İçindekiler
Ehlibeyt Meclisleri Hakkında
Aşura konulu dersimize başlamadan önce vahyin oğlu, Kuranın konuşan hali Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan bir hadis nakletmek istiyorum.
İmam Sadık (a.s) bu hadisi onların adına tertiplenen meclisler hakkındadır. İmam bu meclislerin nasıl olması gerektiğini beyan buyuruyorlar.
Ravi diyor ki: “Efendim İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın huzuruna vardım. Kendilerine saygılarımı arz ettim ve selam verdim.
İmam selamımı aldıktan sonra buyurdular ki:
Acaba biz Ehlibeyt için biz Âlullah için bir vakit ayırıyor musunuz?
Günlerinizin, haftalarınızın, aylarınızın içinde biz Âlullah için ayırdığınız bir vakit var mı? Bizi birbirinize anlatıyor musunuz?
Bizi bilenleriniz, bilmeyenlere anlatıyor mu? Yada herkes biliyorsa birbirinize tekit etmek amacıyla bizim emirlerimizi birbirinize te’kiden vurguluyor musunuz?
Arz ettim ki:
Evet Ey Resulullah’ın oğlu canım ve kanım size feda olsun. Sizin için vakit ayırıyoruz ve sizin emirlerinizi ve hakk ve hukukunuzu anlatıyoruz.
Canlar Kurban olsun O İmam Cafer-i Sadık (a.s)’a ki buyurdular:
“Ben, Resulullah’ın oğlu Cafer-i Sadık sizin o meclislerinize aşığım.”
Canlar kurban olsun o İmam Cafer-i Sadık (a.s)’a ki kendileri için ayrılan vakte ve o vakti ayıran kişiye aşıktırlar.
Veliyyullah, Allah’ın Nuru, tepeden tırnağa kadar hatalı olan kullara aşık olabiliyorlar.
Ve İmam devamında buyurdular ki:
“Ehyu Emrena.”
O meclilerde sloganik olmayın, kendinizi tatmin etmeyin. O meclislerde kalbinize, nefsinize ve işinize hoş gelenleri anlatmayın. O meclislerde bizim emrimizi ihya edin, bizim emrinizi ikame edin.
Ehyu emrena emri, aynı “Egimus Selat” emri gibidir.
Hem kendin amel edeceksin hem de başkalarının amel etmesine ortam hazırlayacaksın.
Bu meclisler böyle meclislerdir.
Hiçkimse radikalliğinden veya aşırı heva ve hevesinden dolayı toplumun çizmiş olduğu kutbun ekseninin dışına çıkıyor değildir.
Mevlamız, Efendimiz, İmamımız, İmam Cafer-i Sadık (a.s) ve diğer İmamlarımız emretmişlerdir ki onların adına tertiplenen bu meclislerde O Hazretlerin emirlerinin ihya edilmesi gerekir.
Bunu bilin ki! Resulullah’ın ve Ehlibeyti’nin emirleri nefse, egolara, menfaatlere terstir.
İnsanların arzu ve hevesleri, Resulullah’ın ve Ehlibeyti’nin emirlerinden hoşlanmaz çünkü insanların arzu ve isteklerine hitap eden İblis’tir ama Allah ise insanın ruhuna ve realiteye hitap eder.
Büyük alimlerimizden biri şöyle buyuruyorlar (ki buna benzer manada olan hadislerde mevcuttur):
Eğer bir emir bir yerde size, menfaatinize, dünya hayatınıza, sizin özünüze ve arzularınıza ters ve acı geliyorsa o haktır ve ona sarılın. Onun acılığı size acı görünür ama onun acılığı kendi içinde bir iksirdir.
Bu bizim konumuz değildir ama madem konumuz böyle gelişti ben bunu da söyleyeyim, sizlerde bir düşünün:
Bir takım meyveler ve sebzeler vardır ki bunların kabukları hem çok acı ve hemde çok serttir, örneğin Hindistan cevizi. Üstü tüylüdür, çok sert ve de çok acı bir kabuğu vardır ama o acı kabuğun olmaması takdirinde içindeki o iksir korunamaz olurdu.
Allahın kuralları da aynen böyledir.
Hindistan cevizi zahiren çok acıdır ve bizlere çok acı görünüyor ama o acılığa rağmen sen onu çiğneyecek olsan mümkündür dilinde bir acılık hissi uyansın ama yutkunduğun zaman onda emsali görülmemiş, tarifi olmayan bir lezzet mevcuttur.
Hak da bu şekildedir. Hak bizim güncel yaşantımıza terstir.
Allah’ın ve Resulü’nün emirleri bizim güncel hayatımıza ve yaşantımıza ters ve aykırıdır, menfaatlerimize terstir. Allah’ın ve Resulü’nün emirleri zordur ama itaat edince hayat veriyor çünkü bu emirlerin içinde bulunan iksir insanları bela ve musibetlerden koruyor çünkü bu emirlere itaat, bütün dertleri def ediyor. Bunların hepsinin ötesinde ise insana ölümsüzlük bahşediyor.
Eğer bir kişide hayat yoksa, hayatın içinde nuraniyyet yoksa bu kişi yaşasa da ölüdür. Bir kişi karanlığın (zulümatın) içinde ıstıraptadır ve ölüdür. Ama bir kişi nuraniyyetin bağrında yaşıyorsa/yaşamışsa o fiziken ölmüş olsa dahi yaşıyordur ve ölümsüzdür.
Hz. Nebiyyi Kibriya Muhammed Mustafa (s.a.a)’in risaletinin mübelliği Hz. İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın şahsında, Hz. Nebiyyi Kibriya (s.a.a)’in ve Ehlibeyt’inin pâk ve mutahhar huzurlarına sonsuz selat ve selam olsun.
Aşura: Cennet ve Cehennem’in yol ayrımı konulu ilk dersimizi kısaca hatırlayacak olursak:
“Bizlerin Aşura ve benzeri e’zem olayları idrak edip, teslim olup içinde var olan sırra vakıf olabilmemiz için hayal ederek canlandırmamız lazım.”
Bizler Aşura ve benzeri e’zem olayların yaşandığı dönemde yaşamıyorduk bu sebepten dolayı da o olayların içinde yaşamadık.
Bu sebepten dolayı da bizler bu olayları günümüze kadar gelen yazılardan, hadislerden ve sözlerden öğrenmiş bulunuyoruz. Bizlerin o dönemde yaşanmış olayları yaşama imkanımızda yoktur.
Neden?
Çünkü Aşura vakası hem hacim ve hem de adet bakımından tektir. Eşi ve benzeri yoktur. Gök kubbe yere inecek, yeryüzü göğe çıkacak olsa dahi Aşura gibi bir olay bir daha vuku bulmayacaktır.
Aşura Vakası özünde tektir.
Aşura Vakası zaman bakımından tektir;
Aşura Vakası musibet bakımından tektir;
Aşura Vakası azamet bakımından tektir.
Aşura Vakası teslimiyyet bakımından tektir;
Aşura Vakası ders bakımından tektir;
Aşura olayı her açıdan emsalsizdir.
Bir kişi hangi dönemde yaşıyor olursa olsun, Aşura gibi önemli konuları idrak etmesi üzerine farzdır çünkü bir kişi Allah’a ve Resulüne iman etmişse, o kişinin Resulullah’ın ve Ehlibeyt’inin seyri sülükünü bilmesi ve idrak etmesi farzdır.
Bu mesele tıpkı şehadeteyn gibidir. Bir kişi dili ile şehadeteyni ikrar etmezse ve ikrar ettikten sonra her açıdan teslim olmazsa müslüman olmayacağı gibi Ehlibeyt’in seyri sülüküne teslim olmayan kişinin de aynı şekilde dini kamil olmaz.
O kişinin dini eksiktir, kamil değildir.
Ancak bizler ki o gün yoktuk ve yaşamıyorduk peki bizler o vakaların yaşandığı günleri ve zamanları nasıl idrak edeceğiz?
Bizler nasıl o gün İmama teslim olanlar gibi teslim olacağız?
Hiçbir kimsenin ama hiçbir kimsenin, hangi zaman diliminde yaşıyor olursa olsun bu konuda muafiyyeti söz konusu dahi değildir.
Muafiyetimizin Olmaması ne demektir?
Yani bizler bugün bu konjonktürde yaşıyoruz ve vazifemiz:
“İmam Huseyn (a.s)’ın nidasını ve feryadını o gün duyduklarında İmam’a kimler nasıl Lebbeyk diyerek teslim olduysalar aynı şekilde teslim olmaktır.
Ve bu vazifede, zengin/fakir, aç/tok, hasta/sağlıklı herkesin vermesi gereken cevap aynıdır.
Peki bizler Aşura ve benzeri olayların sırrını ve hikmetini nasıl anlayacağız?
Anlamamız farzdır çünkü anlayamadığımız sürece bizler İmam’a teslim olamayacağız.
Teslim olabilmek için idrak etmemiz gerekir.
Burada ki idrak farziyyesi sadece Aşura için değildir. Aşura’nın bir benzeri olan Gadir-i Hum vakası da böyledir; Hz. Zehra (s.a)’nın ve 6 aylık Muhsin adlı bebeğinin şehadet olayı da böyledir; Nebiyyi Kibriya (s.a.a)’in vasiyyetinin yazdırılmaması olayı ve benzeri vakaların tamamı bu şekildedir.
Bu musibetlerin tamamında teslimiyyet ehli olabilmemiz için öncelikle idrak etmemiz gerekir.
Bu olayları ve hadiseleri anlayabilmemiz için öncelikle aklımızda canlandırmamız gerekir.
Bizim bu olayları tarafsız bir şekilde canlandırmamız gerekir çünkü ancak tarafsız bir şekilde canlandırma yaparak, o tarafa gidebiliriz.
Eğer ki bizler bugüne kadar (hepimiz kendi ölçümüzde) İmam Hüseyin (a.s)’a fersah fersah uzak isek bunun tek sebebi bugüne kadar aklımızda canlandırma yapmamışız olmamamızdır ve tek sebebi budur.
Bir alim ki alimdir, kitaplar yazmış, hutbeler ve beyanat vermiştir ama Aşura’dan fersah fersah uzaktır ise bunun tek sebebi Aşurayı kafasında canlandırmamasıdır.
Bir Alim içtihad makamına ulaşmış ve müçtehid olmuş ve kendisine onbinlerce yüzbinlerce kişi taklid etmiş olmasına rağmen Aşuradan fersah fersah uzak olduğu için Siyonizmin filan uşağının kölesi ve sözcüsü omuşsa ki tarih böyle alimler ile doludur sebebi Aşurayı canlandırmamış olmalarıdır.
Bugün günümüzde de böyle olan kişiler vardır ve Siyonizmin Müçtehidi, Amerika’nın Müçtehidi, İsrail’in Müçtehidi gibi mahlaslarla meşhurdurlar ve bu tip kimseler günümüzde de halen yaşıyorlar.
Bu sadece alimler için değil diğer insanlar içinde böyledir. Sinezenler, nohehanlar, Aşuraya ağlayanlar veya matem saklayanlarda böyledir.
Bir işi duymak ve o işi yapmak, o işin hakkına teslim olmak demek değildir, teslim olabilmek için canlandırmamız gerekir.
Peki bizler neden böyle olmuşuz?
Bizler ki hepimiz 20-30-50-70 Aşura yaşamışız.
Aşuranın sene-i devriyesini görmüş, matem tutmuş, karalar giymişiz; evlerimizde radyo veya televizyon açmamış ve ihsanlar dağıtmışız.
peki tüm bunları yapmamıza rağmen neden Aşura’ya teslim olamammışız?
Çünkü bizler Aşurayı kendimizde hakim kılacak olan boyutu, bizi Aşuraya teslim kılacak olan boyutu kendimizde hakim etmedik ve boyutun adı da canlandırmaktır.
Buna misal verecek olursak musibet gören çocuğunuz misalidir.
Sizler musibet gören çocuğunuzun musibet görme halini gözlerinizin önünde canlandırıp, aklınıza ve kalbinize hem yazmaz ve hem de kazımazsanız o musibetin içine giremezsiniz.
Aşura’yı ve Diğer E’zem Olayları Canlandırmanın Aşamaları
Canlandırmak için:
1-Olaya katılanları,
2-Olaya katılmayanları,
3-Söz söyleyenleri,
4-Söz söylemeyenlerin hepsini bütün unsurları ile aklınızda canlandırmanız ve daha sonrada:
1- Yaptıkları işler pozitif ise pozitiflerini,
2-Yaptıkları işler negatif ise negatiflerini aklımıza ve beynimize kazımaktır.
Bir işi canlandırmak o işi kalbe kazımaktır ve bizler bunu yapmadığımız için bugün Aşura’ya fersah fersah uzağız.
Aşurayı anlamak istiyorsak Aşura olayının taraflarını tanımamız ve bu tarafları aklımıza ve beynimize kazımamız gerekir.
Bu canlandırmanın nasıl olması gerektiğini, nasıl canlandırma yapılacağını merak edenler ilk dersi okusunlar. (İlk derse buraya tıklayarak uşabilirsiniz)
1. Derste de işlediğimiz gibi Aşura Vakasında 4 farklı grup vardı.
Aşuranın taraflarına bir bakın ve kendinizi de tartın.
Tartın ki hangi grubun içerisinde olduğunuzu görebilesiniz.
1.GRUP= Hz. İmam Hüseyin (a.s)’ın karşısına çıkarak direkt olarak harb ilan edenler
Melun İbn-i Ziyad Kufe’yi fethinden sonra Kufe’nin hemen dışında bir askeri kışla (kamp) kurdu. İbn-i Ziyad bu kampın adını Nehliyye koydu. Binlerce, onbinlerce kişi Nehliyye kampına gönüllü olarak gittiler ve orada toplandılar. İbn-i Ziyad bu kampa gelenleri Kerbela’ya sevk etti.
Bir grup böyleydi, gönüllü olarak gelmişlerdi ve İmam Huseyn (a.s)’ı öldürmek için and içmişlerdi.
2.Grup=Vurdumduymazlar
Bu grup bizlere ne kadar da çok benziyorlar değil mi?
Yada şöyle söyleyelim: “Bizler bu gruba ne kadarda çok benziyoruz değil mi?” çünkü bu daha doğru olur.
Bunların ne Hüseyinîn ne de Yezidin dedikleri ile işleri dahi yoktu.
Bunlar sadece aşlarının ve işlerinin peşine düşmüşlerdi.
İmam Hüseyin (a.s)’da, Yezid (l.a) de bunların hiç mi hiç umurunda dahi değildi.
Bu gruba mensup kimselerin hepsi Kerbela vakasında ortaktırlar.
Sevap cihetinde olanlar varsa sevabına, günah cihetinde olanlar ise günahına ortaklar.
3.Grup=Geç kalanlar
Bu gruptaki kişilerde acabaların peşine düşmüşlerdi.
Acaba, ama, lakin, bu mu olacak? Şu mu olacak? Gitsem mi? Gitmesem mi? Bugün mü? Yarın mı?
İstihare ediyorlardı. Namaz kılıyorlardı.
Namazın özü (İmam Hüseyin (a.s)) tehlike altındaydı bunlar ise namaz kılıp istihare açıyorlardı.
Hüseyin namazın özüdür.
Hüseyin Kur’an’ın özüdür.
Hüseyin orucun özüdür.
Hüseyin emri bil marufun ve nehyi anil münkerin özüdür.
Hüseyin sevginin ve buğzun özüdür.
Hüseyin o gün tehlike altındaydı ama bu grup ise secdeye yatmışlardı ve diyorlardı ki:
“Ya Rabbel Alemin! Xirli: Ey Alemlerin Rabbi olan Allah! Hayırlı olanı bizim önümüze çıkar.”
İstihare ediyorlardı ve diyorlardı ki: “Ya Rabbel Alemin en çok hayırlı olanı benim önüme çıkar, acaba ben Hüseyin’e mi katılayım? Yoksa Yezid’e mi katılayım?”
Bunlar o gün yaşanan olaylardır.
Bugün bizim için önemli olan şey:
Bizler hangi grubun içindeyiz?
Eğer Kerbela’yı, Aşura vakasını canlandıracak olursak ki canlandırmak vazifemizdir buraya geleceğiz.
Burada hoplamadan zıplamadan kimin tarafında olduğumuzu kabulleneceğiz.
Çünkü vicdan, muhakemedir, hakim ve yargıçtır.
Vicdan seni rezil etmeden, yüzüne bağırmadan seni yargılıyor.
Adnan Hoca size kimlerden olduğunu söyleyecek olursa hoplayıp zıplayabilirsiniz. Gerçi ona da hakkınız yoktur ama olsun. Sizler yatın kalkın dua edin ki burada sizin nefsinize ağır gelenleri söyleyen birisi var.
Ya olmasaydı?
Ya sizlere de afyon niteliğinde bir dini anlatarak sizleri uyuştursaydı?
O zaman ne yapacaktınız?
O gün kim olacaktınız?
Acaba o gün ölüm anındaki şehadeteyniniz kim olacaktı?
Kimse öleceği zaman rahatlık ile: “Eşhedu en La İlahe İllallah. Ve Eşhedu enne Muhammeden Resulullah!” diyebileceğini zannetmesin!
İsfehanlı bir Ağa anlatıyor:
Bizlere haber geldi, Zamanın meşhur müçtehidi can veriyor.
Ailesi haber gönderdi: “Ağa Muhtezirdir. Gelin! Ağa telkin verin.”
İsfehanlı bu Ağa diyor ki:
“Gittik. Ağanın yanına oturduk.
Biz dedik: “Ağa de ki: Eşhedu en La İlahe İllallah.”
Ağa tekrar etti ve duvarın köşesinden bir ses geldi ve dedi ki:
“Seddegte Ya Ebdi” yani “kulum sen doğru diyorsun.”
Biz dedik, o tekrar etti. O ne kadar, “Eşhedu En La İlahe İllallah” dedi ise duvarın dibinden buna benzer bir ses tekrar etti.
Müçtehid can veriyor. Biz Ağaya telkin veriyoruz. Duvarın köşesinden o ses geliyor.
Ağa sonra dedi ki:
İblis de bir müçtehid idi ama teslim olmamıştı.
Can veren o müçtehid şehadet getirdikçe İblis de cevap veriyordu ve diyordu ki:
“Evet kulum. Ben senin Rabbinim.”
O diyordu ki:
“La İlahe illa ente.”
İblis cevap veriyordu:
“Evet kulum! Sen bir ömür benim yoldan gittin.”
Eğer ki bir ömür boyunca İblisin yolundan gittiysen ölüm vakti “Eşhedu En La İlahe İllallah” diyebileceğini zannetme!
Kelime olarak “Eşhedu En La İlahe İllallah” diyebilecek olsanız dahi İblis için diyeceksiniz.
O da size diyecek ki: “Seddegte” Doğru diyorsun.
Bizim hangi gruptan olduğumuzu bilmemiz lazım.
Biz İmam’a açıkça harp mı ilan edenlerdeniz mi; geç kalanlardan mı; umursamayarak, Hüseyin ile de Yezid ile de işi olmayan vurdumduymazlardan mı yoksa yoksa o 72 aşık gibi aşık olanlardan mıyız?
4. Grup= İmam Hüseyin (a.s)’a divanevar aşık olanlar
Bu derste Hür b. Yezid Er Riyahi’nin olayını anlatacağım.
Anlattıktan sonrada buradan bir netice alacağız.
Çünkü bizler Ehlibeyt’in emirlerini ihya etmek durumundayız.
HÜR B. YEZİD ER RİYAHİ:
Hür b. Yezid Er Riyahi, Yezid b. Muaviyenin komutanlarından birisi idi. Kufe ordusunun en önde gelen korkusuz, cengaver komutanlarındandı. Generaldi ve Muharrib Komutandı.
İmam’ın Yolunu Kesmesi
İbn-i Ziyad, Hürr’ü binlerce askere komutan atayarak İmam Hüseyin (a.s)’ın karşısına öncü birlik olarak gönderdi.
Hürr ile İmam Hüseyin (a.s) Kerbela’nın yakınlarında bulunan bir mevzide karşı karşıya geldiler ve Hürr İmam Hüseyin (a.s)’ın önünü kesti.
Hürr’ün babasının da adı Yezid’dir ama o güne kadar Yezid vakası vuku bulmadığı için kötü karşılamamak gerekir. O günlerde Yezid adı Araplar arasında kullanılan bir isimdi.
Onlar bâtının ehli olmadığı için İmam hücceti zahiri olarak tamamlamak istiyordu ve tamamladı da.
Hürr’ün ordusu bâtının ehli değildi, bu yüzdende İmam iki parmağının arasından ne var ne yok, nereye gidecekler ve nasıl gidecekler gibi şeyleri göstermedi.
Emirelmüminin İmam Ali (a.s) buyuruyorlar ki:
“İnsanlar ile akıllarının ölçüsünde konuş. Fazla yüksekten konuşma, seni anlamazlar. Marifet ehli değiller ise onlar ile marifet ehlinin dili ile konuşma. Yoksa sana mecnun derler yada şair.”
Bilahare onlar zahirin ehli oldukları için İmam (a.s)’da onlara zahiri muammele yaptı çünkü İmam Hüseyin (a.s) hücceti tamamlayacaktı ve onların anlayabilecekleri de bu kadarı idi.
İmam Hüseyin (a.s) buyurdular ki:
“Beni bırak, Yemen’e doğru gideyim.”
Hürr dedi ki:
“Bırakmam.”
İmam Hüseyin (a.s) buyurdular ki:
“Beni bırak. Ben Mekke’ye doğru geri döneyim.”
Hürr dedi ki:
“Bırakmam.”
İmam Hüseyin (a.s) buyurdular ki:
“Ne yapacaksın?”
Hürr dedi ki:
“Sen burada muhasara olacaksın.”
Bilahare İmam Hüseyin (a.s)’ı kanalize ettiler. En sonunda o meşhur olay ki hepiniz biliyorsunuz.
İmam (a.s) buyurdu ki:
“Buranın adı nedir?”
İla nihaye… İmam orada çadırların Kerbelaya kurulmasını emretti.
Bakınız buraya çok dikkat edin çünkü burada çok püf bir nokta var.
Ali Ali demek ile Alevî olunmuyor!
Bizler hepimiz Aleviyiz.
Alevîlik Nedir
Alevî, İmam Ali (a.s)’dan başka emir tanımayan kişidir. İmam Ali (a.s)’ın kendisine hükmettiği kişiye Alevî denir.
Alevî: Hz. Emirelmuminin İmam Ali (a.s)’ın evine, eline, fikrine, zikrine, siyasetine ve diyanetine hakim olduğu kişidir.
Alevi olmak budur. Kuru kurusuna “Ali Ali” demek ile Alevî olunmuyor.
Alevî=Şibhi Ali=Ali’nin benzeri.
Alevi olmak yani İmam Ali b. Ebu Talib (a.s)’ın gölgede fotoğrafının çekilmiş hâli. Alevî budur. Bu şekilde olmayanlar Alevî değildir. Onlar sadece Alevilik iddiasında bulunuyorlardır.
İmam Hüseyin (a.s), Hürr ile bu şekilde mübahese edip, tartışınca İmam (a.s) çok gazaplandılar.
Burada çok püf bir nokta var.
Çok dikkat edin bu özellik sizde var mıdır?
Bu özellik Hürr b. Yezid Er Riyahi’nin özelliğidir.
Hürr Yezidin komutanıdır; İmam Hüseyin (a.s)’ın önünü kesen kişidir; İmam’ı ölüme mahkum eden kişidir.
(Biz bu olayı zahiri manada ele alıyoruz. Elbetteki bu işin bâtînî manadaki sırrı farklıdır.)
Hürr İmam Hüseyin (a.s)’a bu kadar çok zorluk çıkarınca, İmam Hüseyin (a.s) buyurdu ki:
“Sekiletke Ümmük” (Bu söz Arap gramerinde hakarettir, beddua etmektir, nifrin etmektir.” İmam Huseyn (a.s), Hürr’ün annesine beddua etti.
İmam Hürr’e dedi ki: “Annen mateminde otursun.”
Bir insana yapılabilecek en büyük beddua, en büyük nifrin, nefret nedir?
Budur ki, Azizin doğransın sende onun mateminde oturup ağlayasın. Bir insan için bundan daha büyük bir nifrin yoktur.
Sekiletke Ümmük yani Allah seni paramparça etsin ve sen ki annenin azizisin Allah senin annene öyle bir bela versin ki matemlere dalsın, ezaya dalsın.
Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’a cevaben dedi ki:
Ya Huseyn! Senden başka hiç kimse benim annemin adını ağzına alamazdı.
(Burada ki ince ve püf olan noktaya bakın. Hürr burada ne diyor? Hürr de ne var? Hürr Yezidin komutanıdır ama ağzından bir cümle çıkıyor. Bu cümle nasıl bir cümledir?)
Hürr diyor ki:
Ya Huseyn! Benim annemin adını senden başka hiçkimse ağzına alamazdı. Yani siz Ehlibeytten başkası alamazdı. Eğer ki alacak olsaydı bende onun annesinin adını ağzıma alırdım.
Bu Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’ı ölüme mahkum eden komutandır.
Hürr’ün bu sözünün karşısında, o hengamede, o savaş arefesi ortamında (ki bir kaç gün içinde Âlullahın başına bela yağacak) İmam Hüseyin (a.s) Hürr’e lütuf gözü ile baktı.
Bakın enteresan bir şeydir İmam, Hürr’e kerem gözü ile baktı.
Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’ı ölüme mahkum ediyor, Yezide teslim etme niyetinde. Ehlibeytin çocukları ve hanımları esir edilecek.
Ama o esnada bile İmam Hüseyin (a.s), Hürr Hz. Fatime’tez Zehra’nın (s.a) adını ağzına saygı ile aldığı için ona keramet gözü ile bakıyor.
Hürr Yezidin komutanıdır ama İmam Hüseyin (a.s)’in de kim olduğunu biliyor. Babasının kim olduğunu biliyor.
İmam Hüseyin (a.s)’ın Hürr’e olan bu bakışını şimdi bir kenara ayırın; sizler bu olayı gözünüzün önünde canlandırdınız mı?
Eğer ki biz o halde olsaydık İmam Hüseyin (a.s)’ın annesine ne tür bir saygı gösterirdik?
Acaba saygı gösterir miydik?
Yada bugün ki halinize bakın çünkü bu şekilde canlandırmanız daha kolay olur.
Allah size emir vermiştir, yapmamışsınız ve siz bu işleri yapmadığınız içinde üstünüze belalar yağdırıyor. Hastalıklar, belalar ve çıkmazlıklar veriyor. O belaların içinde başınızı kaldırıp diyebiliyor musunuz ki:
“Esselamu aleyki Ya Fatimet’ez-Zehra.”
Bu belaların içinde Fatimet’ez-Zehra (s.a)’ya teslim olabiliyor musunuz?
Bakın burada kendinizi kıyaslayın. O gün Hürr İmamın önünü kesmişti.
Bugünde bizler bir şekilde İmam’ın önünü kesmişiz.
Bakın bizim hiç birimiz İmam Hüseyin (a.s)’ı tanımıyoruz. Bizim hiçbirimiz İmam Hüseyin (a.s)’ın anne ve babasına Hürr kadarı saygı göstermiyoruz.
Hürr burada bizden öndedir.
Hürr ile olan ortak noktamız ise:
Hürr de bizler de bir şekilde İmam Hüseyin (a.s)’ın düşmanlarına hizmet ediyoruz.
Bizler de Hürr gibi bir şekilde tağutun borazancılarının yanındayız.
Eğer bu saydıklarımın hiçbiri sizde yoksa dahi hepimiz nefsimizin kontrolü altındayız.
Hepimiz nefsimizin emri altındayız.
Hz. Eba Ebdillah El Hüseyin (a.s) nefs ile savaş halindedir.
Nefs, İblisin sadece tek bir silahıdır ama İblisin silahıdır ve Hüseyin b. Ali, İblis ile savaş halindedir.
İblis, 124.000 Peygamberin içinde sadece Nebiyyi Kibriya (s.a.a) mebus olduğu zaman, İblis bütün askerlerini bütün teçhizatları ile sahaya çekti.
İblis var olan bütün gücü ile sadece Nebiyyi Kibriya (s.a.a) ve Ehlibeyti ile savaşmıştır.
Yine aynı şekilde bütün Enbiyaullah’ın içinde tağutî sistemle İblisî sistem ile bütün gücü ile savaşan tek kişi, Hz. Nebiyyi Kibriya Muhammed Mustafa (s.a.a)’dir.
Bu sistem, bu mekteptir.
Hürr İmam Hüseyin (a.s)’ı tanıyordu. Hüseyin’in kim olduğunu biliyordu.
Aşura gününe baktığımız zaman Hürrün, Ömer b. Sad ile olan konuşmasında da bunu görebiliyoruz. Biz bunu çok açık ve de çok net bir şekilde görüyoruz.
Görüyoruz ki:
1-Hürr İmam Hüseyin (a.s)’ı tanıyordu.
2-İmam Hüseyin (a.s)’ı kabul ediyordu.
3-Hürr’ün İmam Hüseyin (a.s)’a hatta muhabbeti de vardı. Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’ı seviyordu.
Hürr, Ömer b. Sad’a dedi ki:
“Siz, gerçekten Hüseyin ile savaşacak mısınız? Barışmayacak mısınız?
Ömer b. Sad dedi ki:
“Hayır! Barışmayacağız! Savaşacağız!”
Hürr bir taraftır, hem de düşmanın tarafı. İmam’ın yolunu kesmişti hem de Allah’ın namusunun kalbini titretme pahasına ama Hürr bir iş yaptı.
Bizler kendimize bir bakalım acaba bizler bugüne kadar böyle bir şey yapmış mıyız? Herkesin ömrü kendisi için mukaddestir. Bugün hepimiz için son gün olabilir. Ömür dediğimiz şey bu kadardır. İster 10 yıl olsun, ister 50 yıl, isterseniz de 70 yıl olsun. Hepimiz uzun bir saltanat sürmüşüz. Bizler bugüne kadar iyi veya kötü Kerbela’yı Aşura’yı duyduk. Hepimiz vicdanımız ile baş başa kaldığımız zaman biliyoruz ki İmam Hüseyin (a.s) ile dostane bir ilişkimiz yoktur ve bunun farkındayız.
Peki kendimizi hiç arada gördük mü?
Hürr kendisini arada gördü.
O Hürr ki Yezid’in komutanı olarak İmam Hüseyin’in önünü keserek İmam’ı ölüme mahkum etti ancak buna rağmen kendisini arada da görebildi.
Burada aklımıza bir soru daha geliyor.
Hürr İmam’ın Yolunu Neden Kesti
Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’ı bu kadar çok sevmesine rağmen İmam’ın önünü neden kesti?
Neden İmam’a engel oldu?
Hürr bunu niye yaptı?
Acaba Hürr Emevilerin propagandalarının tesiri altında mı kalmıştı?
Çünkü bugün bazıları böyle söylüyorlar: “Bizi aldattılar.” Şu düzen, şu parti veya şu Molla bizi kandırdı.
Acaba Emevi müçtehidleri Hürr’ü de mi kandırmışlardı?
Çünkü Emevi müçtehitleri diyorlardı ki:
“Emevi müçtehitlerine karşı gelen, Resulullah’a karşı gelmiştir. Resulullah’a karşı gelen ise dinden çıkmıştır.”
Acaba Hürr Emevi Padişahları olan Muaviye’yi ve Yezidi Halifetullah mı görüyordu?
Hayır! Onları kabul etmiyordu.
Peki Hür hem Emevileri kabul etmemesine hem de İmam Hüseyin’i tanımasına rağmen neden İmam’ın düşmanlarının safında yer aldı?
Bu sorunun cevabını açıklayacağız ama bize faydalı olup olmayacağı kendimizi muhasebe ve muhakeme etmemize bağlıdır.
Hürr, İmam Hüseyin’i tanıyordu hem de çok iyi tanıyordu; Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’ın annesini de tanıyordu.
Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’ı da, annesini ve babasını da seviyordu.
Bu böyleydi, haktır, doğrudur ama aynı zamanda İmam Hüseyin (a.s)’ın azılı düşmanlarından da birisi de kendisi idi.
Neden? Ne olmuştu ki böylesine 2 tezat bir araya toplanmıştı?
Bizlerin de hayatı aynen bu şekildedir. Bizler İmam Hüseyin (a.s)’ı çok seviyoruz.
Bizler Hz. Zehra (s.a)’yı çok seviyoruz ama hayatımız (yaşantımız) Hüseyin’e düşmandır; tefekküratımız Hüseyin’e düşmandır, yolumuz, İmam Hüseyin (a.s)’a düşmandır.
Bu Tezatın sebebi nedir?
Böylesine iki tezat bir araya toplanmıştı çünkü Hürr hem dünyayı hem de ahireti bir arada istiyordu.
Bu sebepten dolayıydı ki Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’ın kim olduğunu bilmesine rağmen Yezid’in ordusunun komutanıydı.
Hürr hem İmam Hüseyin (a.s)’a karşı gelerek cehennemlik olmak istemiyordu hem de Yezide rest çekip, İmam Hüseyin (a.s)’ın yanında olarak dünyevî menfaatlerden, makamından, aldığı paradan, oturduğu saraydan… mahrum olmak istemiyordu.
Kendinizi tartın, kendinizi eleştirin göreceksiniz ki aynısı bizlerde de var.
İmam Caferi Sadık (a.s) ki buyuruyorlar:
“Ehyu Emrena: Bizim emirlerimizi ihya edin.”
Yani Bizim emirlerimizi insanların beyninde ve kalbinde vücuda getirin.
Yani insanlara yanlış yolda olduklarını anlatın. Gitmiş oldukları yolun Ehlibeyt’in yolu olmadığını bilsinler.
Hz. Eba Ebdillah El Hüseyin (a.s) bizlerin bugün yaşadığımız gibi yaşamamız için öldürülmedi.
Haydi sen söyledin bizde inandık, İmam Hüseyin (a.s) kendisi geldi ve öldürüldü (bu bir tarafa.)
El Euzu billah, El Euzu billah! Hz. Eba Ebdillah El Hüseyin (a.s) ahmak birisi değildi ki ideolojisi bizim bu hayatımız gibi bir şey olsun.
İmam (a.s) böyle bir yaşam tarzı için eşini, çocuğunu ve bütün ailesini (Allah’ın namusu olan kimseleri) getirip esarete ve ölüme teslim etmez!
İmam Hüseyin (a.s) her şeyini feda etmiştir ama her şeyini bizim yaşamakta olduğumuz gibi bir yaşam tarzına sahip olmamız için feda etmemiştir!
Dünya ile ahiret bir arada toplanmaz.
Hürr’ün Muhasebe ve Muhakemesi
Hürr hem İmam Hüseyin (a.s) ile savaşarak ahiretinden olmak istemiyordu hemde Yezid’e muhalif olarak tacından, tahtından ve rütbesinden mahrum kalmak istemiyordu. Hürr bunu bizzat Ömer b. Sad ile konuşmasında kendisi kullanmıştır. Hürr bunu kendi ağzı ile kendisi söylemiştir.
Hürr baktı ki barış olmayacak. Aşura günü sabahın köründe kalktı ve Ömer b. Sad’ın yanına gitti ve Ömer b. Sad’a dedi ki:
“Ya Emir! Siz Hüseyin ile sulh etmeyecek misiniz? Barışmayacak mısınız? Anlaşmayacak mısınız?”
Ömer b. Sad dedi ki:
“Hayır! Sulh yoktur! Barış yoktur! Anlaşma yoktur! Hüseyin anlaşma yapmak isterse dahi biz onunla anlaşmayacağız. Bir tek şey var o da ölüm! Hüseyin öldürülecek. Bir tek şey var o da Hüseyin’in yanında olan erkek, kadın ve çocukların taarruzda bulunanların tamamı öldürülecek. Taarruz göstermeyenler ise esir edilecekler.”
Hürr savaşın kaçınılmaz olduğunu görünce sarsıldı ve titredi.
Hürre sordular, sen niye titriyorsun?
Hürr dedi ki:
“Ben kendimi Cennet ile Cehennemin arasında görüyorum. Kendimi ateş ile kurtuluşun arasında görüyorum. Ben titremiyeyimde kim titresin? Ben bir yol ağzındayım.”
Bunları iyi alın; bunlar Hürr’e mahsus olaylar değildir.
Bizler hepimiz bunun ile muvaccihiz (karşı karşıyayız.) Bu teklif hepimizin üstündedir.
Bakın ben bunları kendimden çıkarmıyorum.
Hani başlarınızı taşa duvara vurup “Ya Hüseyin” diyerek ağlıyorsunuz ya (sonrada bu hayatı yaşıyorsunuz) işte uğruna kendinize vurduğunuz o İmam Hüseyin (a.s) bunu buyuruyor.
İmam Hüseyin (a.s)’ın Aşura Günü Hutbeleri
İmam Hüseyin (a.s) Aşura günü kaç konuşma yaptı?
Bazıları diyor ki:
10-20 arası konuşma yapmıitır. Böyle bir şey yoktur.
İmam Hüseyin (a.s) sadece ama sadece 2 hutbe okudu.
Doğrudur İmam recez okuyordu, kısa sözleri vardı ama İmam, Aşura günü konuşma (Hutbe) olarak sadece 2 konuşma yaptılar.
İmam Hüseyin (a.s) Aşura günü savaş meydanının ortasında sadece 2 hutbe okudu, sadece 2 konuşma yaptı. İmam her iki hutbesinde de sadece tek bir hususu beyan buyurdular.
Hüseyin b. Ali (a.s) bu iki konuşması ile o günden kıyamı kıyamete kadar var olan ve olacak olan bütün herkese itmami hüccet ettiler. Hücceti tamamladılar. Bu sebepten dolayı da hiç kimsenin mazereti yoktur. Hiç kimse ben duymadım, diyemez!
Herbiriniz İmam Hüseyin (a.s)’ın bu hadisini en az 10.000 defa duymuşsunuzdur.
İmam Hüseyin’in 1. Hutbesi
İmam Hüseyin (a.s) buyurdular ki:
“Herkes beni duysun! Herkes bunu çok iyi bilsin! Hem dünyaya hemde ahirete aynı anda sahip olmak asla mümkün değildir.”
Sen hem dindar olacaksın hemde dünyanın peşinden koşacaksın, böyle bir şey mümkün değildir.
Dindarlığını ilan edip namaz kılacaksın sonra da dünya için yanıp tutuşacaksın, bu şekilde kılınan namaz yoktur bu sebepten dolayı da biz buna namaz kılmak demeyelim!
Dünya için yanıp tutuşurken eğilip eğilip kalkacaksın adına da namaz koyup ahirette Allah’tan alacaklı olacaksın.
Dünya için yanıp tutuşurken kendinizi aç susuz bırakacaksınız (ve bu açlık ve susuzluğunda adını oruç koyup) Allah’tan alacaklı olacaksınız.
Helal haram demeden necaset üstüne necaset ile yığıştırdığın maldan leş gibi kokan 2 kuruşunuzu vereceksiniz (adına da humus koyup) Allah’tan alacaklı olacaksınız.
Bu kadar şeyden sonra bir de diyeceksiniz ki:
Ya İmam-ı Zaman ver ha! Ben verdim! Senden alacaklıyım!
İmam Hüseyin (a.s) buyuruyor ki:
“Hem dünyaya hem de ahirete sahip olmak asla mümkün değildir.”
Hiç şüpheniz olmasın! Herkes bunu çok iyi bilsin! Alçak oğlu alçak beni iki şeyin arasında koymuştur ve ben alçaklığı seçemem!”
Alçaklığı seçemem! = Dünyayı seçemem!
Alçak oğlu alçak beni dünyayı yada ahireti seçmenin arasında koydu.
Hepiniz dünyayı veya ahireti seçmenin arasındasınız.Tek yolunuz budur. Bundan başka alternatif bir yolunuz yoktur. Hem dünyayı hemde ahireti aynı anda seçmek gibi bir olayınız olamaz. Böyle bir şey yoktur.
İmam buyruğuna şöyle devam etti:
“Allah buna düşmandır! Resulullah (s.a.a) bundan beridir!..”
Bakın, İmam “ben kılıcı seçtim” buyurmuyor!
İmam Hüseyin (a.s) buyuruyor ki:
“Ben Alçaklığı seçmedim!” yani ben Dünyayı seçmedim!
Ben Dünya’nın sarayını, yatını, katını, şatosunu v.b şeyleri seçmedim….
İmam Hüseyin’in 2. Hutbesi
İmam Aşura günü okuduğu 2. hutbede savaşın hakikatlerini beyan buyurdular.
Savaş hayat için verilir.
Savaş yaşam için verilir.
Hayatın içerisinde itikad varsa hayattır.
Yeme, içme, zevk, şehvet ve lezzet ile hayat olmaz.
Eğer ki bunlar hayat bahşetseydi Allah’ın insan gibi asi bir mahlukatı yaratmasına ne hacet vardı ki nasılsa öbür mahlukatlar her şeyi alenen yapıyorlardı?
İmam Hüseyin (a.s) buyurdular ki:
“Hayatın hakikati, inancın hakikati: Hem dünyayı hem de ahireti seçemezsin aynı anda ikisine birden müşteri olamazsın; birisine müşteri olacaksın.”
Sizler ya İblis’in ve Yezid’in safında yer alarak Dünya’ya müşteri olacaksınız.
Yada ukbaya müşteri olarak Allah’ın ve Resulü’nün safında yer alacaksınız.
Bakın, Hürr b. Yezid Er-Riyahi hem Dünya’yı hem de ukbayı istediği için İmam Hüseyin (a.s)’ın yolunu kesti ama bizler de hem dünyayı hem de ukbayı istiyoruz. Buna rağmen kendimizi nasıl Hüseyin’in yareni olarak görebiliriz?
En büyük kahraman Hürr’dür, Hürr!
Hürrün önüne dünyayı verdikleri zaman eline kılıcını alarak Kerbela’ya İmam Hüseyin (a.s)’ın başını kesmeye geldi.
Sen mi, dünyayı seçmene rağmen Hüseyin’in mübarek başını kesmeyeceksin?
Yada ben mi dünyayı seçmeme rağmen Hüseyin’in başını kesmeyeceğim?
Bizler neyin sloganını atıyoruz?
Bizler hangi Aşurayı yaşıyoruz?
Kuru kurusuna “Huseynim vay! Huseynim vay!” demek ile Aşuraî olunmuyor!
Sizin dünya peşinden koşarak, “Huseynim vay! Huseynim vay!” demenizin lisan-i hâli şöyledir:
Yezidim Vay! Yezidim vay! Hüseyin kıyam etti ve senin saltanatını senin başına yıktı!
Bunu böyle bilin ki çoğu kişi, “Huseyn vay!” diyerek aslında “Yezid Vay!” diyor.
Eğer ki bu dersleri duyduktan (okuduktan) hemen 1 saat sonrasındaki hayatınız hâlen İmam Hüseyin (a.s)’a muhalif ise, her türlü fısk-ı fucur hayatınıza hakim olmaya devam ederse, her türlü fısk-ı fucur ailenizde, fikrinizde, zihninizde ve ekmeğinizde var olmaya devam edecek olursa anlamı “Sen korkudan “Yezid Vay!” diyemediğin için “Hüseyin vay! diyorsun demektir!”
Bunun manası:
“Sen, Ya Hüseyin diyerek Yezid’e matem tutuyorsun.
Çünkü sarayı yıkıldı!
Saltanatın yıkılıdı!
Hükümranlığı yok edildi!
Bugün 1400 yıl sonra bir Adnan çıkmış bunu bağırıyor:
İmam Hüseyin (a.s), Kerbela Kıyamını gerçekleştirmeseydi bugün kim bunları haykırabilirdi.
O gün, 1400 yıl önce benim diyen adam bu hakikatleri bağıramıyordu.
İmam Caferi Sadık (a.s) yarenlerinden birine buyurdu:
“Babam Hüseyin’in mezarı size yakın mıdır?”
O kişi dedi ki:
“Yakındır.”
İmam (a.s) buyurdu ki:
“Babamın Ziyaretine gidiyor musun?”
O kişi dedi ki:
“Gitmiyorum çünkü deşifre olmaktan korkuyorum.”
Sonra devam etti ve dedi ki:
“Ama ben geceleri oturup, sabahlara kadar Hüseyin’e ağlıyorum.” (Gizli bir şekilde)
Hürr esaret bağları ile bağlıydı. Kendinize bakın, sizde de esaret bağları var mı?
Hürr kölelik zincirlerine bağlıydı onun içinde İmam Hüseyin (a.s)’ın önünü kesti ama Hürr de bir şey daha vardı ki o şey bizde yoktur.
Hürr de olan ama bizde olmayan şey nedir?
Hürr’ün aklı vardı.
Hürr akıllıydı, düşünüyordu. Bizler ise düşünemiyoruz daha doğrusu düşünmüyoruz.
Bizler düşünmemek için aynı Sadr-i İslamdaki putperestler gibi kulaklarımıza pamuk tıkıyoruz.
Adam dinî/ilmî meclislere gitmiyor, soruyorsun neden gitmiyorsun/gelmiyorsun?
Adam diyor ki: “Gelirsem, öğrenirim, öğrenirsem yapmam gerekir.”
Bu kişi ve bunun gibiler, Sadr-i İslamda ki putperestler gibi hakikatleri duymamak için kulaklarına pamuk tıkamışlardır.
Siz öyle zannediyorsunuz ki meclise gitmeyip, Allah’ın ahkâmını duymadığınız zaman, Allah sizin üstündeki mesuliyeti kaldırıyor. Siz zannediyorsunuz ki ilim meclislerine gidip öğrenmeyince Allah’a: “Ben duymadım bilmiyorum.” diyebileceksiniz. Böyle bir şey yoktur. Böyle bir şey olmayacak.
Hürr esirdi. Hürr egosunun, arzusunun, isteklerinin, dünyevi menfaatinin, zevkinin, sefasının ve çocuklarının esiriydi ama aynı zamanda da akıllıydı.
Hür, Âlullahı 10 gün boyunca esaret zincirinin altına bağlamıştı ama bunu yapmasına rağmen akıllıydı. Akıllı olduğu için düşünerek silkindi ve kendisine geldi ama maalesef ki bizler de düşünme de yoktur.
Hürr, ahireti seçti ve kendisini alçaklıktan âzâd etti.
Hürr b. Yezid Er Riyahi bu hürriyeti ile öyle bir makama geldi ki:
3 saat öncesine kadar İmam Hüseyin (a.s)’ın önünü kesen o korkusuz silahşör, 3 saat sonra İmam Hüseyin (a.s)’ın etinin bir parçası oldu.
Acaip bir sözdür!
Hürrün aklı vardı.
Hürrün idrakı vardı.
Hürr’ün Kurtuluşunun Aşamaları
Sayacağımız bu aşamaları (Hürr’ün kurtuluşunun aşamalarını) herkes kendisinde uygulamaya koymak zorundadır çünkü bu aşamalar bizde hayat bulmayacak olursa İmam Hüseyin (a.s)’a doğru gitmemiz mümkün değildir.
Çünkü Huseynî olmak imtihanlardan geçmek ile olur.
Huseynî olmayı herkese vermiyorlar. Öyle bir şey yoktur.
Neden imtihan vermemiz gerekir?
Çünkü İmam Hüseyin (a.s), Hüseyin olabilmek için herşeyini verdi.
Hiç kimse bunu diyemez ki:
“Bir insan herşeyini veremez.”
Hz. Eba Ebdillah El Hüseyina.s), her şeyini verdi.
İmam Hüseyin (a.s) Kerbelaya gelene kadar yolda 400.000 dinar sadaka dağıttı.
Geriye kalan parası ile Kerbela toprağını satın aldı. (Bugün ki Kerbela şehrinin belli bir fersah kısmıdır.)
İmam Hüseyin (a.s) herkesin (yeğenlerinden bazılarının, Ehlibeyt’in hanımlarının ve kervandaki diğer esirlerin hepsinin) öldürülmeyeceğini bilmesine rağmen bütün malını verdi.
İmam bir dirhemi dahi kalmayacak şekilde bütün malını dağıttı.
Öyle ki benden sonra, Ehlibeytim’den geriye kalanlar için en azında şu kadar para ayırayım dahi demedi.
İmam malının hepsini verdi.
İmam Hüseyin (a.s) kardeşlerini feda etti.
İmam Hüseyin (a.s) yarenlerini feda etti.
İmam Hüseyin (a.s) evlatlarını feda etti.
İmam Hüseyin (a.s) namusunu verdi namusunu. Hüseyin b. Ali (a.s) namusunu kurban etti.
İnsan nasıl olurda her şeyini veremiyor olur?
Nasıl veremez?
Hüseyin bunların hepsini verdi ve bu şekilde Hüseyin oldu.
Hüseyinîliği de (yani Hüseyin’in benzeri olmayı da) herkese vermiyorlar.
Huseynî olabilmek için imtihan vereceksin, sınanacaksın.
Kimse, Ahmed’in Mehmed’in duası ile Huseynî olamazsın.
Hürr bu kadar hatasına rağmen, bu kadar esaretine rağmen akıllı bir adamdı.
Hürr bu kadar olumsuz boyutuna rağmen akıllı bir adamdı.
Hürr düşündü ve azad oldu.
Hürr’ün esaretten kurtulmak için geçtiği aşamalar:
ESARET:
Hürr esirdi. Hepimiz Hürr gibi esiriz. Ben burada hiçbirinizi tenzih etmiyorum. Ben burada “kimse kusura bakmasın, ben kendimi kast ediyorum” demeyeceğim. Ben, kendimi hepinizin önüne koyuyorum ama hiçbirinizi de tenzih etmiyorum. Eğer ki benim Aşura kıyamından anladığımı siz bilmiyorsanız (ki bilmiyorsunuz) bu Hüseyin maarifetsizliğinin delilidir. İmam Hüseyin (a.s)’ın maarifetine sahip olmayan kişi de tenzih edilmez. Bunun için de ben hiçbirinizi tenzih etmiyorum. Hiçbirinize de “kusura bakmayın” demiyorum.
Eğerki sizler esir değilseniz bu haliniz neyin nesidir?
Tamam anladık, yabancıya gücün yetmiyor ama kendine de mi gücün yetmiyor?
Tamam anladık, çocuğuna gücün yetmiyor, özüned emi yetmiyor?
Hürr esirdi. Esaretten silkindi. Esaret bağlarını koparmak için direndi, direndi, direndi ve sonunda kopardı. Böylece yeni bir makama geldi.
Ömer b. Sad’a dedi ki:
“Huseyn ile sulh etmeyecek misin?”
Ömer b. Sad:
“Etmeyeceğiz.”
Hürr bu ana kadar hem dünyayı hemde ahireti istiyordu.
Hem İmam Hüseyin’in öldürülmesini istemiyordu hem de kendisi ölmek istemiyordu.
Hürr savaşın olmasını istemiyordu.
Ömer b. Sad dedi ki:
“Savaş kesindir hatta nihaye (olacağı yere kadar).”
Hürr silkindi ve esaret zincirini kopardı ve yeni bir makama geldi (tartıp/değerlendirme makamı.)
TARTIP/DEĞERLENDİRME:
Hürr artık tartıp değerlendirme makamına (konumuna) geldi.
Hürr artık; tartıp değerlendiriyordu, muhakeme ve muhasebe edebiliyordu.
Bizler esaret bağlarımızı niye kıramıyoruz, biliyormusunuz?
Bizler esaret bağlarımızı kıramıyoruz çünkü bizler kendimizi muhakeme ve muhasebe etmiyoruz.
Mesela; adam ömrü boyunca tek bir ayet okumamış.
Adam ömrü boyunca Kuranın tek bir harfini görmemiş ve sen bu adama bir hükmü açıklıyorsun, bu adam sana (artık yalan/doğru) 52 tane ayet okuyor.
Geçen gün eve gidiyordum; yolun üstünde bir sütçü var. Dükkanının önünde her gün her türlü fıskı fucur cereyan ediyor. Bu adam bir tarikata/gruba bağlıdır. Birisini yoldan çıkarmaya çalışıyordu, karşısındaki adam ne derse desin bu sadece hadis var diyerek cevap veriyordu.
Beni gördü dedi ki:
“Hocamıza soralım!”
Bende dedim ki:
“Hocan hadis bilmiyor!”
Adam hadis diye bir şey bilmiyor; Sadece diyor ki: “Hadis var.”
Bu böyledir. O böyledir. Öyle olamaz. Bence…
Bu niye böyledir?
Çünkü bizler kendimizi tartıp muhakeme ve muhasebe etme durumda değiliz.
Hürr bu makama (duruma/konuma) geldi.
Hürr kendini tartıp yargıladığı; zaman ufku açıldı ve dedi ki:
“Ey Hürr! Nereye gidiyorsun? Hürr, sen Zehra’ya (s.a) düşman mı oluyorsun? Aliyyel Murteza’nın (s.a) karşısına nasıl çıkacaksın?”
Hürr, bunları kendisine söyledikten sonra dünyanın çirkefliğini gördü.
Hürr artık dünyayı muhakeme etmeye başladı ve dünyayı muhakeme etti.
Hürr bu sefer 3. Makama geldi.
ŞAŞKINLIK:
Hürr şaşkınlık makamına geldi; Hürr şaşırdı kaldı ama bizler ise hiç şaşkın bile değiliz.
Günah işliyoruz ama hiç umurumuzda bile değil, şaşırmıyoruz.
Her gün farklı farklı cinayetler işliyoruz ama hiç şaşırmıyoruz; silkinmiyoruz, rengimiz kaçmıyor, sararmıyoruz, solmuyoruz. Hürr şaşkınlık makamını da geçti ve 4. makama geldi.
Ubudiyyet Makamı:
Hürr 4. bir makama geldi; o makam ubudiyyet makamıdır.
Hürr hayatının her ânında, her noktasında Veliyyullah ile birlikte olması gerektiğinin farkına vardı ve hemen atına binerek İmam Hüseyin (a.s)’ın safına/ordusuna katıldı.
Hürr daha 1 saat önce İmam Hüseyin (a.s)’ın başını kesmek için ant içen bir adamdı.
Hürr inançsız değildi, Hürr’ü İmam Hüseyin (a.s)’ın başını kesmek için Kerbelaya getiren şey:
“Dünyayı ve ahireti birlikte istemesiydi.”
Hürr b. Yezid Er Riyahi, İmam Hüseyin (a.s)’ın önünü kestiği zaman İmam Hüseyin (a.s) ile mütareke etti ve İmam da kabul ederek Kerbela’da kaldı.
İmam Hüseyin (a.s), Hürr’e sordu:
“Ey Hürr! Sen, askerlerine namaz kaldırmayacak mısın?”
Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’a döndü ve dedi ki:
“Ya Huseyn! Yebne Resulallah! Ben askerlerime namaz kaldırmayacağım, kıldıramam. Hepimiz senin arkanda namaz kılacağız.”
Hürr, İmam Hüseyin (a.s)’ın kim olduğunu biliyordu.
Hepiniz/Hepimiz İmam Hüseyin (a.s)’ın kim olduğunu biliyoruz.
Herkes, İmam Hüseyin (a.s)’ın kim olduğunu biliyor.
Bizler ile İmam Hüseyin (a.s)’ın arasına mesafe koyan şey:
“Bizler, hem İmam Hüseyin (a.s)’ı istiyoruz, hem de Muaviye’nin sofrasını.”
Ama bu da olmuyor, ikisi bir arada mümkün değildir.
Hürr, hayatının her ânında Veliyyullahın, Hüccetullahın (14 Masumun) yanında olması gerektiğini anladı.
Peki İmam Hüseyin (a.s)’ın tabiri ile alçaklık sıfatları olan; Hürr’ü İmam Hüseyinin (a.s) karşısına getiren, İmam’ın katline kadar götüren o esaret bağları bizlerde de var mıdır?
Eğer ki varsa bizler biliyormuyuz, farkında mıyız?
İnsanlar, acaba ömürlerinin sonlarında mı dünya ve ahiret arasında seçim yapması gerekir?
Ben daha çok gencim, yaşlanınca Hacc’a giderim.
Daha gencim namazımı 40 yaşımdan sonra kılarım.
Ben bu ve bunu gibi cümleleri çok duyuyorum. Allah şahittir ki bu cümleyi duyduğum kişilere selam dahi vermek istemiyorum.
O, Selamunaleykum dediği zaman da (bugün İslam zahire hükmettiği için) bende mecburen aleykumselam diyerek selamını alıyorum. Ben bu ve bunun gibi cümleleri duyduğum kişilere selam vermek istemiyorum. Normal pozisyonda olsam selam vermem.
Hatta bazen bu tür adamları gördüğüm zaman yolumu değiştiriyorum ki beni görmesin ve ona selam vermeyeyim.
Aşuraî Olabilmek için Kendimize Sormamız Gereken Sorular
1. Boyuttan Sorular
Acaba insan ömrünün sonlarında mı dünya ile ahiret arasında seçim yapmak durumunda kalıyor?
İnsan ömrünün sonlarında mı Hüseyin’in yolunu yada Yezid’in yolunu seçmek durumunda kalıyor?
Yoksa bir insan dünyaya gözünü açtığı ilk günden itibaren bu iki yoldan birisini mi seçmek durumundadır?
Yani birisi genç iken vazifesini yapmayarak İmam’a/Veliyyullaha sırtını çeviriyorsa bu adam Veliyyullah’a karşı sorumluluk sahibi değil midir?
Bir kişinin Veliyyullaha karşı sorumluluk sahibi olması için yaşlanması mı gerekir?
Bir insan ömrünün sonunda mı Cennetlik veya Cehennemlik oluyor?
İnsanların ömrünün sonunların da mı Hüseyin b. Ali’ye taraf gitmesi gerekir?
Bu birinci boyuttur.
2. Boyuttan Sorular
İnsan, sadece İmam’ın zahiri bedeni meydanda olduğu zaman mı Cennet veya Cehennemden birisi ile yüz yüzedir?
Eğer İmamın mukaddes vücudu meydanda değilse (gaybette ise) bizler Cennet veya Cehennem ile yüz yüze değil miyiz?
İmam Mehdi (a.f)’un gaybeti dönemindeki Şiîler/Caferîler/Alevîler sorumluluk sahibi değil midir?
Sorumluluk sahibi olmamız için illa İmam Hüseyin (a.s)’ın savaş meydanına mı çıkması gerekir?
Bizler; Cennete iman ederek bu Cennet için iş yapabilmemiz için, Cehennem haktır diyerek ondan uzaklaşabilmemiz için illa İmam Hüseyin (a.s)’ın Kerbela meydanına başının kesilmesi olayının gerçekleşmesi gerekir?
Kerbela vakası vuku bulmadan bizler mesuliyet sahibi değil miyiz?
Soruların Tamamının Cevabı
Bütün bu soruların cevabı tektir ve şöyledir:
Hilqet (yaratılış) aleminin evvelinde, Allah’ın emri ile Masum İmamların vücutları Allah’ın nurunu yansıtmaya başladığı ilk günden beri vazife ile vazifelendirilmiş mahlukatkarın tamamı Cennet ve Cehennem ile yüz yüzedirler.
İnsanlar yaratıldıkları ilk günden beri Cennet ve Cehennem ile yüz yüzedirler.
Melekler yaratıldıkları ilk günden beri Cennet ve Cehennem ile yüz yüzedir.
Taşlar var edildikleri ilk günden beri Cennet ve Cehennem ile yüz yüzedirler.
Toprak var edildiği ilk günden beri Cennet ve Cehennem ile yüz yüzedir.
Kıyamı kıyamete kadar; İmam’ın vücudu ister zahir olsun ister olmasın insanlar Cennet ve Cehennem ile yüz yüzedirler.
İmam’ın vücud-u mutahharı (tertemiz vücudu) ister ölüm ile yüz yüze olsun, ister olmasın insanlar Cennet ve Cehennem ile yüz yüzedir.
İmam’ın mutahhar vücudu ister ged elem ederek ilâni vücudiyyet etsin, ister yerinde otursun, insanların hepsi Cennet ve Cehennem ile yüz yüzedir.
Cennet: Veliyyullahın yanında olmaktır.
Cehennem: Veliyyullahtan teberri etmektir, uzak durmaktır.
Cevabın Delili
Hz. Emirelmuminin İmam Ali (a.s) Nehcü’l-Belâğa’nin 16. hutbesinde insanları 3 gruba ayırıyor.
İmam Ali (a.s) buyurdular:
İnsanlar, bu 3 gruptan birisindendir:
1- “İnsanlardan bir grup vardır ki onlar Cennet ile Cehennemi gözlerinin önünde görürler.”
Onlar, hiçbir işlerinde, nefeslerinde, adım atışlarında ve hatta tefekkürlerinde dahi kendilerini Cennetten ve Cehennemden uzak görmezler.
Onların kendilerini Cennet ve Cehennemden uzak görmeyişleri hem şahsi bakışlarına hemde umumi bakışlarına hakimdir.
Onlar, hem nefes alırken hemde nefes verirken bu haldedirler; her zamanda ve mekanda kendilerini ya Cennette ya da Cehennemde görmektedirler.
Onlar, çok hızlı davranırlar ve kendilerini Cennette veya Cehennemde görmeyi geciktirmezler.
Bu kişiler kendilerini Cennette veya Cehennemde görmeyi zamana yaymazlar.
Onların, bu bakışları onların her ânına hakimdir.
Onlar kurtuluş ehlidir ve kurtulacak yegane grup onlardır.
Her zamanda ve mekanda, her nefes alışlarında ve verişlerinde kendilerini Cennet ve Cehennem ile yüz yüze görenler vardır.
Onlar, buna göre tedbir alırlar.
Onlar hiçbir zaman kendilerini Cehenneme götürecek bir iş yapmazlar.
Bu gruba mesup kimseler işlerine mazeret (ama, lakin, fakat, ancak) uydurmazlar.
Bu kişiler işlerini geciktirmeden hemen uygularlar.
Cennete girmek onların neyine mâl olacak olursa olsun, onlar hemen o dem kabul ederler.
Cennete girmek için bütün mal varlıklarını feda etmeleri gerektiği zaman herşeyini feda etmeye razı olurlar ama bu fedakârlığı yapmayarak Cehenneme gitmeye asla razı olmazlar.
Bu gruba mensup olanlar asla gecikmeden karar verirler.
İmam Ali (a.s) devamında buyurdular:
Bir diğer grup ise:
Onların, uzun uzun arzuları var; tükenmek bilmeyen, bitmeyen projeleri var.
Mesela; önce oğlunu evlendirir, sonra torununu evlendirir, daha sonra torununun oğlunu evlendirir, dedesini Cennetten çıkarır Cehenneme gönderir, Cehennemden çıkarır Cennete gönderir, tarlalar satar, arsalar alır.
Adam nefes alamaz ama gider kendisine tarla alır.
Nefes dahi alamazken kendisine ev alır.
Nefes alamaz ama gider kendisine bağ bahçe alır.
Bu kişilerin sonu gelmeyen uzun uzun arzuları vardır.
Bu kişilerin hesabı da uzun uzun olacak ve sonu gelmeyecek.
Bunların hesabı bitene kadar belki de inkirazı alem olacak. Bunlar da böyle bir gruptur.
İmam Ali (a.s) bu hadisin devamında 3. grup hakkında şöyle buyurdular:
Bunlar öyle bir gruptur ki asla ama asla Cennet ve Cehennemi gözlerinin önünde görmezler.
Bunlar heva ve heveslerinin esiridirler.
Arzuları onları çekmek istediği yere doğru sürükler.
Bunlar arzuları yolunda amansızca harb ederler.
Bir adam, Cennet ve Cehennemi gözlerinin önünde görmüyorsa yaptığı her işin onu Cennet’e veya Cehennem’e götüreceği tefekkürü onun tafekküratına hakim değilse bu kişi yalancıdır.
Bu adam diyorsa: “Ben bunları ailemin/çocuklarımın menfaati için yapıyorum.” Bu adam yalancıdır.
Eğer ben bunları oğlum için yapıyorum, ben oğlum için dinimi feda ediyorum diyen kişiye iğnenin ucu ona dokunduğu an feda edeceği ilk kişi oğlu olacaktır.
Tıpkı o kadın gibi, anlatılıyor ve meşhur bir olaydır:
“Bir kadın varmış. Bu kadının sadece tek bir oğlu varmış. Oğlu da çok hastaymış. Kadın oğlunun şifa bulması dileğiyle adaklar adamış, nezir vermiş, sadaka dağıtmış, ihsan dağıtmış ama oğlu şifa bulmamış. Anne yüreği artık dayanamamaya başlamış ve Allah’a dua ederken demiş ki:
“Ya Rabbel Alemin, ben bu kadar uzun bir ömür yaşadım. Ben dünyamı gördüm; devranımı sürdüm. Benim canımı al; oğlumun canını alma, benim ömrümü ona ver. Bu kadın bu zemzemeyi tekrar ederek ahıra gidiyor, eve gidiyor, tandıra gidiyor.
Bilahare bir gün yine ahıra giderken bu duasını tekrar etti, dedi ki:
Ya Rabbel Alemin! Oğluma acı! Benim ömrümü al, ona ver. Ona acı!”
Kadın bunu tekrar ederken tam o anda örtülü birisini görür, aklına da Azrail gelir ve şöyle sorar:
“Sen, Azrail misin?
Canımı almaya geldin?
Ben hasta değilim; benim oğlum hastadır.
Bak oradaki odada yatıyor.
Benim canımı alma!
Onun canını al!”
Yalan söylemeyin, kimseyi değil kendinizi kandırırsınız.
2.DERSİN SONU.