” dediler. Peygamber: “Onları Ten’im’de (Harem’in başladığı nokta) gördüm; kervanın önünde kül rengi bir deve hareket ediyordu, üzererinde de bir tahtirevan vardı. Az sonra Mekke’ye varid olacaklar” diye buyurdu. Kureyş, Peygamber’in böyle kat’i bir şekilde haber vermesinden çok rahatsız olmuştu. Kendi kendilerine: “Şimdi Muhammed’in sözlerinin doğru veya yalan oluşu ortaya çıkar” diyorlardı. Uzun sürmedi; kervan Mekke’ye varid oldu. Ebu Süfyan ve kervanda bulunan diğer kişiler, Hazret’in verdiği haberleri doğruladılar. Mi’rac hadisesi, kısaca böyle. Tafsilatı, tefsir ve hadis kitaplarında okuyabilirsiniz.

KUR’AN’DA Mİ’RAC

Mi’rac olayı ve Peygamber’in varlık âlemlerinde seyru seyahatı, iki surede açıkça beyan edilmiştir. Diğer bazı surelerde de bu konuyla ilgili değiniler vardır. Burada sadece mi’rac meselesine açıkça değinen ayetlere işaret edeceğiz:

İsra sûresinde şöyle buyurmuştur:

“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren O (Allah) (Her türlü noksanlıktan ) münezzehtir. Gerçekten O işitendir, görendir.”

AYET-İ CELİLENİN ZAHİRİNDEN ŞU HUSUSLAR İSTİFADE EDİLMEKTEDİR:

1) Allah Teâla, Resulü’nün (s.a.v) bu âlemleri beşeri güçle değil, gaybi kudretin ışığında kısa bir müddet içerisinde gezip dolaştığını ifade etmek için, Allah’ın her türlü acz ve naksdan münezzeh olduğunu delalet eden “Subhane” lafzıyla başlamıştır, ayet-i kerimeye. Bununla yetinmeyip, götürmeyi kendi zatına isnad etmiştir, “Allah götürdü” buyurarak. Bu itina, bu seyru seyahatın tabii kanunlar ve araçlarla değil, ilahi lütuf ve kudrete dayanarak yapıldığını anlatmak içindir, insanlara.

2) Bu seyahat, geceleyin yapılmıştır. Bu, “Leylen” (bir gece) afzından ifade olunduğu gibi “Esra” kelimesinden de anlaşılmaktadır. Çünkü Arap, bu kelimeyi gece seyahatında kullanır.

3) Bu yolculuğun başlangıç noktası, Ebu Talib’in kızı Ümmü Hani’nin evi olduğu halde, Allah (celle ve alâ) bu seferin Mescid’ül-Haram’dan başladığını buyurmuştur. Bunun sebebi, Arabın bütün Mekke’ye Allah’ın haremi adını vermesi olabilir. Buna göre Mescid-ül Haram’dan götürdü” buyurması sahihtir. Üstelik seferin Mescid-ül Haram’ın kendisinden başladığını vurgulayan hadiseler de vardır.

4) Bu ayet, seyahatın mebdeini Mescid-i Haram, müntahasını Mescid-i Aksa tanıtıyorsa da bunun, Peygamber’in (s.a.v) yukarı âlemlere doğru da bir seferi olmasıyla çelişecek bir yönü yoktur. Çünkü ayet, gezinin sadece bir bölümüne değinmiştir, diğer bölümleri, Necm suresinde açıklanmıştır.

5) Resulullah (s.a.v) bu geziye yalnızca ruhuyla değil, ruhu ve bedeniyle çıkmıştır. Bunun delili, “kulunu” ibaresidir. “Kul” sözcüğü, ruhlu bedende kullanılır. Eğer Peygamber’in mi’racı sadece ruhani bir şekilde olmuş olsaydı, “ruhunu” buyurulmalıydı.

6) İleride açıklayacağımız gibi bu azametli seyahatın amacı, büyük varlık âlemini ve varlık mertebelerini tanıtmak idi. Mi’rac olayını açıkça beyan eden öteki sure, Necm Suresidir. Resulullah (s.a.v) Kureyş’e, “Vahiy meleğini, ilk vahyi getirdiği vakit gerçek şekliyle gördüm” dediği zaman Kureyş bu hususta onunla tartışmaya kalkışmıştı. Kur’an-ı Kerim onlara cevap olarak şöyle buyuruyor: “Şimdi siz, onun görmüş olduğu şey üzerinde kendisiyle tartışacak mısınız? Andolsun ki onu (Cebrail) ‘i diğer bir defa da Sidret’ül-Münteha’nın yanında gördü ki Cennet’ül Me’va onun yanındadır. O( gördüğü) zaman Sidre’yi bürüyordu O’nü bürümekte olan. (Peygamber)in gözü, gördüğünden) ağmadı, (onu) aşmadı da. Andolsun ki o, Rabbi’nin en büyük ayetlerinden bir kısmını gördü.”

Mİ’RAC HADİSLERİ

Müfessirler ve muhaddisler, mi’rac ve Peygamber’in mi’racta müşahade ettikleri hakkında çok sözler nakletmişler. Fakat bunların hepsi kat’i değildir. Büyük Şii müfessiri merhum Allame Tabersi, bu hadiseleri dört kısıma ayırmıştır:

1) Kat’i hadisler; mi’racın özü ve bazı özellikleri hakkındaki hadiseler gibi.

2) Sahih yollarla naklolunup, aklın hükmüyle çelişmeyen ve fakat kesinlik derecesine de yetişmeyen hadiseler.

3) Zahirleri, kabul edilemeyecek, fakat te’vil olunabilecek hadiseler Peygamber’in (s.a.v) mi’rac gecesi cennet ve cehennem ehliyle konuşması gibi ki onların eşbah ve suretlerini görmüştür şeklinde te’vil edilmelidir.

4) Yalancıların uydurup yaydıkları uydurma hadiseler.

Peygamber’in (s.a.v) o gece Allah’ın yanında oturması veya Allah’ın kelamının sesini duyması gibi.

BU HADİSENİN TARİHİ

Bu şaşırılacak hadise her açıdan kaydedilmiş olması gerektiği halde, çeşitli yönlerden itilaf konusu olmuştur. Bunlardan biri, hadisenin vuku tarihidir. İki büyük sire yazarı İbn-i İshak ve İbn-i Hişam, bu hadisenin bi’setin onuncu yılında vuku olduğunu söyledikleri halde büyük müverryih Beyhaki, bi’setin on ikinci yılında; kimileri bi’setin evvellerinde; bazıları da ortalarında meydana geldiğine inanıyorlar. Bazıları da bu kavillerin arasını bulmak için Peygamber’in bir defadan fazla mi’rac olduğunu söylemişlerdir. Fakat bizce günlük namazların farz edildiği mi’rac, kesinlikle Ebu Talib’in ölümünden sonra vuku bulmuştur.

Ebu Talib’in ölümü bi’setin onuncu yılında vaki olmuştu. Çünkü tarih ve hadiselerde şurası kesindir ki, Allah Teala mi’rac gecesinde Ümmet-i Muhammedi’ye her gece ve gündüz beş vakit namaz kılmayı farz kıldı. Tarihin köşe bucağından anlaşıldığı kadarıyla da Ebu Talib ölünceye kadar namaz farz olmamıştı. Zira ömrünün son anlarında Kureyş eşrafı, Ebu Talib’in huzuruna gelip, yeğeninin işlerinin önüne geçmesini istediler. Bu takdirde ne isterse istesin bizden dediler. Resulullah (s.a.a) onlara: “Ben sizden sadece bir şey istiyorum: “Allah’tan başka bir ilah yoktur deyip, O’ndan başka taptıklarınızdan el çekin” buyurdu.

Peygamber’in (s.a.a) , onlardan sadece Allah’ın vahdaniyetine şehadeti isteyip namaz veya diğer fürudan söz etmemesi, o güne kadar namazın farz olmadığını deliliktir (1). Yoksa namaz gibi bir amel farz olmuş olsaydı, o zaman amelsiz imanın hiç bir faydası olmazdı. Onlardan “Kendi risaletine şehadet getirmelerini neden istemedi?” denirse, “Peygamber’in davetiyle Allah’ın birliğini itiraf, onun risaletini de itiraf etmeyi içerdiği için” deriz. Tarihçiler Tufeyl b. Amr-i Davsi gibi hicretten az bir müddet önce İslam’ı kabul eden kişilerin nasıl müslüman olduklarını nakletmişlerdir. Peygamber (s.a.a) onlara kelime-i şehadeti öğretmekle yetinmiş; namazdan falan asla söz etmemişti.

Bu gibi olaylar mi’rac hadisesinin (ki namazda mi’rac da farz oldu-hicretten kısa bir süre önce vaki) olduğunu göstermektedir.

Mi’rac’ın bi’setin onuncu yılından önce vaki olduğunu zannedenler, çok yanlıştırlar. Zira Resul-i Ekrem (s.a.a) sekizinci yıldan onuncu yıla kadar Ebu Talib darboğazında ablukaya alınmıştı. Müslümanların o dönemdeki acıklı durumu, üzerlerine fazla bir teklifin bırakılmasını icap etmiyordu. Sekizinci yıldan önceki yıllara gelince, Kureyş’in baskısı, fazla bir teklif yüklemeye mani olmasından başka müslümanların sayısı da azdı. Böyle bir durumda müslümanların boynuna artık bir teklifin (görev, vazife) farz edilmesi insana çok uzak bir ihtimal geliyor. Birçok hadis de varid olduğu üzere Emirülmüminin’in (a.s.) üç yıl bi’setten önce Peygamber ile namaz kılmasması ve bi’setten sonra da aynı işe devam etmesine gelince… Bu namazlardan maksat, bildiğimiz beş vakit namaz değil, belki özel bir ibadet veyahut da müstehab namazlardır (2). Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) mi’racının keyfiyeti, eskiden beri tartışma konusu olmuş, cismani veya ruhani oluşunda birçok sözler söylenmiştir (3). Kur’an-ı Kerim ve hadisler, mi’racın cismani olduğunu tasrih ettiği halde bir takım ilmi problemler, bazılarının bu hakikati kabul etmeyip ayet ve hadisleri te’vile kalkışarak Peygamber’in mi’racını ruhani bilmelerine sebep olmuştur. Bunlara göre, Peygamber’in sadece ruhu, bütün bu âlemleri gezip dolaşmış, sonra mukaddes bedenlerine dönmüştür. Kimileri de daha da ileri giderek bütün bu olayların rüyada cereyan ettiğini söylemişlerdir.

Bu grubun sözleri, gerçekle hiç bir alakası olmadığından bu meseledeki kavilerden biri sayılmamalıdır. Çünkü Kureyş, Muhammed’in (s.a.a) bir gece zarfında bütün o yerleri gezdiğini iddia ettiğini duyunca, çok rahatsız olup, ciddi bir şekilde onu yalanlamaya kalkıştılar. Eğer bu âlemleri rüyada gezmiş olsaydı, Kureyş’in Peygamber’i yalanlamaya kalkışmasının bir anlamı olmazdı. Çünkü bir muhal veya müsteb’ad şey, rüyada mümkün olur. Bu yüzden bu görüşe itibar edemeyeceğiz. Fakat ne yazık ki, Ferid Vecdi gibi bazı Mısırlı âlimler, bu görüşü benimseyip, bazı temelsiz sözlerle onu tahkın etmeye çalışmıştır (4).

RUHANİ Mİ’RAC NE DEMEKTİR?

Cismani mi’rac hususundaki bazı itirazları cevaplayamayan kimseler, ayet ve hadisleri te’vil etmeye kalkışarak Peygamber’in (s.a.v) mi’racını ruhani bilmişlerdir.

Ruhani mi’rac denince, Allah’ın yarattıklarını mutalaa ederek onun celal ve cemalini müşahade etmek, daima Hakkı anmak ve nihayet imkân aşamalarını kat ederek maddi ve dünyevi bağlardan kopup, anlatılmayacak özel bir takrüb elde etmek kastedilmektedir.

Ruhani mi’racdan maksat buysa eğer şüphesiz bu, İslam Peygamberi’nin imtiyazlarından değildir. Peygamberlerin çoğu ve birçok kalbi aydın ve temiz kişiler bu makama sahiptirler. Hâlbuki Kur’an-ı Kerim mi’racı, Peygamber’e (s.a.v) özgü bir şey bilip, bunu onun için fevkalde bir imtiyaz olarak zikretmiştir. Üstelik Resul-i Ekrem (s.a.v) çoğu geceleri bu halet-i ruhaniye sahipti.

Oysaki söz konusu mi’rac, muayyen bir gecede gerçekleşmiştir.

Bu grubu, böyle bir görüş ileri sürmeye sevkeden amil, Yunan’lı ünlü astronom Ptolemaios’un dünyanın bütün ilim merkezlerinde yaklaşık iki bin yıl hüküm süren nazariyesidir.

Ptolemaios nazariyesi kısaca şöyledir:

“Cisimler iki kısımdır: a) Unsuri cisimler b) Feleki cisimler.)

Unsuri cisimler, toprak, su, hava ve ateşten ibaret olan dört muşhur unsurdur. Gözümüze çarpan ilk küre, toprak küresidir.

Bir küre, evrenin merkezidir. Bundan sonraki küre, su küresi; ondan sonraki hava küresi, dördüncü küre ise ateş küresidir.

Bu dört küreden her biri ötekini ihata etmiştir. Dördüncü küreden sonra feleki cisimler gelir. Feleki cisimlerden maksat, soğan katları gibi birbirine bitişik, yırtılması (delinmesi) mümkün olmayan dokuz felektir. (Yani hiç bir varlık, mukstakim olarak hareket edip birinci katı yırtarak ikinci kata geçemez.)

Mi’racın cismani oluşu, Peygamber’in (s.a.v) evrenin merkezi olan toprak küresinden müstakim bir çizgi üzerinde yukarıya doğru hareket ederek dört küreden geçmiştir. Felekleri bir bir aşması icap ettiğindeb icab ettiği; feleklerin de yırtılıp, sonra bitişmesi, Ptolemaios’un astronomik bakış açısından mümkün olmadığı için Peygamber’in (s.a.v) mi’racını ruhani bir mi’rac olarak telakki etmeye mecbur olmuşlardır.

Fakat ne var ki, bu sözler, ancak Ptolemaios’un astronomik nazariyesi geçerli olduğu dönemde söylenebilirdi. Günümüzde bu faraziyenin hiç bir ilmi değeri kalmadığı için bu sözleri söylemek mümkün değildir. Bu gün bu kuvvetli teleskoplar ve gözlem araçlarının varlığıyla, apolloların Ay, Venüs ve Mars’ta yere inmesiyle artık böylesi hayali faraziyelere yer kalmamıştır. Bilim adamları artık, dört unsuri kürenin ve dokuz tane birbirine bitişik felekin var olduğunu sıradan bir efsane sayıyorlar. Bilim adamları, Ptolemaios’un tahayyül ettiği alemleri, bunca araçların yardımıyla bile görememektedirler. Bu yüzden bu temelsiz faraziyeye dayanan görüşün de hiç bir değeri yoktur.

AHENKSİZ BİR NAĞME

Şeyhiyye gurubunun rehberi Şeyh Ahmed İhsai, “Katifiyye” risalesinde başka bir telden çalarak her iki grubu razı etmek istemiştir. Diyor ki İhsai: “Aziz Peygamberimiz (s.a.a) berzahi beden ile mi’raca gitmiştir. (Berzahi beden, insanın rüyadaki bedeni gibidir) Bu yolla, hem cismani mi’raca kail olanları razı etmiş olduğunu, hem de felekler problemini hallettiğini zannetmiştir.”

Çünkü bir yandan mi’racın cismani olduğuna inanmış, bir yandan da mi’rac berzahi cisimle vuku bulduğu için felekin duvarı parçalanmamıştır.

Fakat taassuptan uzak, aydın kişiler, bu görüşü de önceki görüş (mi’racın ruhani oluşu) gibi, Kur’an ve hadislerin zahirine muhalif olduğu gibi reddetmişlerdir. Çünkü mi’rac ayetini, Arapça’yı, bilen kimin eline verirse, “maksat, şu dünyevi bedendir ki Kur’an ondan “abd” lafzıyla tabir etmiştir” diyecektir.

Esasen o günün Arap toplumunun, berzahi ve buna benzer kelimelerle asla aşinalığı yoktu. İsra Suresi bu topluma hitap ediyordu.

Bir de İhsai’nin böyle bir tevilde bulunmasına sebep olan şey, evrenin nizamı hakkındaki Yunan efsanesidir. Bu gün dünya astronomlarının hepsi, onu tekzip ettikleri halde, körü körüne taklidimize devam etmemiz yakışmaz. Eğer bir zamanlar büyük âlimler bile, eski astronomiye iyimser gözle baktıkları için bir şeyler söylemişlerse de, bir yere kadar mazur sayılırlar. Fakat bizim, bu zamanda bütün ilim adamlarını yadsıdığı bir faraziyeye dayanarak Kur’an’ı hakikatleri inkâr etmemizde hiç bir özrümüz olamaz.

Mİ’RAC VE GÜNÜN BİLİMSEL KANUNLARI

Bazıları, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) mi’racının günün doğal ve bilimsel kanunlarıyla bağdaşmadığını sanmışlardır. Çünkü:

1) Günümüz bilimleri diyor ki: Yeryuvarlığından uzaklaşmak için yerçekimini yenmek gerekir. Havaya doğru fırlattığınız bir top, yerçekimi sonucu tekrar yere döner. Topu ne kadar hızla fırlatırsanız, fırlatın, tekrar yere dönecektir. Topu bir daha yere dönmemesini istiyorsak, topu en az saatte 25000 mil hızla havaya doğru fırlatmamız lazımdır.

Resulullah, (s.a.a) yerçekimi alanından çıktığına göre şöyle bir soruyla karşılaşıyoruz: Peygamber, bu mesafeyi herhangi bir araç olmaksızın o hızla nasıl kat edebilmiştir? İnsanın bedeni, herhangi bir koruyucu araç olmaksızın bu hıza dayanabilir mi?

2) Yerden bir kaç kilometre yukarıda solunuma yarayan hava mevcut değildir. Yeryuvarlığından uzaklaştıkça solunuma yarayan hava azalır; belli bir noktaya varılınca artık hava diye bir şey bulunmaz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) bu mesafeyi kat ederken nasıl oksijensiz yaşayabilmiştir?

3) Göktaşları, hangi cisme çarparsa onu mahveder. Bu taşlar, hava katmanlarına çarparak gaz durumuna geçip yeryüzüne ulaşamıyorlar. Aslında bu hava katmanları, yerküresinde yaşayanlar için bir kalkan mesabesindedir. Bu durumda Peygamber (s.a.a) o göktaşlarından nasıl korunabilmiştir?

4) Hava basıncının, gereken miktardan az veya çok oluşu, yaşamı aksatır. İnsan ancak belli bir derecedeki hava basıncında yaşayabilir; bu basınç yukarı katmanlarda mevcut değildir.

5) Peygamber’in hareketinin hızı, muhakkak ki ışık hızından fazlaymış. Işık, saniyede üç yüz bin kilometre yol aldığını ve bu günkü ilimlerde hiçbir cismin ışık hızından fazla bir hızla hareket edemeyeceği ispat olunduğuna göre, Resul-i Ekrem’in (s.a.a) ışık hızından daha fazla bir süratle hareket edip, salim beden ile geri dönmesi nasıl izah edilebilir?

BİZİM CEVABIMIZ

Tabii kanunları burada söz konusu edecek olursak, itirazların sayısı haddinden fazla olur. Bu gruba cevap olarak, “Tabii kanunları burada zikretmekten maksadınız nedir?” şeklinde bir soru yöneltmek istiyoruz. Eğer yukarı âlemlere çıkmak, kendiliğinden muhal bir şeydir, demek istiyorlarsa cevaplarında şöyle deriz:

Doğu ve Batı blokları uzay bilimcilerinin bilimsel araştırmaları sonucu bu iş, mümkün, belki normal bir iş haline gelmiştir. Çünkü 1975 yılında “spotink” adı verilen ilk uydunun fezaya gönderilmesiyle, yerçekiminin füzeyle tesirsiz edilebileceği ispatlandı. Yine uzaycı kişileri taşıyan uzay gemilerinin füze ile feza gönderilmesiyle insanoğlunun, göklere çıkma yolundaki engelleri, ilim ile giderebileceği hakikati aydınlık kazandı. İnsanoğlu, ilim ve teknoloji yardımıyla ışınlar, göktaşları, solunuma yarayan havanın bulunmaması gibi problemleri halletti. Uzay ilimleri, genişleme ve gelişme halinde olduğu günümüzde bilim adamları, bir süre sonra gök kürelerinden birinde yaşama imkânı sağlayabileceklerine ve Ay ve Mars kürelerine kolaylıkla gidip gelebileceklerine inanıyorlar. Bu hadiseler, teknolojinin açık bir delilidir.

Fakat eğer “Bilimsel bir teknolojik araçlar olmaksızın böyle bir yolculuğa çıkılmaz, Resul-i Ekrem (s.a.a) de o gece bu araçlara sahip değildi, o halde bu âlemleri nasıl gezip dolaşabildi?” demek istiyorlarsa, bunun cevabı, Peygamberlerin mucizesi hakkındaki bahislerimizden, özellikle âm’ul-fil hadisesi ve Ebrehe askerlerinin ufak taşlarla öldürülmesi hususundaki incelemelerimizden malum olur. Zira şurası kesindir ki, insanın bilimsel araçlar yardımıyla yapabildiği işi Peygamberler, herhangi bir zahiri vesile olmaksızın ilahi inayetin yardımıyla yapabilirler. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) de Allah’ın inayetiyle mi’raca gitmiştir. Varı var eden, bu şaşırtıcı düzeni vücuda getiren, yeryüzüne çekim gücünü veren, güneşe çeşitli ışınları ihsan eden, havada muhtelif katmanları icat eden Allah, istediği zaman da bunları etkisiz hale getirebilir. Peygamber’in (s.a.a) mi’racı, ilahi inayet ışığında vuku bulduğuna göre artık halledilmeyecek bir mesele bulunamaz. Yeryüzüne çekim gücü veren, gök cisimlerine ışınları bahşeden Allah, zahiri sebepler olmaksızın sonsuz kudretiyle, kendi seçkin kulunu yerçekimi alanından çıkarabilir, ışınların tehlikesinden koruyabilir; bu kadar oksijeni yaratan Allah, hava bulunmayan katmanlarda seçkin Resulü için gereken havayı hazırlayabilir. İşte “sebep yapan Allah ve sebep yakan Allah” ibaresinin manası da budur.

Aslında mucizenin hesabı, tabii nedenlerin hesabından ayrıdır. Allah’ın kudretini, kendi gücümüz gibi mahdut bilmemeliyiz. Biz, tabii sebepler çerçevesinin dışında bir şey yapamıyorsak, mutlak kadir olan Allahda, ortalıkta tabii sebepler olmaksızın bir şey yapamaz dememeliyiz. Hâşâ.

Bütün semavi kitapların tasdik ettiği ölüleri, diriltmek, asanın ejderha oluşu, Yunus’un (a.s) denizin derinliklerinde balığın karnında sağ ve salim kalması meselelerinin, tabiata aykırılık bakımından mi’rac meselesinden geriye kalacak bir yönleri yoktur.

Kısaca, bütün tabii sebepler, Allah’ın iradesi karşısında makhur ve musahhardır. Elbette O’nun iradesi, muhal şeye taalluk etmez; bunun dışında her mümkün-ü bizzat, Allah’ın iradesi ve meşiyyeti ışığında vücut elbisesini giyebilir.

Şunu da hatırlatmalıyız ki, burada Allah’ı tanıma merhalelerinde Rabbi, ona özgü sıfatlarla tanımış bulunan, onu her şeye gücü yeten muktedir bir varlık olarak kabul eden kimselere hitap edilmektedir.

Mİ’RAC NEYİ AMAÇLIYORDU?

Bir adam dördüncü İmam’a (a.s) sordu: “Allah’ın muayyen bir yeri mi var?”

İmam: “Hayır” buyurdu. Adam: “Öyleyse dedi, Peygamber’ini ne diyerek göklerde gezdirdi?”

İmam şöyle buyurdu: “Allah Teala zaman ve mekândan münezzehtir.”

Allah, Peygamber’ini göklere götürerek melekleri ve göklerde oturanları şereflendirmek, Peygamber’i yaratılış dünyasının genişliğinden haberdar kılmak, hiçbir gözün görmediği ve hiç bir kulağın duymadığı şaşılacak yaratıklarını ona göstermek istedi. Onun da, mi’racdan döndükten sonra gördüklerini, duyduklarını insanlara anlatmasını emretti.

Peygamberler silsilesinin sonuncusu, elbette ki böyle bir makama sahip olmalı, yirminci yüzyılda Ay ve Mars kürelerine çıkmağı düşünen insanlara: “Ben, bu işi hiç bir araç olmaksızın yaptım; Allah beni, göklerin ve yerin nizamına tamamıyla aşina kıldı” şeklinde bir mesaj göndermeliydi.

23. BÖLÜM

TAİF YOLCULUĞU

Bi’setin onuncu yılı, bütün acı ve tatlı hadiseleriyle gelip geçti. Bu yılda Peygamber-i Ekrem (s.a.v) iki büyük ve fedakâr himayecisini kaybetti. İlk merhalede Abdulmuttalib hanedanının büyüğü, Resulullah’ın (s.a.v) yegâne müdafii Hazret-i Ebu Talib bu dünyaya gözlerini kapadı.

Bu musibetin acısı henüz Peygamber’in hatırından silinmemişti ki, aziz eşi Hz. Hatice’nin ölümü, bu acıyı daha da bir çoğalttı. Ebu Talib, Peygamber’in can ve haysiyetinin koruyucusu idi; Hatice de, servetini İslam’ın ilerlemesi için adamıştı.

Bi’setin on birinci yılının başlangıcından itibaren Resulullah (s.a.v) baştanbaşa kin ve adavet dolu bir muhitte vaki olmuştu. Her an, ölüm tehlikesi onun vücud-u şerifini tehdit ediyordu, ortam tebliğ için hiç de müsait değildi.

İbn-i Hişam şöyle yazıyor: Ebu Talib’in ölümünden daha bir kaç gün geçmemişti ki, Kureyşlilerden biri, Peygamber’in başına bir avuç toprak serpti. Peygamber aynı halde eve girdi. Kızlarından biri, Peygamber’in (s.a.v) o acıklı durumda görünce, kalkıp biraz su getirdi ve bu durumun üzüntüsünden ağladığı halde aziz babasının baş ve yüzünü yıkadı. Peygamber (s.a.v) kızına teselli vererek şöyle dedi: “Ağlama kızım, Allah beni korur” Sonra şöyle buyurdu: “Ebu Talib sağ olduğu müddetçe Kureyş, benim hakkımda herhangi bir kötü iş yapamadı.”

Mekke muhitindeki baskıdan dolayı Peygamber (s.a.v) başka bir muhite gitmeyi kararlaştırdı. Taif, o zamanda nispeten merkez sayılıyordu. Peygamber, tek başına Taif’e doğru yola koyuldu. Orada Sakif kabilesinin büyükleriyle görüşerek onları İslam’a davet etti. Fakat Peygamber’in sözleri, onların kalplerinde en ufak bir etki bırakmadı. Peygamber’e (s.a.v) : “Sen, dediler, eğer gerçekten Allah’ın Resulü isen, sözlerini reddetmek ancak azaba sebep olur.”

“Yok, eğer bu iddiada yalancı isen konuşmaya hakkın yoktur” Peygamber bu çürük ve çocukçasına mantıktan onların İslam’ı kabul etmekten omuz silkmek istediklerini anladı. Oturduğu yerden kalktı, konuştukları sözlerin kendi aralarında kalmasına dair onlardan söz aldı.

Çünkü bu sözler Peygamber’in gariplik ve yalnızlığından su-i istifade ederek ona eziyet etmek için alçak kişilerin elinde iyi bir bahane teşkile edebilirdi. Fakat kabilenin büyükleri,

Peygamber’in hatırlatmasına dikkat etmeyip ayak takımını Peygamber’in aleyhine kışkırttılar. Aniden düşmanlar Peygamber’i sardılar. Peygamber (s.a.v) takipten yakayı kurtarmak için Utbe ve Şeybe’nin bağına iltica etmeye mecbur oldu. Çok zahmetle kendini bağın içine attı; onlar da takipten vazgeçtiler.

Bu iki kardeş Kureyş zenginlerinden idiler ve Taif’de bir bağları vardı.

Peygamber, tere batmış ve mukaddes bedeni birkaç yerinden yaralanmış bir halde bağa girip çardak üzerine yayılan bir asmanın gölgesinde oturdu ve şu cümleler ile Allah’a arz-ı Şekva’da bulundu:

“İlahi! Kuvvetimin za’fa uğradığını, çaresiz kaldığımı, halkın nazarında hor görüldüğümü ancak sana şikâyet ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sensin mustafların, biçarelerin Rabbi! Sensin benim Rabbim; kime bırakıyorsun beni!”

Rebia oğulları, putperest ve tevhid dininin düşmanları oldukları halde, Peygamber’i (s.a.v) o acıklı vaziyette görünce müteessir oldular. Addas adındaki Hıristiyan köleleri ile ona bir kap üzüm gönderdiler. Addas, üzümle dolu kabı Peygamber’in önüne bıraktıktan sonra biraz onun nurani çehresine dikkatli baktı. Peygamber (s.a.v) üzüm, yemeğe başlarken “Bismillahirrahmanirrahim” dedi. Bu cümle, Hıristiyan kölenin dikkatini çekti. Hayretle “Arap yarımadasının halkı, bu sözü söylemezler. Ben şimdiye kadar hiçbir kimseden duymadım. Bu diyarın halkı, işlerine Lat ve Uzza’nın adıyla başlarlar!” dedi.

Hazret-i Peygamber (s.a.v) onun nereli ve hangi dine mensuba olduğunu sordu. “Ninovalı bir Hıristiyan’ım ” dedi. Hazret: “Demek, o salih adam Metta oğlu Yunus’un diyarındasın!” diye buyurdu. Peygamber’in (s.a.v) bu sözü üzerine hayretle: “Siz, Metta oğlu Yunus’u nereden tanıyorsunuz?” diye sordu. Peygamber’in sözleri, Addas üzerinde büyük bir etki bıraktı. Elinde olmaksızın Peygamber’e meczub oldu, yerlere kapanarak Peygamber’e eline ayağına sarıldı ve İslam’a iman ettiğini bildirdi. Sonra müsaade isteyerek bağ sahiplerinin yanına döndü.

Rabia oğulları, Hıristiyan kölenin ruhunda vücuda gelen bu inkılâba oldukça hayret etmişlerdi. Kölelerine: “Bu garip adamla ne konuştun, onun karşısına niye öyle eğildin?” dediler.

Köle onlara: “Sizin, dedi, bağınıza sığınan bu kişi, Server-i kâinattır. Bu adam bana öyle şeyler söyledi ki, ancak Peygamber onları bilir. Mev’ud Peygamber, bu adamdır”

Kölenin sözleri Rebia oğullarına çok ağır geldi. Onun hayrını düşünüyormuşçasına: “Sakın, bu adam, seni dininden ayırmasın! Senin dinin, onun dininden daha hayırlıdır” dediler.

PEYGAMBER MEKKE’YE DÖNÜYOR

Peygamber (s.a.v) Rebia oğullarının bağına iltica buyurmakla takipten yakayı kurtardılar. Artık Mekke ‘ye dönmeliydi. Fakat nasıl dönecekti? Yegâne müdafii bu dünyaya gözlerini kapamıştı; Mekke’ye girerken putperestler tarafından yakalanıp öldürülmesi muhtemel idi. Bu yüzden dönüşte kaç gün Mekke ve Taif arasında bir yer, olan Nahle’de kaldı. Oradan Kureyş ileri gelenlerinden birine haber vererek onun himayesini isteyip, öyle Mekke’ye girmeyi düşünüyordu. Mekke’ye götürecek bir kişi bulamayınca Nahle’yi terk edip Hira’ya geldi. Hira’da Huzaa kabilesinden bir kişiyle görüşüp ondan Mekke’ye girip Mut’im b. Adi’den kendisine aman olmasını istedi. O Huzai adam, Mekke’ye girip Peygamber’in sözünü Mut’im’e iletti. Mut’im, kendisi putperest olduğu halde Peygamber’i himayesine almayı kabul etti ve: “Muhammed, doğrudan doğruya benim evime gelsin, ben ve oğullarım onun canını koruruz” dedi.

Peygamber, geceleyin Mekke’ye girdi, doğrudan doğruya Mut’im’in evine giderek gece orada kaldı. Sabahleyin Mut’im, Peygamber’e hitaben: “Benim himayemde olduğunuzu Kureyş’in bilmesi için Mescid’ül-Haram’a kadar benimle birlikte gelmelisiniz” dedi. Peygamber de kabul etti. Mut’im, oğullarını silahlayarak Peygamber’le birlikte Mescid’e doğru hareket etti. Onların Mescid’e girişleri, çok ilgi çekiciydi. Ebu Süfyan, bu manzarayı görünce çok rahatsız oldu. Mut’im’in himayesinde olduğunu anlayınca Peygamber’e taarruz etmekten vazgeçti. Mut’im ve oğulları oturdular; Resulullah, tavafla meşgul oldu; tavaf bittikten sonra döndü.

Bu hadiseden kısa bir müddet sonra Peygamber Medine’ye hicret etti. Hicret’in ilk yılında Mut’im Mekke’de öldü. Ölüm haberi Peygamber’e ulaşınca Peygamber, onun iyiliklerini andı. İslam şairi Hassan b. Sabit, onun Peygamber hakkında yaptıkları iyilikleri anan bir şiir inşad etti. Hatta Bedir savaşında Kureyş, ağır kayıp ve çok esir vererek yenilgiyle Mekke’ye döndükleri vakit Peygamber-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştu: “Eğer Mut’im hayatta olup da benden esirleri azad etmemi isteseydi, onu reddetmezdim”

Peygamber’in, zahmet ve meşakkat ile dolu Taif yolculuğu, onun ne denli bir mukavemet gücüne sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Mut’im’in muayyen bir zaman kesiminde Peygamber’e yaptığı iyiliği hiç bir zaman unutmamaması da Peygamber’in büyük ahlakını göstermektedir. Buradan da Ebu Talib’in hizmetlerini değerlendirmek mümkündür. Mut’im sadece bir kaç saat veyahut da bir kaç gün Peygamber’i himaye etmişti; oysaki Ebu Talib bütün bir ömrünü bu yolda harcamıştı. Ebu Talib’in çektiği güçlüklerin binde birini bile Mut’im görmemişti. Resulullah (s.a.v), Mut’im’in bir kaç saatlik hizmeti karşısında bütün Bedir esirlerini ona bağışlayabileceği yerde aziz amcasının değerli hizmetlerini nasıl değerlendirmeliyiz?

Tam kırk iki yıl Resulullah’ı himaye eden, son on yılda da nübüvvet harmini korumak yolunda canından geçen bir şahsiyetin, Server-i Kâinat’ın nezdinde yüce bir makamı olsa gerek! Sonra, bu iki kişinin arasında açık bir fark vardır: Mut’im, müşrik ve putperest bir kişiydi; Ebu Talib ise, İslam dünyasının büyük şahsiyetlerinden saylıyordu.

PEYGAMBER, ARAP PANAYIRLARINDA

Arap kabileleri, hacc mevsiminde Ukaz, Mecanne ve Zü’l-Mecaz gibi panayırlarda toplanır, şairler ve hatipler yüksek bir yere çıkar, okudukları şiirler, ilka ettikleri hitabelerle onları meşgul ederlerdi. Resulullah (s.a.v) geçmiş peygamberler gibi bu fırsattan istifade ediyordu. Haram aylarda putperestlerin taarruzundan amanda olduğu için yüksek bir yere çıkar, şöyle buyururdu: “Allah’tan başka bir ilah yoktur deyin ki kurtuluşa eresiniz, bütün dünyaya hâkim olasınız; iman ettiğiniz takdirde de ahirette yeriniz cennet olsun.”

Hacc Mevsiminde Kabile Reisleriyle Görüşmesi

Peygamber-i Ekrem (s.a.v) Hacc günlerinde kabile reisleriyle ayrı ayrı görüşüyor, İslam’ın hakikatini onlara beyan ediyordu. Bazen Peygamber konuşurken Ebu Leheb arkadan hortluyor: “Ey millet! Ona inanmayın; o sizin atalarınızın diniyle savaşmaktadır, sözleri temelsizdir” diyordu. Kabile reisleri, Ebu Leheb’in kendi yeğenini tekzip ettiğini görünce kendi kendilerine: “Eğer onun dini doğru ve faydalı bir din olsaydı, akrabaları ona muhalefet etmezlerdi” diyorlardı.

Benî Amir kabilesinden bir grup Mekke’ye gelmişti. Peygamber, İslam’ı onlara açıklayınca, şu cevabı vermişlerdi: “Bizi, kendinden sonra yerine geçirirsen sana iman ederiz” Peygamber: “Bu ancak Allah’ın bileceği bir şeydir. Allah, bu makamı, dilediğine verir” buyurunca iman etmeğe muvaffak olmamışlardı. Kabilelerine döndükten sonra Muhammed’le (s.a.v) görüşmelerini, gönlü aydın bir yaşlı adama anlattılar. İhtiyar adam: “Mekke ufkundan doğacak olan parlak yıldız, işte O’dur” dedi.

Tarihin bu parçası, Resulullah’tan (s.a.v) sonra imam ve halifenin Allah tarafından tayin edilmesi gerektiğini, halkın bu konuda seçme hakkı olmadığını ispatlamaktadır. Bu konuyu “İslam’da İmamet ” adlı eserimizde genişçe incelemişizdir.

AKABE BEY’ATİ

O zamanlar Yemen’den Şam’a giden ticaret kervanları, Mekke’nin yanından geçtikten sonra Vadi’l-Kura adında uzun bir dereye gidiyordu. Dere boyunca yeşil bayındır bölgeler göze çarpıyordu. Onlardan biri, hicretten sonra Medinet’ür-Resul diye adlandırılan Yesrib kenti idi. Bu kente miladi dördüncü yüzyılda Yemen’den gelen Evs ve Hazrec kabileleri yerleşmişlerdi. Bunların yanında Ceziret’ül-Arab’ın kuzeyinden göç eden Benî Kurayza, Benî Nazir ve Benî Kinka adlarında üç Yahudi boyu da yaşamaktaydılar. Her yıl Yesrib Araplardan bir grup, Hacc merasimini yerine getirmek için Mekke’ye geliyordu. Peygamber (s.a.a), bu fırsattan istifade ederek, onlarla görüşüyordu. Bu görüşmelerin faydası en azından, hacıların Yesrib’e döndükleri zaman yeni bir Peygamberin zuhur ettiğini, en önemli haber olarak Yesrib’de yaymaları, o yörenin halkının dikkatini bu önemli hadiseye çekmeleri idi. Bu yüzden, Bi’setin onbir, oniki ve onüçüncü yıllarında vuku bulan bu temaslardan bazısına burada işaret etmek istiyoruz. Bunlar, izah edildikten sonra, Peygamber’in (s.a.a) Mekke’den Yesrib’e hicret etmesi ve müslümanların güçlerini orada biriktirmesinin nedeni de açıklığa kavuşacaktır.

Resul-i Ekrem (s.a.a), Arap şahsiyetlerinden birinin Mekke’ye girdiğini öğrendiği zaman hemen onunla temasta bulunup, dinini ona açıklıyordu. Bir gün, Süveyd b. Samit’in Mekke’ye girdiğini duydu. Hemen onunla görüştü ve İslam’ın nurani hakikatlerini ona izah etti. O “Bu hakikatler, benim yanımda olan Lokman’ın hikmetinden ibarettir” dedi. Peygamber (s.a.a); “Lokman’ın sözleri güzel, ama benim getirdiğim daha üstündür. Allah’ın bana indirdiği bu Kur’an hidayet meşalesi ve nurdur” buyurdu. Sonra, ona Kur’an’dan bir kaç ayet okudu: O da İslam’ı kabul ederek Medine’ye döndü. Buas harbinden önce şehadet kelimesini söyler bir halde Hazreclilerin eliyle öldürüldü.

Aralarında İyas b. Muaz da bulunan Benî Abd’il-Eşhel kabilesi gençlerinden bir grup Enes b. Rafi’nin eşliğinde Mekke’ye girdi. Amaçları, Kureyş’ten askeri yardım alarak Hazreclilere hamle etmekti. Peygamber (s.a.a) onların toplantılarına katılarak, İslam’ı onlara açıkladı ve Kur’an-ı Kerim’den bir kaç ayet okudu. Cesaretli bir genç olan İyas, ayağa kalkarak İslam’a iman ettiğini ilan etti ve: “Bu din, dedi Kureyş’in bize edeceği yardımdan daha hayırlıdır.”

O, Tevhid Dininin, savaş, kardeş öldürme ve fesat görüntülerine son vereceğini iyice anlamıştı. Bu gencin, kabile reisine danışmadan iman getirmesi, Enes’in onuruna dokundu.

Avucunu çakılla doldurarak İyas’ın yüzüne çarptı ve: “Sus dedi, biz Kureyş’in yardımlarını almak için geldik, İslam’ı kabul için değil”.

Peygamber (s.a.a) aralarından kalktı gitti. Onlar Medine’ye döndükten sonra Hazrec ve Evs kabileleri arasında Buas harbi başladı. İyas, bu savaşta ömrünün son anlarında İhlâs kelimesini söylediği bir halde öldürüldü.

BUAS HARBİ

Bu iki kabilenin arasında vuku bulan savaşlardan biri, Buas harbidir. Bu savaşta Evs kabilesi, Hazrec’lileri yendi ve onların hurmalıklarını yaktılar. Ondan sonra mütenavip olarak aralarında bir süre barış, bir süre de savaş hâkim idi.

Hazrec kabilesinin eşrafından olan Abdullah bin Übey, bu savaşa katılmamıştı. Bu yüzden her iki kabilece sayılırdı. İki tarafın da artık savaşacak halleri kalmayınca aralarında barış sağlamak için Abdullah’a başvurdular, hatta onun için bir emirlik tacı bile hazırlamışlar, münasip bir zamanda başına giydireceklerdi. Fakat Hazrec’lilerden bir grubun Mekke’de Peygamber (s.a.a) ile görüşüp İslam’ı kabul etmesiyle bu iş yenilgiye uğradı.

Hadisenin Tafsili Şöyle

Peygamber (s.a.a) hacc mevsiminde Hazreç kabilesinden olan altı kişiyle görüştü ve onlara: “Siz, yahudilerle müttefik misiniz?” diye buyurdu. “Evet” dediler. “O halde oturun, sizinle biraz konuşacağım” dedi oturdular.

Peygamber (s.a.a), Kur’an-ı Kerim’den birkaç ayet tilavet etti. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) sözleri, onları çok etkiledi. Aynı mecliste iman ettiler. Yahudilerden yakında Arap ırkından Tevhid dinini yayacak ve putperestlik hâkimiyetine son verecek bir peygamber’in zuhur edeceğine dair bir şeyler duymaları, onların İslam’ı inanmalarına yardımcı sebeplerden idi.

Bu altı kişilik grup, Peygamber’e hitap ederek: “Biz Yesrib’lilerin günleri hep birbirimizle savaşmakla geçer. Umarız ki Allah, senin bu pak dininle bu duruma son versin. Biz Yesrib’e döndüğümüzde Senin dinini tebliğ edeceğiz. Eğer kabul ederlerse, Yesrib’de en aziz kişi sen olacaksın.” dediler.

Bu altı kişi, İslam’ı yaymak için ciddi bir şekilde çalıştılar.

Öyle ki her evde Peygamber’den söz ediliyordu.

BİRİNCİ AKABE BEY’ATI

Bu altı kişinin sürekli tebligatı sonucu, Yesrib’lilerden bir grup Müslüman oldu. Bi’setin on ikinci yılında Medinelilerden on iki kişilik bir grup Akabe denilen yerde Resul-i Ekrem (s.a.a) ile görüşerek ona beyat ettiler.

Es’ad bin Zürare ve Ubade bin Samit, bu on iki kişinin içerisinde belirgin çehrelerden idiler. Bey’atın metni şöyleydi:

“Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, bühtan ve iftirada bulunmamak, ma’ruf işlerde karşı gelmemek üzere sana (Peygamber’e) bey’at ediyoruz”.

Resulullah (s.a.a) onlara şöyle buyurdu: “Bu esaslara göre hareket ederseniz, cennetliksiniz. Herhangi bir hususu ihmal edenlerinki ise Allah’a kalmıştır, dilerse bağışlar dilerse de azap eder.”

Bu bey’at de Mekke Fethinde Peygamber’in (s.a.a) kadınlardan aldığı bey’at şeklinde olduğu için tarihçilerin dilinde “Bey’atün-Nisa” (Kadınlar Bey’atı) diye geçer.

Bu on iki kişi iman ile dolu bir kalple Medine’ye dönüp faaliyete başladılar. Medine’den Peygamber’e bir mektup yazarak, kendilerine Kur’an’ı öğretecek bir mübelliğ göndermesini istediler. Peygamber (s.a.a) onları ta’lim ve terbiye için Mus’ab bin Umeyr’i Medine’ye gönderdi. Bu güçlü mübelliğin talimatı ışığında müslümanlar bir araya toplanıp cemaat namazı kılıyorlardı.

İKİNCİ AKABE BEY’ATI

Medine Müslümanlarına büyük bir şevk ve heyecan hâkimdi.

Tekrar Hacc mevsiminin gelip çatması için dakikaları sayıyorlardı.

Hacc mevsimi çabuk gelseydi de Peygamber’i yakından ziyaret etseler, her türlü fedakârlığa hazır olduklarını bildirselerdi ve bey’at çemberini kemiyyet ve keyfiyyet açısından genişletselerdi.

Hacc mevsimi yaklaşınca Medine’den beşyüz kişilik bir kafile Mekke’ye doğru hareket etti. Kafilenin içinde ikisi kadın, yetmiş üç Müslüman vardı; geriye kalanlar, ya tarafsız veyahut da İslam’a meyilli kimseler idiler.

Bu Medine’li müslümanlar, Mekke’ye varınca Peygamber ile görüştüler. Bey’at etmek için bir vakit ta’yin edilmesini istediler.

Peygamber (s.a.a): “Zilhicce’nin on üçüncü gecesi herkes uyuduktan sonra Akabe’de buluşalım” buyurdu.

On üçüncü gece herkesten önce Resul-i Ekrem (s.a.a), amcası Abbas ile beraber Akabe’de hazır oldu. Gecenin geç bir saatinde müşrikler uykuya daldıktan sonra müslümanlar da gizlice Akabe’ye geldiler.

Herkes toplandıktan sonra Abbas konuşmaya başladı: “Ey Hazrec’liler! Siz Muhammed’in dinini desteklediğinizi bildirdiniz. Onun, kendi kabilesi arasında en aziz kişi olduğunu bilmelisiniz. İster mü’min ister gayr-i mü’min bütün Haşim oğulları, onu savunmayı üstlenmişlerdir. Fakat o şimdi sizi tercih etmiş, sizin aranızda olmak istiyor. Eğer bey’atinizin üzerinde duracak, onu düşmanlara karşı savunacaksanız, sizin aranıza gelebilir. Yok, eğer, çetin anlarda onu savunmayacaksanız şimdiden geri çekilin de kendi aşireti içerisinde izzet, azametle yaşasın.”

Bunun üzerine Bera bin Ma’rur ayağa kalkarak şöyle dedi: “Andolsun Allah’a gönlümüzde, dilimizdekinden başka bir şey yoktur. Her ne pahasına mal olursa olsun, verdiğimiz sözde duracak Peygamber’in yolunda fedakârlık edeceğiz.”

Sonra Hazrecliler, Peygamber’e: “Ya Resulullah siz ne buyursanız biz hazırız” dediler. Peygamber (s.a.a) bir miktar Kur’an okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Kadınlarınızı ve çocuklarınızı nasıl koruyorsanız, beni de öylece korumak üzere size elimi veriyorum.”

Bera bin Ma’rur hemen elini uzatarak bey’at etti ve: “Biz zaten harb içinde yoğrulmuş kimseleriz, savaş çocuklarıyız. Bu atalarımızın bize mirasıdır” dedi. Bu anda cemiyet heyecana geldi, sesleri yükseldi. Abbas: “Biraz sessiz konuşun etrafımızda casuslar olabilir” dedi.

Bera’nın ardından, Ebul-Heysem bin Teyhan ve Es’ad bin Zürare bey’at ettiler. Sonra da orada bulunanların hepsi kalkıp teker teker Peygamber’e bey’at ettiler.

Ebul-Heysem bey’at ederken: “Ya Resulullah, bizimle yahudilerin arasında bir antlaşma var. Artık ona bağlı kalmayacağız. Siz bir zaman gelir de bizi bırakıp kendi kavminize döner misiniz?” dedi. Peygamber (s.a.a): “Kimle barış antlaşmanız varsa, benim yanımda muhteremdir.” dedi. Sonra şunları buyurdu: “İçinizden on iki kişiyi temsilci seçin, meselelerinizi onlara söyleyin, onların görüşü size hüccet olsun. Nitekim İmran oğlu Musa da Benî İsrail’den on iki kişi nakib (başkan) seçmişti.”

Sonra Ensar dokuzu Hazrec’den üçü Evs’den temsilcilerini seçip Peygamber’e tanıttılar. Bunların ad ve hususiyetleri tarih kitaplarında mezkûrdur.

Bey’at merasimi sona erdikten sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) münasip bir zamanda Mekke’yi terkedip Medine’ye geleceğine dair onlara söz verdi, sonra da dağıldılar.

AKABE BEY’ATINDAN SONRA MÜSLÜMANLARIN DURUMU

Şimdi şöyle bir soruyla karşılaşabiliriz: Nasıl oldu da Medine’liler, Mekke’lilerden daha çabuk Peygamber’e iman ettiler? Neden Peygamber’in Mekke’deki on üç yıllık tebliği istenilen neticeyi vermedi de Medine halkıyla bir kaç kısa görüşmesi öyle etkili oldu? Bunun sebebini iki şeyde aramak mümkündür:

Yesribliler, uzun yıllar yahudilerle oturup kalkmışlardı. Bir Arap Peygamber’in zuhur edeceğinden söz ederken ister istemez onları dinlemişlerdi. Hatta Yesrib putperestlerine sırası geldikçe: “Bu Arap Peygamber, yahudiliği yayacak ve yeryüzünde putperestliğin kökünü kurutacaktır.” diyorlardı. Bu sözler, yahudilerin bekledikleri dini kabul için onların ruhlarında ilginç bir kabul ortamı vücuda getirmişti. Öyle ki, Hazrec’lilerden altı kişi, ilk mülakatta Peygamber’e iman ettiler ve birbirlerine: “Yahudilerin bekledikleri peygamber, budur işte. Ona, onlardan önce iman etmeliyiz” diyorlardı.

Bu yüzdendir ki, Kur’an-ı Kerim, Yahudilere: “Hani siz, putperestleri Nebiyy-i Arabî’nin bi’setiyle tehdit ediyordunuz, onun zuhur edeceğini müjdeliyordunuz, halka Tevrat üzerinde onun alametlerini okuyordunuz! Şimdi ne oldu size, ondan yüz çeviriyorsunuz?” diye itirazda bulunuyor. Bakara suresinin 89. ayetinde şöyle buyurulmaktadır:

“Allah katında yanlarındaki olan (Tevrat)ı doğrulayıcı bir kitap geldiği zaman ki bundan önce (O gelince küfredenlere karşı) muzaffer olacaklarını söylüyorlardı. İşte bilip tanıdıkları gelince, onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın laneti kâfirlere olsun.”

Evs ve Hazrec kabilelerinin yüz yirmi yıllık çatışmaları, Yesrib halkını ruhen ve cismen yormuştu; artık hayattan bıkmışlardı, bütün ümid ve kurtuluş kapıları yüzlerine kapanmıştı.

Yesrib’lilerin savaşlarından sadece Buas harbini okumak, onların ne kadar feci bir durumda olduklarını anlamak için yeterlidir.

Bu harpte önce Evs’liler yenilerek Necd’e doğru kaçtılar. Hazrec’liler, yenilgiye uğramış düşmanlarını tahkir edici sözler söylediler. Evslilerin reisi Huzayr, buna tahammül edemeyip, mızrağı ile bacağını yaralayarak atından aşağı atladı ve kabilesine haykırdı: “Andolsun Allah’a ölünceye kadar yerimden kalkmayacağım!” Huzayr’ın direnişi bozguna uğramış orduda gayret ve şecaat ruhunu yeniden uyandırdı. Her ne pahasına mal olursa olsun, geri dönüp haklarını savunmayı kararlaştırdılar. Ölümü göz önüne alarak savaşmaya başladılar.

Fedakâr ve ölümü göz önüne almış bir ordu daima muzafferdir. Yenilgiye uğramış Evs’liler bu defa Hazrec’lileri bozguna uğrattılar onların hurmalıklarını yaktılar ve Buas harbinden sonra bu iki kabile düzenli olarak bir ara barış bir ara savaş halindeydiler. Her iki kabile bu durumdan gerçekten de bıkmışlar bir çare peşindeydiler.

O altı Hazrecli kişi, Resulullah’ın (s.a.a) sözlerini dinlerken yitirdiklerini bulmuşlar Peygamber’e: “Allah, sizinle bizi bu durumdan kurtarır belki.” demişlerdi.

İşte Yesrib’lilerin, Peygamber’in davetini kabul etmelerinin sebeplerinden bazısı böyleydi.

AKABE BEY’ATININ KARŞISINDA KUREYŞ’İN TEPKİSİ

Kureyş, ağır bir gaflet uykusuna dalmıştı. Mekke’de göz alıcı bir ilerlemesi olmadığı için İslam’ın gerileme döneminin başladığını ve yakın bir zamanda bu meşalenin sönüp gideceğini zannediyorlardı. İkinci Akabe bey’atı aniden Kureyş’in içerisinde bomba gibi patladı. Mekke’nin putperest eşrafı, geçen gece Yesrib’lilerden yetmiş üç kişinin, Peygamber’i kendi evlatları gibi koruyacaklarına dair ona beyat ettiklerini anladılar. Bu haber, onların kalbine büyük bir korku saldı.

“Müslümanlar, yarımadada artık bir üs buldular, bütün dağınık güçlerini oraya toplayıp Tevhid dinini yaymağa çalışıp, putperestliği tehdit edebilirler” diyorlardı. Bu yüzden Hazreclilerle temasta bulunup: “Dün gece Akabe’de Muhammed ile görüşüp ona bey’at etmişsiniz; bizim aleyhimize kıyam etmek üzere ona söz vermişsinizdir” dediler. Onlar da: “Allah’ın adına yemin ederiz ki, sizinle savaşmak niyetinde değiliz” dediler.

Yaklaşık beş yüz kişilik Yesrib hacc kafilesinin içinden sadece yetmiş üç kişi, o gece peygamber ile antlaşmışlardı. Geriye kalan kişiler o anda uyuyorlardı, hiç bir şeyden haberleri olmamıştı. Bu yüzden bu hususta onlara müracaat edildiğinde yemin ederek: “Böyle bir şey olmadı” dediler.

Abdullah b. Übeyy: “Böyle bir şey asla olmamıştır. Hazreçliler bana danışmadan hiç bir şey yapmazlar” dedi.

Müslümanlar, Kureyş’in durumu sezdiğini görünce: “Kişiler tanımadan hemen Yesrib’e doğru yola koyulup Mekke’den uzaklaşmalıyız” dediler.

Yesrib’lilerden bir kısmının Mekke’yi terketmek için acele etmesi, Kureyş’i daha bir şüphelendirdi. “Haber, yüzde yüz doğrudur da böyle acele ettiler” diyerek onların peşinden koştular. Fakat Yesribliler çoktan o civardan uzaklaşmışlardı.

Müslümanlardan sadece Sa’d b. Ubade’yi yakalayabildiler. İbn-i Hişam’a göre Kureyş, iki kişiyi yakaladı. Biri, Sa’d b. Ubade; diğeri, Munzir b. Amr idi. İkincisi kaçabildi, fakat Sa’d’i Mekke’ye götürdüler. Saçlarından tutup Mekke sokaklarında sürüklüyorlardı. Kureyş’lilerden bir kişi bu acıklı durumu görünce çok müteessir oldu. Sa’d’e yaklaşarak: “Senin Mekke’de bir tanışın yok mu?” diye sordu. Sa’d: “Mut’im b. Adi’yi tanırım. Ticaret için Şam’a giderken Yesrib’ten geçtiğinde onu himaye eder, konuklardım” dedi.

Kureyş’li adam, onu bu durumdan kurtarmak için Mut’im’e giderek: “Kureyş, Hazrec’lilerden birini yakalamış, ona fena işkence ediyorlar. O seni yardıma çağırıyor” dedi. Mut’im geldi, baktı ki Kureyş’in elinde esir olan adam, Sa’d b. Ubade’dir. Sa’d ki her yıl onun ticaret kervanını himaye ediyordu. Sa’d’ın yaptıkları iyilikleri hatırlayarak onu himayesine alıp Kureyş’ten kurtardı ve Medine’ye yolladı.

Sa’d’ın dostları ve Müslümanlar, onun yakalandığını öğrenince yolun yarısından dönüp onu kurtarmayı kararlaştırdılar. Onlar bu düşüncedeydiler ki, aniden Sa’d birdenbire gözüktü.

İSLAM’IN MANEVİ NÜFUZU

Oryantalistler, İslam’ın nüfuz ve ilerleyişinin kılıç sayesinde gerçekleştiğini söylüyorlar. Bu iddianın temelsiz olduğunu ileriki hadiseler isbat edecektir. Ancak örnek olarak okuyucuların dikkatini, Hicretten önce Yesrib’te vuku bulan bir olaya çekmek istiyoruz. Bu olay, başlangıçta İslam’ın nüfuz ve ilerleyişinin yegâne amilinin, onun cezzabiyyet ve çekiciliği olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Olay şundan ibarettir:

Peygamber (s.a.a) Es’ad b. Zürare’nin isteği üzerine Mus’ab b. Umeyr’i İslam mübelliği olarak Medine’ye göndermişti. Es’ad ve Mus’ab, Yesrib’in ileri gelen kişilerini mantık ve delille İslam’a davet etmeyi düşünmüşlerdi. Bir gün müslümanlardan bir grubun da bulunduğu bir bağa girdiler. Benî Abd’il-Eşhel kabilesinin ileri gelenlerinden olan Sa’d b. Mu’az onları görünce Üseyd’e: “Kılıcını eline al buraya gelen o iki adama git; onlara de ki: İslam dinini tebliğden vazgeçin; temelsiz sözlerinizle saflarımızı bozmayın. Es’ad b. Zürare benim teyzem oğlu olduğu için dalkılıç onunla karşılaşmaktan utanıyorum” dedi.

Üseyd, Es’ad ve Mus’ab’ı yalınkılıç karşıladı ve yukarıdaki sözleri kızgın bir tonla söyledi. Mus’ab b. Umeyr, o güçlü mübelliğ ki, tebliğ yöntemini Peygamber’den öğrenmişti, Üseyd’e: “Şöyle bir otur da biraz konuşalım. Eğer sözlerimden hoşlanmazsan, kalkıp gideriz” dedi. Üseyd, Mus’ab’da bu güzel ahlakı görünce: “Sözün çok metin!” diyerek oturdu ve kılıcını kınına koydu. Mus’ab, ona biraz Kur’an okudu. Kur’an’ın nurani hakikatleri, onun cezzabiyet ve halâveti, Üseyd’de etkisini bırakmıştı. Biraz önce onları öldürmeye gelen adam, şimdi: “Bu dine girmek istediğiniz zaman ne yapıyorsunuz?” diye soruyor, Müslüman olmak istiyordu. Onlar da: “Müslüman olmak istiyorsan, Allah’ın birliğini ve Muhammed’in onun resulü olduğunu itiraf edeceksin; beden ve elbiselerini suda yıkayıp namaz kılacaksın” dediler. Üseyd şehadet kelimesini söyledi, orada bulunan suda gusletti ve elbiselerini yıkadı. Sa’d, sabırsızlıkla Üseyd’in gelmesini bekliyordu: Uzaktan onun güler yüzünü görünce oradakilere dönerek: “Yemin ederim ki, Üseyd’in akidesi değişmiştir” dedi. Üseyd gelip her şeyi onlara anlattı. Sa’d b. Mu’az’ın bütün vücudunu sinir kaplamıştı. Bu kez kendisi gidip onların tebliğlerine mani olmak istedi. Fakat Üseyd’in başına gelen onun da başına geldi. O da Mus’ab’ın kuvvetli mantığı, çekici sözleri ve şirin sözleri karşısında teslim oldu. Aynen Üseyd gibi şehadet kelimesini söyledi, orada gusletti, elbiselerini yıkadı, sonra kavmine döndü ve: “Benim sizin aranızdaki yerim nedir?” dedi. Hepsi: “Sen, kabilemizin büyüğü ve reisisin” dediler. “Öyleyse bilmiş olun ki ben, kadın olsun, erkek olsun kabile fertlerinden hiç biriyle konuşmayacağım, meğerki İslam dinini kabul etsin, Müslüman olsun” dedi.

Kabile reisinin sözlerinin te’siri altında kısa bir müddet içerisinde bütün Benî Abd’il-Eşhel kabilesi, Peygamber’i görmeden müslüman oldu.

İslam tarihinde, böyle hadiseler, istediğiniz kadar çoktur. Bu olaylardan her biri, oryantalistlerin, İslam’ın ilerleyişi hakkındaki söyledikleri sözlerin temelsiz olduğuna birer delil teşkil etmektedir. Çünkü bu olaylarda ne zor, ne de zer (altın) söz konusu değildi.

KUREYŞ’İN KORKUSU

Yesrib’lilerin Müslümanları himaye etmeleri, Kureyş’i tekrar gaflet uykusundan uyandırdı. Müslümanlara eza ve cefayı yeniden başlattılar. İslam’ın yayılmasının önünü almak için hazırol vaziyete geçtiler.

Müminler, müşriklerin baskı ve eziyetlerini Peygamber’e şikâyet edip, başka bir yere gitmek için izin istediler. Peygamber, bir kaç gün mühlet istedi. Bir kaç gün sonra: “Sizin için en iyi yer Yesrib’tir. Düşmana sezdirmeden azar azar oraya hicret edebilirsiniz” buyurdu.

Hicret emri sadir olduktan sonra Müslümanlar, çeşitli bahanelerle Mekke’den çıkıyor, Yesrib’e gidiyorlardı. Kureyş, yolculukların sebebini anlayınca, hemen kararını verdi: “Yolculuk yasak; yolda yakalananlar geri döndürülecek, çoluk çocuğuyla hicret etmek isteyen kişinin karısı, Kureyşli olursa, karısını götürmeye müsaade edilmeyecektir.”

Ancak kan dökmekten korkuyor, hapis ve işkenceden öteye geçmiyorlardı.

Kureyş’in çabaları fayda etmedi. Sonunda müslümanların çoğu, Kureyş’in pençesinden kurtulabildi. Öyle ki Mekke’de Müslümanlardan Peygamber (s.a.a), Ali (a.s.) ve tutuklanmış veya hasta olan kimselerden başka hiçbir kimse kalmamıştı. Bu durum, Kureyş’i haddinden fazla kaygılandırmıştı. Kabile başkanları, İslam’ın hayatına son verme yollarını aramak için Dar’ün Nedve’de toplandılar. Birçok planlar önerildi. Planlarının hepsi, Peygamber’in (s.a.a) aldığı tedbirler sonucu suya düştü. Nihayet Resul-i Ekrem (s.a.a) bi’setin on dördüncü yılının Rebi’ül-Evvel ayında Medine’ye hicret etti.

HİCRİ BİRİNCİ YILIN OLAYLARI (1)

HİCRET HADİSESİ

Kureyş büyükleri, toplumsal sorunlarla karşılaştıklarında Dar’ün-Nedve adında bir yerde toplanıp, fikir alış verişi ve meşveret ile meseleye çözüm yolu bulmaya çalışıyorlardı.

Bi’setin on ikinci ve on üçüncü yıllarında Mekke müşrikleri, büyük bir tehlike ile karşı karşıya kalmışlardı. Yesrib’in, Müslümanların büyük bir üssü haline gelişi ve Yesrib’lilerin Peygamber’i himaye etmeleri, bu tehlikenin apaçık belirtisi idi.

Bi’setin on üçüncü yılının Rebi’ul-Evvel ayına kadar Peygamber, Ali (a.s.), Ebu Bekir ve bir kaç tutuklanmış ya da hasta ve yaşlı Müslümandan başka, Müslümanlardan hiç bir kimse Mekke’de kalmamıştı. Kalanlar da yavaş yavaş Mekke’yi terkedip Yesrib’e gideceklerdi. İşte böyle bir vakitte Kureyş çok kesin ve tehlikeli bir karar aldı.

Kavmin büyükleri, istişare için Dar’ün-Nedve’de toplandılar. İçlerinden biri, İslam kuvvetlerinin Medine’de birikmesi ve Evs ve Hazrec kabilelerinin antlaşmasından söz ederek şöyle devam etti: “Biz harem ehli bütün kabileler yanında muhterem idik, fakat Muhammed, birliğimizi bozdu; aramıza tefrika saldı; bu bizim için büyük bir tehlikedir. Artık sabrımız tükendi, tek çaremiz kaldı: İçimizden cesaretli bir kişi çıkıp onun hayatına son vermelidir. Benî Haşim ayaklanırsa, diyetini öderiz.”

Kendisinin Necd’li olduğunu söyleyen yabancı bir adam, bu görüşü reddederek: “Bu mümkün değildir, dedi, Çünkü Benî Haşim, diyete razı olup da Muhammed’in katilini sağ bırakmazlar. Bu işi yapmak isteyen önce kendi canından geçmelidir. Sizin içinizde de böyle birisi bulunmaz herhalde”

İleri gelenlerden Ebu’l-Bahteri adında diğer biri şöyle dedi: “En iyisi, Muhammed’i hapsedelim. Küçük bir pencereden yiyeceğini ve içeceğini verelim ve böylece onun dininin yayılmasını önleyelim”

Yine Necd’li yaşlı adam: “Bu da doğru bir fikir değildir” dedi. “Çünkü onu zindana atsanız, Benî Haşim onu hapisten kurtarıncaya kadar sizinle savaşır. Tek başlarına bunu yapamazlarsa, Hacc mevsiminde öteki kabilelerden yardım ister, onların yardımıyla onu azad ederler”

Bir üçüncü kişi de şöyle bir görüş ortaya koydu: “Muhammed’i inatçı bir deveye bindirip ayaklarını bağlayalım ve deveye ürkütelim. Deve onu dağlara taşlara çarpsın, parça parça etsin. Şayet kurtulur ve yabancı kabileler içine düşer, onların da arasında kendi dinini yaymak isterse, o zaman onların kendisi onun işini halleder. Bizi de, kendilerini de onun şerrinden kurtarırlar.”

Bu defa da Necd’li ihtiyar: “Bu görüş de iyi bir görüş değildir” dedi. “Çünkü Muhammed’in tatlı sözü, büyülü beyanı hepinizce malumdur. O, tatlı ve tebliğ sözleriyle diğer kabileleri kendine inandırır ve onların yardımıyla size saldırır.” Herkes susmuştu; ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Bu sırada Ebu Cehil, bir nakle göre de, o Necd’li yaşlı adam, şöyle dedi: “Hiç bir sakıncası olmayan tek yol şudur: Bütün kabilelerden bazı kişiler seçilmeli ve geceleyin hep birlikte onun evine saldırıp, onu parça parça etmelidirler. Açıktır ki, Benî Haşim’in bütün kabilelerle savaşmaya gücü yetmez”

Bu öneriyi herkes tasvip etti. Geceleyin Peygamber’in evine saldırıp, onu öldürmek üzere bir takım terörist kimseler tayin edildi. (1)

GAYBİ YARDIMLAR

Bu akılsızlar, Hz. Muhammed’in nübüvvetini bu planlarla ortadan kaldırabileceklerini sanıyorlardı. Onlar, bütün Peygamberler gibi Hz. Muhammed’in (s.a.a) de gaybi yardımlarla desteklendiğini, bu yanar meşaleyi on üç yıllık bir hadiseler kasırgasından koruyan güçlü elin, bu planı da suya düşürebileceğini düşünememişlerdi.

Vahiy meleği nazil oldu ve şu ayeti indirerek Peygamber’i müşriklerin meş’um planlarından haberdar kıldı:

“Hani o küfre sapanlar, seni sürgün etmek için, sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorken Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklara karşılık verenlerin) en hayırlısıdır.” (2)

Resulullah, Allah tarafından Yesrib’e hicret etmekle memur oldu. Fakat putperest hükümetin acımasız memurlarının elinden kurtulmak kolay bir iş değildi; özellikle de Mekke ile Medine arası gibi uzun bir yolu katetmeliydi. Eğer çok dakik bir plan çizmeden Mekke’den çıkarsa, Mekke’liler arkadan yetişebilir ve onu yakalayıp öldürebilirlerdi. Tarihçiler ve siyer yazarları Peygamber’in hicretinin keyfiyetini çeşitli şekillerde yazmışlardır. Bu hususta misli az bir ihtilaf göze çarpmaktadır. Halebî, kendi Sire’sinde bu ihtilafları bir yere kadar halledebilmiştir, fakat yine de bazı hususlar çözümsüz kalmıştır. Sünni ve Şii muhaddislerin çoğu, hicret hadisesinde Peygamber’in müşriklerin elinden kurtulmasını mucizeye dayandırmışlardır. Halbuki olayın hususiyatına dikkat edilirse, Hazret’in bir takım tedbirler ve ihtiyatlar sonucu kurtulduğu ve ilahi iradenin Peygamber’in icazla değil, tabii yollarla kurtulmasına taalluk ettiği anlaşılmaktadır.

Çünkü Peygamber (s.a.a) , müşriklerin elinden kurtulmak için (Hz. Ali’nin onun yatağında yatması, mağaraya saklanmak) vb. gibi tabii yollara başvurmuştur.

Vahiy meleği Peygamber’in müşriklerin meş’um planlarından haberdar etti ve hicret emrini getirdi. Düşmanı yanıltmak için biri Peygamber’in yerinde yatacaktı. Böylece müşrikler Peygamber’in evde olduğunu zannederek, sadece Peygamber’in evini muhasara etmekle yetinecek, sokaklarda ve Mekke’nin dışında gidiş gelişi serbest bırakacaklardı. Peygamber (s.a.a) de bu fırsatı değerlendirecek, kendini emniyetli bir noktaya yetiştirecekti. Şimdi bakalım, kim bu fedakârlığa hazır olacaktır? Muhakkak diyeceksiniz ki: Ona ilk iman eden bi’setin ilk günlerinden onun vücut mumu etrafında pervane gibi dönen kimse, bu fedakârlığı etmelidir. O, Ali’den (a.s.) den başka kim olabilirdi?

Bu yüzden Peygamber (s.a.a), Ali’ye (a.s.) ye şöyle buyurdu: “Bu gece benim yatağımda yat ve üzerime örttüğüm o yeşil abayı üzerine ört. Müşrikler beni öldürmek için tuzak kurmuşlardır. Ben Medine’ye hicret etmeliyim.”

Ali (a.s.) , gecenin başlarında Peygamber’in yatağında yattı. Akşamın ilk saatlerinde kırk kişilik düşman kuvveti Peygamber’in evini muhasara etti. Ara sıra kapının arasından içeri bakıyor, evde herhangi bir anormallik görmüyorlardı. Peygamber, gecenin bir vakti evden çıkmaya karar verdi. Düşman, evi muhasaraya almışdıysa da, Kahir Allah’ın iradesi İslam önderinin, alçakların elinden kurtulmasına taalluk etmişti. Peygamber-i Ekrem, durumla münasib olan Yasin suresini, (Gözlerini bağladık da bu yüzden onlar görmezler) (1) ayetine kadar tilavet etti ve evden çıktı.

Peygamber evden nasıl çıktı da me’murların haberi olmadı? Kesin bir şey söyleyemeyiz. Meşhur Şii müfessiri merhum Ali b. İbrahim, “Hani o küfre sapanlar.. Sana tuzak kuruyorlardı” ayet-i kerimesinin tefsirinde naklettiği bir hadise göre, Peygamber evden çıktığı zaman onların hepsi uyumuştu. Hava aydınlanınca saldırmak istiyorlardı. Peygamber’in, onların kurduğu tuzaktan haberi olabileceğini hesaplarına katmamışlardı bile.

Fakat diğer tarihçiler tasrih etmişlerdir ki: “Onlar, Peygamber’in evine hücum ettikleri ana kadar uyanık idiler. Peygamber, i’caz ve keramet ile evden çıktı” Böyle bir keramet’in olasılığında şüphe yoktur; fakat acaba bu işi gerektiren bir sebep var mıydı, ortalıkta? Hicret hadisesini iyice incelediğimiz zaman hadisenin tabii şekilde geliştiği görülüyor. Peygamber’in (s.a.a), ev muhasaraya alınmadan önce müşriklerin niyetlerinden haberi vardı. Kendisinin kurtulması için başvurduğu yollar da tamamen tabii idi. Eğer i’caz yoluyla putperestlerin pençesinden kurtulmak isteseydi, Ali’nin onun yatağında yatmasına ne gerek vardı. Buna göre, ev muhasaraya alınmadan önce Peygamber’in evden çıkmış olması ve böylece keramet göstermeye ihtiyaç duyulmaması hiç de uzak bir ihtimal değildir.

Bu yüzden Peygamber’in ev muhasara edildikten sonra geceleyin evden çıktığını kesin olarak söyleyemeyiz. Çünkü Peygamber’in (s.a.a) muhasaradan önce, daha güneş batmamışken evi terkettiğini söyleyenler de vardır. (2)

DÜŞMANLARIN VAHİY EVİNE HÜCUMU

Küfür kuvvetleri, vahiy evini sarmış ve Peygamber’i parça parça etmek için hamle emrini bekliyorlardı. Bazıları bu işin gece yarısı yapılmasını istiyorlardı. Fakat Ebu Leheb: “Evde çoluk çocuk var, karanlıkta onlar da bir zarar görebilirler” diyerek mani oldu.

Bazıları, bu gecikmenin sebebini şöyle açıklamışlardır: Peygamber’i gün ışığında Benî Haşim’in gözleri önünde öldürmek istiyorlardı; ta ki Benî Haşim katilin belli bir kişi olmadığını görsün. (3)

Nihayet gecenin kara perdeleri ortadan kalktı ve fecr-i sadık ufuğun göğsünü yararak ortaya çıktı. Müşrikler, acaip bir heyecan ve içindeydiler. Az sonra hedeflerine ulaşacaklarını sanıyorlardı. Ellerinde kılıç, özel bir heyecan ve seviçle Peygamber’in odasına girdiler. O sırada Ali (a.s.) üzerindeki yeşil abayı açarak ayağa kalktı ve son derece soğukkanlılıkla : “Ne istiyorsunuz?” dedi. “Muhammed’i arıyoruz, o nerededir?” dediler. Ali (a.s.) “Onu, bana mı teslim etmiştiniz ki, şimdi benden istiyorsunuz?” şeklinde cevap verdi.

Düşman askerleri sinirden küplere binmiş, adeta boğazları tıkanmıştı. Sabaha kadar beklediklerine de çok pişman idiler ve suçu Ebu Leheb’in boynuna yıkıyorlardı.

Kureyşliler, planlarının suya düşmesinden ve açık bir hezimete uğramalarından dolayı çok öfkelenmiş, Peygamber’e karşı olan hınçları daha bir artmıştı. Fakat henüz geç değildi. Muhammed ya Mekke’de saklanmış olmalıydı yahut da Medine yolundaydı; henüz ellerinden kurtulmuş sayılmazdı.

SEVR MAĞARASI’NDA

Peygamber (s.a.a) hicretin ilk üç gecesini Ebu Bekir ile beraber Mekke’nin güneyinde (Medine’nin ters istikametine) düşen Sevr mağarasında geçirdi. Burası kesindir. Fakat nasıl oldu da Peyamber, Ebu Bekir ile birlikte o mağaraya gitti? Bu husus tarihte tamamen gizli kalmıştır. Kimilerine göre bu birliktelik tesadüfen olmuş; Peygamber onu yolda görmüş ve kendisiyle beraber götürmüştür. Bazıları da Peygamber’in hicret gecesi Ebu Bekir’in evine gidip, gece yarısı beraberce evden çıkıp Sevr mağarasına gittiklerini nakletmişlerdir. Kimileri de: “Ebu Bekir Peygamber’i arıyordu, Ali (a.s.) ona Peygamber’in saklandığı yeri bildirdi” diyorlar. (1)

Nasıl olursa olsun, siyer yazarlarının birçoğu, bu birlikteliği halifenin iftiharlarından bilmiş, onu halifenin faziletlerinden biri olarak ballandıra ballandıra anlatmışlardır!

KUREYŞ PEYGAMBER’İ ARIYOR

Peygamber’i daha çok Mekke’nin kuzey kesimlerinde arıyorlardı. Oysa Peygamber, onları şaşırtmak için Mekke’nin güneyine gitmiş, Sevr mağarasına saklanmıştı. Peygamber’in ayak izini çok iyi tanıyan Ebu Kürz, ayak izlerini takip ederek mağaranın yakınlarına kadar gitmiş; “O, buraya kadar gelmiştir, mağaraya saklanmış olabilir, içinizden biri gitsin mağaraya baksın” demişti.

Bazıları mağaranın önüne kadar gittiler. Fakat mağaranın kapısına örümcekler ağ germişti; güvercinler orada yumurtlamışlardı. Bu durumu görünce: “Buraya insanoğlu girmişe benzemiyor” diyerek geri döndüler. (2)

Arama çalışmaları üç gün devam etti. Üç günden sonra Peygamber’i bulmaktan me’yus olunca da yerlerine oturdular.

HAKİKAT UĞRUNA FEDAKÂRLIK

Tarihin bu sayfasındaki önemli olan nokta, Hz. Ali’nin (a.s.) hakikat uğruna fedakârlığı, ona aşık olan kişilerin sıfatlarındandır. Sadece hakikati diriltme uğruna can, mal ve şahsiyet gibi bütün maddi ve manevi sermayelerinden geçen kimseler, “Hakikat Âşıkları” safında yer alabilirler.

O heyecanlı gecede Hz. Ali’nin Peygamber’in (s.a.a) yatağında yatması, onun ne denli hakikat aşığı olduğunu göstermektedir. Bu tehlikeli işe ikdam etmesinin tek nedeni, toplumun saadetini içeren din-i mübinin bekası idi.

Âlemlerin Rabbi, Kur’an-ı Kerim’de bu fedakârlığı övmüş, onu Allah’ın rızasını kazanmak için bir muamele olarak nitelendirmiştir. Müfessirlerden birçoğunun nakline göre şu ayet bu hususta nazil olmuştur: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını kazanmak için nefsini (canını satar). Allah, kullarına çok merhametlidir.” (1)

Bu amel, öyle bir öneme sahiptir ki, büyük İslam âlimleri, onu Emirülmüminin’in en büyük faziletlerinden biri saymışlardır. (2)

Fakat güneş her zaman için bulutlar arkasında kalamayacağı gibi hakikatler de bir gün ortaya çıkar.

Muaviye’nin, nübüvvet hanedanı, özellikle de Emirülmüminin’e karşı düşmanlığı hiç bir kimseye gizli kalmış değildir. O, sahabeden bazısını satın alarak yalan hadisler uydurmuş ve bu ameliyle tarihin parlak sayfalarını karalamak istemişti, fakat buna asla muvaffak olamadı.

SEMERE B. CÜNDEP

Ömrünün sonlarında Muaviye’nin sarayına gitmiş, ondan bir miktar para alarak hakikatleri tahrif ediyordu. Bir gün Muaviye ondan, minbere çıkıp millete mezkûr ayetin Ali’nin değil de onun katili Abdurrahman b. Mülcem’in hakkında nazil olduğunu söylemesini istedi. Bu iş karşılığında ona yüzbin dirhem vaadetti. Semere yüzbin dirheme razı olmadı. Muaviye ücreti dört yüzbin dirheme kadar yükseltti. Tamahkâr ihtiyar razı oldu. Hakikatleri tahrif etmeye kalkışarak Resulullah’ın zamanında da kara olan hayatını daha bir kara etti. O, mescidin kalabalık olduğu bir sırada minbere çıktı ve: “Bu ayet, Abdurrahman b. Mülcem’in hakkında nazil oldu, Ali’nin hakkında böyle bir şey inmedi” dedi.

Saf insanlar, hemen onun sözüne inandılar. Hâlbuki söz konusu ayet nazil olduğu sıralarda Yemen’li Abdurrahman Hicaz’da değildi; belki de anasından bile doğmamıştı.

Bunu hiç düşünmediler. Fakat her zaman için böyle devam edemezdi. Bilahare Muaviye hanedanın hükümeti son buldu; o dönemin yalancılarının yalanları bir bir su yüzüne çıktı. Hakikat güneşi, cehalet ve iftira bulutlarının arkasından tulu etti. Bütün asırlarda muhterem müfessirler ve değerli muhaddisler, mezkûr ayetin Leylet’ül-Mebit’te Ali’nin (a.s.) fedakârlığı hakkında indiğini itiraf etmişlerdir. (1)

“Semer b. Cündep, Benî Ümeyye döneminin hiyanetkâr unsurlarından biridir. Semere hakikatleri tahrifte yukarıda dediğimizle yetinmeyip İbn-i Ebi’l-Hadid’in nakline göre sözlerine şunu da ekledi: “Ali’nin hakkında ise şu ayet inmiştir: “İnsanlardan öylesi de vardır ki, dünya hayatına ilişkin hareketleri senin hoşuna gider, kalbindekine de Allah’ı şahid tutar, hâlbuki o düşmanların en yamanı, en inançsızıdır.” (Bakara 204)

Ziyad’ın Irak valisi olduğu dönemde Basra’nın kaymakamı olan bu zat, Müslümanlar ve Ehl-i Beyt dostlarından sekiz bin kişiyi öldürdü. Ziyad b. Ebih, onu sorguya çekip: “Nasıl cür’et edip bu kadar adamı öldürdün? Bunların arasında suçsuz kişilerin de olabileceğini düşünmedin mi?” deyince “bunların iki mislini dahi öldürebilirim” dedi.

Bu adamın hayatının kara sayfaları, bu sayfalara sığacak kadar değildir.

Bu şahıs, Peygamber (s.a.a)’in komşunun haklarına riayet hususundaki dileğini de reddetmiş, Peygamber de ona: “Gerçekten sen, zararlı bir adamsın, İslam’da ise başkalarına zarar verme yoktur” diye buyurdu.

İBN-İ TEYMİYYE’DEN BİR SÖZ

Ahmed b. Abd’ül-Halim-i Harrani-i Hanbelî (ölümü Hicri 728) ehl-i sünnet âlimlerinden biridir. Vahhabilerin inançlarından birçoğu onun fikirlerinden kaynaklanmaktadır. O’nun Peygamber, Emirülmüminin’in ve Ehl-i Beyt hakkında özel inançları vardır. İnançlarının çoğunu “minhac-üs-sünne” kitabında beyan etmiştir. Sapık inançlarından dolayı onunla çağdaş olan ulemanının çoğu onu tekfir etmişlerdir.

Emirülmüminin’in bu fazileti hakkında onun bir sözü vardır. (1) Gorülüyor ki, bazı cahil ve kapasitesiz kişiler, O’nun sözlerine aldanarak sorup araştırmadan o sözleri halkın arasında yayıyorlar. Bu yüzden burada onun sözlerini nakledip cevabını vermek istiyoruz. O şöyle diyor: “Onun için bir fazilet sayılmaz. Çünkü Ali, o gece kendisine bir şey olmayacağını iki yoldan anlamıştı:”

1) Peygamber’in kendisinden bunu duymuştu. Hani Peygamber o gece Ali’ye şöyle buyurmuştu: “Ya Ali, bu gece benim yatağımda yatman icap ediyor. Onlar sana hiç bir şey edemiyeceklerdir.”

2) Peygamber (s.a.a), yanında bulunan emanetlerin sahiplerine iade edilmesini, alacaklıların alacaklarının ödenmesini Ali’nin üzerine bırakmıştı. Ali bundan, kendisine bir şey olmayacağını anlamıştı.

Yoksa Peygamber bu işi ona değil başka birine bırakırdı.

İbn-i Teymiye’nin sözlerine ayrıntılı bir cevap vermeden önce kısa bir cevap vermek istiyoruz:

İbn-i Teymiye, bir fazileti inkâr etmek isterken farkında olmadan daha üstün bir fazileti isbat etmiştir. Zira Ali’nin, Peygamber’in sözüne olan imanı, ya normal bir iman idi veyahut da çok kuvvetli bir iman idi. Eğer imanı, normal bir iman idiyse, demek ki öldürüleceğine ihtimal verdiği halde bu işe ikdam etmiştir, sağ ve salim kalacağını bilerek değil. Çünkü normal bir iman, insana yakin getiremez. Normal bir imana sahip olan kişiler için (ki Ali (a.s.) yüzde yüz bunlardan değildir) Peygamber’in sözünden yakin hâsıl olmaz; zahirde kabul etseler de kalpleri hiç bir zaman mutmain olamaz. Yok, eğer imanı, fevkalede kuvvetli bir iman idi de Peygamber’in sözünden, kendisine bir şey olmayacağına yakin etmişdiyse, o zaman Ali için daha üstün bir fazilet isbat edilmiş oluyor. Çünkü kişinin imanı, Peygamber’den duyduğu şeye apaydın gün gibi yakin edecek bir derecede olursa böyle bir iman hiç bir şeyle mukayese edilemez. Böyle bir imana sahip olmanın neticesi olarak peygamber ona: “Benim yatağımda yat düşmanların saldırısında sana hiç bir şey olmayacaktır” dediği zaman herhangi bir şüphe ve vesveseye kapılmadan mutmain bir kalp ile gidip onun yerinde yatıyor.

Böylece İbn-i Teymiye “Ali kendisine bir şey olmayacağını biliyordu; sadık ve musaddak olan Peygamber bunu ona haber vermişti ” derken farkında olmadan Ali için imanın en üstün derecesinden ibaret olan bu en büyük fazileti isbat etmiş bulunuyor.

AYRINTILI CEVAP

İbn-i Teymiye’nin birinci delilinin cevabında diyoruz ki: “Sana hiç bir şey olmayacaktır, kötü bir durumla karşılaşmayacaksın” cümlesini büyük tarihçilerden bir kısmı nakletmemiştir. (1)

Sadece İbn-i Esir (1) ve Taberî (2) mezkûr cümleyi nakletmiştir.

Zannedersem onların bu konudaki kaynağı İbn-i Hişam Sire’sidir. (3)

Çünkü konuyu aynen onun gibi anlatmışlardır. Hatta bu konudaki ibareleri de İbn-i Hişam’ın ibarelerinin aynıdır.

Üstelik bizim bildiğimiz kadarıyla Şia âlimleri hadiseyi bu şekilde anlatmamışlardır.

Şeyh Muhammed b. Hasan Tusi, “Emali” adındaki kitabında hicret hadisesini geniş bir şekilde anlatmışlardır. Mezkûr cümleyi de az bir değişiklikle nakletmiştir.

Fakat hadisenin şekli Ehl-i Sünnet kitaplarındakinden farklıdır. Şeyh Tusi açıkça naklediyor ki: “Ali (a.s.) Leylet’ül-Mebitten sonraki iki gecede gece yarıları Hind b. Ebi Hale ile beraber Resulullah’ın huzuruna vardı. O iki geceden birinde Peygamber (s.a.a) Ali’ye şöyle buyurdu:”

“Ya Ali! Bu andan itibaren onlar sana bir şey yapamıyacaklar.”

Bu cümle, İbn-i Hişam, Taberî ve İbn-i Esir’in naklettiği cümlenin takriben aynısıdır. Ne var ki, Şeyh Tusi’nin nakline göre Peygamber bu cümleyi ikinci veya üçüncü gece buyurmuştur, birinci gece değil.

Bir de bu konuda bizim için en iyi delil, Ali’nin (a.s.) kendi sözüdür. Ali (a.s.) açıkça bu işini, hakikat yolunda bir nevi fedakârlık sayıyor. Nitekim burada tercümesini, dipnotta da metnini aktardığımız şiirlerinde Hz. Ali (a.s.) bu hakikati tasrih etmektedir. Bu şiirler, “El-Füsül’ül-Mühimme” (s.48) ve diğer kitaplarda naklonulmuştur.

O şiirden üç beytin tercümesi özetle şöyle: “Ben kendi canımı tehlikeye atarak yeryüzüne ayak basanların en iyisini, Muhammed’i kurtardım. Müşrikler onu öldürmek için bir düzen kurmuşlardı, fakat Allah’u Zül-Celâl onu, onların mekr-u hilesinden korumayı irade etmişti.

Ben her an düşmanın saldırmasını beklediğim, ölüm ve esareti göz önüne aldığım bir halde onun yatağında sabahladım”

Hz. Ali’nin bizzat kendisi her şeyi böyle açıkça beyan ettikten sonra artık İbn-i Hişam’ın sözünü – ki yanlış olduğuna dair birçok delilimiz vardır- kabul etmenin hiç bir anlamı kalmaz.

İbn-i Hişam, İbn-i İshak’ın “sire”sini özetlediğine göre bu yanlışlık, büyük bir ihtimalle özetleme sırasında vücuda gelmiştir. İbn-i Hişam, hadiseleri özetle nakletmek istediğine göre sadece o cümleyi nakletmiştir. Cümlenin ne zaman denildiği onun için önemli olmadığı için de zamanını beyan etmemiştir. Sözümüzün diğer bir delili de, hem Ehl-i Sünnet, hem Şia âlimlerinden birçoğunun naklettiği meşhur bir hadisedir. Hadis şöyledir:

“Allah Teâla Leylet’ül-Mebitte Cebrail ve Mikail’e hitaben: “Ben, siz ikinizden birisi için ölümü, diğeri için hayatı, mukadder edersem, hanginiz gönüllü olarak ölümü seçer, hayatı ötekisine bırakırsınız?” diye buyurdu. Hiç biri gönüllü olarak ölümü kabul etmeyince Allah Teâla: “Bu anda Ali, kendisi için ölümü, Peygamber için hayatı seçmiştir” buyurdu ve daha sonra onlara yeryüzüne inip Ali’yi korumayı üstlenmelerini emretti.” (1)

İbn-i Teymiye’nin ikinci deliline gelince… Biz zannediyoruz ki, Hicret hadisesinin devamı açıkça anlatılırsa, bu mesele de hallolacaktır.

HİCRET HADİSESİNİN DEVAMI

Peygamber’in müşriklerin elinden kurtulmasının ilk merhaleleri, başarıyla gerçekleşti. Peygamber-i Ekrem gece yarısı Sevr mağarası’na sığınarak onların düzenlerini suya düşürdü. Peygamber en korkunç ve tehlikeli anlarda bile çok sakin ve mutmain idi. Hatta o hassas anlarda Ebu Bekir’e “Hüzne kapılma, hiç şüphesiz Allah bizimledir” (1) diyerek ona teselli veriyordu.

Peygamber (s.a.a) üç gün mağarada idi. Bu üç gün içerisinde Şeyh Tusi’nin nakline göre Ali (a.s.) ve Hatice’nin oğlu Hind b. Ebi Hale, müverrihlerin çoğunun nakline göre de Ebu Bekir’in oğlu Abdullah ve çobanı Amir b. Fuheyre, Peygamber’in huzuruna varıyorlardı.

İbn-i Esir şöyle yazıyor: “Ebu Bekir’in oğlu, gündüz Kureyş’ten duyduklarını geceleyin Resulullah ve babasına anlatıyordu. Onun çobanı da koyunları mağaranın yakınlarına getiriyor, Peygamber ve Ebu Bekir’e onların sütünden veriyordu. Geceleyin Mekke’ye dönerken de Abdullah, ayak izlerinin silinmesi için sürünün önünde yürüyordu. Şeyh Tusi Emali’de şöyle diyor: “Leylet’ül-mebitten sonraki gecelerin birinde Ali (a.s.) ve Hind b. Ebu Hale, Peygamber’in yanına gittikleri bir zamanda Peygamber, Ali’ye iki deve hazırlamasını emretti. Ebu Bekir: “Ben önceden ikimiz içinde deve hazırlamışımdır” dedi. Peygamber: “Devenin parasını alırsan, kabul ederim” diye buyurdu; sonra Ali’ye devenin kıymetini ödemesini emretti.”

Resul-i Ekrem o gece Sevr mağarası’nda Ali’ye bir de şunu buyurdu: “Ya Ali! Yarın Mescid’ül-Haram’da yüksek bir sesle ilan et ki: ‘Kimin Muhammed’in yanında bir emaneti veya bir alacağı varsa gelsin alsın'” Daha sonra Fatımalar hakkında (maksat, kendi aziz kızı Fatıma, Ali’nin annesi Esed kızı Fatıma ve Zübeyr’in kızı Fatıma) dır dır. Bazı tavsiyelerde bulunarak onların ve Benî Haşim’den gönüllü olanların hicret etmeleri için gerekli hazırlıkları görmesini emretti.

İşte bu anda İbn-i Teymiye’nin birinci delilini teşkil eden “Onlar, bundan böyle sana hiç bir şey edemezler” cümlesini buyurdu.

Gördüğünüz gibi Peygamber, Leylet’ül-Mebit’ten sonraki gecelerde kendisi mağaradan çıkmaya hazırlandığı bir sırada bu cümleyi buyurmuştur.

Halebî kendi Sire’sinde: “Ali’nin, Sevr mağarasında Peygamber’in huzuruna vardığı gecelerden birinde Ali’ye buyurduğu sözlerden biri de emanetlerin sahiplerine verilmesi ve borçların ödenmesi idi” dedikten sonra Ed-Dürr’ül-Mensur kitabının yazarlarından naklen: “Ali, hicret gecesinden sonra da Peygamber ile görüşüyordu” diyor. Sözün kısası şu ki: “Şeyh-i Şia merhum Tusi, muteber senetlerle emanetlerin, sahiplerine verilmesi emrinin Leylet’ül-Mebitten sonraki gecelerde sadir olduğunu naklettikten sonra biz artık bu sahih nakil ile uğraşıp insanların zihnini meşgul etmemeliyiz. Zahirinden Peygamber (s.a.a)’in bütün tavsiyeleri bir gecede, yani Leylet’ül-Mebitte ettiği anlaşılan Ehl-i Sünnet tarihçilerinin nakline gelince.. Bunu şöyle tevcih edebiliriz: Bu tavsiyelerin edildiği zaman, onlar için önemli olmadığından dolayı onlar sadece tavsiyelerin kendisini nakletmişler, zamanına değinmemişlerdir.

MAĞARADAN ÇIKMALARI

Peygamber’in emri ile Ali (a.s.), dördüncü gece “Üreykıt” adında güvenilir bir kılavuzun eşliğinde mağaraya üç deve gönderdi. Devenin veya kılavuzun sesini duyunca Peygamber ve yol arkadaşı, mağaradan çıkıp dağın aşağısına gelerek develerine bindiler ve Mekke’nin aşağısından gelerek yola çıkarak sahile paralel bir çizgide, İbn-i Hişam’ın Sire’sinde ve Tarih’i İbn-i Esir’in dipnotunda bütün özellikleriyle zikrolunan menzilleri katederek Yesrib’e gitti. Bu hadise, müslümanlar için tarihin başlangıcı oldu. Müslümanlar, bütün olayların zamanını Hicri takvim ile belirlerler.

NEDEN HİCRET HADİSESİ MÜSLÜMANLAR İÇİN TARİHİN BAŞLANGICI OLDU?

İslam dini, semavi dinlerin en kâmilidir. İslam, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın şeriatlerinin daha kâmil bir şeklidir ki, bütün çağlarda uygulanabilir. Müslümanlar Hz. Mesih’e karşı olan bütün saygılarına rağmen onun miladını, doğum gününü tarihin başlangıcı olarak kabul etmemelidir. Çünkü Müslümanlar müstakil bir millettirler, müstakil bir takvimleri olmalıdır, bu hususta başka bir millete tabi olmamalıdırlar. O güne kadar Arapların takvimi am’ül-Filden (Ebrehe’nin fillerle Mekke’ye saldırıp Kâbe’yi harap etmek istediği yıl) başladı. Resul-i Ekrem’in doğumu da bu yılda, vaki olmuştu. Fakat o gün İslam ve imandan bir eser olmadığı için Peygamber’in doğumu tarihin başlangıcı olarak kabul edilmedi. Çünkü o günler müslümanların sayısı üç kişiyi aşmamaktaydı. Ama Hicret’in ilk yılında Müslümanlara büyük bir zafer nasib oldu. Medine’de müstakil bir devlet kurdular ve böylece avarelikten kurtuldular. Bu yüzden takvimlerini hicret hadisesinden başlattılar. Bu güne dek her türlü hayır ve şerrin tarihini ona göre belirlerler Resul-i Ekrem’in (s.a.a) hicretinden bu güne kadar Ay yılı hesabıyla bin üç yüz seksen üç, Güneş yılı hesabıyla da bin üç yüz kırk iki yıl geçmektedir. (1)

İslam Tarihine Hicri Yılını Esas Alan Resulullah Kendisidir. Hicri Tarihi Yerine diğer Herhangi bir Tarihi Esas Almak Resulullah’ın Sünnetinden Yüz Çevirmek Demektir.

İnsanın sosyal hayatında belirli bir tarihin (yıl, ay, hafta ve günün) var olması hayati bir öneme sahiptir. Sosyal hayatın çarkları onsuz hareket edemez. Bu, o kadar açıktır ki, delil getirmeye bile ihtiyacı yoktur.

Siyasi ve askeri antlaşmalar, ticari anlaşmalar, ticari havaleler ve senetler, borçların ödenmesi ve yazılan mektuplarda belirli bir tarih olmazsa hayat tamamen felce uğrar. Ashab, Peygamber’e (s.a.a) Ay’ın ilk doğuşunda ince bir hilal şeklinde olup sonra yavaş yavaş dolunay haline gelip ve daha sonra tekrar küçülmeye başlayıp önceki haline gelmesinin sebebini sordu. Bunun üzerine, İlahi vahiy nazil oldu ve bunun hikmetlerinden birini beyan etti: “Ayın değişik şekillerde oluşu, insanların vakti tanıyıp dini ve içtimai vazifelerini vakti vaktinde yerine getirmeleri içindir.”

Her milletin belirli bir tarihi olmalıdır. Bu tartışma kabul etmez. Fakat acaba nasıl bir hadise tarihin başlangıcı olmalıdır? Bunu belirlemek için ne gibi ölçüler göz önünde bulundurulmalıdır?

Bu sorunun cevabı çok basittir. Şöyle ki: Eğer bir millet, parlak bir geçmişe, asil bir kültür ve medeniyete, müstakil bir din ve şeriata, büyük ilmi ve siyasi şahsiyetlere sahipse kurtulmuştur. Böyle bir millette de dini ve içtimai hayatlarındaki en büyük hadiseyi kendileri için tarihin başlangıcı etmeli ve ister o büyük hadiseden önce, ister sonra vuku bulan hadiselerin zamanını ona göre tayin etmeli ve bu yolla kendi şahsiyetin sağlam bir temele oturtup, kendisini bağımlılık ve diğer asimilasyondan kurtarmalıdır.

TARİH BAŞLANGICI OLARAK NEDEN PEYGAMBER’İN HİCRETİ ESAS ALINDI?

İslam tarihinde Resul-i Ekrem’in şahsiyetinden daha üstün bir şahsiyet ve hicret hadisesinden daha önemli ve daha yararlı bir hadise mevcut değildir. Çünkü Peygamber’in hicreti, insanlık tarihini değiştirdi; Peygamber ve Müslümanlar baskı muhitinden kurtulup musait ve serbest bir muhite kavuştular; Medine’liler Peygamber’i sıcak bir şekilde karşıladılar, bütün imkânlarını İslam uğruna adadılar. Kısa bir müddet sonra bu hicretin bereketi ile Müslümanlar siyasi ve askeri müesseselerini kurdular, önce yarımadada, bir müddet sonra da dünya çapında güçlü bir devlet oldular, misli görülmemiş büyük bir medeniyetin temelini attılar. Eğer hicret hadisesi vuku bulmasaydı, İslam Mekke’nin baskı muhitinde heder olup, gider ve insanlık âlemi bu büyük ilahi feyizden mahrum kalırdı.

İşte Hicret hadisesi böyle büyük bir ehemmiyete sahip olduğu için müslümanlar, tarih başlangıcı olarak onu esas aldılar.

O günden yaklaşık olarak bin dört yüz yıl kadar bir müddet geçmektedir. İslam milleti on dört asırlık iftihar dolu hayatını geride bırakmış, onbeşinci yüzyılın eşiğine gelmişlerdir.

TARİH BAŞLANGICI OLARAK HİCRETİ ESAS ALAN KİMDİR?

Tarihçiler arasında meşhur olduğu üzere ikinci halife, Emirülmüminin’in (a.s.) tasvip ve işaretiyle tarihin başlangıcı olarak Peygamber’in hicretini aldı ve resmi mektup ve belgelere ona göre tarih bırakılmasını emretti. Fakat Resulullah’ın mektuplarına ki büyük bir bölümü tarih, hadis ve siyer kitaplarında mevcuttur- ve diğer belgelere dikkat edilirse, hicreti tarihin başlangıcı tayin eden ve mektuplarına ona göre tarih koyan ilk kimsenin, bizzat Peygamber (s.a.a) olduğu ortaya çıkar.

Burada örnek olarak Peygamber’in tarihli mektuplarından bir kaçına işaret edip sonra bu husustaki diğer delillere başlayacağız.

PEYGAMBER’İN TARİHLİ MEKTUPLARINDAN BİR KAÇ ÖRNEK

1) Selman, Peygamber’e, kendisi, kardeşi Mahbendaz ve ailesi için faydalı ve öğretici bir vasiyet yazmasını rica etti. Peygamber (s.a.a) Ali’yi (a.s.) çağırdı ve bazı sözler imla etti, Ali de yazdı. Bu vaziyetin sonunda şu ibaret yazılmıştır:

“Bu mektubu Ali b. Ebi Talib, Resulullah’ın (s.a.a) emri ile hicretin dokuzuncu yılının Receb ayında yazdı.” (1)

PEYGAMBER’İN (S.A.A) MEKKE’DEN MEDİNE’YE HİCRETİNİN KROKİSİ

2) Meşhur tarihçi Belazüri, Fütuh’ül-Büldan adlı kitabında Peygamber’in mukanna yahudileri ile antlaşmasının metnini nakletmiştir. Belazüri mezkûr kitapta şöyle diyor: “Mısırlı bir adam bu antlaşmanın metnini eski ve kırmızı deri üzerinde görmüş ve onu istinsab etmiş, bir gün bana okumuştu. Antlaşmanın sonunda şu ibareler mevcuttur: “Sizin için kendim ve Ehl-i Beytim’den başka bir emir tanımıyorum. Bunu Ebu Talib oğlu Ali dokuzuncu yılda yazdı.” (2)

3) Halid, b. Velid’in Dimeşk halkı için düzenlediği barış mektubunun sonunda şu ibaret yazılmıştır: (Hicri) on üçüncü yılda yazıldı. (3)

Bilindiği gibi Dimeşk, birinci halifenin hayatının son günlerinde fethedildi. Hicri takvimin ikinci halifenin emri ve Emirülmüminin’in tasvibiyle resmi olduğunu iddia edenler, bunun hicretin on altı veya on yedinci yılında olduğuna inanmaktadırlar. Oysaki bu mektup, o tarihten dört yıl önce düzenlendiği halde tarihi hicri takvim esasında tespit edilmiştir.

4) Peygamber’in imlâsı ile İmam Ali’nin Necran hıristiyanlarına yazdığı barış antlaşmasının sonunda şu cümle vardı:

“Peygamber(s), Ali’ye (a.s.) emretti ki, antlaşmanın hicri beşinci yılda yazıldığını yazsın.” (4)

Bu cümle, açıkça hicri takvimin kurucusunun bizzat Peygamber’in kendisi olduğunu isbat etmektedir. Çünkü bu antlaşmaya hicri takvim ile tarih bırakılmasını emreden Peygamber’in kendisidir.

5) Sahife-i Seccadiyye’nin evvelinde Cebrail’in, Peygamber’in rüyasını tabir ederken şöyle dediği nakledilmiştir: “İslam’ın değirmen taşı senin hicretinden on yıl sonraya kadar dönecek, sonra otuz beş yıl duracaktır. Hicretin otuz beşinci yılında tekrar dönmeye başlayacak, beş yıl dönecektir. Ondan sonra bu taş, delâlet mihveri etrafında dönecektir.” (5)

6) İslam muhaddisleri, Peygamber’in Ümm-ü Seleme’ye: “Ciğer parem Hüseyin, hicretimin altmışıncı yılında öldürülecektir” buyurduğunu nakletmişlerdir. (6)

7) Enes ashabtan naklen Peygamber’in ashaba hitaben şöyle buyurduğunu naklediyor: “Sizlerden bazıları benim hicretimden yüz yıl geçtikten sonra gözlerini bu dünyaya yumacaktır” (7)

8) Ashab, Resulullah’ın hayatında vuku bulan hadiselerin zamanını, Peygamber’in hicretini esas alarak tayin ediyordu. Mesela “Falan hadise hicretin falanca ayında vuku buldu” diyorlardı.. Örneğin: “Kıble, Mescid’ül-Aksa’dan hicretin on altıncı veya on yedinci ya da on sekizinci ayında Kâbe’ye doğru değiştirildi. Ramazan ayının orucu hicretin on sekizinci ayının başında farz oldu” diyorlardı.

Peygamber tarafından gönderilen grubun başkanı Abdullah b. Enis: “Ben pazartesine rastlayan Muharrem’in beşinci günü, hicretin elli dördüncü ayında Medine’den çıktım” diyor. (8)

Muhammed b. Seleme, Kırta gazvesi hakkında şöyle diyor: “Muharrem’in sonunda Medine’den ayrıldım. Ondokuz günden sonra Muharrem’in son gecesinde Peygamber’in hicretinin elli beşinci ayında Medine’ye geri döndüm.” (9)

Bu örnekler, Müslümanların hicri beşinci yıla kadar ayları saymak suretiyle olayların tarihini belirlediklerini göstermektedir.

Beşinci yılda Peygamber’in emriyle ayın yerini yıl aldı. Dördüncü sayılı mektupta geçtiği gibi Peygamber, Ali’ye Necran Hıristiyanlarına yazılan mektubun tarihinin hicri yılı esasına yazılmasını emretmişti.

9) İslam muhaddisleri Zühri’den naklederler: Peygamber, Medine’ye girdiği zaman bir tarih belirlemesini emretti ve Rebi’ül Evvel ayı (Peygamber’in Medine’ye girdiği ay) tarihin başlangıcı olarak tayin edildi.

10) Hâkim, İbn-i Abbas’tan naklen: “Hicri tarih, Peygamber’in Medine’ye girdiği yıldan başladı. Abdullah b. Zübeyr de o yılda doğdu” diyor.

Bütün bunlar, Resul-i Ekrem’in Medine’ye girdiği ilk günden itibaren İslam Tarihi’ni belirlediğini isbat etmektedir. Ne var ki, bir müddete kadar yılları saymak yerine ayları sayıyorlardı. Beşinci yıldan itibaren yılları saymaya başladılar.

BİR SORUNUN CEVABI

Bazıları şöyle bir soru sorabilirler: Eğer Peygamber’in kendisi, hicreti tarihin başlangıcı olarak tayin etmişse, o zaman muhaddisler ve tarihçilerden çoğunun naklettiği haberi ne yapmalıyız?

Haber şöyle: “Bir adamın birisinden alacağı vardı. Adam alacağının senedini ikinci halifeye getirdi. Alacağının Şaban ayına kadar ödenmesi lazımdı. Halife: “Maksat hangi Şaban’dır. Bu yılınki mi, geçen yılınki mi? Yoksa gelecek yılınki mi?” diye sordu. Senette bu belirlenmemişti. Bu yüzden halife ashabı topladı ve: “Millet için bir tarih belirleyin ki, onunla borçlarının vadesini bilsinler” dedi. Ashaptan bazısı: “Bu konuda İran’lılara uyalım” dediler. İran’lılar hadiselerin tarihini belirlemede bir padişah ölüp yerine diğer bir padişahın geçtiği günü esas alıyorlardı. Bazıları: “Romalıların tarihine uyalım” dediler. Kimisi: “Peygamber’in doğum gününü tarih başlangıcı edinelim” dedi. Kimisi de: “Peygamber’in bi’setini tarih başlangıcı olarak ele alalım” dedi. Bu görüşlerin hiç biri beğenilmedi. Bu arada Ali (a.s.) : “Peygamber’in hicretini esas alalım. Çünkü Peygamber hicrette veladet ve bi’setinden daha görkemli idi” buyurdu. İkinci halife bu görüşü beğendi ve bir genelge yayımlanacak Peygamber’in (s.a.a) hicretinin tarihin başlangıcı edilmesini emretti. (1)

Ya’kubî, bu genelgenin hicretin on altıncı yılında yayımlandığını yazıyor. (2)

CEVAP

Tarihin bu bölümü, Peygamber (s.a.v)’i hicri tarihin kurucusu olarak tanıtan yukarıdaki deliller karşısında bir şey isbat edemez. Üstelik hicri tarihin kurucusu Peygamber olup tarihe fazla ihtiyaç duyulmadığından dolayı zamanla unutulmuş ve resmiyet kazanmamış; fakat ikinci halifenin zamanında ilişkiler genişlediği için tarihe fazla ihtiyaç duyulmuş ve resmiyet kazanmıştır, şeklinde tevcih edilebilir.

İKİ ÖNEMLİ HATIRLATMA

1) Ashabın ikinci halifeye verdikleri önerilerde başlangıç olarak Hz. Mesih’in doğumunu esas alan hristiyan miladı takvimden asla söz edilmemiştir. Bunun sebebi şurdur ki: Hicri dördüncü yüzyılda, bir takım takribi muhasebeler yapılarak miladi takvim Hristiyanlar arasında resmiyet buldu. Bu tarihten önce resmi ve yaygın bir tarih değildi.

2) İslam ülkeleri, bugün her zamankinden daha fazla vahdet ve birliğe muhtaçtır. Tarih birliği, vahdeti sağlayan amillerden biri olduğuna göre İslami tarihi korumaya çalışmalıdırlar. Bu yüzden İslam ülkeleri, bütün işlerini ve ilişkilerini hicri takvime göre yapmalı, ayarlamalılar ki İslami vahdeti daha sağlam bir temele oturtabilsinler. Bu işin gerçekleşebilmesi için büyük İslami şahsiyetler büyük bir İslami kongrede toplanıp İslam ülkelerini Hristiyanların miladi takviminden kurtarmalıdırlar.

İslam ve Arap ülkelerinden birçoğunun hicri takvimi bir kenara bırakıp miladi takvimi esas almaları gerçekten üzücü bir olaydır.

Hatta Ehl-i Sünnet camiası ulemasının lideri sayılan El-Ezher Üniversitesi’nin Şeyhi bile yazdığı mektuplara miladi takvimle tarih atıyor. En azından miladi tarihin yanında hicri tarihi de koysaydı yine iyi; ama bu kadarını bile yapmıyor. (1)

TAĞUTUN KOMPLOSU

İran, hicri tarihi dikkatle koruyup bütün işlerini ona göre yapan İslami ülkelerden biri idi. Fakat 1356 hicri şemsi yılının başlangıcında şah rejimi, islami tarihi şahinşahlık tarihi ile değiştirdi ve kitle haberleşme organları da bundan sonra bütün işlerde bu uydurma tarihin esas alınacağını yayınladılar. Tağut rejimi İslami tarihi değiştirip yerine şahinşahlık tarihi resmi ilan etmekle hükümetinin temellerini sağlam bir esasa oturtup zalim rejimini bir süre daha sürdürebileceğini zannediyordu. Ancak ilahi lütuf bu milletin haline şamil oldu ve İran’ın Müslüman halkı, büyük üstadımız Ayetullah’il-uzma İmam Humeyni’nin (r.a) Rehberliğinde kıyam ederek şahlık düzenini yıkıp yerine İslam Cumhuriyeti kurdular ve uydurma şahinşahlık tarihini, tarih çöplüğüne atıp tekrar Hicri tarihi esas aldılar. Burada şu noktayı da hatırlatmak istiyorum: Siyasi, askeri, dini ve kültürel ihtiyaçları karşılamak için her iki tarihten (Hicri kameri ve hicri şemsiden) istifade edilmelidir. Dini merasimler ve vazifeler birincisine göre yapılmalı; idari işler, yaz tatillerini tayin etmek ve dünya devletleriyle bir nevi uyum sağlamak için de ikincisinden istifade edilmelidir.

YOLCULUK PROGRAMI

Resulullah (s.a.a) yaklaşık olarak dört yüz km’lik bir yolu katetmeliydi. Hicaz’ın o yakıcı sıcağında bu mesafeyi kat edebilmek için doğru dürüst bir plana ihtiyaç vardı. Bir de yoldan geçen Araplar onları görüp Kureyş’e ihbar edebilirlerdi. Bu yüzden geceleri yol alıyor, gündüzleri istirahat ediyorlardı.

Güya bir adam, uzaktan Peygamber (s.a.v) ve yol arkadaşlarını görmüş, hemen Kureyş’e giderek onları ihbar etmiş. Süraka b. Malik b. Cu’şum-i Mudlici, ödülü tek başına almak için “onlar başka adamlardı” diyerek diğerlerini takipten caydırdı ve eve giderek silahını kuşandı ve süratli atına binip Peygamber ve yol arkadaşlarının dinlendiği yere vardı.

İbn-i Esir bu hususta şöyle yazıyor: “Bu manzara Peygamber’in yol arkadaşını çok üzdü. Resul-i Ekrem (s.a.v) tekrar: “Üzülme! Allah bizimle beraberdir” cümlesiyle ona teselli verdi. Süraka, keskin kılıcına ve bileğinin gücüne çok güveniyordu. Arab’ın en büyük ödülünü kazanmak için Peygamber’in (s.a.v) pak kanını dökmekte önünde hiç bir engel görünmüyordu. O sırada Peygamber (s.a.v) iman ve itminan ile dolu bir kalple: “Allahım! Bizi bu adamın şerrinden kurtar” diye duada bulundu. Peygamber’in (s.a.v) duasından kısa bir süre sonra Süraka’nın atı ürktü ve onu şiddetle yerlere çarptı. Süraka, gizli bir kuvvetin işin içinde olduğunu ve bu hadisenin Muhammed’e karşı olan kötü niyetinden iler geldiğini düşünerek yalvarırcasına Peygamber’e : “Devem ve kölem senin olsun; bana da ne buyursan emrinize hazırım” dedi. (1) Peygamber: “Benim sana ihtiyacım yoktur” buyurdu. Fakat merhum Meclisinin nakline göre Peygamber ona: “Geri dön ve bizi takip edenleri takibden caydır” diye buyurdu. Bu yüzden Süraka dönerken gördüğü herkese “bu istikamette Muhammed’den hiç bir eser yoktu” diyordu.

Şii ve Sünni siyer yazarları Mekke ve Medine arasını katederken Peygamber’den birtakım mucizelerin vuku bulduğunu nakletmişlerdir. Biz burada onlardan bazısına işaret ediyoruz: Ümmü Ma’bed yürekli ve faziletli bir kadındı. Kıtlık ve kuraklık yüzünden koyunlarının hepsi zayıflamış ve süt vermez bir hale gelmişlerdi. Kadının çadırının yanında güçsüzlükten sürüye katılmayıp orada kalan bir koyun vardı. Resulullah (s.a.v): “Ümmü Ma’bed! Bu koyun süt veriyor mu? diye buyurdu. Kadın: “Bu koyunun süt verecek hali mi var? Dedi. Resul-i Ekrem, Allah’ın adını diline cari ederek: “Ya Rabb! Bu koyunu bu kadın için bereketli kıl” diye dua etti.

Peygamber’in duasının neticesi koyunun memesinden süt akmaya başladı. Peygamber bir kap istedi ve koyunu sağdı. Kap sütle dolunca kabı Ümmü Ma’bed’e vererek: “Süt iç”dedi. O içtikten sonra kabı yol arkadaşlarına verdi. Herkesten sonra en sonunda kendisi içti ve: “Sakinin sırası, en sondur ve herkes ten sonra içmelidir” buyurdu.

Sonra tekrar koyunu sağdı ve sütle dolu kabı Ümmü Ma’bed ‘in yanına bırakarak Medine yoluna koyuldu.

Bu keramet siyer ve tarih kitaplarının birçoğunda zikrolunmuştur. (1) Tancıların dünya görüşünde böyle şeyler mümkün ve vakidir. Dua, tabiatı etkileyebilecek bir güce sahiptir. Bu tecrübeyle isbat olduğu gibi dini kitaplarda da bunun çok örnekleri vardır.

KUBA’YA GİRİŞ

Kuba, Medine’nin iki fersahlığında Benî Amr b. Avf kabilesinin merkezi idi. Resul-i Ekrem yol arkadaşları ile birlikte Rebi’ul-Evvel ayının on ikinci gününde Kuba’ya girdi ve Benî Amr kabilesinin büyüğü Külsüm b. Hedm’in evine indi.

Resul-i Ekrem (s.a.a) o haftanın sonuna kadar orada ikamet etti Bu kısa müddet zarfında Benî Amr kabilesi için bir mescid bina etti.

Bazıları hemen Medine’ye gitmeyi önerdiği halde Peygamber amcası oğlu Ali’nin gelmesini bekliyordu.

Resul-i Ekrem (s.a.a) hicret ettikten sonra Ali (a.s.) Mekke’de yüksek bir yere çıkarak: “Kimin Muhammed’in (s.a.a) yanında bir emaneti varsa gelsin emanetini benden alsın” dedi. Peygamber’in yanında emaneti olan kişiler, emanetlerinin alâmetlerini söyleyerek onları geri aldılar. Bu işi tamamladıktan sonra Peygamber’in vasiyeti üzerine Haşimi hanımları ezcümle Peygamber’in kızı Fatıma, Ali’nin annesi Esed kızı Fatıma, Zübeyr kızı Fatıma ve o güne kadar Müslümanları toplayıp gece yarısını “Zi Tuva” yoluyla Medine’ye hareket ettiler.

Şeyh Tusi, “Emali” adli eserinde (s.300) yazıyor ki: “Kureyş casuslarının, Ali’nin toplu halde hicret etmsinden haberleri oldu. Bu yüzden onu takip etmeye başlayıp “Zacnan” denilen yerde onunla karşılaştılar. Onlarla Ali’nin arasında birçok sözler geçti. Kadınların feryatları göklere yükselmişti. Ali (a.s.) İslam ve müslümanları savunmaktan başka çare kalmadığını gördü onlara: “Kim bedeninin parça parça olmasını, kanının dökülmesini istiyorsa buyursun yakına!” dedi. Bu cümleyi çok şiddetli eda etmişti. Kureyş me’murları meselenin ciddi olduğunu görünce geldikleri yoldan geri döndüler.”

İbn-i Esir diyor ki: “Ali, Kuba’ya girdiği zaman yürümekten ayakları yalanmıştı. Peygamber’e: “Ali geldi, fakat sizin yanınıza gelebilecek hali yoktur.” dediler.

Resulullah, hemen Ali’nin bulunduğu yere gitti. Gözü onunu yaralı ayaklarına ilişince gözyaşlarını tutamadı gözlerinden boşalan yaşlar ile Ali’yi kucaklayarak bağrına bastı. (2)

Peygamber (s.a.a) Rebi’ül-Evvel’in on ikisinde Kuba’ya girmiş, aynı ayın on beşinde da Ali orada Peygamber’e iltihak etmişti. (3) Bunu, Taberî’nin: “Ali, Peygamber hicret ettikten sonra üç gün Mekke’de kaldı ve bu müddet içerisinde Peygamber’in yanında bulunan emanetleri sahiplerine verdi.” (4) şeklindeki nakli de te’yid etmektedir.

MEDİNE’DE COŞKULU GÜNLER

Üç yıldan beri Peygamber’e iman eden her yıl Peygamber’le görüşmek için Mekke’ye temsilci gönderen ve her gün günlük namazlarında onun adını dillerine cari kılan Medine halkı, büyük önderlerinin Medine’ye geleceğini duyunca, bir düşünün nasıl sevinirler?

Aralarında nasıl büyük bir coşku vücuda gelir? O heyecanlı anları tavsif etmek belki de bizim gücümüzün dışındadır.

İslam ve onun yüce ve hayat bahşedici programlarına susamış Ensar gençleri daha Peygamber gelmeden önce Medine muhitini şirk ve putperestlik pisliğinden temizlemek için putları yakmışlardı.

Öyleki evlerde, çarşıda ve sokaklarda putperestlik görüntülerinden bir şey göze çarpmazdı. Örnek olarak okuyucuların dikkatini şu hikâyeye celbediyoruz:

Benî Seleme kulesinin büyüklerinden olan Amr b. Cümuh’un bir putu vardı. Putu evine bırakmış, ona tapıyordu. Kabiliyet gençleri bu tahtadadan putun hiçbir etkisi olmadığını ona anlatabilmek için putunu çalıyor, Medine halkının def-i haceti için kullandığı çukurlardan birine atıyorlar. Amr sabahleyin uykudan kalkıp putunu yerinde görmeyince aramaya başlıyor. Çok aradıktan sonra onu pislikler arasında buluyor. Putu alıp yıkadıktan sonra da yerine koyuyordu. Bu iş üç defa tekrarlanır. Son defasında Amr putun boynuna bir kılıç asıyor ve: “Bu âlemde bir etki sahibi isen kendini savun” diyor. Fakat bu işin hiçbir faydası olmuyor. Ertesi gün putunu bir köpek leşine bağlandığı hal-de bir kuyuda buluyor, kılıcı da onun yanında görmüyor. Bu durumları görünce insanın makamının taş, taç ve balçık karşısında boyun eğmekten çok daha yüce olduğunu anlıyor ve sonra puta hitap ederek bir şiir söylüyor.

O şiirlerden üç beytin tercümesi şöyle: “Andolsun Allah’a eğer geçek mabud olsaydın yerin kuyunun dibinde, köpek leş’inin yanında olmazdı. Hamd mahsustur büyük Allah’a ki, nimetler ondandır, O’dur bağışlayıcı barındırıcı ve cezalandırıcı. O’dur karanlık kabre girmeden önce beni kurtaran.” (1)

Resullah (s.a.a) Kuba’da bir kaç gün ikamet ettikten sonra Medine’ye hareket etti. Peygamber’in merkebi Seniyyet’ül-Veda’dan (Medine’nin yakınında bir yerin adı)aşağı inip Medine topraklarına ayak bastığı zaman sevinç marşları Medine’yi çınlatmaya başlamıştı. Marşları şu beyitlerle başlıyordu:

“Veda dağının sırtlarından dolunay doğdu bize. Allah’a çağıran bulundukça şükretmek farz oldu bize. Ey bize hidayet için gönderilen Peygamber, itaat olunan emirle geldin bize.”

Benî Amr b. Avf kabilesi, Peygamber’in Kuba’da ikamet buyurması hususunda çok ısrar etmişler: “Biz çalışkan ve yiğit kişileriz, seni savunabiliriz!” demişlerdiyse de Peygamber’in Medine’ye hareket ettiğini öğrenince en güzel elbiselerini giyip silahlarını kuşanarak Peygamber’i karşılamaya çıktılar. Yol boyunca kabile reisleri, Peygamber’in devesinin yularını tutup: “Ya Resulullah! Bizim evimizi şereflendirin” diyorlardı. Fakat Peygamber: “Deveyi kendi haline bırakın, o me’murdur” diyordu.

Peygamber’in devesi, Es’ad b. Zürare’nin himayesi altında (2) yaşayan Sehl ve Süheyl adında iki yetim çocuğa ait olan geniş bir arsada çöktü. Ebu Eyyub’un evi o arsanın yakınında idi. Ebu Eyyub’un annesi fırsattan istifade Peygamber’in yol eşyasını evine götürmüştü. Peygamber’i konuk etme hususunda çekişme devam ediyordu. Peygamber çekişmeye son vermek için: “Benim yolculuk eşyalarım nerededir?” dedi. “Ebu Eyyub’un annesi götürdü” dediler. Peygamber (s.a.a) “Kişi eşyasının yanında olur” buyurarak Ebu Eyyub’un evine gitti. Peygamber’in devesini İbn-i Es’ad b. Zürare kendi evine götürdü.

NİFAKIN KÖKÜ

Abdullah b. Übeyy münafıkların elebaşı idi. Evs ve Hazrec Peygamber’e biat etmeden önce onu Yesrib’in mutlak hâkimi olarak seçmek istemişlerdi. Fakat Evs ve Hazrec Peygamberle görüşüp biat ettikten sonra Übeyy Oğlu’nun Yesrib hâkimi olması konusu kendiliğinden ortadan kalkmıştı.

Bu yüzden Peygamber’e karşı kalbinde büyük bir düşmanlık vardı. Ve ömrünün sonuna kadar iman etmedi. Übeyy’in oğlu Evsliler ve Hazreçlilerin Peygamber’i tavsif edilemeyecek bir coşku ve heyecanla karşılamalarını görünce çok rahatsız olmuş, kin ve hasedini gizleyememişti. Peygamber’e hitap ederek: “Git seni kandırıp buraya getirenlerin yanına, gelip de bizi kendi evimizde aldatma” demişti. (3)

Sa’d b. Ubade, Peygamber’in, onun sözüne alınacağından korkarak: “Ya Resulullah! Aldırmayın onun sözlerine. O, Yesrib’in mutlak hükmranı olacak da sizin teşrifinizle onun hükumranlığına yer kalmadı. Onun için öyle saçmalıyor “ dedi.

Bütün tarihçilerin ittifakıyla: Resulullah (s.a.a) Cuma günü Medine’ye girdi ve Benî Salim kubesinin yaşadığı bölgede beliğ bir konuşma yaparak cuma namazını kıldırdı. Bu konuşmayı (hutbe) İbn-i Hişam, Siresinde; Meclisi, Bihar’ul-Envar’da nakletmiştir. (4)

Fakat İbn-i Hişam’ın naklettiği hutbe, hem ibare, hem muhteva açısından Meclisi’nin naklettiğiyle farklıdır.

HİCRİ BİRİNCİ YILIN HADİSELERİ (1)

PEYGAMBER’İN İLK İŞİ

İslami Hareketlerin Merkezi: Mescid

Peygamber’in (s.a.a) Medine’deki ilk işi, müslümanlar için bir mescid bina etmek oldu.

Mescid müslümanlar için bir ibadetgâh olmasından başka bir talim ve terbiye yeri bir siyaset ve kazavet merkezi idi de

Hicri dördüncü yüzyılın başlangıcına kadar mescidler namaz vakitlerinin dışında okul hükmünde idiler. (2) Büyük âlimlerden birçoğu mescitlerde oluşturulan ders halkalarının mezunları sayılırlar.

1) Hatırlatmak gerekir ki; ” Hicretin Birinci Yılı” derken Rebi’ül-Evvel’den Muharrem’ül- Haram’a kadar olan on ayı kastediyoruz. Çünkü bu yılın ilk iki ayını Peygamber, Mekke’de geçirmiştir. Buna göre de “Hicri İkinci Yıl” Rebi’ül-Evvel’den değil Muharrem’ül- Haram’dan başlıyor.

2) Sahih-i Buhari. Kitab’ül-İlm’e bakınız. Hatta ilim merkezleri mescidlerden medreselere taşındıktan sonra da medreseler mescidlerin yanında yapıldı. Ve böylece ilim ile dinin birbirinden ayrılmazlığı sergilenmiş oldu.

Büyük şairler, İslami öğretilerle dolu şiirlerini Medine Mescid’inde okurlardı. Nitekim Ka’b b. Züheyr, Resul- Ekrem’in medhinde inşad ettiği meşhur kasidesini Mescid’ün Nebi’de Peygamber’in huzurunda okumuş ve büyük bir hediye almıştı. Hassan b. Sabit de kendi şiirlerini Peygamber’in Mescidi’nde okuyordu.

Resulullah’ın (s.a.a) hayatında Medine mescidinde teşkil edilen ilmi münasehaseler o kadar ilgi çekiciydi ki bu manzara Sakif kabilesinin elçilerini büyük bir hayrete düşürmüştü.

Kazai işler ve suçluların cezalandırılması mescidde yapılıyordu. Mescid o gün tam manada bir adliye idi ki bütün adli işler orada hallediliyordu.

Üstelik Peygamber halkı cihada teşvik edici hitabelerini mescidde irad ediyordu.

Dini ve ilmi işlerin bir arada mescidde yürütülmesi ilim ve imanın birbirinden olmadığını fiilen göstermek içindi.

Yani iman merkezi ayın zamanda ilim merkezi de olmalıdır.

Kazai işler ve sosyal hizmetlerin mescidde yapılması savaş kararlarının mescidde alınması da bu dinin maddi işleri dunyevi hayata karışmayan sırf manevi bir din olmadığını, halkı, takva ve imana davet etmesinin yanı sıra onların dunyevi hayatlarına sosyal meselelerine de eğildiğini bildirmek içindi.

İlim ve imanını birbirinden ayrılmazlığını müslümanlar daima göz önünde bulundurmuşlardır. Hatta ilim merkezleri mescidlerden ayrıldıktan sonra bile medreseler ve üniversiteler daima büyük mescidlerin yanında yapılıyor, böylece bütün dünyaya bu iki saadet amilinin birbirinden ayrılamayacağı gösteriliyordu.

AMMAR’IN HİKÂYESİ

Peygamber Medine’ye girdiğinde devesinin ilk çöktüğü arsa, üzerine Mescid-i Şerif’in bina edilmesi için ona on dinara satın alındı. Mescid’in yapımında bütün müslümanlar iştirak ettiler. Hazret-i Peygamber de diğer müslümanlar gibi çalışıyor, etraftan taş topluyordu. Üseyd b. Huzeyr, bir defasında Peygamber’e yaklaşarak: “Ya Resulullah! Müsaade ederseniz, taşı ben götüreyim” demişti. Resulullah (s.a.a) ona: “Git, başka bir taş getir” buyurarak laf adamı değil, amel adamı olduğunu gösterdi.

O sırada müslümanlardan biri şu beyti okundu: “Biz oturur da Peygamber çalışırsa, bu bizim saptığımızı gösterir”

Peygamber ve müslümanlar çalışırken şu cümleyi terennüm ediyorlardı:

“Ahiyet hayatından başka hayat yoktur. (Gerçek hayat, ahiret hayatıdır) Allah’ım! Ensar ve muhacirlere rahmet et”

Osman b. Affan, elbiselerinin toz toprağa bulaşmamasına çok özen gösteriyordu. Mescid yapılırken elbisesi temiz kalsın diye çalışmazdı. Ammar b. Yasir, Osman’ı kınamak maksadıyla Ali’den (a.s.) öğrendiği şiiri okuyordu:

“Mescidleri onaran, her halükârda mescidlerin abad olması için çalışanlar-la tozdan topraktan kaçanlar eşit olmazlar.” (1)

Bu şiir, Osman’a oldukça ağır geldi. Osman elindeki asaya işaret ederek, Ammar’a: “Görüyor musun bu asıyı! Onunla burnunu kırarım!” dedi. Peygamber bunu duyunca: “Ammardan ne istiyorsunuz. Ammar, onları cennete çağırıyor, onlar ise onu cehenneme. “Genç Ammar, mescidin yapımında bir hayli katkıda bulunmuştu. Diğerleri her defalarında birer taş götürdükleri halde o iki taş getiriyordu. “Birini kendi adıma, birini Peygamber’in adına getiriyorum” diyordu. Bazıları onun ihlâs ve sadeliğinden su-i istifade ederek ona, tahammül edebileceği miktardan fazla taş yüklüyorlardı. Bir gün Peygamber (s.a.a) onu, sırtına üçtaş yüklenildiği halde gördü. Ammar, Peygamber’e şikayetlendi: “Ya Resulullah, ashabın beni öldürmek istiyorlar, kendileri taşları birer birer taşıdıkları halde benim sırtıma üçer üçer bırakıyorlar” dedi.

Peygamber, mübarek eliyle onun sırtının tozunu temizledi ve şu tarihi cümlesini o anda buyurdu:

“Bunlar senin katilin değildir. Seni zalim grup öldürecektir, oysaki sen onları Hakka çağıracaksın” (2)

Bu gaybi haber, Peygamber’in nübüvvetinin delillerinden biridir. Nitekim Peygamber’in (s.a.a) haber verdiği gibi de oldu. Ammar doksan yaşındayken Siffin harbinde Emirülmüminin’in yanında savaştığı halde Muaviye’nin askerleri tarafından öldürüldü.

Bu gaybi haber, Ammar’ın hal-i hayatında da tesirini bırakmıştı. Müslümanlar, Peygamber’in o sözünden sonra Ammar’ı hakkın mihveri biliyor, herhangi bir grubun hakk üzere olduğunu onun katılmasıyla teşhis ediyorlardı.

Ammar Siffin meydanında şehid düşünce, Şam’lıların safında bir çalkantı vücuda geldi. Muaviye ve Amr-i As’ın zehirli propagandalarına kanarak Ali’nin hakkaniyetinde şüpheye düşen kimseler kendilerine geldiler. Hezime b. Sabit-i Ensari, Emirülmüminin’in eşliğinde Siffin’e gitmiş, fakat savaşmak hususunda şüpheliydi. Ama Ammar öldürüldükten sonra kılıç çekti ve Şam’lılara saldırdı. (3)

Himyerli Zü’l-Kila’ kabiletsinden yirmi bin kişiyle birlikte Ali ile savaşmak için gelmişlerdi. Muaviye bu adama güvenerek savaşa başlamıştı. Bu aldanmış komutan, Ammar-ı Yasir’in Ali’yle (a.s) birlikte olduğunu duyunca kendine geldi. Muaviye tezgâhının mübelliğleri, onu elden çıkarmamak için: “Ammar nerede, Siffin nerede! Irak’lılar böylesi yalanları uyduruyorlar” dediler. Zü’l-Kila bu söze kanmadı. Amr-i As’a dönerek: “Peygamber(s.a.v), Ammar hakkında böyle bir şey söylemiş mi?” diye sordu. As’ın oğlu: “Evet söylemiştir, fakat ne var ki, Ammar Ali’nin ordusunda değildir” diye cevap verdi. Zü’l-Kila: “Bizzat kendim araştırmalıyım” diyerek bir grubu, Ammar’ın Ali’nin ordusunun içinde olup olmadığını araştırmak için görevlendirdi. Bu hassas anlarda Muaviye ve Amr. b. As, Zü’l-kila’nın Ammar’ın Ali’nin (a.s) ordusunda olduğunu ve ya Ali’nin yanında şehid düştüğünü öğrendiği takdirde Şam ordusunun saflarında büyük bir boşluk vücuda geleceğini düşünerek onu mermuz bir şekilde öldürdüler.

Bu hadis, ister Sünni, ister Şii muhaddislerin arasında o kadar meşhurdur ki, onun kaynaklarını zikretmeye lüzum görülmemektedir. Ahmed b. Hanbel naklediyor ki: “Ammar, Siffin’de öldürülünce Amr b. Hazm, Amr-i As’a gelerek: “Ammar öldürüldü, Peygamber onun hakkında “Onu zalim zümre öldürecektir” buyurmuştur” dedi. Amr-i As, bunu duyunca bir çığlık attı ve : “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” dedi. Sonra konuyu Muaviye’ye haber verdi. Muaviye: “Ammar’ı biz öldürmedik ki; onu Ali ve yaranı öldürdü. Onlar Ammar’ı savaşa getirmeselerdi, o da öldürülmezdi” dedi. (4) Fakat açıktır ki, Ebu Süfyan oğlunun, Şamlı askerlerini aldatmak için yaptığı bu tevcih, İahi adliye de kabul edilmez. Her akıllı insan da bu sözün ne kadar temelsiz olduğunu anlar. Nassîn karşısında içtihat etmek işte buna denir.

Tarih boyu bir grup, daima zalimlerin zulümlerini, cinayetkarların cinayetlerini ayet ve rivayetler karşısında yapılan böyle batıl içtihatlarla yorumlamışlardır. Örnek olarak şu hikâyeyi okuyun:

KRALDAN ÇOK KRALCI

Hicri sekizinci yüzyılın müverrihi İbn-i Kesir’i Şami’nin hüviyetini tanıtmak için bundan daha güzel bir ünvan bulmadık.

O, El-Bidaye Ve’n-Nihaye adlı eserinde şöyle yazıyor: “Peygamber’in Ammar’ın katillerini zalim olarak nitelendirmesi, onların kâfir olmasını da gerektirmez. Çünkü onlar, Ali’ye karşı çıkışlarında hatakar idilerse de, işlerinin doğru olduğuna inanarak (içtihat yüzünden) yaptıklarına göre onları tekfir edemeyiz.” Daha sonra şöyle devam ediyor: “Peygamber’in, Ammar’ın onları cennete çağırır. Katilleri ise onu cehenneme çağırırlar.”

Şeklindeki cümlesinden maksadı şu olmalıdır: “Ammar, onları birlik ve beraberliğe (cennete) çağırırken; katilleri, hilafet makamına diğer herkesten daha layık olan Ali’nin karşısında Muaviye’yi destekleyerek İslam ülkesinin her bir köşesinde bir devletçilik kurup, farkında olmadan müslümanlar arasında büyük bir ikilik (cehennem) vücuda getirmeye çalışırlar.” (5)

Her ne kadar düşündükse, İbn-i Kesir’in bu yorumuna hakikatleri tahrif den başka bir ad veremedik. Zalim topluluk elebaşıları, hakikatleri tahrif ve tekzipte onca maharetlerine rağmen bu açık hakikati inkâr edemedikleri halde İbn-i Kesir, kraldan çok kralcı misali onların akıllarından bile geçmeyen bir tahrife kalkışabilmişti.

Ahmed b. Hanbel, Müsned’inde şöyle yazıyor: “İki kişi Muaviye’ye gelerek her biri, Ammar’ın katili benim” dedi. Amr-i As’ın oğlu Abdullah: “Biriniz hakkından geçsin. Çünkü ben Peygamber’den Ammar’ı zalim güruhun öldüreceğini duydum” Bu sırada Muaviye Abdullah’a hitap ederek: “Zalim topluluk biz isek, neden bizim aramızda yer aldın?” dedi.

Abdullah: “Bir gün babam Amr, benim yaramazlığım hakkında Peygamber’e şikayet etti. Peygamber, babamın sözüne bakmamı emretti. Onun için ben sizin aranızdayım, fakat savaşmam” dedi. (6) Amr-i As oğlunun mazereti de İbn-i Kesir’in tevcihine benzemektedir. Çünkü babaya itaat, ancak ilahi kanunlarla çelişmedikçe lazımdır.

Kur’an-ı Kerim buyuruyor ki:

“Eğer onlar (Baba ve anne), hakkında bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için uğraşırsa bu durumda onlara itaat etme” (7)

İçtihat, ancak Resul-i Ekrem’den sarih bir nass bulunmadığı yerlerde doğrudur. Ama Muaviye ve Amr-i As’ın içtihadı gibi Peygamber’in sarih buyruğu karşısında yapılan içtihatlar batıldır.

İçtihat kapısının böyle yerlerde de açık olduğu farzedilirse, o zaman bütün müşrikler ve münafıkların, İslam Peygamber’ine karşı savaşlarında mazur görmeliyiz; Yezid ve Haccac gibi kimseleri, pak ve masum kişilerin kanlarını dökmelerinde mazur, hatta me’cur (ecir sahibi) bile bilmeliyiz!

Mescid’in yapımı sona erdi. Mescid’in yanında yoksul muhacirlerin barınması için bir Suffa (gölgelik) yapıldı. Peygamber (s.a.v), Ubade b. Samit’i onlara Kur’an okumayı öğretmek için görevlendirdi.

İMAN ÜZERİNE KARDEŞLİK

Müslümanların Medine’de birikmesinden sonra Peygamber’in hayatında yeni bir fasıl açılmıştı. O, Medine’ye gelmeden önce sadece dinini tebliğ ederek kalpleri çekmeye çalışıyordu. Fakat Medine’ye geldikten sonra Tebliğ vazifesinden başka, tecrübeli bir pişkin bir siyasetçi gibi yeni kurulmuş İslam devletinin mevcudiyetini korumalı, dâhili ve harici düşmanların ona nüfuz etmesini de önlemeliydi. Bu arada o, üç büyük sorunla karşı karşıya idi:

1) Başta Kureyş olmak üzere Arap yarımadasının putperestlerinin tehlikesi.

2) Medine’nin dâhilinde ve haricinde yaşayan zengin yahudilerin tehlikesi

3) Müslümanların kendi aralarındaki farklılıklar ve Evs ile Hazrec’in tarihi anlaşmazlıkları.

Muhacirler ve Ensar, iki değişik muhitte yetiştikleri için tarz-ı tefekkür ve adab-ı muaşeret açısından aralarında büyük bir fasıla vardı. Öte yandan Ensar’ı oluşturan Evs ve Hazrec, yüz yirmi yıl birbirleriyle savaşmış iki kanlı düşman idiler. Bu tehlikeler ve ihtilaflarla İslam, dini ve siyasi hayatını sürdüreceğe benzemiyordu. Fakat Peygamber (s.a.v), bütün bu sorunları çok ustaca halletti. Birinci ve ikinci müşkülü, ileride okuyacağınız girişimlerle halletti. Üçüncü müşkül hususunda ise, Allah tarafından Muhacirler ve Ensar’ı birbiriyle kardeş etmek me’mur oldu.

Bir gün bütün müslümanların toplandığı bir sırada “ikişer ikişer kardeş olun” buyurdu. Tarih kitaplarında, ezcümle İbn-i Hişam’ın tarihinde birbirleriyle kardeş olan kişilerin adları yazılmıştır. (8)

Peygamber, bu akıllıca plan ile müslümanların siyasi ve manevi birliğini sigorta etti. İlk iki sorun da bu birlik sayesinde ortadan kaldırılabilirdi.

İKİ BÜYÜK MENKIBE

Şii ve Sünni tarihçiler ve muhaddislerin çoğu Ali (a.s) hakkında burada iki büyük menkibe zikretmişlerdir. Biz de kısaca onlara değinmek istiyoruz:

Peygamber (s.a.v), Muhacirler ve Ensar’dan üç yüz kişiyi birbiriyle kardeş etti. Kardeş olma işi bitmişti. Artık Müslümanlardan birbiriyle kardeş olmamış iki kişi bile kalmamıştı. Tam o sırada aniden Ali (a.s) gözleri buğulanmış bir halde: “Ya Resulullah, dedi ashabının hepsini birbiriyle kardeş yaptın, fakat benimle diğer birisi arasında kardeşlik bağı kurmadınız henüz!” Bunun üzerine Resulullah (s.a.v), Ali’ye (a.s) hitap ederek: “Sen, dünya ve ahirette benim kardeşimsin” buyurdu.

Hanefi mezhepli Kunduzi, bu olayı daha kâmil bir şekilde nakletmiştir. Kunduzi’nin nakline göre Peygamber(s.a.v), Ali (a.s)’nin cevabında şöyle buyurmuştur: “Beni insanları hidayet etmek için gönderen Allah’a andolsun ki, seni benimle kardeş olasın diye sona bıraktım. Sen bana göre, Harun’un Musa’ya olduğu gibisin. Ancak benden sonra Peygamber yoktur. Sen, benim kardeşim ve varisimsin.” (9)

İbn-i Kesir-i Şami, bu olayın sıhhatinde şüphe etmiştir. (10) Ne var ki onun şüpheleri, kendine özgü ruhi özelliklerinden kaynaklandığına göre onu nakl ve reddetmekten vazgeçiyoruz. Zaten Muaviye ve taraftarlarını temize çıkarma çabasından, şüphelerinin de hali malumdur, sanırım.

İKİNCİ MENKİBE

Mescid’in yapımı bittikten sonra Mescid’in etrafında Peygamber ve ashabın evleri yapıldı. Bu evlerden her birinin mescide açılan bir kapısı vardı ki ondan mescide giriyorlardı.

Ansızın âlemlerin Rabbinden, Ali (a.s)’nin kapısı hariç diğer bütün hususi kapıların kapatılmasına dair bir emir geldi. İbn’ül Cevzi’nin torunu: “Bu iş, bazılarını çok rahatsız etti” diyor. Bu istisnanın duygusal bir yönü olduğunu zannettiler. Resulullah, halkı aydınlatmak için bir hutbe okuyarak: “Ben, dedi, herhangi bir kapının kapatılması veya açık kalmasını kendimden söylemedim. Bu, Allah’ın bir emri idi; ben de itaat etmeliydim.” (11)

MÜSLÜMANLAR İLE MEDİNE YAHUDİLERİ ARASINDA SAVUNMA ANTLAŞMASI

İkinci sorun, Medine yahudileri sorunu idi. O yörenin ekonomisi, yahudilerin tekelindeydi. Peygamber (s.a.v), dâhili durum düzelmez, yahudiler müslümanlara ayak uydurmaz ve İslam hükümetinin merkezinde siyasi vahdet vücuda gelmezse, İslam fidanının büyüyüp gelişemeyeceğini çok iyi biliyordu.

Bu sorun halledilmedikçe üçüncü sorun, yani Yarımada’nın putperestleri, özellikle Kureyş sorunu da halledilemezdi. Peygamber (s.a.v) Medine’ye girdiğinde müslümanlar ile yahudiler, birçok yönden ittifak ve uyum içindeydiler. İkisi de puta değil, Allah’a tapıyordu. Yahudiler, hatta İslam’ın güçlenmesiyle

Roma hıristiyanlarının saldırılarından kurtulacaklarını bile düşünüyorlardı. Öte yandan, uzun zamanlardan beri onlarla Evs ve Hazrec arasında bir takım antlaşmalar vardı.

Bu yüzden Peygamber, Muhacirler, Ensar ve Medine’de yaşamakta olan diğer gayr-i müslim grupların birliğini esas alan bir antlaşma yazdırdı. Bir takım şartlar altında yahudilerin dinleri ve mallarının muhterem olduğunu bildiren bu antlaşmayı daha sonra yahudiler de imzaladı. (1) Bu antlaşmanın tam metni siyer kitaplarında (2) mevcuttur. Bu antlaşma Peygamber’in, hayatta özgürlük, düzen ve adalet ilkelerine ne denli saygılı olduğunu ve dış düşmanlar karşısında içte nasıl tek bir cephe oluşturabildiğini içerdiği için burada onun önemli noktalarını tercüme edip, o günün dünyasında yeni kurulmuş İslam hükümeti için büyük bir siyasi zafer olarak huzurlarınıza takdim ediyoruz:

EN BÜYÜK TARİHİ BELGE

Bismillahirrahmanirrahim

Allah’ın Resulü Muhammed (s.a.a)’ın Kureyş’li ve Medine’li müslümanlar, onlara uyanlar ve onlarla birlikte cihad vazifesine kıyam edenler arasında akdettiği bir antlaşmadır, bu:

BİRİNCİ BEND

1) Antlaşmayı imzalayanlar tek bir millet oluşturmaktadırlar. Kureyş muhacirleri, İslam’dan önceki adetleri üzerine diyet verirler. Onlardan esir olursa yardımlaşarak öldürülenin diyetini ödeyecek, esirlerini satın alacaklardır.

2) Benî Avf (Ensar’dan bir kabile), Kureyş’li muhacirler gibi eski adetleri üzerine kendilerinden olan esirleri azad etmek için fidyeyi hep birlikte öderler. Keza; Benî Saide, Benî Haris, Benî Cüşem, Benî Neccar, Benî Amr b. Avf, Benî Nebit ve Benî’l-Evs gibi müslüman olan kabileler de, kabile fertlerinden birine taalluk eden diyeti ve kendilerinden olan esiri azad etmek için gereken fidyeyi hep birlikte ödemelidirler.

3) Müslümanlar, düşkün ve zayıf kimselerin elinden tutmalıdırlar. Bir mü’minin diyet ödeme veya esirini azad etmek için fidye verme gibi ağır giderlerinde ona yardımcı olmalıdırlar.

4) Mü’minler, içlerinde zulüm ve tecavüzde bulunan veya fesad çıkaran kimseye, o kimse onlardan birinin oğlu da olsa karşı koymalıdırlar.

5) Hiç bir kimse, bir Müslümanın çocuğu veya kölesiyle, onun babası veya efendisinin izni olmadan antlaşma yapamaz.

6) Mü’min bir kimse, kâfiri öldürdüğü için kısas edilmez. Müslümana karşı da kâfire yardım edemez.

7) Allah’ın bütün müslümanlardan aldığı ahd birdir. Bu yüzden sıradan bir müslüman bile kâfirlerle bazı antlaşmalar yapabilir.

8) Müslümanlar birbirlerinin velileri (dostları ve yardımcıları) dirler.

9) Yahudilerden biri, bize tabi olur, İslam’ı kabul ederse, bizim yardımımızdan yararlanacak, onunla diğer müslümanlar arasında hiç bir fark gözetilmeyecektir. Hiç bir kimse de ona haksızlık yapamaz, başka birini onun aleyhine tahrik edemez, onun düşmanına yardım edemez.

10) Barış antlaşması yapılırken, bütün müslümanlar birlik içinde olmalıdırlar. Hiç bir müslüman diğer müslümanların rızasını celbetmedikçe barış ve sulh yapamaz.

11) Müslümanlar, sırasıyla cihada giderler.

12) Müslümanlar en iyi ve en üstün dine sahiptirler.

13) Medineli müşriklerden hiç biri, Kureyş müşriklerinden birinin malını veya canını himaye edemez

14) Bir müslüman, haksız yere bir müslümanı öldürür ve işlediği bu cinayet şer’i delillerle isbat olursa, katil idam edilir, maktulün velileri affederlerse o başka. Her iki durumda müslümanların vazifesi, katilin aleyhine olmaktır.

15) Bu antlaşmayı kabul edip Allah ve Resülüne iman eden bir kişi, bid’at ehline ve cinayetkar birine yardım etmeye veya onu himayesi altına almaya hakkı yoktur. Kim, böyle kişilere yardımcı olur veya onları himaye ederse, Allah’ın gazabı ona olsun ve o kimse herhangi bir zor durumda müslümanın yardımından mahrum kalacaktır.

16) İhtilafların halli için merci, Allah ve Resulü Muhammed’dir.

İKİNCİ BEND

17) Müslümanlar, Medine’yi korumak için savaştıkları müddetçe yahudiler de savaş giderlerinden kendi paylarına düşen miktarını ödemelidirler.

18) Benî Avf kabilesi Ensar’dandır) müslümanların müttefiki ve onlarla bir millet hükmündedirler. Müslümanlar ve yahudiler kendi dinlerinde serbesttirler. Bu hususta kölelerle diğerleri eşittir. Zulmeden, ancak kendine ve ehline etmiş olur. (Yani müslümanlar ve yahudiler, ancak bir birlerine zulmetmedikleri takdirde müttefik sayılırlar.)

19) Benî Naccar, Benî Haris, Benî Saide, Benî Cüşem, Benî Evs, Benî Salabe, Benî Şatibe ve Cefne yahudileri de aynen Benî Avf yahudileri gibidirler, aralarında hiç bir fark gözetilmez.

20) Bu antlaşmayı imzalayanların iyi işleri, kötü işlerine nisbeten daha fazla olmalıdır.

21) Benî Salebe’nin müttefikleri, Benî Salebe hükmündedir.

22) Yahudilerle çok samimi olanlar, onların hükmündedir.

23) Hiç bir kimse, Muhammed’in izni olmadan antlaşmanın dışına çıkamaz.

24) Adı geçen taifelerden biri yaralanırsa, kanı muhteremdir. Kim bir adam öldürüşe, kısas tabi tutulur; sonuç olarak kendini ve ailesini helak etmiş olur. Elbette ki katil, zulme uğramışsa o başka.

25) Yahudiler ve müslümanların birlikte katıldıkları savaşlarda, her grubun masrafını kendisi karşılar. Kim, bu antlaşmayı imzalayan gruplardan biriyle savaşırsa hep birlikte ona karşı koyulmalıdır.

26) Müttefiklerin ilişkileri, iyilik üzerine olmalı, kötülükten kaçınılmalıdır.

27) Müttefiklerden biri, diğerine zulmetmemelidir. Aksi takdirde mazlum desteklenecektir.

28) Bu antlaşmayı imzalayanlar için Medine’nin içi harem bölgesi olarak ilan edilir.

29) Komşularımızdan bize sığınanların canı da bizim canımız gibidir. Ona zarar verilmemelidir.

30) Hiç bir kadına akrabalarının izni olmadan sığınma hakkı tanınmaz.

31) Mü’min olsun veya gayr-i mümin, bu antlaşmayı imzalayanlar, ihtilafa düştükleri meseleler de Muhammed’e (s.a.v) başvurmalıdırlar.

32) Kureyş ve müttefiklerine sığınma hakkı verilmez.

ÜÇÜNCÜ BEND

33) Medine’yi savunmak, bu antlaşmayı imzalayanların hepsinin müşterek vazifesidir.

34) Müslümanlar, yahudileri düşmanla barışmaya davet ederse, kabul etmelidirler. Meğerki düşman, İslam’ın yayılmasını önlemeye çalışsın.

35) Bu antlaşma, efendisiyle, kölesiyle tüm Evs yahudilerine de şamildir.

DÖRDÜNCÜ BEND

36) Bu antlaşma zalim ve cinayetkârı himaye etmez.

37) Zalim ve suçlu hariç Medine’nin içinde veya dışında bulunan herkes emniyettedir.

Antlaşma şu cümleyle bitiyor:

“Allah, iyilik yapanlara ve takva sahiplerine yardım eder ve Muhammed, Allah’ın gönderdiği Peygamber’dir”. (1)

Bu siyasi antlaşma, İslam’da inanç özgürlüğüne, sosyal refahe ve toplumsal işlerde işbirliğine ne kadar önem verildiğine apaçık bir delildir. Dahası, bu antlaşmada önderin yetkileri ve bütün imzalayanların sorumlulukları tayin edilmiştir.

Benî Kurayza, Benî Nadir ve Benî Kaynuka yahudileri bu antlaşmaya katıldılar; bu antlaşmayı sadece Evs ve Hazrec yahudileri imzalamışlardı. Ne var ki, adları geçen bu yahudiler de, daha sonra başka bir antlaşmaya boyun eğdiler.

Antlaşma şöyledi:

“Bu antlaşma mucibince Benî Kurayza, Benî Nadir ve Benî Kaynuka yahudileri, Peygamber’in (s.a.v) ve yaranının aleyhine hiç bir harekette bulunmayacak, elle olsun, dille olsun, onun aleyhine çalışmayacak ve onun düşmanlarına silah ve merkep vermeyeceklerdir.”

Bu antlaşmaya aykırı hareket ettikleri takdirde Peygamber, onların kanını dökmek, mallarını musadere etmek, kadınları ve çocuklarını esir etmek serbesttir.“Bu antlaşmayı Benî Nadir tarafından Hüsey b. Ahtab, Benî Kurayza tarafından Ka’b b. Esed, Benî Kaynuka tarafından da Muhayrik adlı kimseler imzaladılar. (2) Böylece Medine bölgesi, emniyetli bir muhit haline geldi. Artık birinci sorun, yani Kureyş sorunu hakkında bir şey düşünmenin tam sırasıydı. Çünkü bu düşman ortadan kaldırılmadıkça Peygamber (s.a.v) İslam’ı yayamayacaktı.

YAHUDİLERİN OYUNBOZANLIKLARI

İslam’ın yüce öğretileri ve Peygamber’in büyük ahlaki sayesinde Müslümanların sayısı günden güne artıyor, askeri iktisadi ve siyasi yönden daha bir güçleniyorlardı. İslam’ın böyle hızla ilerlemesi, yahudilerin içerisinde büyük bir velvele kopardı. Zira onlar, İslam Peygamber’ine yardımcı oldukları takdirde onu kendilerine çekebileceklerini zannediyorlardı. Bir gün onun gücü, yahudiler ve hristiyanların gücünü altedeceği akıllarından bile geçmezdi. Bu yüzden İslam’ın günden güne güçlendiğini görünce oyunbozanlık etmeye başladılar. Bir takım karmaşık dini soruları gündeme getirerek müslümanların Peygamber’e karşı olan inançlarını sarsmak istiyorlardı. Fakat onlar ne yaptıysa Müslümanların sımsıkı saflarını gevşetemediler.

Yahudilerin aleyhteki çabalarından bir bölümü, Bakara ve Nisa surelerinde zikredilmiştir.

Aziz okurlar, adı geçen iki surenin ilgili ayetlerini mütalaa ederlerse, yahudilerin ne kadar inatçı bir düşman olduğunu anlarlar. Onların yönelttiği her soruya açık bir şekilde doğru cevap verildiği halde yine de bir türlü İslam’ı kabul etmek istemiyorlardı. Kendilerine mahsus inatlarıyla Peygamber’in “iman edin” çağrısı karşısında: “Gönülerimizi bir perde kapatmış, (1) artık senin sözlerini anlayamıyoruz” diyorlardı.

Abdullah b. Selam İman Ediyor

Bu tartışmalar, yahudilerin inatlarını daha bir şiddetlendiriyordu. Fakat bu arada, bu tartışmalar sonucu bazı kişiler de islam’ı kabul ediyor, müslüman oluyordu. Abdullah b. Selam, yahudilerin âlimlerinden (ahbardan) idi. Abdullah, Peygamber’le çok konuştuktan sonra İslam’ı kabul etti. (2)

Bu hadiseden kısa bir müddet sonra Yahudi âlimlerinden Muhayrik adında diğer biri de müslüman oldu.

Abdullah, müslüman olduğu ortaya çıkarsa, kabilesinin onun hakkında nice ileri geri sözler söyleyeceğini biliyordu.

Onun için Peygamber’e ricada bulunarak “Onlara benim müslüman olduğumu bildirmeden önce benim hakkımda ne söylediklerini sorsanız iyi olur” dedi. Bunun üzerine Peygamber, yahudilere: “Abdullah hakkında ne dersiniz?” diye sordu. Hepsi: “O, bizim ulumuz, efendimiz ve âlimimizdir” dediler. Daha sonra Abdullah, kendi kabilesinin arasına giderek müslüman olduğunu söyledi. Yahudiler, Abdullah’ın müslüman olduğunu duyunca onun hakkında söylemedik söz bırakmadılar. Az önce övdükleri adamı bu kez cehalet ve fisk ile suçlamaya başladılar. (3)

İSLAM HÜKÜMETİNİ YIKMAK İÇİN BİR DİĞER PLAN

Yahudilerin ileri sürdüğü karmaşık sorular, müslümanların Peygamber’e (s.a.v) olan inançlarını sağlamlaştırmasından başka Peygamber’in(s.a.v) ilmi makamı ve gaybi bilgilerinin herkesçe malum olmasına ve putperestler ve yahudilerden bazı grupların ona iman etmesine de sebep oluyordu.

Yahudiler, birinci planlarının muvaffak olmadığını görünce başka plan çizdiler. Bu kez “Böl, yönet” siyasetini denemeye başladılar. Eski anlaşmazlıkları tazeleyebilseler, İslam ve iman sayesinde ortadan kaldırılan Evs’liler ile Hazreclilerin yüz yirmi yıllık savaşlarını yeniden körükleyebilselerdi eğer, işleri iş olacaktı. Bir gün Evs ve Hazrec kabilelerine mensup olan bir grup, bir araya toplanıp samimi bir şekilde sohbet ediyorlardı. Yahudi oyunbazlarından Şas adında biri, daha düne kadar birbirlerinin kan içici düşmanları olan bu iki grubu bu durumda görünce çok kıskandı. Orada durmakta olan yahudi bir gence, onların yanına gidip Evs ve Hazrec kabileleri arasında vuku bulan geçmiş savaşların acı hatıralarını hatırlatmasını, Buas harbinde Evs’lilerin Hazrec’lilere nasıl gale çaldığını ballandıra ballandıra anlatmasını tenbih etti. Yahudi genci, onların yanına gidip bir fırsat bulunca eski acılarını kurcaladı. Derken müslümanlardan iki grup arasında çekişmeler başladı.

Bu çekişmeler, neredeyse kötü bir kavgaya dönüşecekti ki, vaziyet Peygamber’e haber verildi. Peygamber birkaç ashabıyla birlikte hemen oraya geldi ve onlara hitap ederek, İslam sayesinde nasıl kardeş olduklarını, bütün düşmanlıklar ve ihtilafların son bulduğunu hatırlattı. Sonra biraz nasihatta bulunarak ihtilafın kötü akibetini anlattı. Peygamber’in (s.a.v) konuşmasından sonra yaptıklarına pişman olarak ağladılar. Birbirlerinin gönlünü almak için kucaklaştılar ve Allah’tan bağışlanmalarını dilediler. (4)

Yahudilerin, müslümanların aleyhine kurdukları düzenler bitmiş değildi. Hiyanet ve cinayetleri, imzaladıkları antlaşmayı çiğnemeleri günden güne daha geniş boyutlar kazanıyordu. Yavaş yavaş Evs ve Hazrec müşrikler ve münafıklarla gizli ilişkiler kurdular.

Müslümanlarla Kureyş arasındaki savaşlarda açıkça putperestin tarafını tutup ellerinden gelen yardımı esirgemiyorlardı.

Yahudilerin, İslam hükümetini devirmeyi hedef alan gizli ve açık faaliyetleri, müslümanlarla Yahudiler arasında kanlı savaşların vücuda gelmesine sebep oldu. Bu savaşlar, Medine’de yahudilerin kökünün kesilmesiyle sonuçlandı. Bu hadiseleri tafsilatıyla hicri üçüncü ve dördüncü yılların olaylarında okuyacaksınız.

Resulullah (s.a.v), hicri birinci yılın Rebi’ül-Evvel ayından ikinci yılın Sefer ayına kadar Medine’den dışarı çıkmadı. Bu müddet içerisinde Mescid ve etrafındaki evlerin yapımı tamamlandı ve Evs ve Hazrec boylarının hemen hepsi İslam dinini kabul ettiler. Şirklerinde baki kalan bir kaç boy ise Bedir savaşından sonra müslüman oldular. (5)

(Hicri birinci yılın olayları burada bitiyor)

HİCRİ İKİNCİ YILIN HADİSELERİ

ASKERİ TEZAHÜRATHAN VE SAVAŞ MANEVRALARI

Hicretin birinci yılı bütün acı ve tatlı hatıralarıyla gelip geçti. Peygamber ve yaranı Medine’de ikametlerinin ikinci yılına girmişlerdi. Hicretin ikinci yılı büyük göz alıcı hadiselere şahit oldu. Bütün bu hadiseler içinde iki tanesi büyük bir ehemmiyete sahiptir.

Bunlardan birisi, kıblenin değiştirilmesi, diğeri de Bedir savaşıdır. Bedir savaşının nedeninin açıklığa kavuşması için savaştan önce vuku bulan bir takım olayların zikredilmesi gerekir, bu olaylardan biri, Kureyş’in ticaret yollarına devriye güçlerinin gönderilmesidir. (1) Bakalım, daha yeni kurulmuş İslam devletinin bu devriye güçlerini göndermesindeki hedefi neydi acaba?

Siyer yazarlarının ıstılahında “gazve” ve “seriyye” diye iki lafız vardır. Gazve denince, Resulullah’ın kendisinin de katılıp, orduya komutanlık ettiği askeri hareket kasdedilmektedir. Seriyye ise Peygamber’in (s.a.a) şahsen katılmayıp, tayin ettiği bir komutanın komutasında herhangi bir yere gönderdiği taburlar ve alaylara verilen addır.

Peygamber’in gazvelerinin sayısını, 26 veya 27 gazve olarak yazmışlardır. Bu ihtilafın sebebi, birbirinin ardından vuku bulan Hayber gazvesiyle Vadi’l-Kura gazvesinin bir veya iki gazve sayılmasıdır. (2)

Seriyyelerin de sayısı, ihtilaflı bir konudur. 35, 36, 48 ve hatta 66 bile yazan vardır. Bu ihtilafın nedenieyse, Seriyyelerin bazısının kişilerin az olması sebebiyle sayılmamasıdır.

Bizde siyer yazarlarına uyarak Resul-i Ekrem’in şahsen bulunmadığı askeri hareketleri “Seriyye” komutanlığını bizzat Resulullah’ın kendisi üstlendiği hareketleri de “gazve” adıyla anacağız.

Uzun ve geniş bir tarih yazmak niyetinde olmadığımız için de Bedir gazvesi gibi bazı gazvelerin anlaşılması için açıklanması gerekli ve hicretin ilk yıllarında gönderilen seriyyeler hariç öteki seriyyeleri zikretmiyeceğiz.

KUREYŞ’İN TİCARET YOLLARININ TEHDİT EDİLMESİ

1) Daha Peygamber’in (s.a.a) Medine’de ikametinden sekiz aydan fazla bir zaman geçmemişti ki, Peygamber ilk sancağı, reşid ve kahraman subayı Hamza b. Abdulmuttalib’in eline verdi ve muhacirlerden otuz kişiyi onun komutanlığında Kureyş kervanının geçiş yolu olan Kızıl Deniz sahillerine kadar gönderdi. O, Ays denilen bölgede Ebu Cehil’in komutasındaki üç yüz kişilik Kureyş kervanıyla karşılaştı. Ama her iki tarafla da dostluğu olan Mucdi b. Amr’ın aracı olması üzerine taraflar birbirinden ayrıldılar ve seriyye ardından Medine’ye geri döndü.

2) İlk seriyyenin gönderildiği sıralarda Ubeyde b. Haris b. Abdulmüttalib’in komutanlığında muhacirlerden altmış veya seksen atlı (süvari) Kureyş’in diğer bir kervanına gönderildi. Bu seriyye, Seniyet’ül-Mürre’nin aşağısında olan bir suyun kenarına kadar gitti. Orada Ebu Süfyan’ın komutasında iki yüz kadar koruyucusu olan Kureyş kervanıyla karşılaştılar. Sad b. Ebi Vakkas bir ok attıysa da aralarında her hangi bir çatışma olmaksızın birbirlerinden ayrıldılar. Kureyş kervanında bulunan iki müslüman da Seriyye’ye iltihak ederek Medine’ye geldi.

3) Peygamber (s.a.a) Medine’de ikametinin ilk yılının Zi’l Ka’de ayında yine Sa’d b. Ebi Vakkas’ı muhacirlerden sekiz kişiyle birlikte Kureyş’in durumunu araştırmak için Medine’nin dışarısına gönderdi. Sa’d Harrar denilen bölgeye kadar gitti hiçbir kimseyle karşılaşmayınca Medine’ye geri döndü.

4) Hicretin ikinci yılı Safer ayında Peygamber (s.a.a) Medine’nin dini işlerini Sa’d b. Ubade’ye bırakarak muhacirler ve ensardan oluşan bir grubun başında Kureyş kervanının takip ve Benî Zamre kabilesiyle antlaşmak için Ebva’ya kadar gitti. Mezkûr kabile ile antlaştı, fakat Kureyş kervanıyla karşılaşmadı.

5) İkinci yıl Rebi’ül-Evvel ayında Saib b. Osman ya da Sa’d b. Muaz’ı Medine’de kendi yerine bırakarak Ümeyye b. Halef’in komutasındaki Kureyş kervanını takip için iki yüz kişinin komutanlığında Bevat’a (1) kadar gitti. Fakat kervanla karşılaşmayınca Medine’ye geri döndü.

6) İkinci yıl Cümade’l -Ula ayının yarısında, Ebu Süfyan komutasında bir kervanın Mekke’den Şam’a doğru yola çıktığını öğrendiler. Peygamber Ebu Seleme’yi kendi yerine bırakarak bir grubun başında Zat’ül-Uşeyre’ye kadar gitti. Cümede’l-Ahire’nin evvellerine kadar orada bekledyseler de kervan ile karşılaşmadılar. Orada ikâmet sırasında, Benî Mudlic kabilesiyle aralarında bir antlaşma oldu. Antlaşmanın metni tarih kitaplarında mevcuttur. (2) İbn-i Esir (3) diyor ki: “Peygamber ve yaranı orada ikamet ettikleri günlerden birinde İmam Ali (a.s.) ve Ammar uyumuş iken Peygamber o ikisinin yanı başına gelip onları uyandırdı.”

İmam Ali’nin (a.s.) yüzü ve saçları toz-toprak olmuştu. Peygamber (s.a.a) bu hali müşahede edince: “Ya Eba Türab ne olmuş sana?” diye buyurdu. O günden itibaren İmam Ali (a.s.) müslümanların arasında Ebu Türab lakabıyla tanındı.

Sonra Peygamber (s.a.a) her ikisine hitap ederek: “Yeryüzünün en şaki en kötü insanını size tanıtayım mı?” diye buyurdu. “Evet ya Resulullah!” dediler. “Yeryüzünün en kötü insanı iki kişidir: Biri, Salih’in (a.s) devesini boğazlayan, ikincisi ise kılıcıyla senin yüzünü kanlar içinde bırakan kişidir, ya İmam Ali (a.s.)” diye buyurdu.

7) Peygamber’in Zat’ül-Uşeyre’den Medine’ye geri dönmesinden daha on gün geçmemişti ki, Kürz b. Cabir’in Medineli’lerden bir miktar deve ve koyun çaldığı öğrenildi. Peygamber bu yağmacı kişiyi yakalamak için bir grup ile birlikte Bedir’e kadar gitti. Fakat adamı bulamayınca Medine’ye geri dönüp Şaban ayının sonuna kadar Medine’de kaldı. (4)

8) Hicretin ikinci yılının Receb ayında, Peygamber (s.a.a) Abdullah b. Cehş’in komutanlığında muhacirlerden seksen kişiyi bir Kureyş kervanını takip için gönderdi. Seriyye yola çıkarken Peygamber (s.a.a) komutanının eline bir mektup verdi ve : “İki gün yol yürüdükten sonra mektubu açıp ne yazılmışsa ona göre amel edersin (5); askerlerinden hiç birine zorla iş yaptırmazsın” diye buyurdu. Abdullah iki gün yol yürüdükten sonra mektubu açtı. Mektupta şöyle yazılmıştı: “Mektubumu açıp okuduktan sonra yine yoluna devam et; Mekke ile Taip arasında Nahle bölgesine yetiştiğin zaman dur. Orada Kureyş’in hareketlerini gözlemle, ne niyette olduklarını öğren.”

Abdullah, mektupta emredildiği gibi Nahle’de durdu. O sırada Amr-i Hazremi’nin komutasında Kureyş kervanı Taif’ten Mekke’ye dönüyordu. Kervan, müslümanların yakınından geçiyordu. Müslümanlar, düşmanı yanıltmak için saçları kesilmiş halde görünce Beytullah’ı ziyaret için geldiklerin zannedecekti. Nitekim öyle de oldu. Kureyşliler müslümanları o şekilde görünce birbirlerine : “Bunlar Umre için Mekke’ye gidiyorlar, bizimle işleri yoktur.” dediler.

Müslümanlara savaş emri verilmemişti. Fakat kendileri hemen bir savaş konseyi teşkil ederek savaşa karar verdiler. Bir ok atarak kervan başkanı Vakid b. Abdullah’ı öldürdüler; Osman b. Abdullah ve Hakem b. Keysan adında iki kişiyi de esir aldılar. Geriye kalan kişiler de ticaret mallarını orada bırakıp kaçtılar. O gün haram aylardan olan Receb’in son günüydü. Haram ayda savaşmamak gerekiyordu. Fakat müslümanlar, “Bugün beklersek, Kureyş kervanı Harem’e varabilir” diye, haram ayda kıtal etmeyi, haram bölgede kıtal etmeye yeğlediler. Abdullah b. Cehş, aldığı ganimetler ve iki esirle Medine’ye döndü. Peygamber (s.a.a), Abdullah’ın kendisine verilen emre dikkat etmeden kendi başına haram ayda savaşmasına çok kızmış: “Ben, size haram ayda savaşma emrini vermemiştim” diye buyurmuştu.

Müslümanlar da Abdullah ve yaranını yaptıkları bu işten dolayı kınamışlardı.

Bu hadise Kureyş için iyi bir propaganda vesilesi olmuştu. “Muhammed artık haram ayın hürmetine de riayet etmiyor” diyorlardı.

Yahudiler de bu hadiseden yararlanarak bir fitne çıkarmak istiyordu.

Peygamber getirilen ganimetlere elini vurmuyor ilahi vahyi bekliyordu. Derken şu ayet nazil oldu:

“Sana haram olan ayı onda savaşmayı sorarlar. De ki : “Onda savaşmak büyük (bir günah)’tır. Fakat (insanları) Allah’ın yolundan alıkoymak onu inkâr etmek, Mescid-i Haram’a (Ziyaretçilerin gitmelerine) engel olmak ve halkını oradan çıkarmak Allah katında daha büyük (bir günah)’tır.” (1)

Yani, siz Kureyşli’lerin günahı daha büyüktür suçu daha ağırdır. Bu yüzden müslümanlara itiraz etmeye hakkınız yoktur.

Bu ayetin inmesiyle müslümanların gövdesine yeni bir ruh üfülmüş oldu. Peygamber ganimetleri taksim etti. Kureyş kendi esirlerini müslümanlardan satın almak istediler. Peygamber (s.a.a) : “Siz yakaladığınız iki müslüman askeri bırakın gelsin ben de sizin esirleri size vereyim. Eğer siz onları öldürürsenizse, biz de sizin esirleri öldürürüz” diye buyurdu.

Kureyş mecburen iki müslüman esiri azad etti. Müslümanlar da mütakabilen Kureyş esirlerini serbest bıraktılar. Fakat onlardan biri müslüman olarak Medine’de kalmayı tercih etti, sadece biri Mekke’ye döndü.

BU MANEVRALARIN HEDEFİ NEYDİ?

Bu devriye güçlerinin gönderilmesi ve Mekkeliler’in ticaret yolunun üzerinde yaşayan kabilelerle askeri antlaşmalar yapılması başlıca Kureyş’in müslümanların askeri gücünden haberdar olmasını amaçlıyordu. Özellikle de Peygamber’in (s.a.a) kendisi müslümanlardan büyük bir grup ile Kureyş kervanının yolu üzerinde durduğu zaman bu vesileyle Mekke hükümetine : “İstersek ticaretinize mani olabiliriz. Sizin bütün ticaret yollarınız bizim kontrolümüzdedir” şeklinde bir ihtarda bulunmak istiyordu. Mekkeliler için ticaret hayati bir ehemmiyet taşıyordu. Mekke’den Taif ve Şam’a götürülen mallar onların iktisatlarının temelini oluşturuyordu. Ticaret yolları müslümanlar ve onların Benî Zamre ve Benî Müdlic gibi müttefikleri tarafından tehdit edilirse Kureyş’in hayatına son verilmiştir, demektir.

Evet, bu grupların gönderilmesi, Kureyş’in ticaret yollarının müslümanların elinde olduğunu ve eğer inadına varıp İslam’ın tebliğ edilip yayılmasını önlemek ister veya Mekke’deki müslümanlara eziyet ederlerse müslümanların onların atardamarlarını kesebileceklerini anlayıp akıllarını başlarına toplayarak müslümanların işlerine karışmamaları, onları İslam’ı tebliğ etmekte serbest bırakmaları ve kapatılan Beytullah yollarını yüzlerine açmaları için idi. Çünkü tebliğ için elverişli bir ortam vücuda geldiği takdirde İslam güçlü mantığıyla kalpleri hemen fethedecek kısa bir sürede nuru yarımadanın her noktasında tecelli edecekti.

Hatip ne kadar güçlü olursa olsun mürebbi ve muallim ne kadar ihlâs ve ciddiyetli çalışırsa çalışsın özgür ve serbest bir ortam vücuda gelmedikçe kalpleri aydınlatmaya, fikirlerini yaymaya layıkıyla muvaffak olamaz.

İslam’ın ilerlemesi için en büyük engel Kureyş’in vücuda getirdiği baskı ve mutlak özgürsüzlük muhiti idi. Bu engeli ortadan kaldırmanın tek yolu savaş manevraları ve askeri antlaşmalar ile onların ticaret yollarını tehdit etmek idi.

ORYANTALİSTLERİN GÖRÜŞÜ

Oryantalistler bu hareketleri tahlil ederken büyük bir hataya düşmüşlerdir. Onlar “Bu yolla Peygamber (s.a.a), Kureyş’in mallarını yağma edip, kendini iktisadi yönden güçlendirmek istiyordu.” diyorlar. Oysaki bu tahlil, Yesrib halkının ruhi özellikleriyle asla bağdaşmamaktadır. Çünkü yağma ve çapulculuk, medeniyetten uzak kalmış göçebelerin işidir. Yesribliler genellikle çiftçilikle uğraşırlardı; ömürlerinde bir kervanı bile yağmalamamışlardı. Evsliler ve Hazrecliler’in savaşları da bir iç savaşı idi ki, Yahudiler kendi mevkilerini sağlamlaştırmak ve arap güçlerini zayıflatmak için onu vücuda getiriyorlardı.

Mekke’den gelen muhacir müslümanlar da malları Mekke müşrikleri tarafından müsadere edilmesine rağmen telafi niyyetinde değillerdi. Çünkü Bedir savaşından sonra artık Kureyş kervanlarına asla taarruz edilmedi.

Bir de bu devriye güçlerinden birçoğu sadece düşman hakkında malumat toplamak için gönderiliyordu. Çünkü sekiz kişilik veya altmış ila seksen kişilik gruplar koruyucu sayısı bunlardan kaç kat fazla olan kervanları yağma edemezdi. Eğer gerçekten hedef mal ve servet toplamak idiyse öyleyse neden sadece Kureyş kervanları tehdit ediliyor diğer kervanlara karışılmıyordu. Hedef yağmacılık idiyse, neden yalnızca muhacirler gönderiliyor Ensardan bu hususta istifade edilmiyordu?

Bazen de : “Amaçları Kureyş’ten öç almaktı. ” Peygamber ve yaranı Mekkeliler’in onlara yaptığı zulüm ve işkenceleri hatırladıkça intikam alma hisleri uyanıyor kılıç çekip öçlerini almak istiyorlardı.

Bu görüş de birincisi gibi yanlış ve temelsiz bir görüştür. Tarih metinlerde bu görüşü yalanlayacak bir sürü delil mevcuttur. Bu deliller, bu grupları göndermekten asıl maksadın savaş , kan dökme ve intikam alma olmadığını açıkca isbat etmektedir.

Deliller şudur:

a) Eğer Peygamber’in (s.a.a) hedefi kervanlara saldırmak ve onları yağmalamak olsaydı büyük ve donanmış bir ordu göndermesi lazımdı. Hâlbuki Hamza’nın komutanlığında otuz kişi, Ubeyde b. Haris’in komutanlığında altmış kişi ve Sa’d b. Ebi Vakkas’ın komutanlığında sekiz kişi gönderilmişti. Bunun mukabilinde kervan muhafızlarının sayısı bunlardan kaç kat fazla idi. Hamza üç yüz kişiyle, Ubeyde iki yüz kişiyle karşılaşacaktı. Özellikle Kureyş müslümanların bazı kabilelerle antlaştıklarını duyduktan sonra kervan muhafızlarını çoğaltmıştı. Bir de komutanlara savaş emri verilmiş olsaydı bu hareketlerin hemen hepsinde kimsenin burnunun bile kanamaması mümkün müydü?

b) Resulullah (s.a.a)’ın Abdullah b. Cehş’e verdiği mektupta şöyle yazılmıştır:

Mekke ve Taif arasında Nahle bölgesinde in. Orada Kureyş’i bekle ve ne durumda olduklarını öğren. Bu mektup sarih bir şekilde Abdullah’ın savaşmakla görevli olmadığını ve sadece Kureyş hakkında malumat toplamakla memur olduğunu beyan etmektedir. Müslümanların Nahle’de Kureyş kervanını hamle edip Amr-i Hazremi’yi öldürmeleri kendi aldıkları kararlarının bir sonucu idi. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) onları bu işlerinden dolayı kınamış ve : “Ben size savaş emri vermemiştim “ diye buyurmuştu.

Açıktır ki, bu hareketlerin hepsi veya büyük bir çoğunluğu aynı hedefi güdüyordu. ” Hamza’nın komutasındaki otuz kişilik grup savaş için ama Abdullah b. Cehş’in komutasındaki seksen kişilik grup malumat toplamak için gönderildi ” diye söylenemez. Zira malumat toplamak için gönderilen grubun sayısı oryantalistlerin savaş için gönderildiğine inandığı grubun sayısının takriben üç katıydı. Bu gönderilen grublar da genellikle muhacirlerden oluşuyordu. Çünkü ensar Akabe’de düşman saldırdığı takdirde Peygamber’i koruyacaklarına dair biat etmişlerdi. Peygamberde önceleri böyle vazifeleri onlara verip kendisi Medine’de kalmak istemiyordu. Fakat daha sonraları ki Peygamber’in kendisi de Medine’den çıkıyordu- muhacirler ve ensar arasındaki vahdeti daha bir pekiştirmek için ensardan bir grubu da yanına alıyordu. Bevat ve Zat’ül-Uşeyre’ye yaptıkları yolculuklarında hem muhacirlerden hem de ensardan bir grup Peygamber’le birlikte olma iftiharını kazanmışlardı.

Bu deliller oryantalistlerin bu hareketler hakkındaki görüşlerinin temelsiz olduğunu isbat etmektedir.

Yukarıdaki sözlerimize dikkat edilirse, onların Peygamber’in bulunduğu hareketler hakkındaki görüşlerinin de batıl olduğu malum olur. Çünkü Peygamber’le birlikte Bevat veya Zat’ül-Uşeyre’ye gidenler sadece muhacirlerden değildi; içlerinde ensardan da bir grup bulunuyordu.

Ensar, Peygamber’e hücum etmek üzere biat etmedikleri halde Peygamber onları savaşa ve kan dökmeye nasıl çağırabilirdi? İleride okuyacağınız gibi Ensar, Bedir savaşına muvafık olduklarını bildirmeyinceye kadar da Peygamber (s.a.a) savaşa karar vermemişti. İslam tarihçilerinin bu hareketleri gazve diye anmaları hadiselerin hepsini bir başlık altında toplamak istediklerinde naklanmıştır. Yoksa bu manevraların asıl hedefi savaş veya yağma değildi.

KIBLE’NİN DEĞİŞTİRİLMESİ

Resulullah (s.a.a) Mekke’de tam on üç yıl Beyt’ül-Mukaddes’e doğru namaz kılıyordu. Medine’ye hicret ettikten sonra da müslümanlar yaklaşık olarak bir buçuk yıl (1) aynen Mekke’de olduğu gibi yahudilerin kıblesine doğru namaz kılıyorlardı. Bu müslümanlar ve yahudiler arasında bir nevi vahdet amili olabilirdi. Fakat müslümanların göz alıcı ilerlemeleri, yahudi camiasını korkutmuştu.

Onların böyle hızla ilerlemeleri İslam dininin yakın bir gelecekte bütün Ceziret’ül- Arab’ı kapsayacağı ve yahudilikten hiç bir eser kalmayacağını gösteriyordu. Bu yüzden hicretin ilk ayından itibaren yahudiler mızıkçılığa başladılar.

Çeşitli yollarla Peygamber ve müslümanları incitmek istiyorlardı. Ezcümle müslümanların Beyt’ül-Makdis’e doğru namaz kılmalarını söz konusu ederek : “Muhammed, müstakil bir din getirdiğini, getirdiği dinin önceki dinleri neshettiğini söylüyor hâlbuki müstakil bir kıblesi yoktur ve yahudilerin kıblesine doğru namaz kılıyor” diyorlardı.

Yahudilerin bu sözü Peygamber’e (s.a.a) çok ağır gelmişti. Geceleri evden çıkıyor, gökyüzüne bakıyor ve bu konuda bir vahyin inmesini bekliyordu.

Aşağıdaki ayet-i şerife de bu konuya işaret etmektedir:

“Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilip durduğunu gökten haber beklediğini görüyoruz. Merak etme. Elbette seni hoşlanacağın bir kıbleye döndüreceğiz.” (2)

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinden istifade edildiğine göre kıblenin değiştirilmesinin diğer bir sebebi de vardı. O da gerçek müminlerle yalancıların tanınması idi. Zira namaz halinde Peygamber’e (s.a.a) uyarak Mescid-i Haram’a doğru yönelmek kişinin İslam dinine ve Peygamber’e hakikaten iman ettiğini Peygamber’e uymamak, bunda şüpheli olmak ise kişinin kalbinde nifaktan bir şeyler bulunduğunu göstermektedir. Kur’an-ı Mecid bu hususta şöyle buyurmuştur;

“(Habibim) senin üzerinde bulunduğun (Kâbe’yi) kıble yapmamız, Peygamber’e uyanları ayağının iki ökçesi üzerinde gerisin geri döneceklerden (münafıklardan) ayırt etmemiz içindir. Bu elbette Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerden başkalarına ağır gelecektir.” (3)

İslam tarihini ve Ceziret’ül -Arab’ın o günkü durumunu göz önünde bulundurursak, bu hadisenin daha başka sebeplerinin de var olduğunu söyleyebiliriz elbette:

a) Tevhid kahramanı Hz. İbrahim’in (a.s) eliyle onarılan Kâbe, Arap camiasında mukaddes bilinen bir mekândı. Böyle bir mekân kıble edildiği takdirde Araplar tevhid dini olan İslam’a daha bir rağbet gösterirlerdi. Böylece medeniyet kafilesinden geride kalmış inatçı müşriklerin iman etmesine de yardımcı olacaktı.

b) İman etmeleri asıl ümid edilmeyen yahudilerden uzaklaşmak lazımdı. Çünkü onlar daima oyunbozanlık ediyorlar, karmaşık sorularla Peygamber’in vaktini alıyor, Peygamber’in karşısında bilginlik taslıyorlardı. Kıblenin değiştirilmesi, yahudilerden uzaklaşmanın belirtilerinden biriydi. Nitekim Aşura günü orucunun nesholunması da bu maksatlaydı.

İslam’dan önce yahudiler Aşura gününü oruç tutuyorlardı. Önceleri Peygamber ve müslümanlar da bu günde oruç tutuyorlardı. Fakat daha sonra Aşura gününün orucu nesholunudu ve Ramazan ayının orucu farz edildi.

Kıble değiştirilince bazıları geçmiş namazlarının batıl olduğunu zannettiler. Bunun üzerine ilahi vahiy nazil oldu:

“Allah imanınızı (amellerinizi) (4) boşa çıkaracak değildir. Hiç şüphe yok Allah insanlara şefkat edendir esirgeyendir.” (5)

Bu nedenlerden dolayı Peygamber (s.a.a) öğle namazının iki rekâtını kıldığı bir vakitte vahiy meleği nazil olarak Peygamber’e Mescid’ül-Haram’a doğru dönmesini emretti. Bazı hadislere göre de Cebrail (a.s), Peygamber (s.a.a)’in elinden tutarak Mescid’ül- Haram’a doğru çevirdi. Mescidde bulunan kadınlar ve erkekler de Peygamber’e (s.a.a) uyarak Kâbe’ye doğru döndüler. Böylece o günden itibaren Kâbe, müslümanların müstakil kıblesi olarak ilan edildi.

RESULULLAH’IN İLMİ MUCİZESİ

Eski heyet âlimlerinin hesaplarına göre coğrafi açıdan Medine’nin eni 25 derece uzunluğu ise 75 derece 20 dakika idi. Bu hesaba dayanarak çıkarılan kıbleler halen aynı şekilde duran Peygamber (s.a.a)’in mihrabıyla mutabık değildi. Bu ihtilaf heyet âlimlerinin şaşkınlığına sebep olmuştu.

Bazen de bu ihtilafı halletmek için kimi tevcih ve tevillere başvuruyorlardı.

Fakat son zamanlarda ünlü âlim Serdar Kabilinin tespitine göre bugünkü ölçülerde Medine’nin kıblesi güney noktasından sadece 45 dakika meyllidir. Peygamber’in mihrabı da tamı tamına bu istikamettedir.

O zaman hiç bir ilmi araç olmaksızın namaz halinde (6) herhangi bir muhasebe yapılmaksızın Peygamberin Mescid’ül-Aksa’dan tamıtamına en küçük bir meyil olmaksızın Kâbe’ye yönelmesi büyük bir mucizedir. (7)

BEDİR SAVAŞI

Bedir savaşı İslam’da büyük ve belirgin savaşlardan biridir. Bu savaşa katılanlar daha sonraları müslümanların arasında özel bir imtiyaz sahibi oldular. Herhangi bir hadisede Bedir mücahidlerinden bir veya birkaç kişi bulundu mu veya herhangi bir konuda onlardan biri şahitlik etti mi? bu bir imtiyaz sayılırdı.

Peygamber (s.a.a)’in ashabının terceme-i hallerinde Bedir gazvesine katılanlar “Bedriyyun” diye geçer. Bedriyyun’a verilen bu ehemmiyetin sebebi, şu hadisenin açıklık kazanmasıyla malum olur:

Daha önce (1) zikrolunduğu gibi Hicri ikinci yılın Cumade’l-Ahırı ayının yarısında Ebu Süfyan komutasında bir ticaret kervanının Mekke’den Şam’a doğru gittiği öğrenildi. Peygamber (s.a.a) kervanı takip etmek amacıyla Zat’ül-Uşeyra’ya kadar gitti. Receb ayının evvellerine kadar orada ikamet etti. Fakat kervanla karşılaşmayınca Medine’ye geri döndü. Kureyş kervanları sonbahara doğru Şam’dan Mekke’ye döndüklerine göre bu kervanın da ne zaman döneceği malum idi.

Her savaşta zaferin ilk şartı düşman hakkında malumat sahibi olmaktır. Bir komutan düşmanın gücünden biriktiği yerden ve düşman askerlerinin maneviyatından haberi olmazsa ilk çarpışmada yenilebilir.

Düşmanın gücünü ve bulunduğu yeri öğrenmek Peygamber (s.a.a)’in savaşlarında temel bir ilke idi. Bugün bile düşmanın ne durumda olduğunu öğrenmek savaşlarda büyük bir ehemmiyete sahiptir.

Merhum Meclisi’nin nakline göre (2) Resulullah (s.a.a) Adi’yi “Hayat-u Muhammed”in muellifinin nakline göre de Talha b. Ubeydullah ile Said b. Zeyd’i Kureyş kervanının hangi bölgeden geçeceğini muhafızlarının sayısını ve mallarının ne olduğunu öğrenmek için gönderdi. Kervan hakkında edinilen bilgiler şöyleydi:

1) Büyük bir kervandır, Mekke halkının hemen hepsi iştirak etmiştir.

2) Kervanın emiri Ebu Süfyan’dır. Yaklaşık kırk muhafızı vardır.

3) Ticaret mallarını bin deve taşımaktadır. Malların takribi değeri elli bin dinardır.

Mekke’den Medine’ye hicret eden müslümanların malları Kureyş tarafından müsadere edildiğine göre müslümanlar da onların ticaret mallarını zabtetmekte kendilerini haklı görüyorlardı.

Kureyş muhacir müslümanların mallarını müsadereye devam ederlerse müslümanlar da mütekabilen onların ticaret mallarını zabtedip savaş ganimeti olarak aralarında taksim edeceklerdi. Bu yüzden Resul-i Ekrem (s.a.a) Ashab’la hitap ederek:

“Ey Nas! İşte Kureyş kervanı! Kureyş mallarını müsadere etmek için Medine’den çıkabilirsiniz. Umulur ki sıkıntıdan kurtulursunuz.” dedi. (3)

Resulullah (s.a.a) Hicri ikinci yılın sekizinci ayında Abdullah b. Ümm-i Mektum’u namaz kıldırmak için Ebu Lübabe’yi de siyasi işlere yürütmek için Medine’de kendi yerine bırakarak üç yüz on üç kişiyle Kureyş’in mallarını müsadere etmek için Medine’den çıktı.

PEYGAMBER (S.A.A) ZEFRAN’A GİDİYOR

Ulaşan haberlere dayanarak Resul-i Ekrem (s.a.a) pazartesi günü hicri ikinci yılın Ramazan ayının sekizinde yukarıda değindiğimiz hedef için Medine’yi Zefran (4) yönünde terketti.

Ulaşan haberlere göre Kueryş kervanı Zefran’dan geçecekti çünkü ordunun bir bayrağını Mus’ab’ın eline, diğerini de İmam Ali b. Ebi Talib’in (a.s.) eline verdi.

Bu ordu seksen iki muhacir, yüz yetmiş Hazrecli ve bir Evsli’den oluşuyordu ve toplam olarak üç at ve yetmiş deve vardı.

O günün müslüman toplumunda şehadet ve fedakârlığa karşı öyle bir aşk vardı ki, büluğ çağına ermeyen bazı kişiler de katılmıştı bu orduya. Fakat Peygamber (s.a.a) onları Medine’ye geri döndürdü. (5)

Peygamber (s.a.a) yukarıda naklettiğimiz cümlesinde müslümanlara yaşantılarında bir genişlik hasıl olacağını müjdelemişti. Bu genişlik Kureyş kervanından zabtedilecek mallarla hasıl olacaktı. Daha önce de hatırlattığımız gibi Kureyş muhacirlerin Mekke’deki bütün menkul ve gayr-i menkul mallarını müsadere etmişti. Her akıllı insan düşmanın yaptığının misliyle onu cezalandırmakta kendini haklı görürür.

Müslümanların Kureyş kervanına hamle etmelerinin asıl sebebi onların zulme uğramış olmaları idi. Nitekim Kur’an-ı Kerim bu gerçeğe işaret etmiştir:

“Kendileriyle mukatele edilen (düşmanların hücumuna uğrayan mümin) lere uğradıkları zulümden dolayı (bilmukabele harbe) izin verildi ve şüphesiz Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter elbette” (6)

Ebu Süfyan Şam’a giderken kervanı Peygamber (s.a.a) tarafından takip edildiğini anlamıştı.

Bu yüzden dönüşte çok ihtiyatlı davranıyordu. Karşıdan gelen kervanlardan Muhammed (s.a.a)’in ticaret yollarını işgal edip etmediğini sora sora ilerliyordu. Nihayet Peygamber’in ashabıyla birlikte Kureyş kervanını takip için Medine’den çıkıp Bedir’in iki fersahlığında Zefran denilen bir yerde konakladıklarını öğrendi.

Bunun üzerine Ebu Süfyan hemen kervanı durdurdu. Zamzam b. Amr-i Gifari’yi ücretle tutarak süratli bir deveyle Mekke’ye gönderdi.

Zamzam çöllerini kısa bir sürede katederek Mekke’ye vardı. Mekke’ye varınca Ebu Süfyan’ın emri üzerine devesinin kulaklarını kesti burnunu yardı eğerini ters çevirdi kendi gömleğini de önden ve arkadan yırttı ve devesinin üzerinden şöyle haykırdı: “Ey Kureyş! Kervanın imdadına koşun! Mallarınız gidiyor! Muhammed (s.a.a) ve yaranı yolu kesmiş kervan yağmalanmak üzeredir!” (7)

Devenin kulakları ve burnundan kandamlalarının damlayışı ve Zamzam’ın gömleği yırtık bir halde ettiği feryatları Mekke halkının damarlarındaki kanı coşturmuştu. Bütün Kureyş yiğitleri kervanın imdadına yetişmek için hazırlandılar. Ebu Leheb bizzat kendisi bu savaşa katılmadıysa da kendi yerine As b. Hişam’ı dört bin dirhem karşılığında ücretle tutarak bu savaşa gönderdi.

Kureyş’in ileri gelenlerinden biri olan Ümeyye b. Halef bazı nedenlerden dolayı bu savaşa katılmak istemiyordu. Çünkü ona Muhammed’in “Ümeyye müslümanların eliyle öldürülecektir” söylediğini haber vermişlerdi. Kureyş büyükleri Ümeyye gibi bir şahsiyetin katılmamasının Kureyş’in zararına dokunacağını biliyorlardı. Bu yüzden Ümeyye Mescid’ül- Haram’da bir köşeye oturduğu bir sırada Muhammed (s.a.a)’le savaşmak için hazırlanmış olan iki kişi ellerinde bir tepsi tepsinin içerisinde de bir sürmedan bulunduğu halde Ümeyye’ye gelerek: “Ey Ümeyye! Şimdi ki kadınlar gibi savaştan yüz çevirip bir köşeye çekildin gel de bu sürmeyi al ve kadınlar gibi gözlerine sürme sür ve artık adını yiğit erkeklerin adlarının arasından sil” dediler.

Bu söz Ümeyye’ye çok ağır geldi. Hemen yerinden fırlayıp sefere çıkmak için hazırlandı ve Kureyş ile birlikte kervanı kurtarmak için yola koyuldu. (8)

KUREYŞ’İN KARŞILAŞTIĞI SORUN

Hareket zamanı tayin edildi. Kureyş büyükleri Benî Bekr gibi inatçı bir düşmanın önlerinde olduğunu hatırladılar. Arkadan kendilerine saldırabilirdi. Benî Bekr’in Kureyş ile düşmanlığının sebebini İbn-i Hişam genişçe yazmıştır. (9)

Fakat Benî Bekr kabilesinden bir boy olan Benî Kinane’nin eşrafından Süraka b. Malik böyle bir hadiseyle karşılaşmayacaklarına dair Kureyş’e güven verdi ve Kureyş bu yönden fikirleri rahat bir halde Mekke’den çıktılar.

Öte yandan Peygamber Kureyş’in ticaret kervanıyla karşılaşmak için Medine’den hareket etmiş ve Zefran adında bir yerde kervanı bekliyordu.

Ansızın Peygamber’e yeni bir haber ulaştı. Peygamber’e haber geldi ki; Mekkeli’ler kervanı korumak için Mekke’den çıkmış ve İslam ordusunun yakınlarında bir yerde yerleşmişlerdi. Diğer kabilelerden de onlara katılanlar olmuştu.

Resulullah (s.a.a) ne yapmalıydı acaba? Bir yandan Peygamber ve yaranı Kureyş’in ticaret mallarını müsadere etmek için Medine’den çıkmıştı. Üstelik büyük bir orduyla karşılaşmak için de hazırlıksız idiler. Bir yandan da Medine’ye geri dönselerdi, yaptıkları askeri manevralarla elde ettikleri iftiharları kaybedeceklerdi. Birde Medine’ye geri döndükleri takdirde, düşmanın onları takip ederek Medine’ye saldırması da muhtemeldi.

Bu yüzden Peygamber (s.a.a) asla geri dönmeyip mevcut imkânlarla son ana kadar düşmanın karşısında direnmeyi uygun gördü.

Ne var ki; İslam ordusunun çoğunluğunu Ensar gençleri oluşturuyordu. Orduda muhacirlerden sadece yetmiş dört kişi vardı. Ensar’ın Akabe’de Peygamber’e ettikleri beyat bir savunma beyati idi, savaşma beyati değildi. Yani onlar Medine’de Peygamber’i (s.a.a) savunacaklarına dair beyat etmişlerdi. Medine’den çıkıp Medine’nin dışında Peygamber’le birlikte savaşacaklarına dair Peygamber (s.a.a)’e bir söz vermemişlerdi. Bunun için Peygamber (s.a.a) bir askeri şura oluşturarak meseleyi umumun efkârına sundu. Ayağa kalkarak ashaba : “Bu konuda siz ne diyorsunuz.” diye buyurdu.

Önce Ebu Bekir kendi görüşünü açıkladı: “Mekke ordusuna Kureyş’in büyükleri ve yiğitleri katılmışlardır. Kureyş bir dine iman etmemiştir bu doğru; fakat izzetin doruk noktasından zilletin alçaklığına düşmemişlerdi. Biz de Medine’den hazırlıklı olarak çıkmadık” (1) dedi. Ebu Bekir bu sözlerle “Savaşmayalım ve Medine’ye geri dönelim” demek istiyordu. Peygamber (s.a.a), Ebu Bekir’e hitap ederek ;” Otur” dedi. Sonra Ömer ayağa kalktı ve aynı sözleri tekrarladı. Peygamber ona da oturmasını emretti.

Daha sonra Mikdad ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Ya Resulullah! Kalplerimiz seninledir. Allah sana ne emretmişse onu yap. Andolsun Allah’a biz sana Benî İsrail’in Hz. Musa’ya söylediği sözü söylemiyeceğiz. Hani Musa onları cihada çağırmıştı ya; onlar da “Ey Musa! Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız” (2) demişlerdi. Fakat biz onların aksine sana şöyle diyoruz: “Sen Allah’ın izniyle cihad et biz seninle birlikte savaşacağız.”

Peygamber (s.a.a) Mikdad’ın bu sözlerini duyunca çok hoşnut oldu ve onun hakkında duada bulundu.

HAKİKATLERİ GİZLEMEK

Taassup ve hakikatleri gizlemek bütün yazarlar için kötü bir haslet ise de tarihçi için daha kötüdür. Tarih bir ayna misalidir. Bu aynanın üzerine taassup tozlarının kondurulmaması şartıyla onda geçmişle ilgili bütün hakikatleri görmek mümkündür.

İbn-i Hişam (1) Murizi (2) ve Taberî (3) kendi kitaplarında Sa’d b. Muaz ve Mikdad’ın bu askeri şuradaki konuşmalarının metnini nakletmiştir, fakat Ebu Bekir ve Ömer’e gelince onların sözlerini nakletmekten çekinerek sadece: “Ebu Bekir ve Ömer de ayağa kalkıp konuştular ve güzel konuştular” demekle yetinmişlerdir.

Bu büyük tarihçilere: “Bu iki kişinin görüşleri gerçekten güzel bir görüş idiyse o halde neden onların sözlerini nakletmekten çekindiniz?” diye sormak hakkımızdır herhalde.

Üstelik onların sözlerini biz yukarıda naklettik. Gördüğümüz gibi sözleri hiç de güzel değildir. Zaten eğer güzel olsaydı adı geçen tarihçiler muhakkak naklederlerdi.

Fakat onlar nakletmemişlerse de nakledenler vardır. (4) Hakikatler gizli kalmaz demişler bir gün ortaya çıkar. Onların korkuya kapıldıkları sözlerinden iyice anlaşılmaktaydı. Onlar Kureyş’i öyle güçlü sanıyorlardı ki Kureyş’in yenileceği akıllarından bile geçmiyordu.

Değerli okurlar Ebu Bekir ve Ömer’in sözlerinin ne olduğunu Taberî’nin aynı sayfada naklettiği bir sözden de anlayabilirler. Bilindiği gibi Mikdad ve Sa’d, Ebu Bekir ve Ömer’den sonra konuştular.

Taberî, Abdullah b. Mesud’dan şöyle bir söz naklediyor: “Ben Bedir günü hep Mikdad’ın mevkisini arzu ediyordum. Çünkü o konuşmaya başladığında Peygamber (s.a.a)’in mübarek çehresi sinirinden kızarmıştı. Fakat Mikdad konuşmaya başlayıp “Biz, İsrail oğulları gibi değiliz. Onların Hz. Musa’ya dediği gibi “Sen ve Rabbin gidin savaşın biz burada oturacağız” demiyeceğiz asla” deyince Peygamber’in yüzü güldü. Ben hep bu mevki keşke bana nasib olsaydı diyordum.” (5)

Acaba Peygamber (s.a.a)’i gazaplandıran, Mikdad’dan önce Ebu Bekir ve Ömer’in savaşmayıp Medine’ye geri dönmeye ısrar etmelerinden başka bir şey miydi? Meclis istişare meclisi idi; herkes görüşünü açıklayabilirdi. Bunda şüphe yoktur. Fakat zaman Mikdad’ın görüşünün daha isabetli olduğunu gösterdi.

ŞURANIN KESİN KARARI VEYA ENSARIN REİSİNİN GÖRÜŞÜ

Şimdiye kadar söylenen sözler genellikle kişinin şahsi görüşünü ortaya koyuyordu. Bir de şura আসলে bu konuda Ensar’ın görüşünün ne olduğunu bilmek için kurulmuştu. Çünkü Ensar kesin bir karara varmadan herhangi bir karar almak mümkün değildi.

O ana kadar konuşanların hepsi Mekkeli’ydi. Peygamber (s.a.a) Ensar’ın kendi görüşlerini açıklamasını bekliyordu. Bu yüzden tekrar: “Görüşlerinizi bana söyleyin” diye buyurdu.

Sa’d b. Muaz- Ensari ayağa kalkarak:

“Herhalde bizi kastediyorsunuz Ya Resulullah!” dedi.

Peygamber (s.a.a) “Evet” buyurdu. Sa’d “Ya Resulullah! biz” dedi “sana iman ettik dininin hakk olduğunu tastik ettik bu konuda sana beyatlıyız. Siz neye karar verirsenizse biz sana tabiyiz. Seni gönderen Allah’a yemin ederiz ki sen (Kızıldenize işaret ederek) denize girsen seninle beraber biz de gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız. Biz düşmanla karşılaşmaktan korkmayız. Umarız ki senin gözlerini aydın edecek bazı işler yapabilelim. O halde Allah’ın izniyle hemen sizin istediğiniz tarafa hareket edelim.”

Sa’d’in sözleri Peygamber (s.a.a)’i çok mesrur etti ve hemen hareket emrini verdi: “Hareket edin ve müjdeler olsun size, çünkü ya kervanla karşılaşacak ve onların mallarını müsadere edeceksiniz veyahut da kervanın imdadına koşan güçlerle savaşacaksınız. Ben şimdi Kureyşli’lerin düşüp öldükleri yerleri görüyorum” (1)

Böylece İslam ordusu Resul-i Ekrem (s.a.a)’in komutasında yola koyularak Bedir kuyularının yakınında mevzi aldılar.

DÜŞMAN HAKKINDA BİLGİ EDİNME ÇABALARI

Savaş ilkeleri ve taktiklerinin geçmişe nazaran bugün çok değişmesine rağmen düşman hakkında bilgi toplamak onların askeri sırlarını askerlerinin sayısını ve maneviyatını bilmek hâlâ büyük bir ehemmiyetine nazaran casusluk kurallarını öğretmek için özel teşkilatlar kurulmuştur.

Bu yüzdendir ki; bugün doğu ve batı bloklarından her biri casusluk teşkilatlarını mümkün olduğu kadarıyla genişletmeye ve geliştirmeye çalışıyorlar.

Savaştaki bu önemli ilkeyi göz önünde bulunduran İslam ordusu istitar (gizlenme- saklanma) kuralıyla tamıtamına tatbik eden bir yerde mevzi aldılar. Sonra sırlarının açılmasına sebep olacak her türlü fiilden çekinerek, Kureyş ve kervan hakkında bilgi toplamaya başladılar:

a) Önce Peygamber’in (s.a.a) kendisi yiğit bir askeriyle birlikte düşman hakkında bilgi toplamak için yola koyuldu. Bir kabilenin reisiyle karşılaştılar.

Ona: “Kureyş ve Muhammed ile yaranı hakkında ne duymuşsunuzdur?” diye sordular. O da şöyle dedi: “Bana ulaşan haberlere göre Muhammed ve yaranı falanca gün Medine’den hareket etmişlerdir. Haber doğru olursa o ve yaranı şimdi falan yerde (İslam ordusunun yerleştiği yere işaret ediyordu) olmalıdırlar. Hakeza bana Kureyş’in falanca gün Mekke’den çıkmış olduklarını haber verdiler. Haber doğru ise şimdi falan yerde (Tam Kureyş’in bulunduğu bölgeye değiniyordu) olmalıdırlar.”

b) Aralarında Zübeyr b. Avvam ve Sa’d b. Ebi Vakkas da bulunan bir devriye grubu Emir’ül-Müminin İmam Ali’nin (a.s.) komutasında Bedir suyuna kadar gittiler. Orada Kureyş’e su götürmek için gelen iki gençle karşılaştılar. Onları yoklayarak Peygamber’in huzuruna getirdiler.

Sorup soruşturduktan sonra birinin Benî Haccad’dan diğerinin Benî As’dan olduğu ve Kureyş için su götürmekle görevlendirildikleri anlaşıldı. Peygamber (s.a.a) onlara “Kureyş nerededir?” diye sordu. Onlar da : “Şu karşı yukarıdaki dağın arkasındadırlar” dediler.

Sonra Kureyş’in sayısını sordu. “Bilmiyoruz” dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) “Günde kaç deve kesiyorlar?” diye sordu. “Bir gün 10 birgün 9 deve kesiyorlar.” dediler. Bundan Peygamber (s.a.a); Kureyş ordusunun dokuz yüz ile bin kişi olduğunu tahmin etti. Daha sonra Peygamber (s.a.a) ileri gelenlerden kimler vardır?” diye sordu.

Utbe b. Rebia, Şeybe b. Rebia, Ebu’l – Bahteri b. Hişam, Ebu Cehl b. Hişam Hekim b. Hizam ve Ümeyye b. Halef dediler. Bunun üzerine Peygamber ashabına dönerek: “Mekke ciğerparelerini karşımıza çıkardı” buyurdu.

Sonra araştırmaların sürdürülmesi için o iki gencin hapsedilmesini emretti.

c) Peygamber (s.a.a), iki kişiyi Bedir’e gidip kervan hakkında bilgi toplamakla görevlendirdi.

Onlar Bedir kuyusunun yakınlarında bineklerinden inip susamış olduklarını gösteriş yaparak su içmek için gelen iki kadın birbiriyle konuşuyorlardı. Biri diğerine “Bana vereceğin var onu neden ödemiyorsun? Ben de senin gibi muhtacım!” diyordu.

Öteki kadın da : “Sabret kervan bugün-yarın gelir kervan için iş yapar sana borcumu öderim” diye cevap veriyordu. Kadınların sözlerini dinlemekte olan Mucdi b. Amr borçlu kadının sözünü tastik ederek o iki kadını birbirinden ayırdı.

Bu iki müslüman bu haberi duyunca çok sevindiler. İstitar kaidelerine riayet ederek İslam ordusunun genel komutanına dinlediklerini ve duyduklarını anlattılar.

Resul-i Ekrem (s.a.a) bu bilgileri edindikten sonra kervanın ne zaman Bedir’e varacağını ve Kureyş ordusunun nerede olduğunu çok iyi biliyordu. Artık gereken tedbirleri almalıydı.

Ebu Süfyan Nasıl Kaçtı?

Kureyş kervanı Şam’a giderken müslümanlardan bir grup tarafından takip edilmişti. Ebu Süfyan dönüşte de müslümanların taarruzuna uğrayacaklarını çok iyi biliyordu. Bu yüzden kervan İslam’ın nüfuz bölgesine varınca Ebu Süfyan kervanın durmasını emretti. Kendisi haber toplamak için Bedir’e geldi. Orada Mucdi b. Amr ile karşılaştı. Ona şüpheli bir kimseyi görüp görmediğini sordu. O da : “Şüpheleneceğim bir şey görmedim, fakat bugün buraya iki kişi vardı, develerini şu tepenin üstünde bırakarak gelip su içip gittiler” dedi. Ebu Süfyan tepenin üzerine çıkarak develerin dışkısına baktı. Dışkının içersinde bulduğu bir hurma çekirdeğinden bunların Medineli olduğunu anladı. Hemen geri dönüp kervanının yolunu değiştirdi ve hızla İslam’ın nüfuz bölgesinden kaçtılar. Ebu Süfyan bir kişiyi de kervanın müslümanların elinden kurtulduğunu Kureyş ordusuna haber versin de geri dönsünler diye görevlendirdi.

MÜSLÜMANLAR KERVANIN KAÇTIĞINI ÖĞRENİNCE

Kervanın kaçma haberi müslümanların arasında yayılınca ticaret mallarında gözleri olan bir grup çok üzüldüler. Allah Teala onlara kuvve-i kalp vermek için şu ayet-i şerifeyi nazil etti:

“Hani Allah iki topluluktan birinin muhakkak sizin olacağını size vadetmişti siz de görkemsiz (şevketsiz kuvvetsiz) olanının sizin olmasını istemekteydiniz. Oysa Allah sözleriyle hakkın gerçekleşmesini sağlamak ve küfre sapanların arkasını kesmek (kökünü kurutmak) istiyordu.” (1)

KUREYŞ ARASINDAKİ İHTİLAF

Ebu Süfyan’nın temsilcisi onun mesajını Kureyş’in büyüklerine ilettiği zaman Kureyş iki gruba ayrıldı.

Benî Zühre kabilesi ve Ahnes b. Şurayk müttefiklerini yalnız bırakarak geri döndüler. “Biz” dediler “Benî Zühre’nin ticaret mallarını kurtarmak için gelmiştik. Mallar tehlikeyi atlattıktan sonra bize bir şey düşmez ve geri dönüyoruz.”

Kureyş ‘in zorlamasıyla Mekke’den çıkmaya mecbur olan Ebu Talib’in oğlu Talib de bazılarıyla arasında çıkan bir lafzi münakaşa sonucu Mekke’ye geri döndü.

Ebu Cehil Ebu Süfyan’ın “Kervan kurtuldu, Mekke’ye geri dönün” şeklindeki mesajına rağmen: “Bedir’e gidip orada üç gün kalacak develer kesip şarap içecek dansöz kadınlar getirip eğleneceğiz. Böylece Araplar bizim kudretimizi şevketimizi görecek duyacak ve ebede kadar bize itaat edecektir.” diyordu.

Kureyş, Ebu Cehil’in aldatıcı sözlerine kanarak bulundukları yerden hareket edip Bedir mıntıkasının yüksek bir bölümünde bir dağın arkasına yerleştiler. Şiddetli bir yağmura tutulunca da artık ilerleyemeyip orada durdular.

Ne var ki yağmur İslam ordusunun yerleşmiş olduğu Bedir’in aşağı kısmında kötü bir etki bırakmadı.

Bedir’in güney kısmı yüksek (el-Üvet’ül-Kusva) kuzey kısmı ise alçak (el-Udvet’üd- Dünya) olan büyük bir çöldür. Bu geniş çölde, kazılan kuyular sonucu daima su mevcut idi. Bu yüzden de kervanlar için bir istirahat mehalli sayılırdı.

Tecrübeli bir komutan olan Habbab b. Munzir Peygamber (s.a.a)’e gelerek:

“Ya Resulullah! Buraya Allah’ın emriyle mi geldin?”

Peygamber (s.a.a): “Bu hususta özel bir emir yoktur. Daha münasip bir yer biliyorsanız söyleyin” diye buyurdu. Habbab: “Düşmana en yakın olan kuyunun yanında ordugâh kurup orada kendimiz ve hayvanlarımızın içmesi için bir havuz yapıp içini suyla dolduralım ki, su bakımından sıkıntı çekmeyelim” dedi. Peygamber (s.a.a) Habbab’ın görüşünü beğendi ve hareket emri verdi.

Bu hadise Peygamber (s.a.a)’in sosyal işlerde istişareye ne kadar önem verdiğini göstermektedir. (1)

GÖLGELİK VEYA KOMUTANLIK KULESİ

Sa’d b. Muaz Peygamber’e : “Ya Resulullah! Sizin için savaş meydanını daha iyi kontrol edip gereken emirleri özel kişiler vasıtasıyla askerlere kolayca iletmeniz için yüksekçe bir yerde bir gölgelik yapalım. Daha önemlisi eğer İslam ordusu bu savaşta yenilirse, siz hızlı koşan develerle yanındaki muhafızlarla birlikte çabuk bir şekilde Medine’ye varırsınız. Medine’deki müslümanlar bizim ne vaziyette olduğumuzdan habersizdirler. Vaziyetten haberleri olursa muhakkak seni himaye eder ve son anlarına kadar sana ettikleri beyatlerinin üzerinde dururlar.”

Peygamber (s.a.a), Sa’d b. Muaz, hakkında dua etti ve savaş meydanına müşrif olan yüksek bir yerde bir gölgelik yapılmasını emretti.

GÖLGELİK YAPILMASI MESELESİ ÜZERİNE

Peygamber (s.a.a) için gölgelik yapılması ve Sa’d b. Muaz ve Ensar gençlerinden bir grubun Peygamber (s.a.a)’i korumakla görevlendirilmesi meselesini Taberî İbn-i İshak’tan nakletmiş (1) diğer tarihçiler de ona uymuşlardır. Fakat birkaç nedenden dolayı bu meseleyi kabul edemeyiz:

1- Bu iş akserlerin morallerinin ve ruhi güçlerinin azalmasına sebep olur. Kendi canını kurtarmak için plan çizen ve askerlerinin canını asla önemsemeyen bir komutan askerlerinin ruhlarına nüfuz edemez.

2- Bu mesele Peygamber’in (s.a.a) ayetlerle halka zafer müjdesi vermesine dair kesin rivayetlere aykırıdır. Peygamber (s.a.a), Kureyş’le karşılaşmadan önce kendi yaranına hitaben şu ayeti tilavet etmişti:

“Hani Allah, iki topluluktan (ticaret) kervanı ve silahlı birlikten) birinin sizin olacağını size vaadetmişti; siz de görkemsiz (şevkatsiz) olanın sizin olmasını istemekteydiniz. Oysa Allah, sözleriyle hakkın gerçekleşmesini sağlamak ve küfre sapanların arkasını kesmek (kökünü kurtarmak) istiyor.” (2)

Müslümanlar, kervanın kaçtığını öğrenince, kendilerine sadece silahlı birliğin kaldığını gördüler. Yukarıdaki kesin vadeye dayanarak zaferin, müslümanların olduğunu biliyorlardı. O halde Peygamber (s.a.a)’i korumak için gölgelik yapma ve Peygamber (s.a.a)’in kaçması için etrafında hızlı koşan develer hazırlamanın hiç bir anlamı olamaz.

İbn-i Sa’d, Ömer b. Hattab’dan şöyle dediğini naklediyor: “Yakında o toplum bozguna uğratılacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklar.” (3) Ayeti nazil olduğu zaman kendi kendine : “Bu ayette kesin olarak yenilecekleri vaadedilen, hangi topluluktur?” diyordum. Nihayet Bedir günü, Peygamber (s.a.a)’in zırh giydiğini ve özel bir neşat ile bu ayeti okuduğunu görünce hezimete uğrayacak olan grubun bu grup olduğunu anladım” (4) Bu tarih kesiti göz önünde bulundurarak Peygamber (s.a.a) ve yaranının kalplerinde yenilgi ihtimalinin var olduğunu söylemek mümkün müdür acaba?

3) Emir’ül-Müminin İmam Ali (a.s.) Peygamber (s.a.a) hakkında şöyle buyuruyor: “Harbin en şiddetli anlarında, Peygamber (s.a.a)’e sığınırdık. İçimizden düşmana en yakın olan, o idi?” (5) Mektebinin ilk talebesi olan Emir’ül-Müminin İmam Ali’nin (a.s.) kendisini böyle tanıttığı bir Peygamber (s.a.a) hakkında böyle bir şey düşünmek mümkün müdür?

Biz gölgelik meselesinin, sadece daha güzel komutanlık edebilmesi için yapıldığı kanaatindeyiz.

Çünkü bir komutan savaş sahnesine iyice hakim olmazsa askerlerini gereken şekilde yönetemez.

KUREYŞ’İN HAREKETİ

Hicri ikinci yılın Ramazan ayının o yedinci günü sabahleyin dağın arkasından Bedir’e indiler. Peygamber (s.a.a) Kureyş’in aşağı indiğini görünce yüzünü göğe çevirerek: “Ya Rabb! Kureyş böbürlenerek seninle savaşmaya, Resulünü yalanlamaya kalkışmıştır. Ya Rabb! Bana vaadettiğin yardımı gerçekleştir ve bugün onları helak eyle!” diye Allah’a dua etti.

KUREYŞ ŞÛRASI

Kureyş güçleri Bedir’in bir noktasını ordugâh edindikten sonra İslam ordusunun sayısını görebilmek için tahmin gücü kuvvetli olan Veheb b. Umeyr’i görevlendirdiler.

Veheb atına binerek, İslam ordugâhının etrafında şöyle bir dolaştıktan sonra geri döndü ve müslümanların yaklaşık 300 kişi olduğunu haber verdi. “Ancak daha ileride yardımcı güçlerin saklanmış olması da muhtemeldir bu yüzden şu çölü iyice dolaşmam gerekir” dedi.

O çölü iyice dolaştıktan sonra korkunç bir haber getirdi. “Müslümanların dedi geride yardımcı güçleri falan yoktur, ama bunların Medine’den sizin için ölümü hediye getirdiklerini gördüm. Onlardan biri sizden birini öldürmeden öldürülmeyecektir. Sizden kendi sayılarınca adam öldürdükten sonra artık hayat neye yarar? Artık kendiniz bilirsiniz.” (1)

Vakidi ve merhum Meclisi, Vehebin şu cümleyi de söylediğini nakletmişlerdir: “Görmüyor musunuz dilsizler, konuşmuyorlar; engerekler gibi dillerini ağızlarının etrafında dolaştırıyorlar. (Pek ciddi ve karalıdırlar).” (2)

KUREYŞ’İN İKİYE BÖLÜNMESİ

Bu cesur askerin sözleri, Kureyş’in ikiye bölünmesine ve ordunun dehşete kapılmasına sebep oldu. Hakim b. Hizam, Utbe’nin yanına giderek: “Ya Utbe!” dedi, “Sen Kureyş’in büyüğüsün. Biliyorsun Kureyş, ticaret mallarını korumak için Mekke’den çıktı. Ticaret kervanımız da müslümanların elinden kurtuldu. Artık Hazrami’nin diyeti ve müslümanlar tarafından yağma edilen mallarının değerinin ödenmesinden başka bir meselemiz yok. Sen onun diyetini verir ve Muhammed (s.a.a) ile savaşmaktan vazgeçebilirsin.”

Utbe, Hakim’in sözlerinden etkilenerek ortaya çıktı ve cazip bir hutbe okuyarak şöyle dedi:

“Ey Kureyş siz Muhammed’in işini diğer Araplara bırakın. Eğer Araplar onu ve getirdiği dini ortadan kaldırırsa biz de muradımıza ermiş oluruz. Bu işi yapamazlarsa da ondan bize kötü bir şey gelip çatmaz. Çünkü biz güçlü olduğumuz halde onunla savaşmaktan vazgeçtik. Bu yüzden Mekke’ye geri dönmemiz daha iyi olur.”

Ebu Cehil, Utbe’nin bu sözlerini duyunca fevkalade rahatsız oldu. Amr-ı Hazrami’nin kardeşi olan Ebu Amir-i Hazrami’yi çağırterek kendisine şöyle dedi: “Senin müttefikin olan Utbe halkı kardeşinin intikamını almaktan caydırmaya çalışıyor. Hadi ne bekliyorsun? Kalkıp da Kureyş’i kardeşinin intikamını alamaya çağırsana!”

Amir de üstünü başını parçalayarak: “Va Amrah! Va Amrah!” diye bağırıp sızlamaya başladı. Amir’in bağırıp ağlaması Kureyş’i galeyana getirdi ve Utbe’nin barışçı sözleri unutulup gitti.

Fakat şaşırılacak şey şu ki savaş taraftarı olmayan iş bu Utbe halkın geçici duygularına tabi olarak, hemen ayağa kalktı ve savaş elbiselerini kuşanarak savaşmaya hazır olduğunu bildirdi.

Evet akıl nuru bazen duygular ve heyecanların etkisi altında kalarak sönebilir. Sulh ve safa taraftarı olan adam, şimdi savaş için önayak olmaktadır. (1)

SAVAŞI KESİNLEŞTİREN ŞEY

Esved Mahzumi müslümanların yapmış olduğu havuzu görünce kendi kendine “Ya bu havuzun suyundan içmeli ya onu harap etmeli veya hut da öldürülmeliyim” diye ahdetti. Havuzun kenarında İslam’ın büyük serdan Hz. Hamza (a.s.) ile karşılaştı. Savaşa tutuştular. Hz. Hamza (a.s.) bir vuruşta Esved’in ayağına baldırından ikiye ayırdı. Esved ahdini yerine getirmek için sürünerek havuzun kenarına geldi ki, havuzun suyundan içsin. Fakat Hamza’nın (a.s.) ikinci bir vuruşuyla havuzun içine düşerek öldü.

Bu olay savaşı kesinleştirdi. Çünkü bir toplumu hiç bir şey kan gibi galeyana getiremez.

Öfkeleri burunlarından olan ve savaşmak için en ufak bir bahane arayan bir grup şimdi iyi bir bahane bulmuştu; artık savaşabilirdi. (2)

TEKE TEK SAVAŞLAR

Araplar savaşın ilk başlangıcında teke tek savaşırlardı. Umumi hamle daha sonra başlardı.

Esved Mahzuni öldürüldükten sonra Kureyş’in ünlü yiğitlerinden üç kişi meydana çıkarak rakip istediler. Bu üç kişi, Utbe b. Rabia ve Kardeşi Şeybe ile oğlu Velid’den ibaret idi. Ensar gençlerinden Avf, Muavvet ve Abdullah b. Ravehe adında üç yiğit safların arasından çıkarak onlar la savaşmak için meydana geldiler. Utbe onların Medine gençlerinden olduğunu anlayınca : “Bizim sizinle bir işimiz yok” dedi.

Sonra onlardan biri: “Ya Muhammed! Karşımıza kendi kavmimizden denklerimizi çıkar!” diye bağırdı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.a) Ubeyde, Hamza (a.s.) ve İmam Ali’ye (a.s.) hitap ederek: “Hadi siz onların karşısına çıkın” diye buyurdu. İslam’ın üç kahraman askeri yüzlerini kapayarak meydana çıktılar. Adet üzere kendilerini tanıttılar. Utbe bunları kabul etti ve : “İşte siz, bizim dengimizsiniz” dedi.

Bazıları diyorlar ki bu savaşta İslam mücahidlerinden her biri, kendi akranını seçti. En gençleri olan İmam Ali (a.s.) Muaviye’nin dayısı Velid’in, ortancıları olan Hz. Hamza (a.s.) da Muaviye’nin dedesi olan Utbe’nin, en yaşlıları olan Ubeyde ise onların en yaşlıları olan Şeybe’nin karşısına çıktı. Fakat İbn-i Hişam, Hamza’nın (a.s.) rakibinin Şeybe, Ubeyde’nin rakibinin ise Utbe olduğunu yazıyor.

Şimdi bakalım bu iki görüşten hangisi doğrudur?

İki şeyi göz önünde bulunduracak olursak hakikat ortaya çıkacaktır, sanırız:

1- Tarihçilerin yazdığına göre İmam Ali (a.s.) ve Hz. Hamza (a.s.) daha ilk anlarda kendi rakiplerini öldürdüler. Rakiplerini öldürdükten sonra da Ubeyde’nin yardımına koşarak onun da rakibini öldürdüler (1)

2- Emir’ül-Müminin İmam Ali’nin (a.s.) Muaviye’ye yazdığı bir mektup da şöyle buyuruyor: “Aynı günde senin ceddine (Muaviye’nin annesi olan Hind’in babası Utbe), dayına (Utbe’nin oğlu Velid) ve kardeşine indirdiğim kılıç hala benim yanımdadır.” (2) Yani hâlâ aynı güç ve kudrete sahibim.

Bu mektuptan İmam Ali’nin (a.s.), Muaviye’nin ceddi olan Utbe’nin Öldürülmesinde katkısı olduğu çok iyi anlaşılmaktadır.

Öte yandan bilindiği gibi İmam Ali (a.s.) ve Hz. Hamza (a.s.) kendi rakiplerini ilk anlarda öldürdüler.

O halde eğer Hz. Hamza’nın (a.s.) rakibi, Muaviye’nin ceddi olan Utbe olsaydı İmam Ali’nin (a.s.) öldürdüğü kişiler arasında Muaviye’nin ceddini de zikretmesi doğru olmazdı. Demek ki Hamza’nın (a.s.) rakibi Şeybe ve Ubeyde’nin rakibi de Utbe imiş de Hamza (a.s.) ve İmam Ali (a.s.) kendi rakiplerini öldürdükten sonra Ubeyde’nin yardımına koşarak Utbe’yi öldürmüşler.

GENEL SALDIRI

Kureyş cengâverlerinin öldürülmesi, genel saldırının başlamasına sebep oldu. Kureyş toplu saldırıya geçince Peygamber, İslam ordusunun karşı saldırıya geçmesine izin vermeyip ok atmakla düşmanın ilerlemesinin önlenmesini emretti.

Daha sonra Peygamber (s.a.a) komutanlık kulesinden aşağıya gelerek elindeki değnek ile askerlerinin saflarını düzeltti.

O sırada Sevad b. Aziyye safdan biraz ileride durmuş. Peygamber (s.a.a) elindeki değnek ile Sevad’ın karnına vurarak: “Safına geç!” buyurdu. (1) Bunun üzerine Sevad: “Karnıma haksız yere vurdun, ben de kısas etmek istiyorum” dedi. Peygamber (s.a.a) hemen gömleğini kaldırarak: “Hadi, kısas et” buyurdu. Nefesler göğüslerde tıkanmıştı; herkes şaşkın şaşkın Sevad’a bakıyordu.

Sevad Peygamber’in boynuna sarılarak göğsünü öptü ve : “Ömrümün son anlarında göğsünüzü öpmek istedim” dedi.

Peygamber (s.a.a) askerlerinin saflarını düzelttikten sonra, komutanlık karargâhına döndü ve iman dolu bir kalp ile Allah’a yönelerek şöyle dua etti: “Ya Rabb! Bu grup bugün telef olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacaktır.” (2)

Toplu saldırının cüziyatı bir yere kadar İslam tarihlerinde kaydedilmişitir. Peygamber (s.a.a) ara sıra komutanlık karagahından aşağıya gelerek müslümanları Allah yolunda savaşmaya düşmana saldırmaya teşvik ediyordu. Bir defasında İslam ordusunun arasında yüksek bir sesle şöyle buyurdu:

“Muhammed’in canı yedi kudretinde olan Allah’a andolsun kim bugün sabreder ve Allah için savaşır da öldürülürse Allah onu cennete götürür.”

Başkomutanın sözlerininin, askerleri üzerinde ilginç bir etkisi vardı. Bazıları hatta daha çabuk şehid olsunlar diye zırhlarını çıkarıp öyle savaşıyorlardı. Umeyr b. Hammam Resulullah’a (s.a.a) : “Benimle cennetin arasında ne var?” diye sordu. Resulullah da (s.a.a) : “Küfür elebaşılarıyla savaşman!” diye buyurdu. Umeyr elindeki bir kaç tane hurmayı yere atarak savaşmaya başladı.

Daha sonra Peygamber (s.a.a) yerden bir avuç toprak aldı ve Kureyş’e doğru serperek: “Yüzleriniz çirkin olsun!” (1) şeklinde bedduada bulundu. Ve sonra da toplu saldırı emrini verdi.

Uzun bir süre geçmeden zafer belirtileri aşikâr oldu. Düşman tamamen paniğe kapılmış artık kaçmaya başlamışlardı. İslam askerleri imanla dolu bir kalple savaşıyor, öldürmeyi de öldürülmeyi de saadet biliyorlardı. Bu yüzden hiç bir şeyden korkmuyorlar hiç bir şey onların ilerlemesine mani olmuyordu.

HAKLARA RİAYET

İki grubun hakkına riayet etmek lazımdı:

1) Mekke’de müslümanlara karşı iyilikte bulunmuş onları himaye etmiş kimseler. Müslümanlara karşı uygulanan boykot kararını kaldırılması yolunda hayli katkısı olan Ebu’l Bahteri gibi

2) Mekke’den zorla getirilen ve fakat kalben İslam ve Peygamber’in taraftarı olan kimseler Peygamber’in amcası ve Benî Haşimin ekseriyeti böyleydi.

İslam Peygamberi (s.a.a) rahmet peygamberi olduğuna göre bu iki grubun kanını dökmeyi yasaklamıştır.

ÜMEYYE BİN HALEF ÖLDÜRÜLÜYOR

Ümeyye b. Halef ile oğlu Abdurrahman b. Avf tarafından yakalandılar. Ümeyye ile Abdurrahman eskiden beri tanıştıkları için Abdurrahman onu esir alarak, savaş meydanından sağ çıkarmak istiyordu.

Bilal-i Habeşi, bir zamanlar Ümeyye’nin kölesi idi. Bilal köle iken müslüman olmuştu. Bu sebeple, Ümeyye ona çok işkence etmişti. Ümeyye onu Arabistan’ın sıcak çölünde kaynar kumların üstüne uzatıp göğsünün üzerine de büyük bir taş bırakıyordu ve kendisinden bir olan Allah’a tapmaktan el çekmesini istiyordu. Fakat Bilal, aynı vaziyette bile “Allah birdir” diyordu. Bu durum bir süre böyle devam ettikten sonra müslümanlardan biri Bilal’i satın alarak azad etti.

Bedir savaşında Bilal, Ümeyye’nin Abudurrahman’ın himayesine girdiğini görünce : “Ey Allah’ın yaranı!” diye bağırdı. “Ümeyye küfrün başlarındandır onu sağ bırakmayın!” (1) Müslümanlar her taraftan Ümeyye’yi muhasara ettiler ve kendisinin de oğlunun da hayatına son verdiler.

Peygamber (s.a.a) boykotun kaldırmasında Benî Haşim’e yardımı dokunmuş olan Ebu’l- Bahteri’i öldürmeyin diye buyurmuştu. (1)

Müczir adında bir kişi onu yakalamış sağ olarak Peygamber’e (s.a.a) getirmeye çalışıyorduysa fayda etmedi o da öldürüldü.

Bu savaşta müslümanlardan on dört kişi şehid düşmüştü. Kureyş’ten ise yetmiş kişi öldürülmüş ve aralarında Nazr b. Haris, Ukbe b. Ebi Muayt, Ebu Garre, Sühel b. Amr, Abbas ve Ebu’l As gibi büyükler de olmak üzere yetmiş kişi de esir alınmıştı. (2)

Bedir şehidleri meydanın bir köşesinde toprağa verildi. Daha sonra Peygamber (s.a.a) , Kureyş ölülerinin toplanıp bir kuyuya doldurulmasını emretti.

Ebu Huzeyfe babası Ukbe’nin cenazesinin kuyuya doğru sürüklendiğini görünce rengi atmıştı. Peygamber (s.a.a) bu hali görünce : “şüpheye mi düştün ya Eba Huzeyfe?” diye sordu.

Ebu Huzeyfe: “Hayır, dedi şüpheye düşmedim; fakat ben babamı akıllı, bilgili ve faziletli bir adam bilirdim. Bu vasıflar sayesinde müslüman olacağını ümid ediyordum.”

SİZLER ONLARDAN DAHA İYİ İŞİTİYOR DEĞİLSİNİZ

Bedir harbi sona ermiş, Kureyş yetmiş ölü yetmiş de esir vererek kaçmışlardı. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) müşriklerin ölülerinin kuyuya atılmasından sonra onlara birer birer adlarıyla seslendi: “Utbe! Ümeyye! Ebu Cehil!.. Rabbimizin vaadettiğini hak buldunuz mu? Ben Rabbimin vaadettiğini hak buldum.” Peygamber’in (s.a.a) ölülerle konuştuğunu gören bazı müslümanlar şaşkınlık içinde: “Ya Resulullah! Ölülere mi sesleniyorsunuz?” diye sordular. Peygamber: “Siz onlardan daha iyi işitiyor değilsiniz fakat onlar cevap vermeye kadir değillerdir” diye buyurdu.

İbn-i Hişam Peygamber’in (s.a.a) o sırada müşriklerin ölülerine hitaben şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Allah’ın Resülü için ne de kötü akrabalar idiniz. Siz beni yalanladınız, başkaları tasdik etti; beni doğum yerimden dışarı çıkardınız, başkaları bana yer verdi; benimle savaşmaya kalkıştınız, başkaları bana yardım etti. Şimdi Rabbinizin vaadettiğini hak buldunuz mu?”

ŞİİR KONUYA EDEBİYAT RENGİ VERİR

Asr-ı risalet şairi Hassan b. Sabit, İslam tarihi vakalarının birçoğunu şiire dökmüştür. O şiir diliyle İslam ve müslümanlara yardımcı oluyordu.

Ne mutlu ki Hassan’ın Divanı da basılmıştır. Hassan’ın Bedir vakası hakkında bir kasidesi var. bu kasidenin bir bölümünde bu konuya da değinmektedir:

Onları kuyuya döktüğümüz zaman Resulullah onlara: “Benim dediklerimi hak bulmadınız mı?” diye buyurdu.

Allah’ın emri ise kalplere oturur. Onlar konuşmadılar, fakat eğer konuşabilselerdi dediklerin hep doğru, görüşlerin hep savab derlerdi.

Peygamber (s.a.a) açıkca: “Siz onlardan daha iyi işitiyor değisiniz” buyurduktan sonra hiç bir müslüman böyle kesin bir tarihi benim şu maddi ve nakıs aklım ölünün işittiğini kabul edemiyor diyerek reddemez. (1)

BEDİR HARBİNDEN SONRA

Tarihçilerden birçoğu Bedir gazvesinde teke tek savaşlar ve toplu saldırıların öğle vaktine kadar sürdüğüne ve öğle vaktinde Kureyş’in firarıyla savaşın sona erdiğine inanmaktalar. Peygamber (s.a.a), şehitlerin cenazelerini toprağa verdikten sonra ikindi namazını da orada kılarak güneş batmadan önce Bedir çölünü terk etti.

Bu sıralarda Peygamber (s.a.a) ganimetlerin taksimi hususunda ashabının ihtilafıyla karşılaştı. Herkes kendisinin daha fazla hakkı olduğunu iddia ediyordu.

Genel kuvvetler komutanın karargâhının muhafızları Peygamber’in (s.a.a) muhafızlığını yaptığımıza göre ganimet hususunda biz diğer herkesten daha evlayız diyorlar; ganimetleri toplayanlar kendilerinin mukaddem edilmesini istiyor son anlara kadar düşmanı takip edenler de kendilerini daha müstahak biliyorlardı.

Bir ordu için o ordunun birlikleri arasında ihtilaf ve ikilik vücuda gelmesinden daha kötü bir şey düşünülemez.

İhtilafa son vermek için ganimetlerin hepsini Abdullah b. Ka’b’e teslim etti ve bir grubu ganimetleri taşıma ve korumakta ona yardım etmekte görevlendirdi.

Adalet ve insaf, ganimetlerin askerler arasında eşit olarak taksim edilmesini gerektiriyordu. Çünkü herkes bu savaşa uhdesine bırakılan vazifeyi güzel bir şekilde yerine getirmişti. Aslında bir savaşta her birliğin faaliyeti diğer birliklerin faaliyeti için tamamlayıcı niteliktedir.

Bu yüzden Peygamber (s.a.a) yolun yarısında ganimetleri eşit olarak taksim etti. Bu arada şehitlere de bir pay ayırarak onların ailelerine verdi.

Peygamber’in (s.a.a) İslam askeri arasında ganimetleri eşit olarak taksim etmesi üzerinde Sa’d b. Vakkas çok sinirlenmişti. Peygamber’e (s.a.a) gelerek: “Benî Zühre kabilesinin eşrafından olan beni, Yesrib’in sucu ve bağcılarıyla bir mi görüyorsunuz?” dedi.

Vakkas’ın bu sözü Peygamber’i (s.a.a) bir hayli üzdü ve “Ben dedi, asılsız ayrıcalıklar ve imtiyazları ortadan kaldırıp hak ve hukuk karşısında bütün insanların eşit olmasını sağlamak için gönderildim.”

Humus ayetinin ( Enfal Suresi 41. ayet ) tasrihiyle ganimetin beşte biri Allah’ın Peygamber’in soyundan olan yetimlerin yoksulların ve yolda kalmışlarındır. Fakat Resul-i Ekrem (s.a.a) ganimetin humusunu da askerlerin arasında taksim etti. Bunun sebebi ise ya humus ayetinin o güne kadar inmemiş olması yahut da Peygamber’in (s.a.a) kendi yetkisinden istifade ederek mücahitle re verilen payın daha fazla olması için ganimetin humusunu almaktan vazgeçmiş olabilir.

YOLDA İKİ ESİRİN ÖLDÜRÜLMESİ

Menzillerden birinde esirleri Peygamber’in önünden geçirdiler. Safra boğazında Müslümanların katı düşmanlarından olan Nazr b. Haris idam edildi. Irk’üz-Zae’de ile Ukbe b. Ebi Muayt, Peygamber’in emriyle öldürüldü. (2)

İslam’ın savaş esirleri hakkındaki hükmü onların Müslümanlar ve mücahitlerin köleleri olup pazarda münasip bir fiyatla satılması olduğu halde Resul-i Ekrem (s.a.a) acaba neden bu iki kişinin öldürülmesini emretti? Bedir esirleri hakkında Müslümanlara hitap ederek : “Esirlere karşı iyi davranın.” (3) buyuran Resulullah’ın (s.a.a) bu iki esir hakkında böyle bir karara varmasının sebebi neydi acaba?

Bedir harbinde Kureyş’in bayrakları olan Ebu Aziz şöyle anlatıyor: “Peygamber esirler hakkında Müslümanlara tavsiyede bulunduğu günden beri biz onların arasında gerçekten de muhterdik. Onlar bizi doyurmadıkça ellerini yemeğe doğru uzatmazlardı.”

Bu mukaddimeden sonra bu iki esirin kesinlikle intikam alma amacıyla değil belki genel İslamî maslahatlardan dolayı öldürüldüğü ortaya çıkmaktadır. Onlar küfrün elebaşları ve İslam aleyhine çalışan büyük entrikacılardan olup kabileleri Müslümanlara karşı tahrik ediyorlardı. Azad edildikleri takdirde aynı işlerine devam etmeyecekleri nereden malum idi?

Peygamber (s.a.a) azad oldukları takdirde tehlikeli işlere teşebbüs edeceklerinden emin idi.

ZAFER MÜJDECİLERİ

Peygamber (s.a.a) , Abdullah b. Ravaha Zeyd b. Harise’ye : “Hemen Medine’ye gidip İslam’ın muzaffer olduğunu küfrün hezimete uğradığını ve Utbe, Şeybe, Ebu Cehil, Züm’a, Ebu’l- Bahteri, Ümeyye, Nebih ve Münbih gibi küfrün ileri gelenlerinin öldürüldüğünü Müslümanlara müjdeleyin” diye buyurdu.

Zafer müjdesi Medine’ye vardığı zaman Müslümanlar matem içinde idiler. Çünkü Peygamber’in (s.a.a) kızı ve Osman’ın zevcesi Rukayye vefat etmiş ve Müslümanlar onun defninden daha yeni dönmüşlerdi. Bu haber üzerine müşrikler, Yahudiler ve münafıkları da bir ıstırap bürüdü.

Çünkü onlar böyle bir zaferin Müslümanlara nasip olacağına bir türlü inanamıyorlardı. Hatta bir aralık bu haber yalandır diyorlardı. Fakat İslam kuvvetleri ve Kureyş esirleri Medine’ye girdikten sonra hakikat belli oldu.

MEKKELİLER KENDİ BÜYÜKLERİNİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ ÖĞRENİNCE

Haysuman-i Huzai herkesten önce Mekke’ye varıp Mekkelileri Bedir’in kanlı olaylarından haberdar kıldı. O sıralarda Abbas’ın kölesi ve daha sonraları Peygamber’in ve Emir’ül-Müminin İmam Ali’nin (a.s.) yaranından olan Ebu Raf’i şöyle anlatıyor: “O günlerde İslam nuru Abbas’ın evini de aydınlatmıştı. Abbas ve karısı Ümm’ül-Fazl ve ben müslüman olmuştuk. Fakat imanımızı gizli tutuyorduk. İslam düşmanlarının ölüm haberi Mekke’de yayıldığında biz fevkalade sevinmiş müşrikler de çok üzülmüş ve muzdarip olmuşlardı. Bu savaşa katılmayıp fakat yerine birini gönederen Ebu Leheb Zemzem kuyusunun kenarında oturduğu bir sırada Ebu Süfyan Hars’ın Mekke’ye girdiğini kendisine haber verdiler.”

Ebu Leheb, Ebu Süfyan’a giderek her şeyi öğrendi. Korku ve acı, Ebu Leheb’in bütün bedenini kapladı ve bu yüzden hastalandı. Bilahare de yedi gün şiddetli bir ateş içinde kavrulduktan sonra hastalık sebebiyle öldü.

Peygamber’in (s.a.a) amcası Abbas’ın Bedir gazvesine katılması tarihin müşkül köşelerindendir. Abbas bu savaşta müslümanlar tarafından esir edilenler arasındaydı. O bir yandan bu savaşa katıldığı halde diğer yandan da Aka-be beyatinde Medine halkını Peygamber’i himaye etmeye çağırıyordu. Bunun çözüm yolu ise Abbasın kölesi Ebu Raf’in dediği sözdür. O da kardeşi Ebu Talip gibi Tevhid dini ve yeğeninin nübüvvetine kesin iman etmişti. Fakat bazı maslahatlar icabı imanını gizliyor bu yolla Peygamber’i (s.a.a) Kureyş’in hazırlıkları ve düzenlerinden haberdar kılıyordu. Nitekim Uhud harbinde de bu işi yapmıştı. Bu harpte Peygamber’i Kureyş’in hareketi ve hedefinden haberdar kilan ilk kişi Abbas idi. Kureyş azizlerinden yetmiş kişinin ölüm haberinin yığılması üzerine Mekke evlerinin çoğu yasa büründü. (1)

AĞLAMAK YASAK

Ebu Süfyan, Kureyş’in müslümanlara karşı hıncını koruması ve intikam hissinin daima diri kalması için: “Hiç kimsenin ağlama, hiç bir şairin şiir söyleme hakkı yoktur” diye ilanda bulundu.

Çünkü ağlayıp sızlamak, intikam alma hissini zayıflatır, üstelik düşmanın da sevinmesine sebep olur. Halkı daha fazla tahrik etmek için de Bedir’de öldürülenlerin intikamını almadıkça, hiç bir kadına yaklaşmayacağını bildirdi.

Esved b. Muttalib’in bu harpte üç oğlu ölmüştü. Bir gün bir kadının ağladığını duyunca ağlamanın serbest bırakıldığını zannederek çok sevindiştir. Birini çağırarak: “Git bak ağlamaya müsaade edildiyse oturup ağlayayım” demişti.

Adam gidip araştırmış meğerse kadının devesi kaybolmuş da devesine ağlıyormuş; deveye ağlamak da Ebu Süfyan’ın kanınca mahzurlu değildi. Esvet bunun duyunca şu beytini söylemişti:

“Demek o kadın devesini kaybettiğinden dolayı ağlıyor uykusu gelmiyor! Hayır! Devesi için ağlamasın bizim Bedir’deki talihsizliğimize ağlasın.” (2)

ESİRLER HAKKINDAKİ SON KARAR

Esirler hakkında alınan karar şöyledi: “Okuma- yazma bilen esirler on tane müslüman çocuğa okuma-yazam öğretirse azat olurlar. Diğerleri ise dört bin dirhem ila bin dirhem tutarında fidye öder ve azat olurlar. Fakir ve yoksul kimseler de fidye ödemeksizin azat edilirler.”

Bu haber Mekke’ye yayılınca her bir esirin yakınları bir miktar toplayarak Medine’ye geliyor, fidye vererek kendi esirlerini azat ediyorlardı. Süheyl b. Amr, fidye vererek azat olduğu zaman ashaptan biri: “Ya Resulullah, müsaade ederseniz onun ön dişlerini çekeyim de bir daha İslam aleyhine nutuk atamasın” demişti. Peygamber (s.a.a) müsaade vermeyerek şöyle buyurdu: “İslam böyle işkence etmeye izin vermemiştir.”

Peygamber’in (s.a.a) damadı Ebu’l-As, Mekke’nin muhterem zatlarından idi. Cahiliye döneminde Peygamber’in (s.a.a) kızı Hz. Zeyneb (s.a.) ile evlenmiş bisetten sonra zevcesinin aksine İslam’ı kabul etmemişti.

Bedir harbine katılıp esir düşenler arasında o da vardı. O sıralarda Hz. Zeyneb (s.a.) Mekke’de bulunuyordu. Kocasının serbest bırakılması için annesi Hatice’nin zaffaf gecesi hediye olarak kendisinin boynuna taktığı gerdanlığı göndermişti. Peygamber kızı Hz. Zeyneb’in (s.a.) gerdanlığını görünce en zor anlarda kendisine yardım eden ve Tevhid dininin ilerlemesi için bütün servetinden geçen Hatice’nin fedakârlıklarını hatırlayarak şiddetle ağladı.

Resul-i Ekrem (s.a.a) ashaba hitap ederek: “Bu gerdanlık size aittir, kabul ederseniz onu sahibine iade edelim ve Ebu’l-As’ı fidye almaksızın azat edelim” buyurdu. Ashap Peygamber’in önerisini kabul ettiler. Ebu’l-As’ı azat ederken Peygamber (s.a.a), Hz. Zeyneb’i (s.a.) serbest bırakarak Medine’ye göndermesine dair kendisinden söz aldı. O da sözünde durarak Hz. Zeyneb’i (s.a.) Medine’ye gönderdi. Kendisi de daha sonra müslüman oldu. (3)

İBN-İ EBİ’L-HADİD’İN SÖZÜ

İbn-i Ebi’l- Hadid diyor ki: “Hz. Zeyneb’in (s.a.) hikâyesini üstadım Ebu Cafer-i Basri-i Alevi’ye anlatınca o bu hikâyeyi tasdik ederek: “Hz. Fatıma’nın (s.a.) makamı Hz. Zeyneb’den (s.a.) daha üstün değil miydi?

Halifeler, müslümanların malı olduğunu farzsek bile Fedek’i iade etmekle Hz. Fatıma’yı (s.a.) razı etmeleri daha uygun olmaz mı?” dedi.

Ben: Fedek dedim, “Biz peygamberler topluluğu miras bırakmayız” hadisi gereğince müslümanların malı sayılırdı. Müslümanların malı Peygamber’in (s.a.a) kızına nasıl verilebilirdi?

Üstad: “Hz. Zeyneb’in (s.a.) Ebu’l- As’ın azat edilmesi için gönderdiği gerdanlık müslümanların malı değil miydi?” dedi.

Ben: “Peygamber şeriat sahibi idi, dilediğini yapabilirdi. Fakat halifelerin böyle bir yetkileri yoktu” dedim.

Üstad “Ben dedi, halifeler Fedek’i zorla müslümanlardan alıp da Hz. Fatıma’ya (s.a.) versinler demiyorum.

Ben diyorum ki neden halife Peygamber (s.a.a) gibi kalkıp müslümanlanı:

“Ey nas! Zehra sizin Peygmaberinizin kızıdır. Babasının zamanında olduğu gibi şimdi de Fedek hurmalıklarının kendi elinde olmasını istiyor.

Fedek’i kendisine geri vermeye müsaade edermisiniz?” dedi.

İbn-i Ebi’l-Hadid son olarak şöyle yazıyor:

“Üstadın tatlı açıklamalarının mukabilinde benim söyleyecek bir sözüm yoktu. Ancak Üstadın sözlerini te’yid olarak : “Ebi’l – Hasan Abd’ül -Cabbar’ın da halifelere karşı böyle bir itirazı vardır. O : “Halifelerin ameli şeriata uygundu ama Zehra’nın saygısını gözetmediler diyor” dedim.” (4)

İSLAM’IN EŞSİZ HANIMININ EVLENMESİ

Kişilerin cinsel eğilimleri belli bir zamanda belirmekte ve kimi zamanlar sahih bir terbiyenin olmayışı ve cinsi garizeyi doyurma vesilelerinin hazır oluşu sonucu gençler felaket ve şekavet uçurumunun kenarına kadar ilerleyebilmekte ve olmaması gereken şey oluvermektedir.

Evlenme genel iffetin korunması için en iyi vesiledir. İslam’ın fıtrat dini olması itibarıyla erkeklere de kadınlara da belirli şartlarda evlenmeyi emretmiştir. Bu yolda gereken teşviklerden de esirgememiştir.

Örnek olarak bunlardan bir kaçına işaret ediyorum:

“Evli olmayan erkek ve kadınlar evlensinler. Eğer fakir iseler korkmasınlar, Allah onları kendi fazlından zengin eder.” (1)

Resul-i Ekrem (s.a.a) buyurmuştur: “Temiz bir ruh ile Rabbiyle karşılaşmak isteyen kimsenin evlenmesi gerekir.” (2)

Yine buyurmuştur: “Ben kıyamet günü diğer ümmetlere karşı ümmetimin fazlalığıyla övünürüm.”

GÜNÜMÜZDE EVLENME SORUNLARI

Evlenme sorunları bugün bir iki tane değildir. Günümüz kadın ve erkekleri şartların elverişli olmayışından dolayı evliliğe katlanmamaktadırlar. Ülke matbuatı her gün bir sürü zorluklara değinmektedir.

Ne var ki bu müşkülatın birçoğu gençlerimizin gerçek saadetlerine talip olmamalarından kaynaklanmakta. Kimileri evlenme yoluyla toplumda hassas bir mevki kazanmak kimileri mal-mülk sahibi olmak istemekte. Dikkat edilmeyen husus varsa o da kadının veya erkeğin iffet ve imanıdır. Manevi yönlerden övülecek bir yanları bulunmadığı halde zengin ve ünlü ailelerin kızlarıyla evlenmek için can atılırken felaketli bir hayat süren fakir ailelerin faziletli ve takvalı kızlarıyla evlenmeye rağbet gösterilmemektedir.

Daha önemlisi, damadın ve gelinin baba ve annesinin belini kıran, düğün merasimidir. Diğer bir sorun da ülkemizde günden güne artan mihir meselesidir.

PEYGAMBER’İN FİİLEN BU SORUNLARA KARŞI MÜCADELESİ

Bunlar her toplumda belirli bir oranda var olan bir takım sosyal sorunlardır. Peygamber’in (s.a.a) asrında da bu gibi sorunlar var idi. Arap eşrafı, kızlarını, kabile, kudret, servet bakımından kendileri gibi olanlara verirlerdi. Fakir ve tanınmayan bir kabileden olan bir kimse gelip de kızlarını isteseydi reddederlerdi.

Bu adet üzerine Arap eşraf ve büyüklerinden birçoğu, Hz. Fatıma’yla (s.a.) evlenmeye talip oldular. Peygamber’in razı olacağını düşünmüşlerdi. Peygamber’i ve kızını razı etmek için her türlü imkâna sahip olduklarını zannetmişlerdi. Üstelik Peygamber sert bir adam değildi. Hz. Rukayye (s.a.) ve Hz. Zeyneb (s.a.) gibi diğer kızlarında herhangi bir zorluk çıkarmamıştı.

Fakat bunlar bu kızın ötekilerle farklı olduğunun farkında değillerdi. Bu kızın mübahele ayeti (Ali İmran: 61) gereğince çok yüce bir makama sahip olduğuna dikkat etmemişlerdi. Hz. Fatıma’nın (s.a.) denginin ancak takva, fazilet, iman ve ihlâs bakımından kendisi gibi olan bir kimse olması gerektiğinden gaflet etmişlerdi. Hz. Fatıma (s.a.), Tathir ayeti gereğince her türlü günah ve hatadan masum olduğuna göre kocası da öyle olmalıydı.

İslam “Kızlarınızı denklerine verin” dediği zaman İslam ve iman bakımından olan denkliği kastetmektedir.

Peygamber (s.a.a) Allah tarafından görücülere cevap olarak: “Fatıma’nın evlenmesi Allah’ın emriyle olacaktır” demekle memur idi. Peygamber’in bu cevabından Hz. Fatıma (s.a.) ile evlenmenin zannettikleri gibi kolay olmadığını anlamışlardı. Hz. Fatıma’nın (s.a.) kocası sıdk u safa, iman ve ihlâs, manevi erdemler ve ahlâki faziletler bakımından Peygamberi hemen ardından gelen bir şahsiyet olmalıydı. Bu sıfatlar da İmam Ali’den (a.s.) başka birisinde mevcut değildi. İmam Ali’yi (a.s.), Peygamber’in kızına talip olmaya teşvik ettiler. (1)

Zaten İmam Ali (a.s.) kalpten bu işe razı idi, bir fırsatını bekliyordu.

Emir’ül-Müminin İmam Ali (a.s.) şahsen Resulullah’ın huzuruna vardı. Bütün vücudunu hayâ ve utanç kaplamıştı. Başını aşağıya salmış, bir şeyler söylemek istiyor, fakat utanıyordu. Peygamber (s.a.a) : “Sözünü söylesene!” diyerek kendisine cesaret verdi.

İmam Ali (a.s.) bir kaç cümlede maksadını anlatabildi. Böylesine bir görücülük ihlâs ve samimiyet alâmetidir. Terbiye ekolleri bile henüz evlenmek isteyen gençlere takva, iman ve ihlâs ile iç içe olan böylesi bir hürriyeti hediye edememiştir.

Peygamber (s.a.a) bu işe razı oldu fakat “Biraz bekle de meseleyi kızıma da söyleyeyim” diyerek Hz. Fatıma’ya (s.a.) geldi ve meseleyi kendisine söyledi. Hz. Zehra (s.a.) başını öne eğdi ve hiç bir şey demedi.

O zaman Peygamber: “Allah-u Ekber sükûtuha ikraruha” yani “Sükûtu rıza alametidir” buyurdu. (2)

İmam Ali’nin (a.s.) bütün varlığı bir kılıç ve bir zırhtan ibaretti. Düğün masraflarını karşılamak için zırhını satarak parasını Resulullah’a getirdi. Peygamber (s.a.a) saymadan ondan bir miktarını Bilal’e verdi ve : “Bununla Zehra’ya (s.a.) bir miktar güzel koku al.” buyurdu.

Geri kalanını da Ebu Bekir ve Ammar’a verdi ve : “Damat ve gelin için bununla evlilik hayatında lazım olan şeyleri alın” diye buyurdu. Onlar Peygamber’in emriyle gerçekte Hz. Zehra’nın (s.a.) çeyizini oluşturan aşağıdaki şeyleri alarak Resulullah’a getirdiler.

PEYGAMBER’İN KIZININ ÇEYİZİ

1- Yedi dirheme alınan bir gömlek
2- Bir dirheme alınan bir başörtüsü
3- Bütün vücudu örtmeyen siyah bir kadife
4- Tahta ve hurma lifinden olan mısır ketanından iki döşek
5- İkisi yünden ikisi de hurma lifinden dört yastık
6- Perde
7- Hasır
8- Eldeğirmeni
9- Deriden bir su tulumu
10- Tahtadan bir süt kabı
11- Deriden bir su kabı
12- Yeşil renkli bir testi
13- Çeşitli testiler
14- İki gümüş bilezik
15- Bir bakır kap

Peygamber bunları görünce : “Allah’ım! Kaplarının çoğu topraktan olan bir topluluğun hayatını mübarek kıl” buyurdu. (1)

Peygamber’in (s.a.a) kızının mehriyesine dikkat edilmelidir. Onun mehriyesi sünnete uygun olarak beş yüz dirhemden ibaretti. (2) Bu izdivaç aslında diğerleri için bir örnektir.

Mihriyenin ağırlığından inleyen gençler için iyi bir örnektir. Aslında evlilik hayatında samimiyet, sevgi ve vefa olmalı; yoksa ağır mihriyeler ve bel bükücü çeyizler insanı mutlu edemez.

Günümüzde veliler, damatlarının bir gün keyfi gelip de kızlarını boşarlar diye ağır mihriyeler tayin etmekteler. Hâlbuki bu iş onların hedefini asla temin etmemektedir. Boşanmaların önlenmesi için gençlerin ahlâklarını düzeltmek gerekir. Kültürümüz ve çevremiz öyle olmalı ki boşanma diye bir şey gençlerimizin kafasından bile geçmemelidir.

Bu meselenin ahlâk düşkünlüğünden ileri gelen sebepleri yok edilmedikçe ağır mihriyeler (boşanma tazminatı) meseleyi halledemez. Çünkü evlenen kız sırf kocası kendisini boşasın diye, bu tazminattan vazgeçmek zorunda kalabilir. Kocasının elinden kurtulmak için mihriyesini de bağışlayabilir.

DÜĞÜN MERASİMİ

Damat ve gelin tarafından, bir topluluk davet edildi. İmam Ali (a.s.) aziz eşinin şerefine onlara ziyafet çekti. Yemek yenildikten sonra Resul-i Ekrem (s.a.a) Hz. Fatıma’yı (s.a.) huzuruna çağırdı. Hz. Fatıma (s.a.) baştan başa tüm vücudunu hayâ kapladığı bir halde Peygamber’in huzuruna geldi. Babasını gördüğünde ayağı sürçtü, neredeyse yere düşecekti.

Peygamber (s.a.a) kızının elinden tutarak kendisine dua etti: “Allah seni bütün sürçmelerden korusun.” Daha sonra Hz. Zehra’nın (s.a.) yüzünü açtı ve gelinin elini damadın eline vererek şöyle buyurdu:

“Peygamber’in kızını Allah senin için mübarek kılsın ya İmam Ali! Fatıma çok iyi bir eştir.” Sonra Hz. Fatıma’ya (s.a.) hitap ederek: “İmam Ali de çok iyi bir kocadır” diye buyurdu. (1)

Peygamber (s.a.a) o gece öyle bir safa ve samimiyet gösterdi ki günümüz dünyasının bunca gelişmesine rağmen öyle bir safa ve samimiyet görülmemekte. Kızının elini tutup İmam Ali’nin (a.s.) eline verdi. İmam Ali’nin (a.s.) erdemlerini kızına açıkladı. “İmam Ali yaratılmasaydı Fatıma için bir denk bulunmazdı.”

Sonra karı-koca arasında işleri böldü. Evin içerindeki işleri Hz. Fatıma’nın (s.a.), evin dışındaki işleri de İmam Ali’nin (a.s.) üzerine bıraktı.

Daha sonra bazılarının naklettiği gibi Muhacir ve Ensar kadınlarına Hz. Fatıma’nın (s.a.) devesinin etrafını sararak kocasının evine kadar götürmelerini emretti. Ve âlemlerin en üstün kadının düğün merasimi böylece sona erdi. Bazıları da diyor ki: Peygamber (s.a.a), Selman gibi büyük bir şahsiyete, Hz. Zehra’nın (s.a.) devesinin yularını tutup, kocasının evine kadar götürmesini buyurdu. Bu vesileyle kızının celalet ve azametini bildirmek istiyordu. En tatlı an da damat ve gelinin utançlarından yere baktıkları halde gerdeğe girdikleri lahza idi. Peygamber (s.a.a) elinde suyla dolu bir kap ile içeri girdi ve hayat mayası olan sudan kızının üzerine serperek şöyle dua etti:

“Allah’ım! Bu benim kızımdır ve bütün insanlar arasında en çok sevdiğim kimsedir. Allah’ım! Bu da benim kardeşimdir ve bütün insanlar arasında en çok sevdiğim kimsedir.”

“Allah’ım! Onu (İmam Ali’yi) müminlerin velisi kıl!” (1)

Burada Peygamber’in kızının ne kadar yüce bir makama sahip olduğunu bilmek için şu hadisi naklediyoruz: Enes b. Malik diyor ki:

“Peygamber tam altı ay boyunca her gün fecir vakti evinden çıkıp sabah namazını kılmak için mescid’e gittiğinde Hz. Fatıma’nın (s.a.) kapısında durup şöyle buyuruyordu: “Ey benim Ehl-i Beytim namazı (unutmayın) Allah ancak siz Ehl-i Beyt’ten her çeşit pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister” (2)

BENÎ KAYNUKA YAHUDİLERİNİN CİNAYETLERİ

Bedir zaferi, Arap yarımadasının göbeğinde putperestlik aleyhine esen korkunç bir kasırgaydı.

Öyle bir kasırga ki şirk ve putperestliğin katı savunucularının kökünü kazıdı. Kureyş yiğitlerinin bir grubu öldürüldü, bir grubu esir edildi ve bir grubu da zillet içinde kaçtılar.

Kureyş ordusunun müthiş bir hezimete uğraması bütün bir yarımada da bomba gibi patladı. Bu kasırgadan sonra yarımadaya vahşet ve ıstırapla birlikte bir nevi sukûnet hâkim olmuştu. Bu sukûnetin sebebi yarımadanın geleceğinin endişesiydi.

Putperest kabileler, Medine’nin zengin Yahudileri, Hayber ve Vadi’l-Kura Yahudileri, genç devletin günden güne ilerlemesinden dehşete kapılmış, mevcudiyetlerinin tehlikede olduğunu görüyorlardı. Çünkü Peygamber’in, Kureyş gibi köklü bir gücü hezimete uğratabileceği o güne kadar kafalarından geçmemişti bile.

Herkesten daha fazla da Medine’nin içerisinde yaşayan ve Medine’nin içerisinde bulunan Benî Kaynuka Yahudileri korkuya kapılmışlardı. Çünkü onlar müslümanların iktidar merkezi olan Medine’nin içerisinde yaşıyor, müslümanların iktidar merkezlerinden uzakta yaşayan Hayber ve Vadi’l-Kura Yahudileriyle bu yönden farklı bir durumdaydılar.

Bu yüzden Benî Kaynuka Yahudileri herkesten çok daha endişelenmeye başlamışlardı. İslam ve Müslümanlar aleyhinde hakaret edici şiirler, dokunaklı sözler söyleyerek adeta bir soğuk savaş açtılar. Ve böylece Peygamber ile aralarındaki antlaşmayı fiilen çiğneFail olmuş oldular.

Bu soğuk savaşa karşı müslümanların tepkisi hemen sıcak silahlara sarılmak olmazdı. Çünkü elle çözülmesi mümkün olan bir düğünü dişle çözmek yanlıştır. Üstelik Medine’nin siyasi birliği ve genel düzenini korumak fevkalade önemliydi.

Peygamber (s.a.a) hücceti tamamlamak için Benî Kaynuka pazarında toplanan büyük bir kalabalığın önünde yaptığı bir konuşmada Yahudilere hitap ederek şöyle dedi: “Kureyş’in başından geçenler sizin için iyi bir ibret dersi olmalı. Ben, Kureyş’in başına gelen belanın sizin de başınıza geleceğinden korkuyorum. Sizin aranızda birçok âlim vardır.”

Onlara sorun; sorun da göksel kitabınız Tevrat’ta belirlendiği gibi benim Allah’ın Resulü olduğumu açıkça size söylesinler.

Mağrur ve inançı yahudiler Peygamber’in (s.a.a) sözleri karşısında susacakları yerde karşılık vermeye kalkıştılar. “Bizi, dediler Kureyş gibi güçsüz ve beceriksiz mi sandınız? Bizi Kureyş gibi savaş, ilke ve taktikleriyle aşina olmayan bir grup ile kıyas ettiğiniz için çok yanılmışsınızdır.”

Kaynuka evlatlarının gücünü ancak savaş meydanında anlayacaksınız. (1)

Kaynuka oğullarının edepten uzak sözleri ve sahte yahudi kahramanlarının hava atması müslümanların ruhunda menfi bir tesir bırakmadı. Fakat İslam siyaseti ilkeleri açısından artık hüccet kendileri için tamamlanmıştı. Artık düğümü başka bir yolla çözmek lazımdır. Aksi takdirde günden güne daha bir cüretkâr olabilirlerdi. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) onları iyi bir tembih etmek için bir fırsat bekliyordu.

SAVAŞ ATEŞİ BİR KIVILCIM İLE BAŞLAR

Kimi zamanlar çok küçük olaylar pek büyük sosyal gelişmelere sebep olur. Yani küçük bir olay büyük olayları vücuda getiren nedenlerin patlamasına sebep oluyor. Bazen taraflar bu hadisenin dışında diğer bir takım şeyleri de gündeme getirip birbirlerini hesaba çekerler.

Birinci Dünya Harbinin sebebi küçük bir olay idi. 28 Haziran 1914 te Avusturya veliahdı Arşidük Franz Ferdinand öldürüldü. Bu olaydan bir ay küsür sonra 3 Ağustos’ta Almanya’nın Belçika’ya saldırmasıyla Birinci Dünya Harbi başladı ve 10 milyon insanın ölmesi 20 milyon insanın da yaralanmasıyla sonuçlandı.

Müslümanlar Kaynuka oğullarının inatlaşmasından dolayı fevkalade rahatsız olmuş onlardan yanlış bir hareketin vuku bulmasını bekliyorlardı.

Bir gün bir Arap kadını, Kaynuka oğulları çarşısında bir yahudi kuyumcunun dükkânının önünde beraberinde getirdiği malını satmakla meşgul idi. Kadın peçe takmış, yüzünü kimseye göstermemeye çalışıyordu. Fakat Kaynuka yahudileri onun yüzünü görmek istiyorlardı. Kadın yüzünü ecnebiye göstermediği için yahudi dükkâncı dükkânından dışarı çıkarak arkadan kadının elbisesinin eteğinin ucunu sırtına iliştirdi. Kadın ayağa kalktığı zaman bedeninin bir bölümü açıldı ve Benî Kaynuka gençleri kadınla alay etmeye başladılar.

Her toplum için hayati bir önem taşıyan ırz ve namus meselesi Araplar arasında büyük bir ehemmiyete sahipti. Özellikle de bedevi kabileler bazen namusla ilgili bir mesele için sel gibi kan akıtırlar. Garip kadının perişan hali oradan geçen bir müslümanı galeyana getirdi ve hemen kılıcını çekerek yahudi kuyumcuyu öldürdü. Bu işin yahudi çevrede tepkisiz kalmayacağı kesindi. Çarşıdaki yahudiler bir kadının namusunu korumak için silah çeken müslümanın üzerine üşüşerek onun kanını döktüler.

Bir kadına hakaret suçuyla bir yahudinin öldürülmesinin yasal ve mantıksal olup olmadığı konusu üzerinde durmayacağız. Fakat hiç şüphesiz yüzden fazla kişinin hep birlikte kimsesiz bir kadını müdafaa eden bir kişiye saldırıp onu öldürmeleri fevkalade yakışıksız bir harekettir. Müslümanlar yahudilerin bir müslümanı hem de çok feci ve acıklı bir şekilde öldürdüklerini duyunca artık fesad yuvasının viran edilmesi gerektiğine karar verdiler.

Kaynuka oğullarının sahte kahramanları işin çok hassas bir noktaya vardığını görünce artık Medine’nin çarşı pazarında durmayı uygun bulmadılar. Çabukcak yüksek ve sağlam kalelerin içerisindeki evlerine sığınıp onca hava atmalarına rağmen korkarak gerilediler.

Onlar burada da yanlışlık yaptılar. Eğer yaptıklarına pişman olup özür dileselerdi muhakkak ki alemler için rahmet olarak gönderilen Peygamber’in (s.a.a) affını ve müslümanların rızasını kazanabilirlerdi. Fakat kaleye kapanmaları onların düşmanlıklarını ve savaşmaya azmettiklerini gösteriyordu. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) müslümanlara kaleyi muhasara edip her türlü gıda maddesinin kaleye girmesini önlemelerini emretti. Herkesin onlarla temasta bulunmalarının da yasak olduğu ilan edildi.

Kaledeki yahudiler muhasara sonucu dize geldiler. Teslim bayrağını çekerek Peygamber kendileri hakkında neye karar verirse kabul edeceklerini bildirdiler.

Resul-i Ekrem (s.a.a) Medine’nin siyasi birliğini bozan yahudileri şiddetli bir şekilde cezalandırmak istiyordu. Fakat zahirde müslüman gözüken Medine münafıklarından olan Abdullah b. Übey’in ısrarı üzerine şiddete başvurmaktan vazgeçti. Sonunda silah ve servetlerini bırakıp Ubade b. Samit adında bir subayın gözetimi altında Medine’yi terketmelerine karar verildi. Kaynuka yahudileri Medine’yi terkederkek önce Vad’il-Kura’ya oradan da Şam’da Ezriat denilen bir bölgeye gittiler. Kaynuka yahudilerinin çıkarılmasıyla siyasi birlik Medine’ye geri döndü.

Fakat artık siyasi birlik dini birlikle beraber idi. Çünkü artık Medine’nin hemen hepsi müslüman idi. Putperestler ve münafıklar ise göze çarpmayacak derecede azınlıktaydılar. (1)

MEDİNE’YE ULAŞAN YENİ HABERLER

Genellikle küçük çevrelerde haberler yıldırım hızıyla dilden dile dolaşır. Bu yüzden İslam aleyhine düzenlenen toplantılar ve kurulan komplolar hemen tarafsız yolcular veya uyanık dostlar aracılığıyla İslam merkezine ulaşıyordu. Üstelik Resulullah (s.a.a) bu konuda fevkalade hassas ve dakik idi. Bu yüzden de komploların çoğu daha ilk merhalesini katederken etkisiz hale getiriliyordu. Herhangi bir kabilenin silah ve asker topladığına başlangıçta dair Medine’ye bir haber ulaşır ulaşmaz Peygamber hemen düşmanın hareketini bastırmak için güçle düşmanını bulunduğu mıntıkayı muhasara ediyor ve böylece düşmanın planlarını suya düşürüyordu.

Burada hicri ikinci yılda vuku bulan gazvelerin bazısına işaret ediyoruz:

1) KEDİR GAZVESİ

Benî Selim kabilesinin merkezi bölgesine “El-Kedir” deniyordu. Mezkûr kabilenin İslam merkezine saldırmak için silah toplamakta olduğu Medine’ye ulaştı. Peygamber, Medine’den ayrılmak istediği zaman hükümet işlerini yönetmek için birini kendi yerine tayin ediyordu. Bu kez de İbn-i Ümm-i Mektum’u kendi yerine tayin ederek bir grubun başında Kedir bölgesine doğru yola çıktı. Fakat İslam güçleri dağılıp gitmişlerdi. Peygamber düşmanla çatışmaksızın Medine’ye geri döndü.

Ancak düşmanın bir şey yapmadığından emin olmak için tekrar Galib bin Abdullah adında bir komutanın komutası altında bir grubu aynı noktaya sevk etti. Bu grup hafif bir çatışmadan sonra üç de şehid vererek zafer ile geri döndüler. (1)

2) SEVİK GAZVESİ

Cahiliye Araplarının tuhaf bir takım ahitleri vardı. Örneğin Ebu Süfyan Bedir harbinden sonra müslümanlardan Kureyş ölülerinin intikamını alıncaya kadar karısıyla cinsel ilişkide bulunmayacağına ant içmişti. Bu yüzden ahdini yerine getirmek için hücum etmek mecburiyetindeydi. İki yüz kişilik bir güçle Medine’ye doğru yola çıkıp Medine’nin dışarısında yaşayan Benî Nazir yahudilerinin reisi Sellam b. Müşken’in irşadı ve yol göstericiliğiyle bir müslümanı kanını döküp, Ureyz denilen bölgede bir hurmalığı yakarak geri döndü. Bir kimse hadiseyi Medine’ye haber verdi. Peygamber bir grupla Medine’den çıkarak düşmanı takip etmeye başladı. Fakat Ebu Süfyan ve onun askerleri kaçmışlardı. Kaçarken un ve hurmadan yapılan sevik (kavut) denilen bir nevi yiyecekle dolu olan çuvallarını götürememişlerdi. Müslümanlar onlara el koydular. Bu münasebetle de bu gazveye Sevik Gazvesi dediler. (1)

3) Zİ’L-EMR GAZVESİ

Gatfan kabilesinin Medine’yi fethetmek için hazırlık gördüğüne dair Medine’ye ulaşan haberler üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) 450 kişiyle birlikte düşmanın bulunduğu bölgeye doğru yola çıktı. Düşman İslam Ordusunu görünce büyük bir telaşa düşerek dağlara sığındı. Tam o sırada şiddetli bir yağmur yağmaya başladı ve Peygamber’in elbiselerini ıslattı. Peygamber karargâhtan biraz uzaklaşarak gömleğini çıkarıp bir ağacın üzerine serip ağacın gölgesinde dinlenmeye başladı. Düşman, dağın tepesinden Peygamber’i seyrediyordu. Düşman ordusundan bir pehlivan, fırsatı ganimet bilerek yalın kılıç dağın başından aşağıya indi. Kılıcını çekerek Peygamber’in yanı başında durdu ve haşin bir sesle: “Seni bugün benim keskin kılıcımdan kim koruyabilir?” dedi.

Peygamber yüksek bir sesle : “Allah!” dedi, bu kelime o adamda öyle bir etki bıraktı ki, bütün vücudu titremeye başladı ve kılıcı elinden yere düştü. Peygamber hemen yerinden kalkıp kılıcı kaparak ona hücum etti ve : “Şimdi seni benden kim koruyabilir?” diye buyurdu. Adam müşrik idi. O hassas anda tahtadan ilahlarının onu koruyamayacağını görünce: “Hiç bir kimse!” dedi.

Tarihçiler o adamın o anda müslüman olduğunu yazıyorlar. Ne var ki daha sonraları İslam’da baki kaldığına göre, o anda korku yüzünden İslam’ı kabul etmiş değildi. Müslüman olmasının sebebi temiz fıtratının uyanması idi. Zira beklenmedik ve mucizemsi bir yenilgiye uğrayınca bu alemin ötesinde başka bir alemin var olduğunu ve Peygamber’in o alemle irtibatta olduğunu anladı. Peygamber onun imanını kabul etti ve kılıcını kendisine geri verdi.

O, Peygamber’den bir kaç adım ayrıldıktan sonra geri döndü ve özür dileyerek kılıcını Peygamber’e teslim etti ve “Bu kılıç bu ıslah hareketinin rehberi olan size daha layıktır” dedi. (1)

KUREYŞ TİCARET YOLUNU DEĞİŞTİRİYOR

Kızıl Deniz sahilleri İslam ordusu ve müttefikleri tarafından tehdit edilmekteydi. Kureyş bir daha toplanarak durumları incelemeye başladı.

Ticaretin gerekliliği hususunda herkes aynı görüşü paylaşıyordu. Çünkü eğer ticareti durdururlarsa yavaş yavaş sermayelerini tüketecek ve sonuç olarak müslümanlara teslim olmak mecburiyetinde kalacaklardı, yok eğer ticareti sürdürmek isteseler o zaman da mallarının müslümanlar tarafından müsadere edilme tehlikesi vardı. İçlerinden biri, Irak yoluyla Şam’a gidilmesini önerdi. Önerisi ittifakla kabul edildi. Ticaret kervanı hareket etmek için hazırlandı. Ebu Süfyan ve Safven b. Ümeyye şahsen kervanı nezaret ediyorlardı. Benî Bekr kabilesinden Kürat b. Hayyan adında biri onlara yolda kılavuzluk ediyordu.

Mukrizi’nin yazdığına göre Medine ahalisinden biri Kureyş kervanını müşahede ediyor; Medine’ye döndüğünde meseleyi arkadaşına anlatıyor. Neticede haber Resulullah’a ulaşıyor. Bu haber üzerine Peygamber, Zeyd b. Harise komutasında bir grubu kervanın geçeceği yola gönderdi. Bu grup düşmandan iki esir alıp mallarını müsadere ederek onları yolun yarısından geri döndürdüler. (1)

ÖZGÜRLÜK HARİMİNİ SAVUNMA

Uhud Gazvesi veya Uhud Dağı Eteklerinde Özgürlük Savaşı

Hicretin üçüncü yılında meydana gelen önemli olaylar ikinci yıla oranla az değildir. Hicretin ikinci yılında Bedir savaşı vuku bulmuş olmasına mukabil 3. yılda da “Uhud” savaşı meydana gelmiştir ki, her iki savaşın da İslam Tarihinde büyük bir önemi vardır. Uhud savaşı üçüncü yılın tek olayı değildir. Aynı yılda birkaç seriyye ile birlikte başka savaşlar da meydana gelmiştir. Biz bunların içerisinde, sadece bir seriyye ve iki de gazveye işaret edeceğiz. (1)

1- MUHAMMED B. MESLEME’NİN SERİYYESİ

Müslümanların Bedir Savaşı’ndaki zaferi iki Müslüman asker tarafından Medine’ye ulaştı. Muzaffer İslam ordusu, daha Medine’ye ulaşamadan annesi tarafından Yahudi olan şair ve fesahatli konuşmalarıyla tanınan K’ab b. Eşref bu zaferden dolayı oldukça üzülmüş halk arasında bazı asılsız şaiba ve tatsız haberler yayılmaya başlamıştı. Bedir savaşından önce de, şiir ve konuşmalarında İslam Peygamberine dil uzatmaktan asla geri kalmayan ve İslam düşmanlarını Müslümanların aleyhine tahrik eden K’ab, İslam ordusunun bu zaferini işitince şöyle dedi: “Toprağın altı, üstünden daha iyidir.” Sonra da yerinden kalkarak, Mekke’ye doğru yola koyuldu. Mekke’ye ulaşınca da okuduğu şiirleriyle, Kureyşlileri Müslümanların aleyhine tahrik etmeye başladı. O, Medine’ye dönünce daha da ileri giderek Müslüman hanımlara da dil uzatmaya ve terbiyesizlik etmeye başladı. Bütün cihetleriyle “Mufsidun Fi’l-arz”ın (yeryüzünde bozgunculuk çıkaranların) bariz bir örneğiydi. Sonunda Peygamber bu fesat adamın hayatına son vermeyi kararlaştırıp, bu işi Muhammed b. Mesleme’ye havale etti. Muhammed b. Mesleme, Ka’b’ı ortadan kaldırabilmek için iyi bir plan hazırladı. Plan icra edilsin diye içinde Ka’b’ın sütkardeşi Ebu Naile’nin de bulunduğu bir grup teşkil etti. Ka’b’ın sütkardeşi olan Ebu Naile, Ka’b’ın yanına gitti. Bir saat kadar kendi aralarında konuşup şiir okudular. Ebu Naile, bir ara ona bakarak şöyle dedi:

“Benim sana söylemek istediğim gizli bir sırrım var. Fakat bunu hiç kimsenin duymasını istemiyorum. O sır da şudur: Bu adam (Peygamber) bizim şehrimize bela musibet getirdi. Bütün Araplar bize düşman kesildiler. Şuan da ailelerimiz de zorluğa düşmüş, çaresiz kalmışlardır.”

Bu sırada Ka’b, Ebu Naile’yi tasdik ederek şöyle dedi:

“Ben daha önceleri de bu konuyu sizinle konuşmuştum. Şu anda benden istediğiniz nedir?”

Ebu Naile şöyle dedi:

“Ben sizden yiyecek bir şeyler alamaya geldim, fakat peşin param yoktur. İsterseniz benden bazı şeyler rehin alabilirsiniz. Bana hayır kapısını açık tutmalısın.”

Ka’b: “Kendi hanımlarını bana rehin bırakmaya hazır mısın?”

Ebu Naile: “Benim kendi hanımlarımı senin yanına rehin olarak bırakmam acaba doğru olur mu? Oysaki sen, Yesrib halkından genç ve yakışıklı bir kişisin.”

Ka’b: “O zaman çocuklarını rehin bırak” dedi.

Ebu Naile: “Sen beni rezil rüsvay mı etmek istiyorsun?” (2) diyerek şöyle devam etti: “Senden yiyecek şeyler satın almak isteyen sadece ben değilim. Senden yiyecek almak isteyen başka kişiler de var. Fakat peşin paraları olmadığı için de silahlarını rehin olarak bırakmak istiyorlar.”

Ka’b: “Olur tabi” dedi.

Silahları rehin bırakmak meselesi, silahlı olarak toplantı kurmalarından, Ka’b’ın ürkmemesini sağlamak için hazırlanmış bir plandı. Böylece Ka’b; bu silahların rehin bırakmak için getirildiğini zannediyordu. Ebu Naile, oradan ayrılarak kendileriyle Ka’b’ın evine geri dönmesi gereken grubun yanına gitti. Yiyecek bir şeyler almak, karşılık olarak da silahlarını rehin bırakmak gayesiyle yanına gidecek ve Ka’b’ı ortadan kaldıracaklardı. Akşam vakti mezkûr grup Ka’b’ın evine doğru yola koyuldular. Ka’b, muhkem bir kalenin içinde yer alan evinde yaşamaktaydı. Kalenin önüne vardıklarında Ebu Naile kalenin arkasından yüksek bir sesle:

“Ya Ka’b! Kapıyı aç” diye seslendi. Ka’b’ın genç hanımı:

“Ben bu sesten büyük tehlike sezmekteyim, ne olur kapıyı açma.” diye yalvardıysa da Ka’b, odadan çıkarak kapıyı açtı. Yiyecek bir şeyler almak için gelen bu grup ile konuşmaya daldı. Havadan sudan konuşmalar onun için sıcak bir ortam meydana getirdi.

Ebu Naile bu esnada, gecenin kalan kısmı için “Şi’bul-Acuz” denen yere gidip, bu tatlı sohbet orda devam etmeyi teklif etti. Hep beraber yola düştüler. Yolun yarısında Ebu Naile, ellerini Ka’b’ın başına doğru götürerek, ense saçlarından tuttu ve koklayarak: “Bugüne kadar böylesi güzel bir koku koklamış değilim!” dedi. Bir defa daha bu işi yaptı. Üçüncü defa da aynı hareketi yaparak, bu seferde Ka’b’ın ense saçlarını sıkıca tutup arkadaşlarına “Öldürün! Allah’ın düşmanını öldürün!” diye bağırdılar. O esnada kılıçlar bu müfsit zatın bedenine inmeye başladı. Feryatları artık hiçbir fayda vermedi. Ebu Naile’de yanında bulundurduğu bıçağını Ka’b’ın karnına saplayarak, onu yerlere serdi. Ka’b’ın cesedini orada bırakarak geri döndüler. Baki kabristanına ulaşınca da hep birlikte tekbir getirdiler. Bu vesileyle kendi vazifelerini yerine getirdiklerini bildirmek istiyorlardı. Böylece, Müslümanların yolu üzerine dikilen bu tehlikeli unsur da, ortadan kaldırılmış oldu. (3)

BİR BAŞKA BOZGUNCUNUN KATLİ

Aynı Ka’b gibi tehlikeli bir insan olan, Casusluk ve düşmanları tahrik açısından, Ka’b’dan hiç de geri kalır yanı olamayan Yahudi Ebu Rafi’idi. Ka’b’den hemen sonra ortadan kaldırıldı. İbn-i Esir, kendi tarihinde (4) bu olayı tafsilatıyla nakletmiştir.

Şimdi bu iki olayı incelemeye koyulalım.

KUREYŞ SAVAŞIN TÜM MASRAFLARINI ÜSLENİYOR

Mekke’de inkılâp ve isyan tohumu uzun bir müddet önceden serpilmişti. Kendi aralarında ağlamanın yasaklanışı da Kureyşin ruhunda intikam alma hissini daha bir güçlendiriyordu.

Irak ve Medine ticaret yollarının kapatılmış olması da onları oldukça rahatsız ediyordu. Bir yandan da K’ab b. Eşref bu ateşi daha da alevlendirmişti. Buna binaen, Safvan b. Ümeyye ve Ebu Ceh’lin oğlu İkrime, Ebu Süfyan’a Kureyşin ileri gelenleri ve yiğitlerinden bir grup Mekke ticaret kervanının korunması yolunda ölüme gitmeleri sebebiyle, o kervanda malı olan herkesin savaş masraflarını karşılamak için, bir miktar para ödemesini teklif ettiler. Bu teklif Ebu Süfya’nın tasvip ve onayından geçerek hemen icraya konuldu.

Kureyşin ileri gelenleri, Bedir savaşında, Müslümanlardaki şehadet ve fedakârlık aşkını yakından görmüşlerdi. Bu yüzden onlara karşı, bütün Arap kabilelerinden müteşekkil çok güçlü ve muazzam bir ordu teşkil etmek gerektiğini çok iyi biliyorlardı. Amr b. As ile diğer birkaç kişi, Kinane ve Sakif kabileleri arasında dolaşarak onlardan yardım toplamak, onları yiğitlerini çeşitli vesilelerle Peygamber (s.a.a) ile savaşmaya davet etmek ve savaşın tüm masrafı ile sefer için gerekli olan tüm malzemeleri Kureyş’in temin edeceğini bildirmek için görevlendirilmişlerdi. Büyük bir faaliyet ve çalışmalar sonucu, Kinane ve Tehame kabilelerinin savaşçılarını anlayarak dört bin kişilik güçlü bir ordu oluşturdular. (5)

Bu söylenen rakam sadece erkeklerin sayısını ifade etmektedir. Bu savaşa katılan kadınları da zikredecek olursak rakamı daha da büyütmek gerekecektir. Arapların âdetinde, kadınları savaşa götürmek diye bir şey yoktu. Fakat buna rağmen putperest Kureyş kadınları da, erkeklerle omuz omuza bu savaşa iştirak ettiler. Kadınların bu savaşta en büyük rolleri davul çalarak, şiir okuyarak ve konuşarak erkekleri savaşa tahrik etmek olacaktı. Ayrıca kadınların bu savaşa getirilmelerinin diğer bir sebebi de, askerler içerisinde firarın önlenmesi idi. Zira onların firar etmesi, kadın ve kızlarının esir edilmesi demekti. Araplarda ki şaha met ise, böyle bir zilleti kabullenmelerine mani idi. Bu savaşa birtakım vaatler neticesinde birçok da köle katılmıştı. Habeşli Vahşi b. Harb, Mut’im’in kölesiydi. Bu köle mızrak kullanmakta oldukça yetenekli idi. Kendisine eğer bu savaşta İslam’ın üç büyük şahsiyetinden (Peygamber s.a.a, İmam Ali a.s. ve Hz. Hamza a.s.) birini öldürürse azad edileceğine dair söz vermişlerdi. Büyük zahmetler sonunda nihayeti 700 kişilik zırhlı, üç yüz deve, iki yüz süvari ve bir grup piyadeden oluşan muazzam bir ordu teşkil ettiler.

PEYGAMBERİN İSTİHBARAT TEŞKİLATI HABER VERİYOR

Gerçek bir Müslüman olmasına rağmen imanını açığa vurmayan Peygamberin amcası Abbas, Kureyş’in gördüğü savaş hazırlıklarını hemen Peygambere bildirdi. Abbas kendi yazı, imza ve mührüyle yazdığı bir mektubu Benî Gifarkabilesinden birine vererek onu üç gün içinde Peygambere ulaştırılmasını istedi. Abbas’ın kuryesi Medine’ye ulaştığı zaman, Resulullah şehrin dışında ki bağların birindeydi. Hemen huzuruna vararak ihtiramla ağzı kapalı mektubu Hazrete verdi. Resulullah mektubu açıp okumasına rağmen, içindekiler hakkında orada bulunan yaranına bir şey söylemedi. (6)

Allame Meclisi, İmam Sadık’tan (a.s), Resulullah’ın (s.a.a), yazı yazmadığını, ama mektup okuduğunu naklediyor. (7) Peygamberin hemen Müslümanları düşmanın bu komplosundan haberdar kılması gerekiyordu. Bu yüzden şehre döndüğünde mektubu herkese okudu.

Bazı siyerciler ise kuryenin, mektubu Resulullah’a Mescit’te iken verdiğini ve mektubu Übey Ka’b’ın okuduğunu söylerler. Vakidi de bunu naklediyor. Resulullah’ın (s.a.a), hiçbir mektubu okuduğu görülmediğinden bu rivayet gerçeğe daha yakındır.

Bu konuda yeterli bilgi için yazarın “Der Mekteb-i Vahiy” kitabına başvurabilirsiniz. Bu eserde mezkûr konu Kur’an, sünnet ve tarih ışığında incelenmiştir.

KUREYŞ ORDUSUNUN HAREKETİ

Kureyş ordusu yola çıktı. Bir müddet yol aldıktan sonra Peygamber’in (s.a.a) annesi Amine’nin metfun bulunduğu “Ebva” denilen yere ulaştılar. Kureyş’in serseri gençleri, Peygamberin annesinin kabrini açıp ceset çıkarmada ısrar ettiler. Fakat onların ileri görüşlü olanları bu hareketi şiddetle tenkit ederek: “Sizin bu hareketiniz bu işi daha sonraları Araplar arasında bir adet haline gelmesine sebep olabilir. O zaman da bizim düşmanlarımız olan “Beni Bekir” ve “Huzaa” kabileleri de bizim ölülerimizin kabirlerini açarlar” dediler.

Resulullah (s.a.a), Hicri 3. yılın Şevval ayının beşinci günü perşembe gecesi Fuzale’nin oğulları Enes ve Munis’i haber almak için Medine’nin dışına gönderdi. Böylelikle Kureyş’ten haberdar olmak ve vaziyetin bir muhasebesini yapmak istiyordu.

Bu iki kardeşin Kureyş’in Medine’ye yaklaştığını ve Uhud Dağı eteklerine mevzilendikleri haberi teyit edildi. Müslümanlar, Kureyş ordusunun gece baskını ile, Peygambere saldırabileceklerinden korkuyorlardı. Bundan dolayı da Evs ve Hazreç Kabilesinin büyükleri geceyi silahlı olarak Mescid-i Nebevi’de geçirdiler. Şehrin giriş kapıları ve Peygamber’in (s.a.a), evi sıkı bir koruma altına alınmıştı. Bu iş ortalık aydınlanıp savaş taktiklerinin muayyen edilinceye kadar sürecekti.

UHUD MINTIKASI

Şam’ın ticaret yolunu Yemen’e bağlayan büyük ve uzun dereye “Vadil-Kura” adı veriliyordu. Bu vadinin yaşam koşullarına elverişli olan her noktasında Arap ve Yahudilerden muhtelif kabileler sükûnet etmekteydiler. Bundan dolayı da bu dere boyunca, ufak tefek birtakım köyler meydana gelmişti ve etrafı baştanbaşa taşlarla çevrilmişti. Bu köylerin merkezi ise “Yesrib” idi. Ama sonraları Medinet’ür-Resul adını aldı. Mekke’den gelerek Medine’ye girmek isteyen herkes, şehre güney tarafından vârit olmak zorundaydı. Fakat bölge taşlık ve kayalık bir bölge olup ordunun sevk ve nakli oldukça zor ve zahmetli olduğundan dolayı Kureyş ordusu, Medine yakınlarına ulaşınca yönlerini değiştirerek, Medine’nin kuzeyinde Uhud dağının eteklerinde “Vadi-Akik” denilen yerde mevzilendiler. Burası hurma ağaçlarının olmaması ve düzlük bir yerde olmasından dolayı, her türlü askeri faaliyetler için oldukça elverişliydi. Medine bu sebepten daha çok zarara uğrayabilirdi. Zira tabii engellerin bulunmadığı bir bölgeydi. Kureyş ordusu Hicri 3.yılının Şevval ayının 5. Perşembe günü ikindi sularında, Uhud dağının eteklerinde atlarından inerek etrafa dağıldılar. Resulullah da (s.a.a), Perşembe günü ve Cuma gecesi Medine’de kaldı. Cuma günü hemen askeri bir şura teşkil ederek savunma taktikleri hakkında ileri gelen kimselerden görüş istedi.

MÜDAFAA HUSUSUNDA MEŞVERET

Peygamber (s.a.a) Allah tarafından askeri ve benzeri mevzularda ashabı ile istişare etmek ve ondan sonra karar almakla görevlendirilmişti. Bununla ümmetine örnek bir davranış sergilemek ve yaranı arasında istişare, demokrasi, hak taleplik ve başkalarının görüşlerine saygılı olma ruhunu diriltmek istiyordu. Bu istişarelerin Resul-i Ekrem’e (s.a.a), bir faydası var mıydı acaba? Peygamber onların fikirlerinden yararlanıyor muydu? Bu soruların cevabını kelam ilmi âlimleri vermişlerdir. Okuyucular bu konuda “inançlar ve mezhepler” âlimlerinin kitaplarına başvurabilirler. (8) Bu şuralar Peygamber’den (s.a.a), den hatıra kalan canlı bir yol ve metot konumundadır. Bu metot o kadar eğitici ve tesirliydi ki, Peygamberin ölümünden sonra İslam halifeleri de askeri işlerde ve toplumsal sorunların hali için İmam Ali’ye (a.s) danışıyor, onun yüce fikirlerinden istifade ediyorlardı. (9)

ASKERİ ŞURA

Resulullah İslam ordusunun değerli komutan ve fedakâr mücahitlerinin bulunduğu bir toplantıda yüksek bir sesle şöyle buyurdu: “Askerler ve komutanlar! Şu anda Kureyş ordusu tarafından tehdit edilen tevhit akidesinin sınırlarının savunulması hakkında görüşlerinizi bana söyleyiniz.”

Medine münafıklarından olan Abdullah b. Übey savunma taktiği hususunda kale destekli savunmayı teklif ediyordu.

Bundan maksat ise Medine’de kalmak ve kale binalarından istifade etmekti. Kadınlar kale ve binaların üzerine çıkacak ve düşmanları taşlayacaklar. Erkekler ise teke tek savaşa girişeceklerdi. O, konuşmasına şöyle başladı: “Biz eskiden de bu kale destekli savunma taktiğinden istifade etmekteydik. Kadınlar da damlara çıkarak bize yardım ediyorlardı. Medine’nin şu ana kadar bir kere bile olsun ele geçirilmemesinin sırrı da burada yatmatadır. Şimdiye kadar hiçbir düşman bize musallat olamamış ve bizler bu taktiği kullandığımız müddetçe de daima galip olmuşuzdur. Ama her ne zaman da şehirden dışarı çıktıysak yenilgiye uğradık. Ensar ve muhacirlerden olan yaşlı ve tecrübeli kimseler de bu görüşü teyit ettiler.”

Fakat gençler, özellikle de Bedir savaşına katılmayıp meydan savaşını arzulayanlar şiddetle bu görüşe karşı çıkıp: “Bu savunma şekli, düşmanların cüret kazanmasına sebep olacaktır. Bedir savaşında Müslümanlara nasip olan iftihar da böylece ellerinden alınacaktır. Kahraman ve fedakâr halkın evlerde oturup düşmanın gelişini beklemesi ve düşmanlarına giriş izni vermesi hiç yakışır mı? Bedir savaşında bizim ordumuz sayı bakımından daha az idi. Buna rağmen zafer bizlere nasip oldu. Bizler uzun zamandır, böyle bir günü beklemekteydik. Bu gün o beklediğimiz gün gelip çatmıştır.” diyorlardı. İslam’ın reşit komutanı Hz. Hamza (a.s.): “Kur’an-ı Kerim’i nazil buyuran Allah’a andolsun ki, bugün şehir dışında, düşmanla savaşıncaya kadar yemek yemeyeceğim.” dedi. (10) Hz. Hamza’nın (a.s.) kısaca görüşü şöyleydi: “İslam ordusu şehir dışına çıkarak yiğitçe düşmanla karşılaşmalıydı.”

ŞEHADET İÇİN KURA ÇEKİMİ

Huseyme adındaki gönüllü bir genç ayağa kalkarak şöyle dedi: “Ey Allah’ın Resulü! Kureyş tam bir yıldır başlattığı faaliyetler sonucu, Arap Kabilelerini bir araya toplamıştır. Eğer biz savunma için şehirden dışarı çıkmazsak onlar Medine’yi muhasara edebilirler. Farzımuhal muhasaradan vazgeçip Mekke’ye geri dönseler de bu, onların ücretlenmesine sebep olur ve gelecekte de onların saldırılarından güvende olamayız. Ben Bedir savaşına katılmadığımdan dolayı üzüntü içerisindeyim. Ben ve oğlum canı gönülden Bedir savaşına katılmak istiyorduk. Bu konuda birbirimizle adeta yarışıyorduk. Sonunda O, Bedir savaşına katıldı. Ben Muaffak olmadım. Ben Bedir savaşında oğluma: “Sen gençsin” dedim, birçok arzun var; sen bu (gençlik) enerjini, Allah’ın razı olduğu başka bir yolda harcayabilirsin. Ama ben, artık yaşlandım, geleceğim de parlak değildir. Dolayısıyla da bu mukaddes savaşa benim iştirak etmem gerekir. Geri de kalanların geçimlerini de bundan böyle sen omuzlanırsın”. Fakat oğlum da bu savaşa katılmayı o kadar arzuluyordu ki, sonun da kendi aramızda, kur’a çekmek zorunda kaldık. Kur’a onun adına çıktı ve o bu savaşta şehadete erdi. Dün akşam kalenin her yerinde Kureyş’in burayı muhasara edeceği söyleniyordu. Ben de bu düşünceler ile uykuya daldım. Rüyamda şehit olan oğlumu, cennet bahçelerinde yürüyor ve orada ki meyvelerden yiyorken bana dönerek muhabbet dolu bir sesle: “Babacığım, seni de bekliyorum.” dediğini gördüm. Ey Allah’ın Peygamberi! Artık saçım-sakalım ağarmış, bedenim oldukça zayıflamıştır. Benim için Allah’tan hak yolunda şehitliği dile!” (11)

İslam Tarihi sayfalarında böylesi yiğit ve kahraman şahıslara sık sık rastlamak mümkündür. İnanca dayanmayan, mebde ve mead’a inanmayan bir mektep ve ekol Huseyme gibi fedakâr ve kahraman bir asker yetiştirebilir mi? Bir askerin ağlayıp gözyaşı dökerek Hak ve Tevhit dininin zaferi için şehadeti arzulamasından doğan cesaret, fedakârlık, kendinden geçmişlik ve canını esirgeme ruhu Peygamberler mektebinin dışında hiç bir mektepte görülmez. Bugün dünya da sanayileşmiş ülkelerde subayların, rütbelilerin ve savunma güçlerinin refahlarına verilen bunca ehemmiyete rağmen, savaşlardaki gayelerin daha iyi yaşama ve daha iyi imkânlara kavuşmaktır. Onlar için en büyük hedef kendi can ve hayatlarını koruyabilmektir. Ama Peygamberler mektebinde savaş sadece Allah rızasını elde etmek içindir. Bu hedefe ulaşmak şehadetten geçiyorsa Müslüman bir asker hiç tereddüt etmeden canından geçerek her türlü tehlikeye atılabilmektedir. (12)

ŞURA’NIN NETİCESİ

Peygamber (s.a.a), çoğunluğun görüşünü benimseyerek şehrin dışına çıkıp meydan savaşı edilmesini, kale destekli ve göğüs-göğse savaşmaya tercih etti. Hz. Hamza (a.s.) ve Sa’d b. Ubade gibi değerli İslam komutanlarının onca ısrarını görmezlikten gelip de, Abdullah b. Übeyy gibi Medine münafıklarından birinin görüşünü tercih etmesi doğru olamazdı. Üstelik Medine’nin daracık sokaklarında yapılacak olan göğüs-göğse savaşlar, kadınların da bu savaşa iştirak etmesi, evlerde oturup düşmanın şehre girişine izin verilmesi, Müslümanların zayıflık ve çaresizlik nişanesi olarak kabul edilirdi. Bu da Bedir savaşın da ortaya konulan kudret ile mukayese ve tatbik edilemezdi.

Medine’nin muhasara edilmesi, şehrin caddelerine düşmanların musallat olması, öte yandan da Müslümanların sükût ve sessizlik içinde oturmaları, yiğit ve kahraman Müslümanlarda ki, o fedakârlık ruhunun ölmesine sebep olurdu. Hatta Abdullah b. Übeyy’in Resulullah’a (s.a.a) karşı kötü bir niyetinin olması ve bu vesileyle ona ağır bir darbe indirmesi muhtemeldi.

PEYGAMBER (S.A.A) ASKERİ ELBİSE GİYİYOR

Resulullah (s.a.a), savunma taktiğini belirledikten sonra, eve döndü. Zırhını giydi, kılıcını, kalkanını sırtına aldı, okunu omzuna astı ve mızrağını da eline alarak evinden dışarı çıktı. Bu manzara Müslümanları oldukça etkiledi. Bazıları Peygamber’in (s.a.a) dışarı çıkmasına yürekten razı olmadığını, belki de onların ısrarı üzerine bunu kabul ettiğini sandılar. Bu yüzden kendisine şöyle arz ettiler: “Biz savunma taktiği hususunda senin görüşüne tabiyiz, eğer meydan savaşı hayırlı değil ise burada kalıp savunma düzenine geçelim.” Peygamber (s.a.a): “Hiç bir Peygambere zırhını giydikten sonra düşmanla savaşmadan onu çıkarmak yakışmaz.” diye buyurdu. (13)

PEYGAMBER (S.A.A) MEDİNE’Yİ TERK EDİYOR

Peygamber (s.a.a) Cuma namazını kıldıktan sonra takriben, bin kişilik bir orduyla Uhud tarafına doğru yola koyularak, Medine’yi terk etti. Ayrıca yaşça küçük olan Usame, Zeyd b. Harise ve Abdullah b. Ömer’in bu savaşa katılmalarına izin vermedi. Fakat yaşları on beşin üzerinde olmamasına rağmen Semere ve Rafi adlı iki delikanlı bu savaşa katıldılar. Zira bunlar yaşça küçük olmalarına rağmen ok atıcılıkta oldukça maharetli idiler. Abdullah b. Übeyy ile anlaşmalı olan bir grup Yahudi de, bu savaşa katılmak istedilerse de Resulullah (s.a.a) bazı sebeplerden dolayı onların bu isteğini kabul etmedi. İslam ordusu Medine ile Uhud arasında Şavt denilen yere yetiştiğinde, Abdullah b. Übeyy, “Resulullah (s.a.a), gençlerin sözüne uydu da, bizim görüşümüzü kabul etmedi” bahanesiyle geri dönerek bu savaşa katılmadı. Kendisiyle aynı kabileden olan üç yüze yakın Evsli de aynı bahaneler yüzünden yolun yarısında İslam ordusundan ayrıldılar. Böylece bu savaşa Yahudiler ve nifak ehlinden hiç kimse katılmadı.

Peygamber (s.a.a) ve ashabı kestirmeden vararak bir an önce savaş meydanındaki yerlerine ulaşmayı arzuluyorlardı. Bunun için de “Merba” adlı bir münafığın bağından geçmek zorundaydılar. İslam ordusunun kendi mülküne girmesi, bu münafığın oldukça zoruna gitmiş ve Resulullah’a dil uzatma cüretinde bulunmuştu. Ashap bu münafığın ortadan kaldırılması için ricada bulundularsa da, Peygamber (s.a.a): “Bu sapık ve gönlü kör insanla sizin hiç bir işiniz olmasın.” diyerek reddetmişti. (14)

İKİ FEDAİ ASKER

İslam Peygamberi (s.a.a) ordusunu bir yerde iyice teftiş etti. Onların fedakâr görünüşleri ve nurani yüzleri, kılıçların ışıltısı arasında adeta parlıyordu. Peygamber’in (s.a.a) İslam dinini müdafaa için Uhud dağı eteklerine getirdiği askerler, yaş bakımından oldukça farklılık içindeydiler. Çoğunluğu oldukça ihtiyar veya daha on beş yaşına ermemiş gencecik delikanlılar oluşturmaktaydı. Bu ordunun tek amacı, sadece tevhidi savunmanın aşkıydı. Bunun ispatı için de okuyucularımıza biri yaşlı, diğeri de daha bir gün önce evlenmiş olan genç bir insanın macerasını nakledelim.

1- Amr b. Cemuh, beli bükülmüş, bedensel gücünü yitirmiş ve bir ayağı da bazı olaylar yüzünden yaralanmış ihtiyar bir adamdı. İslam dinini savunmak için dört yiğit oğlunu da savaş meydanına yollamıştı. Oğullarının hak ve hakikat yolunda kılıç sallamasından dolayı da kalbi oldukça mutmain idi. Kendi kendisine savaşa katılmamanın vicdandan uzak olduğunu düşünüyordu. Böyle bir saadetten kendini neden yoksun kılsın ki? Akrabaları onun savaşa katılmasını önleyebilmek için, ellerinden geleni yaptılar. “İslam’ın askeri kanunları her türlü teklifi senin omuzlarından almıştır.” dediler. İhtiyarı bir türlü ikna edemediler. Kendisi şahsen Peygamber’in (s.a.a) yanına gelerek: “Akrabalarım benim savaşa katılmama mani olmak istiyorlar, senin bu konuda görüşün nedir? Bense, şehadet arzulamakta, cennete doğru koşmak istemekteyim” diye arz etti.

Peygamber (s.a.a), cevaben : “Allah seni mazur görmüştür, bu hususta senin hiçbir mükellefiyetin yoktur.” (15)

Buna rağmen ısrar etmekte direndi. Resulullah ihtiyarın etrafını saran akrabalarına dönerek: “Engel olmayınız ki, İslam yolunda savaşarak şehadet şerbetini içsin” diye buyurdu.

Sevinçle evinden çıktığında şöyle diyordu: “Allah’ım! Kendi yolunda şehit olmayı bana nasip et ve beni bir daha eve geri döndürme”.

Savaş meydanında en heyecanlı sahne bu topal Müslüman’ın hamleleriydi. O topal ayağıyla hamle ediyor ve: “Ben cenneti arzuluyorum” diyordu. Oğullarından birisi de daima onun arkasından hareket ediyordu. Her ikisi de o kadar savaştılar ki, sonunda şehadete erdiler. Abdullah adlı kardeşi de bu savaşta şehit oldu. (16)

2- Hanzele 20 küsur yaşlarında bir gençti. O, “Allah kötü babalardan iyi evlatlar meydana getirir.” ayetinin bariz bir örneği idi. Çünkü o Peygamber’in (s.a.a) düşmanı olan Ebu Amr’ın oğluydu. Ebu Amr, Uhud savaşında Kureyş ordusunda yer almış ve Kureyş’i Peygamber’le savaşmaya teşvik eden ve İslam’a düşmanlık yapma yolunda elinden geleni koymayan İslam karşıtı unsurlardan biriydi. Hicri 9. yıl olaylarının tafsilinde beyan edilecek olan Mescid-i Dırar hadisesinin banisi o idi. Hanzele’yi babasına karşı olan bu savaşa katılsan evlatlık duyguları bile engelleyememişti. (17)

Uhud savaşının vuku bulduğu günün gecesi Hanzele’nin düğünüydü. Kendisi Evs kabilesinden olan Abdullah b. Übeyy’in kızıyla evlenmişti. O gece zifaf merasimini yerine getirmeliydi. Cihat çağrısını duyduğu zaman şaşkınlık içinde kaldı. İslam ordusu komutasından bir gece Medine’de kalıp zifafa girmek ve hemen ertesi gün savaş meydanlarına koşmak hususunda izin istemekten başka bir çaresi yoktu. Merhum Allame Meclisi’nin nakline göre (18) aşağıdaki ayet onun hakkında nazil olmuştur:

“Müminler, ancak Allah’a ve Resulü’ne iman edenler ve onunla birlikte, toplumu ilgilendiren bir işle meşgul iken, ondan izin alınıncaya kadar bırakıp gitmeyen kimselerdir. Gerçekten senden izin alanlar, işte onlar Allah’a ve Resulü’ne iman edenleridir. Böylelikle senden kendi işleri için izin istedikleri zaman, onlardan dilediğine izin ver.” (19)

Resulullah düğün ve zifafını yapabilmesi için ona bir gecelik izin verdi. Hanzele sabahleyin daha gusül etmeden savaş meydanına koştu. Evden dışarıya çıkmak istediğinde evliliğinden yalnızca bir gece geçmiş olan genç hanımı ağlamaktan kendini alamadı. Kocasının boynuna sarılarak birkaç dakika beklemesini istedi. Bu arada hemen koşup özürlü olduklarından dolayı Medine’de kalan dört kişiyi çağırdı ve onları dün gece kendisi ile kocasının arasında cima vuku olduğuna dair şahit tuttu. Hanzele bilahare evinden dışarı çıktı. Genç gelin o dört kişiye dönerek: “Dün akşam rüyamda gökyüzünün yarıldığını ve kocamın bu yarıktan içeri girdiğini ardından gökyüzünün tekrar kavuştuğunu gördüm. Öyle sanıyorum ki kocamın ruhu yüce bir âleme çıkacak ve şehadet şerbetini içecektir” dedi. Hanzele koşarak İslam ordusuna katıldı. Gelir gelmez gözleri iki ordu arasında dönüp dolaşan Ebu Süfyan’a takıldı. Hemen kılıcını çekerek üzerine saldırdı. Fakat kılıcı Ebu Süfyan’ın atının sırtına indi ve Ebu Süfyan yere yıkıldı. Ebu Süfyan’ın feryatları Kureyş askerlerinden bir grubun oraya toplanmasına sebep oldu. Şeddad-i Leysi, Hanzele’nin üzerine saldırdı. Ve böylece Ebu Süfyan Hanzele’nin elinden kurtulmuş oldu. Mızrak kullanmakta mahir olan Kureyş askerlerinden biri, elindeki mızrağı ile Hanzele’ye saldırdı. Ve elindeki mızrağı, Hanzele’nin vücuduna sapladı. Hanzele aldığı mızrak yarasına rağmen onu takip ederek kılıcıyla Cehenneme gönderdi. Fakat yaranının tesiriyle kendisi de yerlere serildi. Peygamber Ekrem (s.a.a), “Ben meleklerin Hanzele’ye gusül verdiklerini gördüm” buyurdular. Bundan dolayı ona “Gasil-ül Melaike” (Meleklerin gusül verdiği kimse) diyorlardı. Evs kabilesi de ondan sonra kendi iftiarlarını dile getirirken “Meleklerin gusül verdiği Hanzele bizdendir” diyorlardı. Ebu Süfyan diyordu ki: “Onlar Bedir savaşında, benim oğlum Hanzele’yi öldürdüler, ben de Uhud savaşında Müslümanların Hanzele’sini öldürdüm.”

Bu genç gelin ile damadın hali gerçekten de hayret vericidir. Zira onlar hak yolun kahramanlarından ama babaları İslam’ın en azılı düşmanlarından idiler. Gelinin babası, Medine münafıklarının reisi Abdullah b. Übeyy-i Selul idi. Hanzele ise, cahiliye devrinin rahiplerinden olan, İslam’ın ortaya çıkışıyla Mekkeli müşriklere katılan ve Her kül’ü genç İslam devletini yıkmak için davet edilen Ebu Amir’in oğluydu. (20)

İKİ ORDUNUN SAVAŞ DÜZENİ ALMASI

Hicri 3. Yılın Şevval ayının 8. Gününün sabahı, İslam güçleri, haddi aşan saldırgan Kureyş güçleri karşısında düzene geçtiler. İslam ordusunun kendisine karargâh kıldığı yerin arka tarafı tabii bir engel ile yani Uhud dağı ile çevriliydi.

Fakat bu dağın orta kısımlarında küçük bir geçit vardı ki, düşman ordusu bu geçidi kullanarak İslam Ordusuna, arkadan saldırıya geçebilirlerdi.

Peygamberi (s.a.a), bu tehlikeyi önlemek maksadıyla, Müslümanlardan, iki okçu grubunu bir tepenin üzerine yerleştirdi. Başlarına diktiği komutan Abdullah b. Cübeyr’e de şöyle buyurdu: “Sizler, düşmana oklar atarak onları geriye püskürtüp, arkadan saldırmalarına ve bizi gafil avlamalarına engel olunuz. Biz bu savaşta galip gelelim veya yenilelim, asla yerlerinizi terek etmeyiniz.”

Savaşın geleceğinden de anlaşılacağı üzere bu geçit oldukça büyük bir öneme sahipti. Müslümanların galibiyetinden sonra mağlubiyete düşmesine de, okçuların disiplinsizlik ederek bu önemli siperi terk etmeleri sebep oldu. Bozguna uğramış firari müşrik ordusu da seri bir hamle ile Müslümanların bu gafletinden yararlanarak, arka taraftan geçidin ağzına doğru saldırıya geçtiler. Peygamber (s.a.a) in te’kid ederek söylediği “Ne olursa olsun yerinizden ayrılmayınız.” Şeklindeki sözü de onun askeri taktik ve usullerden kâmilen haberdar olduğunu göstermektedir. Askerler disipline riayet etmezlerse komutanın dâhiliği tek başına zaferi garantileyemez.

ASKERLERE MORAL DESTEĞİ

Peygamber (s.a.a) savaşların hiç birisinde, askerlere moral destek vermeyi ihmal etmemiştir. Bu defa da yedi yüz kişilik İslam ordusu üç bin kişilik düşman ordusuyla karşı karşıyaydı. Resulullah (s.a.a) bir konuşma yaparak askerlerini motive etti. Büyük İslam tarihçisi Vakidi bu konuda şöyle diyor: “Peygamber, Müslümanlardan elli okçuyu

” Ayneyn” denilen geçidin ağzına yerleştirdi. Kendileri de Uhud dağının arkalarına, Medine’yi karşılarına alarak yerlerini aldılar. Sonra Peygamber yaya olarak safların arasında dolaşarak, safları bir- bir düzenliyor ve belirliyordu. Bir gurubu öne diğer bir gurubu da arkaya gönderiyordu. O, askerlerin saflarının düzgün olmasına o kadar dikkat diyordu ki, hatta askerlerden birisinin omuzları hafif öne çıkmış olsa bile hemen ikaz ederek geriye çekilmesini söylüyordu. Resulullah ordusunu belli bir düzene koyduktan sonra şöyle buyurdu: “Sizlere Allah’ın bana tavsiye ettiği şeyleri hatırlatıyorum. Allah’ın emirlerine itaat ediniz. O’na muhalefet etmekten sakınınız”. Sonra şöyle devem etti:”Düşmanla savaşmak zor ve zahmetli bir iştir. Bu yolda mukavemet edecek kimseler oldukça azdır. Allah’ın kendilerine hidayetçi ve yardımcı olduğu kimseler hariç. Zira Allah, kendisine itaat edenlerle beraberdir! Nitekim şeytan da Allah’a itaat etmeyenlerle beraberdir! Her şeyden önce cihat hususunda ciddiyet gösteriniz. Allah’ın bu direniş sayesinde sizlere vaat ettiği saadetleri ele geçirmeğe çalışınız. Cebrail bana haber vermiştir ki:”Hiçbir kimse rızkının en son zerresini bile yedenen bu dünyadan gitmeyecektir. Ben savaş emri vermeyinceye kadar da hiç bir kimse herhangi bir saldır da bulunmasın”. (21)

DÜŞMAN KENDİ SAFLARINI DÜZELTİYOR

Ebu Süfyan da kendi ordusunu üç kısma ayırdı. Zırhlı piyade birliklerini, ordunun orta kısmına yerleştirdi. Sağ kol üzerine dizdiği grubun başına Halid b. Velid-i, sol kol üzerine dizdiği grubun başına ise İkrime’yi geçirdi. Öncü güç diye anılan ve içinde sancaktarlarında bulunduğu özel gurubu ise ordunun önüne geçirdi. Sonra çoğunluğu Abduddar oğullarından olan sancaktarlarına dönerek: “Ordunun zaferi bayrakların direniş ve payidar kalmalarına bağlıdır. Biz Bedir günü bu cihetten yenildik. Eğer Abduddar oğulları bayraktarlar vazifesini hakkıyla yerine getiremezlerse o zaman bayraktarlık iftiharı başkalarının eline geçebilir”.Bu söz cesaretli bir adam ve Kureyş ordusunun ilk bayraktarı olan Talha b. Ebi Talha’ya oldukça ağır geldi. Hemen ileri atılarak İslam askerlerini savaşa çağırdı.

MORAL YÜKSELTME

Resulullah (s.a.a), savaş başlamadan önce, eline bir kılıç alarak kahraman ve cesur askerlerine moral vermek için onlara dönüp şöyle dedi: “Bu kılıcı eline alıp da hakkını verebilecek olan kimdir?” Bir grup Müslüman ayağa kalktı, ama Resulullah (s.a.a), kılıcı, onlara vermekten kaçındı. Kahraman bir asker olan Ebu Dücane ayağa kalkarak: “Bu kılıcın hakkı nedir ve nasıl ödenebilir?” diye sordu. Peygamber (s.a.a), şöyle buyurdu:“Bununla o kadar savaşmalısın ki, sonunda eğilmelidir.” Ebu Dücane : “Ben bu kılıcın hakkını vermeye hazırım” dedi. Ve “Ölüm mendili” dediği kırmızı mendilini çıkarıp, başına bağlayarak kılıcı Peygamberden (s.a.a), aldı. Ebu Dücane bu mendili ne zaman başına bağlasa bu O’nun son nefesine kadar savaşacağı anlamına geliyordu. O, gururlu bir kaplan gibi yürüyordu. Kendisine nasip olan bu iftihar sebebiyle fevkalade sevinçliydi. O kırmızı mendilin azametini daha da artırıyordu. (22)

Hak ve maneviyat için savaşan fikir özgürlüğü ve kemale olan aşktan başka nedeni olmayan böyle bir orduya bu ve buna benzer şeyler en etken değil miydi? Resulullah’ın (s.a.a) hedefi ise sadece Ebu Dücane’yi etkilemek değildi. O’nun şahsında, diğerlerinin de duygularını harekete geçirmiş ve onlarıda böyle bir askeri madalyaya layık olabilmek, onların kahramanlık ve cesaretlerini de bu ölçüde olması gerektiğini öğretmiştir. Kahraman ve cesur bir asker olan Zübeyr b. Avvam, Resulullah’ın (s.a.a), kılıcı kendisine vermediğinden dolayı rahatsız olmuştu. Kendi kendine dedi ki; “Ben Ebu Dücane’yi takip edip, O’nun cesaret ve kahramanlık derecesini, yakından görmeliyim”. O,diyor ki: “Ben savaş meydanında devamlı olarak onu takip

mekteydim. Karşılaştığı tüm kahramanları bir- bir yere seriyordu” sonra ekliyor: “Kureyş ordusunun arasında bir pehlivan vardı ki, yaralanan Müslümanların, süratle başlarını bedenlerinden ayırıyordu. Ve ben bu olay sebebiyle oldukça rahatsız idim. Bu adam tesadüfen Ebu Dücane ile karşı karşıya geldi. Birbirliklerine karşı indirdikleri birkaç darbeden sonra bu kahraman, Ebu Dücane’nin eliyle öldürüldü. Ebu Dücane naklediyor: “Birini gördüm ki, Kureyş ordusunu savaşmaya davet ediyordu. O’nun tarafına gittim. O kılıcı başının üzerinde gördüğünde şiddetli bir şekilde inledi. Bir an onun Ebu Süfyan’ın karısı Hind olduğunu gördüm. Ve ben Resulullah’ın kılıcını Hind gibi bir kadının kanına bulaştırılamayacak kadar temiz bildiğimden dolayı bu işten vazgeçtim.” (23)

SAVAŞ BAŞLIYOR

Savaş Medine firarilerinden olan Ebu Amir tarafından başlatıldı. O, Evs kabilesinden olup İslam’a düşmanlığından dolayı Medine’den firar edip Mekke’ye sığınmıştı. Evs kabilesinden on beş kişi de kendisiyle birlikteydi. Ebu Amir Evs kabilesinden olan Müslümanların kendisini görmeleri halinde Peygambere destek vermekten vazgeçeceklerini düşünüyordu. Fakat Müslümanlarla yüz yüze gelince onların kınama ve yergileriyle karşılaştı. Kısa bir savaştan sonra da cepheden uzaklaştı. (24)

Uhud savaşında ki, birkaç askerin fedakârlığı tarihçiler arasında oldukça meşhur ve maruftur. Hz. Ali’nin fedakârlığı ise en çok takdire şayan olandır. İbn-i Abbas diyor ki: “Bütün savaşlarda Müslümanların bayraktarlığını İmam Ali (a.s.) yapıyordu. Bayraktarları da tecrübe ve istikamet sahibi kimseler arasından seçerlerdi. Uhud savaşında da muhacirlerin bayrağı İmam Ali’nin elindeydi. Birçok rivayetlerde nakledildiği gibi, Müslümanların bayraktarı Mus’ab b. Umeyr’in öldürülmesinden sonra Resulullah bayrağı İmam Ali’ye verdi. Bayraktarlığın ilk önce Mus’ab’a verilmesinin sebebi muhtemelen O’nun “Beni Abduddar” kabilesinden olmasıydı. Zira Kureyş’in bayraktarlığını da Abduddar oğulları yapmaktaydı.” (25)

Kendisine “Kebş’ül – Ketibe” (26) Ordu öncülerinin bir numaralı adamı denilen Talha b. Ebu Talha, feryat ve naraları ile meydana çıkarak şöyle dedi: “Ey Muhammd’in dostları! Siz kendi ölülerinizin cennette, bizimkilerin ise Cehennem’de olduğuna inanıyorsanız; inizde buna rağmen Cennet’e gitmeye veya beni Cehennem’e göndermeğe hazır olanınız var mı?” Sesi ortalığı çınladı. İmam Ali (a.s.) öne çıktı, aralarında başlayan kısa bir mücadeleden sonra Talha’yı ölü olarak yere serdi. Talha’nın öldürülmesiyle bayraktarlık sırasıyla O’nun iki kardeşine geçti. Her ikisi de Asım b. Sabit’in okları vasıtasıyla ortadan kaldırıldı. İmam Ali’nin (a.s.) ikinci halifenin ölümünden sonra teşkil eden şura günleri konuşmasından da anlaşıldığı gibi, Kureyş ordusu bu savaşta tam dokuz kişiyi bayraktar olarak görevlendirmiş ve bunların özel bir tertiple bu görevi devralmaları kararlaştırılmıştı. Son ferde ulaşıncaya kadar biri öldürüldü mü, hemen bir diğeri sancağı eline alacaktı. Beni Abduddar kabilesinin en gözde kahramanları olan bu bayraktarların hepsi de, Uhud günü İmam Ali’nin (a.s.) kılıcıyla öldürüldü. Bunlardan sonra da korkunç görünüşü ve dev bir yapısı olan “Sav’eb” adlı Habeşli bir köle sancağı eline alıp meydan okuyasada, İmam Ali’nin (a.s.) kılıcıyla O’da ortadan kaldırıldı. İmam Ali (a.s.) Peygamber sahabelerinin hazır bulunduğu bir toplantı da onlara bakarak şöyle dedi: “Acaba beni Abduddar oğullarından sancağı eline alarak meydana çıkan ve naralar atarak tam dokuz kahramanın şerrini sizlerden defettiğimi hatırlatıyor musunuz?” Ora da bulunanların hepsi de İmam Ali’yi (a.s.) tasdik etti. (27)

İmam Ali (a.s.) tekrar buyurdu: “Yine hatırlatıyor musunuz, bu dokuz bayraktarın ardından Sav’eb adlı Habeşli köle meydana çıkmış ve O’nun Peygamberi öldürmekten başka gayesi de yoktu. O kadar kızgındı ki, ağzı köpüklenmiş gözü kan çanağına dönmüştü. Sizler bu korkunç savaşçıyı görünce korkarak geri çekildiniz. Fakat ben ileri çıkarak O’nun beline korkunç bir darbe indirdim ve O’nu da ortadan kaldırdım. Orada hazır bulunanlar bunu da tasdik etti.”

SADECE ŞEHVET İÇİN SAVAŞAN BİR MİLLET

Hind ve diğer kadınlar, Kureyş askerlerini kışkırtmak için söyledikleri şiirler ile def ve darbuka çalarak onları kindarlık ve kan dökücülüğe çağırmalarından da kolay anlaşıldığı gibi, bu millet maneviyat, paklık, özgürlük ve ahlaki faziletler uğruna savaşmamaktaydı. Onların tek etkisi cinsel işlere ve maddi şehvetlere nail olabilmekti. Def ve darbuka çalan kadınlar özel bir ahenkle, Kureyş ordusu arasında okudukları şiirlerden birisi şuydu: “Biz tarık kızlarıyız. Kıymetli halılar üzerinde yürümekteyiz. Eğer düşmana karşı koyarsanız, biz de sizinle yatarız. Eğer düşmandan yüz çevirir de kaçarsanız, sizlerden ayrılırız”. Şüphesiz ki sadece cinsi arzular için savaşan, maddi ve hayatını doyurabilmekten başka bir hedefi olmayan bir millet ile mukaddes değerler uğruna, özgürlük, fikirlerin yüceltilmesi ve beşerin puta tapmaktan kurtarılması için savaşan millet ile arasında oldukça bariz bir ayrılık ve mukayesesi zor bir farklılık mevcuttur. İki gurubun ruhunda yer eden bu iki

farklı hedef yüzünden çok az bir müddet sonra İslam’ın reşit komutanlarından olan İmam Ali (a.s.), Hz. Hamza (a.s.), Ebu Dücane ve Zübeyr’in kahramanlıkları sayesinde Kureyş ordusu silahlarını yere bırakmış ve zelil bir halde savaş meydanından firar etmiş, İslam ordusunun övüncüne övünç katmışlardı. (28)

GALİBİYETTEN SONRA MAĞLUBİYET

“Neden galip oldular?” diyoruz. Zira zaferin son anlarına dek İslam ordusunun hedefi Allah yolunda cihat, O’nun rızasını kazanmak, tevhit hakikatini yaymak ve bu yolun üzerine dikilen engelleri kaldırmaktan başka bir şey değildi. “Niçin yeniden mağlup oldular?” zira galibiyetten sonra, Müslümanların çoğunun hedef ve niyetinde büyük değişiklik meydana geldi. Kureyş ordusunu bırakarak kaçtıkları, ganimetlere yönelmeleri, birçok Müslüman’ın ihlâsını zedelemiş ve önemlisi de Peygamberin emrini unutmalarına sebep olmuşa. İşte olayın ayrıntıları:

Biz, Uhud’un coğrafi durumundan bahsederken, Uhud dağının ortasında bir geçit olduğunu söyledik. Peygamber bu cephe arasındaki vadinin nöbetçiliğini Müslümanlardan elli okçuya teslim etmişti ve onlara komutan olarak seçtiği Abdullah b. Cübeyr’e de ok atarak düşmanın bu geçitten geçmesine engel olmalarını ve ister galip olsunlar, isterse de mağlup, bu noktayı terk etmemelerini söylemişti. Savaşın tam kızıştığı esnada düşman bu geçitten geçmeye çalıştıysa da, Müslüman okçular tarafından geri püskürtülüyordu. Bilahare de Kureyş ordusu, silah ve mallarını yere bırakarak can korkusundan firar ettikleri bir sırada, Resulullah’a canlarını feda etme esası üzerine biat eden İslam komutanlarından çok az bir bölümü savaş meydanlarının dışında düşmanı takip etmeye koyuldular. Ama Müslümanların çoğu düşmanı takip etmekten vazgeçip silahlarını yere bırakmış, ganimet toplamakla meşgul olmuş ve kendi kendilerine “bu işi bitti” sanmışlardı. Cephe arkasındaki geçit nöbetçileri de, fırsatı ganimet bilerek kendi kendilerine şöyle dediler: “Burada beklememizin hiçbir faydası yoktur, biz de ganimet toplayanlara katılalım.” Komutanları onlara: “Allah Resulü; “İslam ordusu ister galip olsun, ister mağlup buradan ayrılmamanızı emretti.” dedi. Çoğunluğu okçu nöbetçiler komutanın emrini kulak ardı ederek şöyle dediler: “Burada durmamızın hiçbir faydası yoktur. Resulullah’ın emri de, sadece savaş esnasında bura da nöbet tutmamızdan başka bir şey değildi. Şimdi ise savaş sona ermiştir.” Bunun üzerine kırk kişi nöbetlerini terk ederek aşağı indiler. On kişiden başka orada kimse kalmadı. Kureyş ordusunun cesaretli bir kahramanı ve tecrübeli bir savaşçısı olan Halid b. Velid, savaşa galibiyetin kilit noktasının bu geçit olduğunu daha savaşın ilk anlarından beri çok iyi biliyordu. Buradan savaşın arka cephelerine girmeğe kaç defa teşebbüs ettiyse de, okçuların ok yağmuruyla karşılaştı. Bu defasındaki nöbetçilerin azgınlığından istifade ederek, askerlerini İslam ordusunun arkasına sevketmişti. Ani bir dönüş hareketiyle, Müslümanların gafletinden de faydalanarak, Müslümanların arka cephesinde belirivermiş, tepelerin üzerinde mevzilenen küçük bir grubun direnişi de hiçbir fayda sağlamamıştı. On Müslüman okçunun hepsi de, bir sürü kahramanlıklardan sonra Halid b. Velid ve İkrime b. Ebu Cehil’in askerleri tarafından öldürüldü. Çok geçmeden silahsız ve gafil avlanan Müslümanlar, arka taraftan düşmanın şiddetli saldırısına uğradılar. Halid b. Velid, bu hassas noktayı ele geçirince firar etmekte olan Kureyş’in yenik düşmüş kuvvetlerini yardıma davet etmeye başlamış ve feryat naralarıyla Kureyş ordusunun mukavemet ve istikamet ruhunu takviye etmeğe çalışıyordu. Çok geçmeden Müslümanların saflarının dağılması üzerine Kureyş ordusu yeniden savaş cephelerine dönmüş ön ve arka taraftan Müslümanları abluka altına almış ve aralarında yeniden bir savaş başlamıştı. Bu mağlubiyetin sebebi maddi hedefler için mevzilerini terk eden ve bilmeden düşmana yol açmış ve böylece Kureyş’in süvari birlikleri Halid b. Velid’in, İkrime b. Ebi Cehil’in saldırısıyla takviye edilmişti. Bu ortam da İslam ordusunda görülmemiş ve ilginç bir karışıklık meydana geldi. Müslümanlar dağınık gruplar halinde savunmaya geçmekten başka bir bulamadılar. Fakat bu ortamda askeri disiplin ve planı sağlıklı bir şekilde çalışamadığından, Müslümanlar kayda değer bir başarı elde edemeyerek oldukça büyük kayıplarda verdiler. Hatta İslam askerlerinden bir kaçı da dikkatsizlik yüzünden, diğer Müslüman askerler tarafından yanlışlıkla öldürüldü. Halid ve İkrime’nin hamleleri Kureyş ordusunun moralini takviye etti. Kureyş’in firari ordusu tekrar savaş meydanına dönerek onların yardımına koştular. Müslümanların her taraftan abluka altına alarak bir gurubu da öldürdüler.

PEYGAMBERİN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ HABERİ YAYILIYOR

Kureyş ordusunun cesur savaşçısı Leysi, İslam ordusunun bayraktarı Mus’ab b. Umeyr’e hamle etti. Aralarında bir süre devam eden mücadeleden sonra, İslam bayraktarı şehadete erişti. İslam askerleri yüzleri örtülü olduğundan, Leysi, öldürenin peygamber olduğunu sanarak gayri ihtiyari bir şekilde feryat etti. Ve ordu komutanlarına şöyle ilan etti: “Ey millet! Muhammed öldürüldü, Muhammed öldürüldü.” Bu yalan haber, ağızdan ağza Kureyş ordusu arasında hızla yayılırdı. Kureyş ordusu o kadar sevinçliydi ki, sesleri adeta savaş meydanlarını çınlatıyordu. Hep bir ağızdan; “Ey Millet! Muhammed öldürüldü, Muhammed öldürüldü.” diye çığlık atıyorlardı. Bu asılsız haberin yayılması, Kureyş ordusunu cesretlendirdi ve Kureyş askerlerini adeta dalgalar gibi harekete geçirdi. Herkes Muhammed’in (s.a.a), uzuvlarını parçalama merasimine katılabilmenin telaşı içinde şirkin dünyasında kendilerine bir onur elde etme arzusu taşıyorlardı. Bu haber Kureyş ordusunun ruhi takviyesine sebep olduğu kadar, İslam ordusunun da o kadar ruhsal çöküntüye uğramasına neden oldu. Öyle ki, birçok

Müslüman savaştan el çekerek dağa sığınmış, parmakla sayılabilecek az bir gruptan başka, savaş meydanlarında hiç kimse kalmamıştı.

BAZILARININ FİRAR ETTİĞİ İNKÂR EDİLEBİLİR Mİ?

Ashabın firar etmesi inkâr edilemez. Bunların, sahabe olması ve daha sonraları bu şahsiyetlerin Müslümanlar arasında kazandıkları ad, şan, makam ve mevkileri de bizim bu acı hakikati kabullenmemize engel olmaz. İslam’ın büyük siyer yazarı İbn-i Hişam şöyle yazıyor: “Enes b. Nadir (Enes b. Malik’in amcası) diyor ki: “Müslümanlar zorluklarla karşılaşıp, Resulullah’ın da ölüm haberi yayılınca, Müslümanlardan birçoğu kendi canının derdine düştü. Herkes bir köşeye sığındı. Devamla şöyle diyor: “Aralarında Ömer b. Hattab ve Talha b. Übeydullah’ın da bulunduğu Ensar ve Muhacirlerden bir grubun bir köşeye gizlenip, kendi canlarının derdine düştüklerini gördüm.” Ben, itiraz eder tarzda onlara dedim ki: “Niçin burada oturmuşsunuz? Peygamber öldürüldü, artık savaşmanın bir faydası yok” dediler. Ben onlara dedim ki: “Eğer Peygamber öldürüldüyse, yaşamanın ne faydası var! Kalkınız ve onun öldürüldüğü yolda siz de şehit olunuz.” (29)

Tarihçilerin çoğunluğunun sözüne göre O, şöyle dedi: “Eğer Muhammed öldürüldüyse, Muhammed’in Rabbi dirirdir.” Enes, devamında: “Sözlerimin onlara tesir etmediğini görünce silahımı elime alarak samimiyetle savaşmaya devam ettim” diyor. İbn-i Hişam diyor ki: “Enes bu savaşta tam yetmiş yerinden yaralandı. Öyle ki, cesedini bacısından başka hiç kimse tanıyamadı.”

Bazı Müslümanlar o kadar sıkışmışlardı ki, kendi hayatları için ilginç planlar çiziyor ve Abdullah bin Übeyy’e sığınarak, Ebu Süfyan’ın aman dilemesini düşünüyorlardı. (30)

KUR’AN AYETLERİ BİRTAKIM GERÇEKLERİN ÜZERİNDen PERDELERİ KALDIRIYOR

Kur’an ayetleri, cehalet ve taassup perdelerini kaldırmakta ve bazı Müslümanların Resulullah’ın (s.a.a), zafer ve nusret hakkında verdiği vaadinin asılsız olduğunu tasavvur ettiklerini bildirmektedir. Allah’u Teala bu grup hakkında şöyle buyuruyor: “Bir grup can derdine düşmüştü. Allah hakkında Müslümanlıktan önceki cehalet çağında olduğu gibi haksız zanlara kapılarak, “Bu iş ne yimize” diye söyleniyorlardı.” (31)

Eğer Al-i İmran Suresinin bazı ayetlerini (32) dikkatlice incelemeye çalışırsanız o zaman bu savaştaki gizli saklı kalmış hakikatleri kolayca görebilirsiniz.

Bu ayetler kâmil bir şekilde, Şia’nın Peygamber’in ashabı hakkındaki akidesini yansıtmaktadır. Şia Peygamberin bütün ashabının Tevhit dininin gerçekleri ve kahramanları olmadığını inanmaktadır. Onlar arasında imanı zayıf kimseler olduğu gibi, münafıkları da vardı. Bununla beraber, mümin- muttaki, temyiz gönüllü ve muhlis kimseler de az debildi. Bu gün Ehl-i Sünnet yazarlarından bazıları bir örneğini bu savaşta okuduğunuz doğru ve layık olmayan birçok işlerin yüzünü perdelemek ve hakikaten uzak tevillerle bütün ashabın makamını korumak istiyorlar. Hal bu ki, bu çeşit teviller ve taassup perdeleri, hakikatin gerçek yüzünün görünmesine engel teşkil etmektedir. Hangi yazar aşağıdaki ayet’in manasını inkâr edebilir acaba? “O zaman hatırlayınız ki, dağlardan yukarılara çıkıyordunuz. Ve hiç kimseye teveccüh etmiyordunuz. Ve Peygamber size: “Geri dönün” diye sesleniyordu. Siz O’nun sözüne itina göstermemiş, firarınıza devam etmiştiniz.” (33)

Bu ayet Enes b. Nadr’ın bir köşeye saklanmış ve kendi geleceklerini düşünür bir halde gördüğü şahıslar hakkında nazil olmuştur. Aşağıdaki şu ayet daha da Sârîhtir: “İki topluluğun karşılaştığı gün içinden yüz çevirenler, şüphe yok ki, bazı hareketleri yüzünden şeytana kapılmışlardı. Fakat Allah onları bağışladı. Ve şüphe yok ki, Allah suçları örter ve cezada acele etmez” (34)

“Kur’an-ı Kerim Resulullah’ın öldürüş şayiasını mazeret göstererek savaştan el çekenler ve Abdullah b. Übeyy vasıtasıyla Ebu Süfyan’dan aman talep etmeyi düşünenler hakkında şöyle açıklık getirmektedir: “Muhammed ancak bir peygamberdir. O’ndan önce nice peygamberler geldi geçti. Ölürse yahut öldürülürse, gerisin geriye mi dönecek siniz? Kim dönerse bilsin ki, Allah’a hiçbir suretle zarar vermez. Ve Allah şükredenlerin karşılığını yakında verecektir”. (35)

ACI TECRÜBELER

Uhud savaşında ki olayların incelenmesi, insana oldukça acı ve tatlı tecrübeler kazandırmakta ve bir grubun sebat ve mukavemet kudreti ile diğer bir grubun mukavemetsizliğini ispat etmektedir. Tarihi olaylar incelendiğinde şu gerçek ortaya çıkmaktadır ki, bütün Müslümanların sırf ashab olduklarından dolayı samimi, takva ve adalet ehli oldukları söylenemez. Zira Uhud dağında geçidi terk edip düşmana yol veren ve savaşın en hassas zamanında dağlara kaçıp Resulullah’ın sesini işitmezlikten gelenler de aynı Peygamberin sahabeleriydi. Büyük İslam tarihçisi Vakidi şöyle yazmaktadır: “Uhud günü Peygambere bütün canlarıyla fedakârlıkta bulunanlar sadece sekiz kişiydi. Bunlardan üçü, muhacirlerden Ali, Talha ve Zübeyr, diğer beşi ise Ensardan idi. Bu sekiz kişinin dışında kalanların hepsi, can korkusundan firar ettiler.”

1) İbn-i Ebul Hadid (36)

İbn-i Ebul Hadid şöyle yazmaktadır: Hicri 608 yılında Bağdat’taki bir mecliste “Meğaz-i Vakidi’yi büyük bir âlim olan Muhammed b. Ma’id-i Alevi’nin yanında okuyordum. Bir ara konu şu noktaya geldi: “Muhammed b. Meseleme açıkça şöyle naklediyor: “Ben Uhud günü kendi gözlerimle bazı Müslümanların dağlara doğru kaçarlarken, Peygamber onları kendi isimleriyle çağırarak: “İleyye ya falan ileyye ey filan” (Bana gel ey falan, bana gel ey filan) diye buyurdu. Ama hiç kimsenin, Allah Resulüne müspet cevap vermediğini gördüm” diye nakletmektedir. Burada üstat bana şöyle buyurdu: “Ey falan ve ey filandan kasıt, Allah Resulünden sonra makam ve mevki elde edenlerdir. Fakat ravi isimlerini açıklamak istememiştir. Yine ismi geçen şahsın kendi şerhinde üçüncü halifenin, o hassas anlarda savaş meydanlarından firar eden kişilerden biri olduğu hususunda bütün ravilerin ittifak ettiğini nakletmiştir. Sizler ileride fedakâr İslam hanımlarından, Nasibe adındaki biri hakkında (Uhud savaşında Peygamberi savunuyordu) söylemiş olduğu cümleyi hatırlayacaksınız. Bu cümlede Uhud savaşında firar edenler imalı bir şekilde kınanmışlardır. Bizim Resulullah’ın dostlarından hiçbirisine kötü gözle baktığımız sanılmasın. Maksat hakikati bulmak, gerçekleri gün yüzüne çıkarmaktır. Onların bu firarını tenkit ettiğimiz gibi macerasını daha sonra okuyacağımız, sebat ve mukavemet gösteren diğer gurubu da o kadar övmekte ve yaptıklarını takdir etmekteyiz.

BEŞ KİŞİ PEYGAMBERİ ÖLDÜRMEK İÇİN ANLAŞIYORLAR

İslam ordusunun darmadağın olduğu o hassas anlarda, bütün saldırılar Resulullah’ın şahsına yönelmişti. Kureyş’in beş ünlü kahramanı her ne pahasına olursa olsun, Resulullah’ı ortadan kaldırmak üzere anlaştılar. Bu beş kişi şunlar idi:

1- Peygamberi alnından yaralayan Abdullah b. Şebah
2- Ebu Vakkas’ın oğlu Utbe, dört tane taş atarak Resulullah’ın sağ tarafından bir dişini kırdı.
3- İbn-i Kumeye-i Leysi, Resulullah’ın yüzünü yaraladı. Bu yara o kadar şiddetliydi ki, Resulullah’ın başında ki miğferin iki halkası korkunç bir şekilde suratına batmıştı. Ebu Ubey’de b. Cerrah bu halkaları (Peygamberin yanağından) dişleriyle çekip çıkardı. O’nun da bu arada dört tane dişi kırıldı.

4- Abdullah b. Hamid, hamle sırasında İslam kahramanı Ebu Dücane’nin eliyle öldürüldü.
5- Übeyy b. Halef, bu şahıs da bizzat Resulullah tarafından öldürüldü. O, Resulullah ile karşı karşıya geldiğinde, artık Peygamber kendisini hızla vadiye ulaştırmış, ashabtan birkaç kişi O’nu tanıyınca hemen etrafına toplanmışlardı. O, yine de sessizce Resulullah’ın bulunduğu yöne doğru ilerledi. Resul ise Haris b. Samame’nin mızrağını alarak, boğazına sapladı ve O’nu atından yere yıktı. Ubeyy b. Helef’in yarası aslında oldukça hafif idi. Fakat dostlarının bütün teselli ve teskinlerine rağmen, korkudan tir- tir titriyor bir türlü rahat edemiyordu. Ve diyordu ki: “Mekke’de Muhammed’e, seni öldüreceğim dediğimde, “Ben seni öldüreceğim” dedi. O hiç bir zaman yalan söylemez.” “Bu korku ve titreme, sonunda O’nun işini bitirdi ve bir müddet sonra yol esnasında can verdi. (37)

Gerçekten de bu hadise Kureyş’in kötülük ve alçaklığını kâmil bir şekilde göstermektedir. Resulullah’ın doğru sözlü birisi olduğunu ve asla yalan söylemediğini bildikleri halde, O’na düşmanlık elini uzatmış ve kanını dökmek için ellerinden geleni esirgememişlerdir. Resulullah dağlar kadar muhkem mukametiyle İslam’ı ve nefsini savunuyordu. Ölüm ile kendisi arasında fazla bir mesafenin kalmadığını ve dalgalar gibi bir ordunun kendisini hedef aldığını görmesine rağmen, O’nda en ufak bir ıstırap ve korku görülmüş değildir. Sadece alnındaki kanı temizlerken şöyle buyurdu: “Kendilerini doğru yola ve Allah’a davet eden Peygamberin yüzünü kan içinde bırakan bir kavm nasıl kurtuluşa erer ki?!” Ve bu Peygamberin düşmanlarından bile esirgemediği o sevgi ve merhametin büyüklüğünü göstermektedir.

İmam Ali (a.s.) şöyle buyuruyor: “Resulullah savaş meydanlarında düşmana en yakın olan fert idi. Savaşın kızıştığı anlarda bizlere sığınak oluyordu. Resulullah’ın sağ salim kalmasının sebeplerinden biri de O’nun İslami Mukaddesatı ve kendi nefsini, kendisinin korumasındandı. Peygamber Uhud günü şiddetli bir şekilde savaştı. O, sırtında olan okları bitinceye kadar atıverdi. Öyle ki sonunda okunun kemanı kırılıverirdi. (38) Aslında bu galibiyetin ağır yükü, kendi canlarını tehlikeye atarak, Resulullah’ın (s.a.a), canını korumaya çalışan bir avuç fedakâr Müslüman’ın fedakârlıkları sebebiyleydi. (39) Peygamberi koruyanlar birkaç kişiydi. Müslüman’ın direnişi tarihi açıdan kesin değildir. Tarihçiler arasında kesin ve bilinen az bir gurubun direnişidir. Şimdi onların savunmasının izahına geçiyoruz. Canlarından geçen bu fedakâr şahsiyetlerin bazı fedakârlıklarını icmalen okuyacaksınız.

BAŞARILI SAVUNMA İLE YENİ BİR ZAFER

Eğer İslam tarihinin bu bölümünün adını eğer yeni bir zafer olarak koyacak olursak, gerçeğe aykırı bir söz söylemiş olmayız. Bu zaferden maksat; Müslümanlar düşmanların tasavvur bile edemedikleri bir direnişle Peygamberin mukaddes vücudunu tehlikeden korudular. Bu Müslümanlara nasip olan yeni bir zafer idi. Eğer bu zaferi bütün İslam ordusuna mal ediyorsak, bu İslam mücahitlerinin makamına gösterdiğimiz ihtiramdan dolayıdır. Sabit ve mukavim olan ilk reşit komutan daha 26 yaşlarında bir gençti. O, çocukluk döneminden, vefatına kadar Resulullah’ın yanından asla ayrılmamış ve bir an bile olsun, O’na yardımdan geri durmamıştır. Bu reşit komutan bu gerçek fedakâr, muttakilerin imamı Emir’ül-Müminin İmam Ali (a.s.), idi. Bu noktada tarih sayfaları, O’nun İslam’ı yayma ve tevhit dinini savunma yolunda yaptığı hizmet ve fedakârlıklarını yazarak bir bir kaydetmiştir. Aslında bu yeni galibiyeti de yine ilk galibiyet gibi, bu fedakâr komutanın reşadeti ve kendi canını siper etmesiyle gerçekleşmiştir. Zira Kureyş ordusunun, savaşın başlangıcında firar etmesinin en büyük sebebi, Kureyş ordusu bayraktarlarının bir biri ardı sıra İmam Ali’nin (a.s.), kılıcıyla öldürülmesiydi. Bu durum düşmanın yüreğine korku salmış ve dayanamayarak firar etmişlerdi. İslam’ın tarihi olaylarını tahlil ve tecziye eden çağdaş Mısırlı yazarlar İmam Ali’nin (a.s.), hakkını ne bulunduğu makama ve ne de tarihte nakledildiği şekilde eda etmemişler ve Emir’ül-mümininin fedakârlıklarını diğerleriyle eşit tutmuşlardır. Bu yüzden İmam Ali’nin (a.s.)’ fedakârlıklarını kısa bir şekilde nakletmeyi gerekli görüyoruz. İbn-i Esir kendi tarihinde şöyle yazıyor: (40) ” Resulullah Kureyş ordusu askerlerince her yönden saldırıya uğramıştı. İmam Ali Resulullah’ın (s.a.a), emriyle düşmanlara saldırıyor ve onlardan bazısını öldürerek dağılmalarını sağlıyordu.”

Bu cereyan Uhud savaşında birkaç kez tekerrür etti. Bu fedakârlıktan dolayı vahiy emini Cebrail inerek İmam Ali’nin bu fedakârlığını Resulullah’ın yanında överek şöyle dedi: “Bu komutan paha biçilmez bir fedakârlık sergilemektedir.” Resulullah vahiy eminini tasdik ederek: “Ben Ali’denim Ali’ de bendenidir” diye buyurdu. Bilahare ortalıkta bir ses duyuldu ki, o iki cümlenin anlamı şuydu: “Zülfikar (İmam Ali (a.s.)’ın kılıcı) gibi kılıç, İmam Ali (a.s.) gibi yiğit yoktur.” İbn-i Ebul Hadid olayı daha fazla bir şerhle naklederek şöyle diyor: (41) “Resulullah’a hamle eden gruplar ellişer kişi halindeydiler. İmam Ali (a.s.) piyade olduğu halde onları dağıtıyor, uzaklaştırıyordu” Daha sonra Cebrail’in nüzul etme olayını naklediyor ve diyor ki: “Bu konu tarih açısından kesin olmakla birlikte, Muhammed b. İshak’ın “Gazavet” kitabının bazı nüshalarında da Cebrail’in nüzul hadisesini gördüm. Hatta bir gün üstadım Abdulvahhab Sükeyne’den mevzununsıhhatini sorunca: “sahihtir” dedi. O zaman da peki öyleyse bu doğru haberi, Kütüb-i Sitte yazarları neden nakletmemişlerdir?” diye sordum. O, şöyle cevap verdi: “Daha birçok sahih rivayetler vardır ki, maalesef sahih yazarları onları nakletmekten gaflet etmişlerdir”.

2- İmam Ali (a.s.),kendi dostlarından bir grubun huzurunda Yahudilerin elebaşlarından bazılarına hitaben yaptığı o tafsilatlı konuşmasında kendi fedakârlıklarına işaretle şöyle buyurmaktadır: “Kureyş ordusu bizlere saldırıya geçtiği bir sırada, ensar ve muhacirler evinin yolunu tuttular. Ben vücudumdaki yetmiş yarayla Resulullah’ın mübarek vücudunu savunuyordum”. Daha sonra Peygamber (s.a.a), cübbesini kaldırarak elini, izleri baki kalan yaraların üzerinde gezdirdi. (42) Hatta şeyh Saduk’un “İlel’üş-Şerayi” de naklettiğine göre; İmam Ali (a.s.), Resulullah’ın mübarek vücudunu korumaya çalışırken o kadar mukavemet gösteriyordu ki, sonunda elindeki kılıcı dayanamayarak kırılmıştı. Resulullah’da elindeki “Zülfikar” adlı kılıcı O’na vererek, Allah yolundaki cihadına devam etmesini sağladı. İbn-i Hişam kendi nefis eserinde, (43) müşriklerden ölenlerin sayısının 22 olduğunu kaydetmiş ve onların ismini, hangi kabilelerden olduklarını muayyen kılmıştı.

Bunlardan 12 kişi, İmam Ali’nin eliyle öldürülmüş, geri kalanı da diğer Müslümanların eliyle öldürülmüştür. Mezkûr tarihçi öldürülenlerin adı ve nişanelerini açık bir şekilde yazmış ve biz muhtasar olsun diye bu kadarıyla yetiniyoruz. İki fırkanın Tahir kitaplarında özellikle de “Bihar-ül Envar” da (44) kaydedildiği kadarıyla, İmam Ali’nin (a.s.), hizmetlerini bu sayfaya yansıtamadığımızı itiraf ediyoruz.

Naklolulan çeşitli haber ve rivayetlerden açıkça anlaşıldığı gibi, Uhud günü savaş meydanlarında hiç kimse O’nun kadar mücadeleci ve istikrarlı olamamıştır. Ebu Dücane, İmam Ali’nin (a.s.), sonra Resulullah’ı (s.a.a), savunan subayların ikincisiydi. Öyle ki, kendisini Resulullah’a siper ediyor ve oklar daima O’nun sırtına iniyordu. Böylece bütün okların asıl hedefi olan Resulullah’ı düşmanların şerrinden koruyordu. Merhum Spehri “Nasih’üt- Tevarih” adlı kitabında Ebu Dücane hakkında bir cümle naklediyor ki, bunun kaynağını maalesef bulamadık. O, şöyle yazıyor: (45) ” Hz. Muhammed (s.a.v), İmam Ali (a.s.) ile birlikte müşriklerin kuşatması altında olduğu bir sırada, Resulullah’ın gözü Ebu Dücane’ye takıldı ve şöyle buyurdu: “Ebu Dücane! Ben senden biatimi geri aldım. Ama Ali benden ben de Ali’denim.”

” Ebu Dücane hüngür hüngür ağlamaya başladı ve: “Nereye gideyim; yok olacak olan mal ve servetime mi, yoksa bana yetişecek olan ecele mi? karıma

dönsem ölçek, Evime dönsem, harab olacak” dedi. Resulullah Ebu Dücane’nin gözünden akan yaşları görünce, O’na savaşma izni verdi. O’da İmam Ali’yle birlikte Resulullah’ı düşmanların hamlelerinden korumaya çalışıyordu.” Tarih kitaplarında ayrıca Asım b.Sabit, Sehl b.Huneyf, Talha b. Ubeydullah vb. kimselerin adı da göze çarpmaktadır. Öyle ki bazıları savaşta Allah resulünü korumaya çalışanların sayısını 36’ya çıkarmaktadır. Kısacası tarih açısından istikrar ve mücadeleci oldukları sabit olanlar; İmam Ali, Ebu Dücane, Hz. Hamza ve Ümmü amir adında ki Müslüman kadındır. Bu dört kişinin dışında kalanları zann, bazısı da kökten şüphelidir.

3-Hz. Hamza b. Abdülmuttalib Resulullah’ın amcası Arapların kahramanı ve İslam’ın ünlü subaylarından biriydi. O, İslam ordusunun Kureyş’le Medine dışında savaşması gerektiğini söyleyenlerden biriydi. Mekke’de bütün kudretiyle Resulullah’ı o hassas anlarda putperestlerin şerrinden koruyan yine Hz. Hamza idi. Kureyş’in büyük encümeninde Peygambere yaptığı eziyet ve hakaretlere karşılık olarak, Ebu Cehl’in kafasını kırmış ve orada bulunanlardan hiçbirisi ona karşılık vermeye cesaret edememişti. İslam’ın reşit ve kahraman komutanı Hz. Hamza, Bedir savaşında da Kureyş’in ünlü kahramanı Şeybe’yi ortadan kaldırmış, bir gurubu yaralamış, diğer bir gurubu da yokluk diyarına göndermişti. Hak ve fazileti savunarak ve özgürlüğü beşerin hayatının tüm boyutlarına hâkim kılabilmekten başka bir hedefi yoktu. Ebu Süfyan’ın karısı ve Utbe’nin kızı olan Hint, Hz. Hamza’ya karşı büyük bir kin besliyordu. O, her ne pahasına olursa olsun, Müslümanlardan, babasının intikamını almaya and içmişti. Habeşli bir köle ve kahraman olan vahşi ise, amcası Bedir savaşında öldürülen Cübeyr b. Mut’im’in kölesi olup, Hind tarafından her türlü hile ve desiseyle ne olursa olsun Utbe’nin kızının bu arzusunu gerçekleştirmek üzere görevlendirmişti. O babasının intikamını almak için Vahşi’ye üç kişiden (Muhammed, Ali, Hamza) birini öldürmesini teklif etti. Habeş kahramanı cevaben şöyle dedi: “Ben hiçbir zaman Muhammed’i dürmeye muvaffak olamam. Zira dostları O’nu hiçbir zaman bırakmıyorlar. Ali ise savaş meydanında oldukça uyanıktır. Fakat Hz.Hamza’nın savaş meydanındaki gazap ve hışmı o kadar fazladır ki, savaş esnasında etrafına hiç dikkat etmemektedir. Beni ben onu, hileyle ortadan kaldırırım.” “Hinde buna razı olup görevinde başarılı olduğu takdirde, kendisini özgür bırakacağına dair söz verdi. Bazıları da vahşinin kendi efendisi Cübeyr’le anlaştığına inanmaktadırlar. Zira O’nun da amcası Bedir’de öldürülmüştü. Habeşli köle diyor ki; “Uhud günü Kureyş’in galip olduğu bir mahlede, ben Hamza’nın peşine takıldım. O, kükreyen bir aslan gibi düşman saflarına saldırıyor, yetiştiği her insanı cansız yere seriyordu. Ben sessizce ağaç ve taşların arkasına saklandım. O, beni görmüyordu. Büyük bir hararetle savaşla meşgul olduğu bu sırada gizlendiğim yerden dışarı çıktım. Habeşli olduğumdan mızrağımı da, onlar gibi atıyordum. Bu yüzden hedefi şaşırdığım oldukça az oluyordu. Böylece muayyen bir fasırada durup, elimde ki savaş mızrağını özel bir takım hareketlerden sonra, O’na doğru fırlattım. Mızrak O’nun diyaframına

na saplanıp uç kısmı iki bacağı arasından dışarı çıktı. Bana doğru saldırmak istediyse de şiddetli ağrı sebebiyle olduğu yere çakılıp kaldı. Ve öyleye de can verdi. Bilahare tam bir ihtiyarla, O’na doğru yürüyerek mızrağımı sırtından çıkarıp, Kureyş karargâhına geri döndüm. Ve azad edilmemi beklemeye koyuldum. Uhud savaşından sonra da uzun bir süre Mekke’de yaşadım. Müslümanlar Mekke’yi Fethedince de Taif taraflarına doğru kaçtım. Çok geçmeden İslam’ın gücü oralara da ulaştı. Sonunda Peygamberin ne olursa olsun, Müslüman olan herkesi affedeceğini duydum. Ben de kelime-i şehadet getirerek Peygamberin huzuruna vardım. Resulullah’ın gözleri bana ilişince: “Sen o Habeşli Vahşi misin?” Diye sordu. “Evet” dedim. “Hz. Hamza’yı nasıl öldürdün?” diye sordu. Bende, hadisenin aynısını O’na naklettim. Peygamber müteessir oldu ve şöyle buyurdu: “Yazıklar olsun sana. Yüzünü benden çevir, artık gözüm seni görmesin. Zira amcamın can yakıcı musibeti senin yüzünden meydana geldi”. Bu hadise Allah’ın İslam Peygamberine merhamet buyurduğu büyük nübüvvet ruhu ve kalp genişliğini göstermektedir. Zira O, onlarca vesileyle amcasının katilinin idam edileceği halde özgür bıraktı. Vahşi şöyle diyor: “Resulullah hayatta olduğu müddetçe, kendimi O’nun gözünden uzak tutum”. Resulullah’ın vefatından sonra “Met-ül- Kezzab’ın” savaşı meydana geldi ve ben İslam ordusuna katıldım. Aynı mızrağımın bu defasında da Müseyleme’yi öldürmede kullandım. Ensardan bir kişinin yardımıyla O’nu katlettim. Bu mızrakla insanların en iyisini, yani Hz. Hamza’yı öldürdüğüm gibi, insanların en kötüsünü de bununla öldürdüm. “Vahşi’nin Müseyleme savaşına katılma hadisesi, O’nun ağzından nakledilmektedir. Faka İbn-i Hişam şöyle demektedir: “Vahşi ömrünün sonunda siyah bir karga gibiydi ki, daima şarap içtiğinden dolayı, Müslümanlar O’ndan nefreti ediyor ve kendisine şer-i had uyguluyordu. Kötü amellerinden dolayı da İslam ordusu defterinden adı silinmiş ve Ömer b. Hattab, O’nun hakkında şöyle diyordu: “Hz. Hamza’yı katledenin, ahirette kurtuluşa ermemesi gerekir.” (46)

4- Ümmü Amir: İslam’da kadın için iptida-i cihadın haram olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Bundan dolayı Medineli Müslüman kadınların temsilcisi, Resulullah’ın huzuruna giderek bu mahrumiyetleri hususunda sohbet etti ve itiraz ederek şöyle dedi: “Biz hayat açısından eşlerimizin tüm isteklerini temin etmekteyiz. Onlarda tam bir huzurla cihada iştirak etmektedirler. Fakat biz kadınlar camiası bu büyük feyizden mahrumuz.” Resulullah da bu vesileyle Medine kadınlarına hitaben şöyle buyurdu: “Bazı fitri ve içtimai sebeplerden dolayı, kadınlar bu büyük feyizden mahrum iseler de, sizler kadınlık vazifelerinizi yerine getirmekle cihadın feyzine nail olabilirsiniz” Ve sonra da şu tarihi cümleyi buyurdu: “Kadınlık vazifelerini hakkıyla yerine getirmek, Allah yolunda cihad etmek gibidir.” Fakat bazı tecrübeli Müslüman hanımlar, İslam cen-

gâverlerine yardım mahiyetinde, onlarla birlikte Medine dışına çıkıyor ve susayanlara su vermek, İslam askerlerinin elbiselerini yıkamak ve yaralıların yarasını pansuman etmekle, Müslümanların galip gelmesinde onlara yardımcı olurlardı. Adı Nesibe olan Ümmü Amir, şöyle diyor: “Ben İslam askerlerine su ulaştırabilmek için Uhud savaşına iştirak ettim. İlk önceleri galibiyet rüzgarları Müslümanlara doğru esiyordu. Ama çok geçmeden sayfa birden bire tersine döndü. Müslümanlar mağlup düşerek bir bir kaçmaya başladılar. Resulullah’ın canı tehlikede idi. Ben ölüm pahasına Resulullah’ı savunmayı kendime vazife bildim. Hemen su kırbasını yere bırakarak elime geçirdiğim kılıçla düşmanın saldırılarına karşı koyuyor ve bazen de ok atıyordum. Bu sırda omzundan aldığı yarayı zikrediyor ve şöyle devam ediyor: “Müslümanlar düşmana sırt çevirmiş, kaçıyorlarken Resulullah’ın gözü kaçmakta olan birine ilişti ve şöyle buyurdu: “Kaçıyorsan bari elindeki kalkanı yere bırak ta kaç!” “Ben, hemen yere bırakılan kalkanı elime alarak düşmana karşı kullandım. Baktım ki “İbn Kumeye” adındaki birisi fedakârlık edip şöyle diyor: “Muhammed nerede?” O, Peygamberi tanıdı ve yalın kılıç Peygamberin tarafına doğru yöneldi. Ben ve Mus’ab O’nu maksadına ulaşmaktan alıkoyduk. O, beni geriye itebilmek için omzuma korkunç bir darbe indirdi. Ben de bu esnada ona bir kaç darbe indirmeye muvaffak olduysam da O’nun darbesi bende eser bırakmış ve bir yıl boyunca izi kalmıştı. Benim indirdiğim darbeler ise, bedenine giydiği zırh yüzünden O’na tesir etmedi. Benim omzumdaki yara oldukça derin bir yaraydı. Resulullah omzumdaki yaradan oluk-oluk kan aktığını fark edince, hemen çocuklarımdan birine seslenerek: O’na “Annenin yaralarını sar” diye buyurdu. Bu arada çocuklarımdan birisinin yaralandığını fark ettim. Hemen yaralıların yarasını sarmak için yanımda getirdiğim bez parçalarını çıkararak oğlumun yarasını sardım. O sırada tehlikenin eşiğinde olan Resulullah’ı savunmak için oğluma dönerek: “Oğlum! ayağa kalk ve savaş” dedim. Resul-i Ekrem (s.a.v), bu kadının reşadet ve fedakârlığı karşısında şaşırıp kalmıştı. Oğlumu yaralayan düşmanı gördüğümde ise, hemen O’nu Nesibe’ye gösterdi ve: “Oğlumu yaralayan bu adamdır.” diye buyurdu. O anda Resulullah’ın etrafında bir pervane gibi dönen kalbi yanık anne dişi bir aslan gibi düşmanın üzerine saldırıp kılıçla O’nu inciğinden yaralayarak yere yıktı. Resulullah bu kadının şehameti karşısında, daha da aşırarak gülmeye başladı. Diğer zamanlarda gülmesi, tessüm sınırını aşmayan Resulullah gülmekten arka dişleri göründüğü bir hal de şöyle buyurdu:“Oğlunun kıssasını kendin uyguladın” diye buyurdu. Resulullah ertesi gün ordusuyla “Hamret’ül-Esed” denilen yere doğru yola koyulduğu zaman, Nesibe’de bu oduyla beraber gitmek istediyse de, almış olduğu yaralar O’nun hareket etmesine izin vermiyordu. Resulullah “Hamret’ül-Esed”den dönünce birini Nesibe’nin evine göndererek O’nun hal ve hatırını sordu. Resulullah O’nun iyi olduğunu haberini alanca da çok sevindi. Bu kadın bütün bu fedakârlığa rağmen Resulullah’tan sadece cennette kendisinin yanında olması

için Allah’a dua etmesini temenni ediyordu. (47) Resulullah ta O’nun hakkında dua ederek şöyle buyurdu: “Allah’ım O’nu cennette benim arkadaşım kıl.” Bu hanımın bütün bu fedakârlıkları, Resulullah için o kadar memnuniyet vericiydi ki, O’nun hakkında şöyle buyurdu:

“Bu kadının derecesi bugün falan ve falan kimselerden daha yücedir”. İbn-i Eb’il-Hadid (48) şöyle yazıyor: “Ravi burada peygamber’e ihanet etmiştir”. Zira Resulullah’ın ismini açıkça zikrettiği o iki kişinin ismini beyan etmemiştir. Fakat ben zannediyorum ki, falan ve falan lafzıyla kinaye olarak, Resulullah’tan hemen sonra Müslümanlar arasında makam ve mevki elde edenlere işaret edilmiştir. Fakat ravi ihtiram ve makam korkusundan dolayı asıl maksadını örtülü bir şekilde beyan etmiştir.

UHUD MECRASININ ARDINDAN

Bir avuç Müslüman’ın fedakârlığı, Resulullah’ın canını kesin bir tehlikeden kurtarmaya sebep olmuştu. Düşmanların ekseriyeti de, Resulullah’ın öldürüldüğünü sanıyor ve O’nun mübarek cesedini bulabilmek için ölüler arasında dolaşıp duruyorlardı. Düşmanın saldırılarına, Resulullah’ın selamette olduğunu bilen Ali, Ebu Dücane ve muhtemelen diğer birkaç Müslüman azınlık tarafından cevap veriliyordu. Bu ortamda, Resulullah’ın öldürüldüğü haberinin tekzip edilmesi uygun görülmüş, Resulullah’ta yanındakilerle beraber gizlice vadiye doğru hareket etmişti. Yol esnasında Resulullah Ebu Amir tarafından Müslümanlar için kazılan bir çukurun içine yuvarlandı. Hz. Ali hemen Resulullah’ın ellerinden tutarak O’nu yukarıya çekti. Müslümanlardan Resulullah’ı tanıyan K’ab b. Malik idi. O, Resulullah’ın gözlerini miğferin altından parlaklığını görünce hemen feryat etti: “Ey Müslümanlar! Peygamber buradadır. O hayattadır. Allah O’nu düşmanların şerrinden muhafaza buyurmuştur.” Resulullah’ın yaşadığı, hayatta olduğu haberi düşmanların yeniden saldırılarına hedef olacağından, Resulullah K’ab b. Malik’ten bu olayı gizli tutmasını istedi. Ve O,da böylece sükût etti. Sonunda Resulullah vadinin ağzına ulaştı. Bu esnada o yönde bulunan Müslümanlar, Resulullah’ın hayatta olduğunu görünce oldukça sevinmiş ve kendilerini Resulullah’ın karşısında mahcup hissetmişlerdi. Ebu Ubeyde b. Cerrah, Resulullah’ın yanaklarına saplanmış olan miğferin iki halakasını dışarı çıkardı. Emir-ül Mümininin kalkanını su ile doldurarak Resulullah’a su getirdi. Resulullah ta bu suyla elini yüzünü yıkadı ve sonra şöyle buyurdu: “Peygamberlerinin yüzünü (yaralayıp) kanatan millete, Allah’ın gazabı şiddetlenir.”

FIRSAT KOLLAYAN DÜŞMAN

Müslümanların yenilgiye uğradığı anlarda fırsat kollayan düşman, kendi akidesini nüfuz ettirebilmek için fırsatı ganimet değerlendirmiş, saf kimseleri kolayca cezp edecek bir şekilde Tevhit dininin aleyhine görünüm vermeye başlamışlardı. Günümüz yazarlarından birisine göre “Halkın, inanç, fikir ve ruhuna nüfuz edebilmek için yenilgi, bela ve musibetten daha iyi bir fırsat düşünülemez. Şiddetli bir musibet anında zulme uğramış bir kavmin ruhu o kadar zayıflar ve telzezüle uğrar ki o kavmin aklı, hüküm ve teşhis kudretini kaybeder. Bu ortamda, yenilgi ve musibete uğramış bir kavmin kalbinde kötü tebligat, kolaylıkla yer edebilmektedir. Ebu Süfyan ve İkrime büyük putlarını ellerinin üzerinde tutmuş, büyük bir sevinç içinde bu fırsatı değerlendirerek, feryat edip şöyle diyorlardı: “Yaşasın Hubel!” Yani bizim bu zaferimiz, putlara taptığımızdan dolayıdır. Eğer O’ndan başka Rab olsaydı ve Tevhit dini de hakikat dini olsaydı, sizler muzaffer olurdunuz. Resulullah, düşmanının bu hassas döneminde tehlikeli bir senaryoya giriştiğini ve büyük bir hararetle fırsattan istifade etmeğe çalıştığını görünce, bütün musibetleri unuttu ve hemen İmam Ali’ye (a.s.) ve sair Müslümanlara bu şirk münadilerine şöyle demelerini istedi: “Allah en üstündür ve en yücedir.” Yani mağlubiyetin bizim Allah’a ibadet edişimizle hiçbir ilgisi yoktur. Bütün bunlar komutanın emrinden sapmanın tabii bir neticesidir. “Ebu Süfyan buna rağmen yine zehirli fikirlerini tebliğ etmekten vazgeçmeyerek şöyle dedi: “Biz Uzza putuna sahibiz, sizinse böyle bir putunuz yoktur”. Resulullah, fırsatı düşmanın elinden alarak, Müslümanlara kafiye ve vezin açısından benzeri cümlelerle düşmana cevap vermelerini emretti. Onlarda vadinin içinde hep bir ağızdan yüksek bir sesle şöyle feryat ediyorlardı: “Allah bizim Mevla’mızdır. Sizinse Mevla’nız yoktur”. Yani; sizlerin, dayandığınız şey ağaç veya taş parçasından bir puttur. Ama bizim Mevla’mız ve dayandığımız her şeye kadir olan yüce Allah’tır”. Şirk münadisi üçüncü defa şöyle seslendi: “Bu gün Bedir gününün intikamıdır”. Müslümanlarda Peygamber’in emriyle şöyle dediler: “Bu iki gün asla birbiri eşit değildir. Bizim öldürülenlerimiz Cennete, sizinkilerse Cehennemededir”. Ebu Süfyan yüzlerce Müslüman’ın ağzından çıkan bu kahredici cevaplar karşısında büyük bir hayal kırıklığına uğradı”. Bizim hesabımız gelecek yıla kalsın” diyerek savaş meydanlarından ayrıldı ve Mekke’ye doğru yola koyuldu.

Şimdi de Müslümanlar, yüzlerce yaralı ve yetmiş kişilik bir şehit kafilesi arasında ilahi vazifelerini (öğlen ve ikindi namazını) eda etmek mecburiyetindeydiler. Resulullah, aşırı bir yorgunluk yüzünden namazı oturarak cemaatle eda etti. Sonra da, Uhud Şehitlerinin kefen ve defin işlerine koyuldu.

SAVAŞIN SONU

Savaş ateşleri söndü ve taraflar birbirlerinden uzaklaştılar. Müslümanlar Kureyş’in üç misli kadar ölü vermişlerdi. Buna binaen bir an önce ölülerini, aziz şehitlerini toprağa vermeleri ve dini merasimlerini yerine getirmeleri gerekiyordu. Kureyş’li kadınlar galibiyet esnasında her türlü cinayeti işlemek için meydanı boş gördüklerinde Müslümanlarca defnedilemeyen ölülere kadar korkunç cinayetlere başvurmuşlardı. Hem de öyle cinayetler ki, beşeriyet tarihinde eşine rastlanmaktadır. Onlar kendilerinin bu zahiri galibiyetlerine kani olmayarak, daha fazla intikam alabilmek için toprakta cansız olarak yatan ölülerin, aza, kulak ve burunlarını kesmeye başladılar. Ve bu yolla tarihte kendileri için utanç verici vesikalar bıraktılar. Bütün dünya milletleri arasında savunmasız ve sığınaksız olan düşman ölülerine bir saygınlık ve ihtiram vardır. Fakat Ebu Süfyan’nın karısı, Müslümanların vücudundan kestiği parçalardan kolye ve küpeler yapmıştı. İslam’ın büyük komutanı Hz. Hamza’nın karnını parçalayıp ciğerlerini dışarı çıkardı ve ısırdı. Ama her ne kadar yemek istediyse muvaffak olamadı. Bu cinayet o kadar iğrenç ve korkunçtu ki, sonunda Ebu Süfyan bile şöyle dedi: “Ben bu işten uzağım. Ben böyle bir şeye emretmemiştirm. Fakat fazla rahatsız da değilim”. Bu korkunç cinayet, bu kadını Müslümanlar arasında “ciğer yiyen kadın” diye anılmasına sebep oldu. O’ndan dünyaya gelen çocuklar da “ciğer yiyen kadının çocukları” olarak anılmaktaydı. Müslümanlar, Peygamber öncülüğünde savaş meydanına inerek, bu yetmiş şehidin toprağa verilmesini istiyorlardı. Aniden Resulullah’ın gözü, Hz. Hamza’nın bedenine ilişti. O’nun içler acısı manzarası Resulullah’ı oldukça derinden sarsmış ve vücuduna şiddetli bir gazap tufanı estirmişti. Öyle ki, “Bedenimde şu anda esen bu gazap tufanı hayatım boyunca görülmemiştir” diye buyurdu. Tarihçiler ve müfessirler ittifakla yazıyorlar ki: “Müslümanlar (bazıları Resulullah’ı da dâhil etmektedir) eğer günün birinde düşmana galip gelecek olurlarsa, düşmanın ölülerine aynı muameleyi yapacaklarına dair ahdetmişler ve birine karşılık olarak onlardan otuz kişiye işkence edeceklerini kararlaştırmışlardı. Onların bu kararı almasından az bir zaman sonra vahiy emini Cebrail geldi ve şu ayeti nazil buyurdu: “Eğer onları cezalandırmak istiyorsanız mutedil olunuz. İtidalden hiçbir zaman ayrılmayınız. Ama eğer sabrederseniz bu sizin için daha hayırlıdır”. (50)

İslam’ın adli ilkelerinden biri sayılan bu ayet, bir kez daha İslam’ın nurlu ve merhamet dolu yüzünü ortaya koymaktadır. Yani İslam dininin “İntikamcılık” dini olmadığını göstermektedir. İnsanın bütün bedeninde öfke ve gazap tufanının estiği en zor zamanda bile, kesinlikle itidal ve adalet ölçülerinden asla gaflet etmemiştir. Bu yolla adalet ilkesini bütün zamanlarda göz önünde bulundurmuş ve korumuştur. Hz. Hamza’nın bacısı Safiye bizzat kardeşinin cesedini görmek için ısrar ediyordu. Fakat oğlu Zübeyr Resulullah’ın emriyle annesinin gelmesine engel oldu. Ama Safiye kendi oğluna şöyle dedi: “Kardeşimin uzuvlarını kestiklerini duydum; Allah’a yemin olsun ki, eğer O’nun yanına giderek kendisini görürsem, asla rahatsız olmayacak ve bu musibet Allah yolunda olduğu için sabredeceğim.” Bu İslam terbiyesiyle yetişmiş hanım, tam bir vakarla kardeşinin başucuna geldi. O’nun namazını kıldı. Ve Allah’tan O’nu bağışlamasını dileyerek geri döndü. Gerçekten de iman kudreti en büyük güçlerden biridir. En güçlü tufan ve heyecanları bile dizginleyebilmekte ve musibete uğramış kimselere vakar ve sükûnet bağışlamaktadır. Sonra da Resulullah Uhud savaşında şehit düşenlerin namazını kıldı. Onları birer ikişer defnetti. Amr b. Cemuh ile Abdullah b. Amir’i bir mezara defnetmelerini emretti. Zira bunlar daha öncede birbirleriyle dost idiler. “Bunların ölüm halinde bile beraber olmaları ne güzel olurdu.” -Nahl Suresi /126 (51)

SAAD B. REBİ’NIN SON KONUŞMASI

Sa’d b. Rebi, Resulullah’ın Sâdık dostlarından biriydi. İman ve ihlâs ile dolu bir kalbi vardı. On iki yerinden yaralı bir şekilde yere serilmişken, yanından geçen adamın biri O’na şöyle seslendi: “Muhammed öldürüldü diyorlar” Sa’d O’na şöyle cevap verdi: “Muhammed öldürülmüşse O’nun Rabbi diridir. Biz de zaten Allah’ın dinini yeryüzünde hakim kılınması için cihat ediyor ve Tevhit dininin mukaddesatını savunuyoruz”.

Savaş ateşleri sönünce Resulullah, birden Sa’d b. Rebi-i hatırladı ve şöyle buyurdu: “Bana kim Sad hakkında bir haber getirebilir? Zeyd b. Sabit, Peygamber’e Sa’d hakkında doğru bir haber getirme görevini gönüllü bir şekilde üstlendi. O’nu şehit düşenlerin arasında buldu ve şöyle dedi: “Resulullah beni senden bir haber almak ve hakkında doğru bir malumat almak için görevlendirdi”. Sa’d O’na şöyle cevapt verdi: “Benim selamımı Resulullah’a ulaştır ve de ki: “Sa’d’ın birkaç dakikadan fazla ömrü kalmamıştır; ey Allah’ın Peygamberi! Allah- sana, bir Peygambere layık olan mükâfatın en iyisini versin”. Sonradan sözlerine şöyle devam etti: “Ensara ve peygamberin Sâdık dostlarına selamımı ulaştır ve de ki: “Resulullah’a bir zarar ulaşır da sizler hayatta kalacak olursanız kesinlikle Allah katında hiçbir özrünüz kabul edilmeyecektir”. Resulullah’ın memuru daha “Sa’d’ın yanından uzaklaşmamıştı ki, O’nun ruhu başka bir âleme göçtü”. (51)

İnsanın kendi kendisine var olan alakası bilginlerin deyimiyle “Hubb’un Nefs” (nefs sevgisi) o kadar asil güçlü ve köklüdür ki, bir an bile olsun kendini unutmamakta ve sahip olduğu her şeyini bu yolda feda etmektedir. Fakat iman kudreti hedefe beslenen aşk ve maneviyata duyulan alaka ondan daha da müessirdir. Zira tarih metinlerinin de tasrih ettiği gibi bu cesur komutan en kötü şartlarda yani ölüme en yakın olduğu bir zaman da bile kendisini unutmuş, kendi hedefinin en yüce tecellisi Kabul ettiği Peygamberin mübarek vücudunu dert edinmekte ve O’nun selametini arzu etmektedir. Zeyd b. Sabit vesilesiyle gönderdiği tek mesajda, dostlarının bir olsun kendi rehberlerinin korunması için gaflete düşmemeleriydi.

PEYGAMBER MEDİNE’YE DÖNÜYOR

Güneş ışınlarını dünyanın diğer yarım küresine göndermek üzere batıya doğru çekiliyordu. Uhud dağlarını mutlak bir sükûnet ve ürpertici bir sessizlik kaplamıştı. Yaralı ve şehit vermiş Müslümanlar, kuvvet donatımı ve yaralıların tedavisi için kendi evlerine dönmek zorundaydılar. Genel komutan Müslümanların Medine’ye doğru yola çıkmaları için emir verdi. Resulullah (s.a.a) bu savaşa katılan ensar ve muhacir Müslümanlarla birlikte Medine’ye girdi. Geneller evlerinden, gönüllü yaralı anneler ile kocasını kaybetmiş, kadınların feryat ve iniltilerinin yükseldiği bir Medine. Resulullah Ben-i Abd’ul-Eşhel’in evlerine vardı. Kadınların yaktığı ağıtlar Resulullah’ı derinden etkiledi. Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. Ağlayan gözleriyle yavaş bir sesle şöyle buyurdu: “Oldukça üzgünüm, hiç bir kimse Hz. Hamza için ağlamıyor!”

Resulullah’ın ne demek istediğinin farkına varan Sa’d b. Muaz ve diğer birkaç Müslüman kadından bir gruba büyük komutan Hz. Hamza için de ağıt yakmalarını söyledi. Resulullah (s.a.a) olaydan haberdar olunca o kadınlara duada bulundu ve şöyle buyurdu: “Ensar hiçbir zaman maddi ve manevi yardımlarını benden esirgememiştir.” Sonra da şöyle buyurdu: “Kadınlar artık kendi evlerine dönsünler”.

İMANLI BİR KADININ HEYECANLI HATIRALARI

İman sahibi kadınların tarihi, İslam tarihi sayfalarında oldukça şaşılacak ve ilginç bir konuma sahiptir. İlginç ve şaşırtıcı dememizin sebebi de günümüz kadınlarında bunun bir benzerinin çok ender görülmüş olduğundandır. (52)

“Beni Dinar” kabilesinden, kocasını, kardeşini ve babasını kaybetmiş hanımlardan bir grubu ağıt yakıyorlardı. Aniden Peygamber bu kadınların yanından geçiyordu. Bu bağrı yanık kadın, etrafında bulunan kimselerden, Peygamberin halini sordu. Hepsi de:”Hamdolsun sağ salimdir” dediler. Ama O, ısrarla Peygamberi yakından görmek istediğini söyledi. Resulullah’ın bulunduğu yer ile kadınlar arasında uzak bir mesafe yoktu. O’na Peygamberi gösterdiler. Bu hanımın gözleri Resulullah’ın çehresine ilişince gayri ihtiyari bütün musibetlerini unuttu ve samimi bir şekilde kalbinden bir nida yükseldi ki, adeta bir inkılâp vücuda getirdi. Peygambere hitaben: “Ey Allah’ın Resulü! Bütün tatsızlıklar ve musibetler senin yolunda kolaydır. Sizler sağ salim olun da bizlerin başına ne gelirse gelsin. Onu küçük sayarak görmezlikten geleceğiz.” “Aferin bu mukamete, aferin bu imana ki, okyanusları aşan gemilerin demirleri gibi insanların vücudunu tezelzül ve kararsızlıklardan korumaktadır. (53)

FEDAKÂR KADINLARDAN BAŞKA BİR ÖRNEK

Geçmiş sayfalarda “Amr b. Cemuh” hakkında özet bir şekilde bahsettik. Aksak bir kimse olduğundan cihat O’na vacip değildi. Ama çok ısrardan sonra Resulullah’tan izin almış ve Müslüman mücahitlerin en ön safında savaşa iştirak etmişti. Oğlu “Hallad” ve kayın biraderi “Abdullah b. Amr” da bu mukaddes savaşa katıldı ve sonunda her üçü de şehadet şerbetini içtiler. “Amr b. Hazam’ın kızı ve Cabir b. Abdullah -el Ensârî’nin halası olan Cemuh’un karısı Hind Uhud’a geldi. Kendi aziz şehitlerini toprağın üstünden kaldırıp orada bulunan bir devenin üzerine yükleyerek Medine’ye doğru yola koyuldu. Medine’de ise Peygamber’in öldürüldüğü haberi yayılmıştı. Kadınlar Resulullah hakkında sağlıklı bir haber almak için Uhud’a doğru yola düşmüşlerdi. O, yarı yolda Resulullah’ın hanımları ile görüşme yaptı. Onlar kendisinden Peygamber’in halini sordular. Üç aziz şehidini deve üzerine yüklemiş Medine’ye doğru hareket eden kadın musibet görmemişçesine onlara şöyle dedi: “Sizlere güzel bir haberim var. Hamdolsun Peygamber hayatta ve sağ salimdir. Bu büyük bir ilahi nimet karşısında bütün musibetler küçük ve naçiz kalmaktadır. Diğer haber de şu ” Allah kâfirleri öfke ve gazap dolu bir halde geri gönderdi. (54)

Sonra da O’ndan “Bu cenazeler kime aittir?” diye sordular O’da “Hepsi de bana aittir. Biri kocam, biri kardeşim, diğeri de babamdır. Onları defne-

debilmek için Medine’ye götürüyorum” diye cevap verdi. İslam tarihinin bu sahnesini de önemsemek ve mukaddes hedef yolunda ortaya çıkan tüm sıkıntı ve elemlere tahammül etmekten ibaret olan imanın en yüce eseri, bütün berraklığıyla tecelli etmektedir. Maddi ve materyalist mekteplerin hiç biri böyle fedakâr kadın ve erkekleri terbiye edememiştir. Burada dikkat edilmesi gereken asıl nokta da şudur ki, bu insanlar hedefleri için savaşıyorlardı. Maddi yaşantıları veya herhangi bir makama ulaşmak için değil. Bu destanın devamı daha da ilginç ve şaşırtıcıdır. Öyle ki, maddi ölçüler veya materyalistlerin tarihi olayları tahlil etmede önerdikleri kaidelerle değil, sadece ilahi şahsiyetler büyük ve ulvi bir âleme kesin bir itikadı olanlar ve mucize ile kerameti halletmiş kimseler bu destanın devamını tahlil edebilir ve her yönüyle sahih Kabul edilir. İşte o destanın devamı: O hanım, devenin yularından tutmuş Medine’ye doğru çekiyordu. Ama deve güçlükle yol gidiyordu. Resulullah’ın hanımlarından biri: “Devenin yükü ağır olabilir” dedi. Hind:”Bu deve oldukça güçlüdür. Her iki devenin yükünü bile götürebilir. Belki de yol gitmemesinin başka bir sebebi vardır. Zira her defasında bu deveyi Uhud’a doğru çevirdiysem süratle ilerlemekte ama aksine Medine’ye doğru götürmek istediğimde ise güçlükle yol almakta ya da diz çöküp kalmaktadır” dedi. “Hind, yeniden “Uhud’a dönmeyi ve Resulullah’a bildirmeyi kararlaştırdı. O, aynı deve ve şehitlerle yeniden Uhud’a geri dönüp devenin yoldan gidiş tarzını Peygamber’e söyledi. Resulullah şöyle buyurdu: “Kocan savaş meydanlarına doğru yola koyulurken Allah’tan ne istedi?” Hind: “Kocam, Allah’ın dergâhına yönelerek: “Allah’ım! Beni evim geri döndürme” diye dua etti. Peygamber şöyle buyurdu: “Kocanın duası Kabul edilmiştir. Allah bu cenazenin Amr’ın evine geri dönmesini istememektedir. Sana düşen vazi fe ise, her üç şehidi de Uhud topraklarında defin etmektir. Ve bil ki bu üç kişi, ahi rette de bir arada olacaklardır”. Hind gözlerinden yaşlar aktığı halde Resulullah’tan ahi rette, kendisinin de onlarla bir arada bulunabilmesi için dua etmesini istedi. (55)

Peygamber de kendi evine döndü. Kızı Fatıma babasının yaralı yüzünü görünce, şiddetli bir şekilde ağlamaya başladı. Peygamber kendi kılıcını kızı Fatıma’ya vererek onu yıkamasını istedi. Hicri 7. yüzyılda Şia’nın yaşayan ünlü tarihçisi Erb’li şöyle yazmaktadır: “Peygamberin kızı, babasının yüzünü yıkamak için su getirdi. Ali (a.s) su döküyor, Hz. Zehra (s.a.) ise yüzündeki kanları yıkıyordu. Fakat yaralar çok derin olduğundan kan bir türlü durmuyordu. Çaresiz kalınca, bir parça hasır yakarak, küllerini yaranın üstüne bastılar ve böylece yaralardan akan kan da kendiliğinden durdu. (56)

DÜŞMAN TAKİP EDİLMELİDİR

Müslümanların, Uhud savaşından sonra evlerinde bulunduğu gece, oldukça hassas bir geceydi. Münafıklar, Yahudiler ve Abdullah b. Übeyy’in taraftarları, vuku bulan bu acı olaydan dolayı, oldukça sevinçliydiler. Ekseri evlerinden, şehit ailelerinin inilti ve ağıt sesleri duyuluyordu. Hepsinden daha çok münafık ve Yahudilerin İslam’ın aleyhine propaganda yapıp, en azından ihtilaf ve bölücülük yaparak Müslümanların siyasi vahdetini ve İslam merkezinin intizamını ortadan kaldırmalarından korkuluyordu. Mahalli (dâhili) ihtilafların zararı, her zaman için dış düşmanların hamlelerinden daha tehlikeli olmuştur. Bundandan dolayı da Peygamberin dâhili düşmanlarına gözdağı vererek korkutması gerekiyordu. Peygamberin dâhili düşmanları Tevhit gücünü kesinlikle hiçbir tezelzüle ve dağınıklığa uğramadığını İslam’ın aslını tehdit eden her türlü düşmanlarca faaliyet ve muhalefet fısıltılarına müsamaha edilmeden hemen ortadan kaldırılacağını münasip bir dille onlara anlatması gerekiyordu. İslam Peygamberi Allah tarafından ertesi gün, düşmanları takip etmekle görevlendirildi. Resulullah ise bir şahsı görevlendirerek şehrin dört bir yanında şöyle ilan etmesini emretti: “Dün Uhud’da hazır bulunanlar, yarın düşmanı takip etmeye hazır bulunsunlar. Dün Uhud’da hazır bulunmayanların ise, cihada katılmaya hakları yoktur”. (57)

Elbette ki, savaşta hazır bulunmamış kimselerin, savaşa katılmasının engellenmesi bir takım maslahatların gereğidir. Bu husus siyasi ve aydın görüşlü şahsiyetlerce bilinmektedir. Bu kınama bir nevi Uhud savaşına katılmayan kimselerin salahiyetsiz olduğunu gün yüzüne çıkarmak amacını taşıyordu. İkinci olarak da bu hadise, Uhud savaşına katılanlar için de bir nevi öğüt ve uyarı anlamını taşıyordu. Zira İslam’a yönelen bu tehlike, onların gevşeklik ve disiplinsizliği sebebiyle meydana gelmişti. Dolayısıyla yeniden disiplinsizlik etmesinler diye de bu zararı (yenilgiyi) kendilerinin telafi etmesi gerekiyordu. Resulullah’ın münadisinin sesi, “Beni Abd-ül Eşhel” Kabilesinden bir gencin kulağına eriştiğinde kendi yaralı kardeşiyle birlikte, yaralı bir halde yataklara düşmüştü. Bu ses onları öylesine yerinden kaldırdı ki, sadece bir binekleri olduğu halde bütün zorluklara göğüs gererek, bir birlerine söylediler:”Peygamberin cihada çıktığı bir zamanda, bizlerin geride oturup beklemesi hiç de uygun bir hareket değildir”. Bu iki kardeş nöbetleşe bindikleri tek binekleriyle birlikte İslam askerlerine katıldılar. (58)

HAMRA-UL ESED

Peygamber İbn-i Ümmü Mektum’u, Medine’de kendi naibi olarak bırakıp Medine’ye sekiz mil uzaklıkta ki, Hamra-ul Esed denilen bir yerde mevzilendi. Huzaa Kabilesinin reisi olan Ma’bed – Huzaa müşrik olmasına rağmen İslam Peygamberi’ne başsağlığı diledi. Huzaa Kabilesinin bütün fertleri, her zaman için İslam’a destek oluyorlardı. “Ma’bed” Peygamber’e hizmet edebilmek için, Hamra-ul Esed’den (59) Kureyş ordusunun merkezi olarak bilinen Revha denilen yere doğru yola çıktı ve orada Ebu Süfyan ile görüştü. O, dönmek istediğini ve böylece Müslümanların baki kalan gücünü ortadan kaldırmaya kararlı olduğunu sezinleyince, Ma’bed O’nu Medine’den dönmekten alıkoydu. Ve O’na dedi ki: “Eyvah! Ey Ebu Süfyan! Muhammed şu anda Hamra-ul Esed’de mevzilenmiş bir halde, sizleri beklemektedir. Medine’den büyük bir güçle yola düşmüştür. Hatta dün Uhud’da bulunmayanlar bile bugün, en ön saflarda yer almış, sizlerle karşılaşmanın hevesi içindeler”

O, Müslümanların zahiri azamet ve üstünlüklerini o kadar övdü ki, Ebu Süfyan Medine’ye geri dönmekten vaz geçti. Peygamber kendi dostlarıyla beraber o gün, “Hamra-ul Esed” denilen yerde kaldı. Peygamber düşmanları, kendilerinin çok sayıda askerlerle hazır oldukları yanılgısına düşürebilmek için, Müslümanlara her yerde ateş yakmalarını emretti. Süfyan-ı Ümeyye, Ebu Süfyan’a dönerek şöyle dedi: “Müslümanlar hışım ve yenilgi içindeler; bana kalırsa, bu kadarla iktifa edelim. Büyük bir hızla Mekke’ye dönelim.(60)

İMAN SAHİBİ BİR İNSAN, İKİNCİ DEFA ALDATILMAZ

Bu söz Resulullah’ın aşağıdaki sözünün hülasasıdır. Resulullah bu sözü, Ebu Azze Cumuhi’nin kendisinden, serbest bırakılmasını istediği bir zamanda buyurdu. O, daha önce Bedir savaşında esir düşmüştü. Resulullah o zaman da bu şahsı müşriklerle el-ele vererek, bir daha Müslümanların aleyhine çalışmayacağına dair verdiği sözden dolayı azad etti. O, da bu şartı Kabul etti. Fakat Uhud savaşına katılmakla bu sözünü yerine getirmedi. Müslümanlar Hamra-ul Esed’den geri dönmek üzere iken, O, nu yakalayp yeniden esir ettiler.

O, utanmadan yeniden Peygamber’den özgürlüğünü talep etti. Ama Peygamber, bu defasında O’nun yakarışlarına itina göstermedi. Yukarıda ki, zikrettiğimiz ” Mümin bir delikten iki defa sokulmaz” şeklinde ki sözünü söyledi böylece baştan sona ibret verici derslerle dolu olan Uhud savaşı da, sona ermiş oldu. (61)

Uhud savaşı yetmiş veya yetmiş iki, ya da diğer bir kavle göre, seksen bir şehit ile noktalandı. Öte yandan, Uhud savaşında düşmandan öldürülenlerin sayısı ise, yirmi iki kişiden fazla değildi. Bu tatsız hadise, bir takım nöbetçilerin başıboşluğu ve dağınıklığı yüzünden meydana geldi. Bu vesileyle, Hicretin üçüncü yılında, Şevval ayının yedisi Cumartesi günü vuku bulan Uhud savaşı ve buna ek olarak da o haftanın Cuma gününe kadar devam eden

“Hamra-ul Esed” hadisesi, aynı yılın Şevval ayının on dördünde sona erdi. Hicretin üçüncü yılında vuku bulan hadiselerden biri de, imametin değerli incilerinden ilkini Hz. Ali’den (a.s), sonra teşkil eden Hz. İmam Hasan (a.s) Mücteba b. Ali’nin doğumudur. O, aynı yılın Ramazan ayının beşin de gözlerini dünyaya açtı. Allah’ın selamı O’nun üzerine olsun. İmam Hasan’ın doğumu büyük bir merasimle kutlandı. Bunların “Şia’nın büyük önderlerinin hayatı” hakkında yazılan kitaplarda okuyabilir siniz. Hicretin üçüncü yılında vuku bulan hadiselerin sonu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir