İçindekiler
Veladeti
Hicrî 128 yılı safer ayının yedisinde Medine ile Mekke arasında bulunan Ebva köyünde dünyaya geldi. Adı Musa, meşhur künyesi Ebu’l-Hasan ve Ebu İbrahim, lakapları ise Kâzım, Sâbir ve salih’tir.
Halk arasında hacetlerin kapısı (Babu’l-Hevaic) olarak meşhurdur. Sorunların giderilmesi noktasında İmam’a tevessül etmenin faydası tecrübeyle sabit olmuştur.
Annesinin adı Humeyde’dir. İmam Cafer Sadık (a.s) onun hakkında: “Humeyde, bütün pisliklerden temizlenmiştir.” buyurmuştur.
İmam Cafer Sadık (a.s), dinî mesele ve ahkâmla ilgili bilgileri öğrenmek için diğer kadınları Humeyde Hatun’a yönlendirirdi.
Bu mübarek çocuk dünyaya geldiğinde, İmam Cafer Sadık’a (a.s) haber verdiler. İmam şöyle buyurdu: “Yüce Allah, bana yaratıkların en üstünü olan bir çocuk verdi.”
Humeyde Hatun. İmam’a: “Bu çocuk dünyaya geldiğinde ellerini yere koydu ve başını göğe kaldırdı.” dediğinde, İmam: “Resulün veladetinin alametidir. (Peygamber de dünyaya geldiğinde böyle yapmıştı.) Ondan sonra dünyaya gelen her İmam böyledir.” diye buyurdu.
İmam Kâzım ve Abbasî Hükümeti
İmam Musa b. Cafer el-kâzım (a.s), dört yaşındayken zalim Emevî hükümeti yıkıldı.
Emevîlerin Arap ırkçılığı, yağmacılık, zorbalık, zulüm ile sürdükleri siyasetleri, hükümetlerinin İran karşıtı girişimleri öz Muhammedî İslam’ın adilane hükümetini isteyen halkın, özellikle de İranlıların Ali Oğulları’na yönelişini ve Ali yönetimi gibi bir yönetime eğilimini kötüye kullanarak hakkı hak sahibine ulaştırmak adına Ebu Müslim Horasanî’nin yardımıyla Emevîleri yıktılar. Fakat altıncı İmam Cafer b. Muhammed es-Sadık (a.s) yerine Ebu’l-Abbas Seffah (çok kan döken) Abbasî’yi hilafet makamına geçirdiler. (Emevî karşıtı inkılâp öncüleri, Alevîlerin yerine Abbasîleri iktidara getirip hilafetin asıl merkezine dönmesini engellemekle büyük bir hainlik gerçekleştirdiler. Ebu Seleme ve Ebu Müslim ilk başta insanları Ali Oğulları’na (Ali Oğulları) davet ediyorladı. Fakat başından beri perde arkasında Abbasîlerin saltanat sarayının temelini oluşturuyorlardı. İşte bu nedenle İmam Cafer Sadık (as), siyasetteki düşüncesiyle onların sözlerine ehemmiyet vermemişti. Onların kendisine yardım etmek için kıyam etmedikleri ve kafalarında daha farklı şeyler tasarladıklarını bildiği için, sözlerini önemsememişti. bk. el-Milel ve ve’n-Nihel, Şehristanî, c.1, s.154, Mısır baskısı; Tarih-i Yakubî, c.3, s.89; Biharu’l-Envar, c.11, s.42, Kumpanî baskısı.)
Böylece hicrî kamerî 132 yılında hilafet ve Resulullah’ın (s.a.a) vasiliği kisvesinde zulüm, zorbalık ve ikiyüzlülükte Emevîlerden hiçbir eksiği olmayan, hatta birçok noktada onlardan da ileri giden yeni bir padişahlık sülalesi iş başına geçti. Şu farkla ki:
Emevî saltanatı pek uzun sürmedi; ama Abbasîler hicrî kamerî 757 yılına kadar, yani 524 yıl Bağdat’ta hilafet adıyla saltanat sürdüler.
İşte yedinci İmam Musa Kâzım (a.s), Ebu’l-Abbas Seffah, Mansur Devanikî, Hâdi, Mehdi ve Harun’un zulüm ve baskılarına maruz kalarak onların saltanat dönemlerinde yaşamıştır.
Bunlaran (Mansur’dan Harun’a kadar) her biri, İmam’ın (a.s) ruhuna ve bedenine ellerinden geldiği kadar zulüm ve baskı uyguladılar. Bunlar bir yana İmam’ın gam, keder ve üzüntülere bürünmesi için bu zorba ve alçak kişilerle aynı havayı teneffüs etmesi bile yeter de artardı. Eğer yapmadıkları bir şey kalmış ise, o da istemedikleri için değil, yapamadıkları içindir.
Ebu’l-Abbas Seffah hicrî 136 yılında öldü. Yerine kardeşi Mansur Devanikî geçti. O, Bağdat şehrini inşa etti; Ebu Müslim Horasanî’yi öldürdü ve hilafetini sağlama aldı. Daha sonra Ali Oğulları’nı öldürmekten, zindana atıp işkence yapmaktan ve mallarını gasp etmekten bir an bile geri durmadı. Başta İmam Cafer Sadık (a.s) olmak üzere bu soyun ileri gelenlerinin çoğunu öldürdü.
Kan dökücü, hilekâr, aşırı kıskanç, cimri, hırslı ve vefasız bir kişiydi. Onun, ömür boyu zahmetlere katlanarak hilafet makamına ulaştıran Ebu Müslim’e karşı tarihe darbımesel (atasözü) olarak geçmiştir.
İmam Kâzım (a.s) değerli babası şehit edildiğinde, yirmi yaşındaydı. Otuz yaşına kadar Mansur’un ıstırap, korku ve vahşet saçan hükümetine karşı mücadele ederken, bir yandan da taraftarlarına çekidüzen veriyor, onların işleriyle ilgileniyordu.
Mansur hicî 158 yılında ölünce, hükümete oğlu Mehdi geçti. Abbasî halifesi Mehdi’nin siyaseti, halkı aldatmak ve hilekârlık üzerine kurulmuştu.
Çoğunu İmam Kâzım’ın Şiîlerinin oluşturduğu ve babası Mansur tarafından hapse atılan siyasi tutukluların az bir grubu dışında hepsini serbest bırakarak el konulan mallarını onlara geri verdi. Fakat sürekli onları gözaltında bulunduruyor ve kalbinden onlara karşı büyük bir düşmanlık besliyordu. Hatta şiirlerinde Alevîleri kötüleyen (Ali Oğulları) şairlere büyük bağışlar veriyordu. Örneğin bir defasında Beşşar b. Burd’e yetmiş bin dirhem ve Mervan b. Ebu Hafs’a yüz bin dirhem verdi.
Şarap içme, ayyaşlık yapma ve zamparalık konusunda bir hayli rahattı. Oğlu Harun’un düğünde elli milyon dirhem harcamıştı. Müslümanlara ait olan beytülmalı har vurup harman savurmakta da üstüne yoktu. (Hayatu’l-İmam, c.1, s.439-445)
Mehdi’nin hükümeti döneminde İmam’ın (a.s) şöhreti her tarafa yayıldı; fazilet, takva, bilgi ve önderlik semasında dolunay gibi parladığı için insanlar gruplar hâlinde gizlice gelerek o ezelî feyiz kaynağından manevî susuzluklarını gideriyorlardı.
Mehdi’nin casusları tüm bu olup bitenleri ona bildiriyorlardı. Mehdi, hilafetinin tehlikeye girmesinden endişelendiği için İmam’ı (a.s) Medine’den Bağdat’a getirerek zindana atmalarını emretti.
Ebu Halid Zubaleî şöyle naklediyor:
Bu emir üzerine İmam’ı (a.s) getirmek için Medine’ye giden hükümet görevlileri dönüşte, onunla birlikte Zubale’de benim evime misafir oldular.
İmam küçük bir fırsatı değerlendirerek, Mehdi’nin adamlarının fark etmeyecekleri şekilde, bana kendisi için bir şeyler satın almamı emretti. Ben çok üzgündüm. İmam’a: “Bu kan dökücü adama gitmenizden dolayı başına bir bela gelmesinden endişeleniyorum.” diye arz ettim. İmam (a.s): “Benim ondan bir korkum yoktur; sen falan gün, filan yerde beni bekle.” buyurdu.
Nihayet İmam Bağdat’a gitti; ben de ıstırap içerisinde o günün gelip çatması için günleri sayıyordum. İmam’ın buyurduğu gün gelip yetişince hemen koşup belirttiği yere gittim. Çok ıstıraplıydım; en küçük bir sesle yerimden sıçrıyor ve üzerlik gibi bekleyiş ateşinde yanıyordum. Artık yavaş yavaş ufuk kızıl renge bürünüyor ve güneş gece zindanına düşüyordu. Ansızın uzakta bir karartının belirdiğini gördüm. İçimden uçup ona doğru koşmak geçiyordu. Fakat karartının İmam olmamasından ve sırrımın faş olmasından endişeleniyordum.
Yerimde kaldım. İmam yaklaştı; bir katıra binmiş geliyordu. Mübarek keskin gözleri bana ilişince: “Ey Ebu Halid! Şüphe etme.” buyurdu ve sonra şöyle devam etti: “İleride beni bir kez daha Bağdat’a götürecekler; işte o zaman artık geri dönmeyeceğim.”
Ne yazık ki İmam’ın buyurduğu gibi oldu. (Biharu’l-Envar, c.48, s.71-72. Ayrıca bkz. İ’lamu’l-Vera Taberî, İlmiyye İslamiyye basımı, s.295, biraz farkla)
Evet, bu defa Mehdi, İmam’ı (a.s) Bağdat’a getirip zindana atınca, rüyada Ali b. Ebu Talib’in (a.s) kendisine hitaben şu ayeti okuduğunu gördü:
Demek işbaşına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, rahimleri (akrabalık bağlarını) koparacaksınız, öyle mi? (Muhammed Suresi, 22)
Rabi diyor ki:
Gece yarısı Mehdi beni çağırmak üzere gönderdi. Korkarak hemen yanına koştum. Oraya vardığımda, Mehdi’nin: “Demek işbaşına gelecek olursanız…” ayetini okumakta olduğunu gördüm
Beni görünce, “Git Musa b. Cafer’i zindandan çıkar, benim yanıma getir.” dedi. Ben gidip İmam’ı getirdim. Mehdi yerinden kalktı ve İmam’ın yüzünü öperek yanına oturttu; sonra gördüğü rüyayı anlatmaya başladı.
Ardından İmam’ı (a.s) derhal Medine’ye götürmelerini emretti.
Rabi devamla diyor ki:
Ben bunun üzerine, bir engel çıkmasından endişelenerek o gece İmam’ın yol hazırlıklarını yaptım ve İmam sabahın erken saatlerinde Medine’ye doğru hareket etti. (Tarih-i Bağdad, c.13, s.30-31)
İmam Musa Kâzım (a.s) Medin’de Abbasî sarayının sıkı baskısına rağmen halkı irşat etmek, eğitim ve öğretim vermekle meşguldü. Hicrî 169 yılında Mehdi’nin ölmesi sonucu saltanat tahtına oğlu Hâdi oturuncaya kadar bu baskı devam etti.
Ancak Hâdî, babasının tersine açık bir şekilde Ali Oğullarına karşı kötü davranıyordu. Hatta babasının onlara vermiş olduğu maaşı bile kesmişti.
Onun için en utanç verici leke, acı Fahh olayına neden oluşudur.
Fahh Olayı
Medine Alevîlerinden Hüseyin b. Ali, Abbasî yönetiminden ve onların bitmek bilmeyen zulümlerinden gına gelmişti. İmam Musa Kâzım’ın rızasını alarak (Makatilu’t-Talibiyyin, s.447) Halife Hâdî’ye karşı kıyam edip yaklaşık üç yüz kişiyle Medine’den Mekke’ye doğru hareket etti.
Derken Hâdî’nin ordusu fahh adı verilen bir bölgede hepsini kuşatarak hepsini öldürdüler ve böylece Kerbela faciasına benzer bir facia onların da başına geldi.
Şehitlerin başlarını bedenlerinden ayırarak Medine’ye getirdiler ve içlerinde İmam Kâzım’ın (a.s) da bulunduğu Ali Oğulları’ndan bir grubun olduğu mecliste sergilediler. Bu manzara karşısında hiç kimseden bir ses çıkmadı. Ancak İmam Musa Kâzım (a.s), Fahh kıyamının önderi Hüseyin b. Ali’nin başını görünce şöyle buyurdu:
“İnna lillah ve inna ileyhi raciun (Biz Allah’tanız ve O’na dönücüleriz).”
Vallahi Müslüman ve dürüst bir kişi olduğu hâlde şehit edildi. Çok oruç tutar, geceyi çokça ibadetle geçirir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırdı. Ailesinde onun gibi biri yoktu. (Makatilu’t-Talibiyyin, Mısır baskısı, s.453)
Hâdi, siyasî ahlak dışında, kişisel özellikler bakımından da sapık, şarap içen, zevk-u sefa düşkünü biriydi.
Bir defasında Yusuf Saykal’a güzel sesle okuduğu birkaç beyitlik şiir için, bir deve yükü kadar dirhem ve dinar vermişti. (Tarih-i Taberî, c.10, s.592, Liden basımı) İbn Dab adında biri şöyle diyor:
Bir gün Hâdi’nin yanına gittiğimde şarap içmekten ve uykusuzluktan dolayı gözlerinin kızardığını gördüm. Benden, şarap hakkında bir kıssa istedi; ben de şiir kalıbında bir şeyler söyledim. Hâdi okuduğum şiirleri yazdı ve bana kırk bin dirhem verdi. (Tarih-i Taberî, c.10, s.593, Liden basımı)
Meşhur bir Arap müzik bilimcisi İshak Mevsılî: “Hâdi yaşasaydı, evlerimizin duvarını altınla yapmamız gerekecekti.” diyor. (Hayatu’l-İmam, c.1, s.458)
Hâdi, hicrî 170 yılında öldü ve ondan sonra İslam padişahlığına Harun geçti. (Tarih-i Yakubî, c.2, s.407, Beyrut basımı)
O zaman İmam Musa Kâzım (a.s) kırk iki yaşındaydı.
Harun’un dönemi, Abbasîlerin güç, kudret, yağmalama ve zorbalıkların zirvesiydi.
Harun, biat merasimi bittikten sonra, İranlı Yahya Bermekî’yi vezir seçti ve bütün işler, atamalar, azletmeler konusunda ona tam yetki verdi. O zamanın geleneğine göre bu yetkiyi desteklemek için de kendi yüzüğünü ona verdi. (Tarih-i Taberî, c.10, s.603) Kendisi de beytülmali şarap içmek, zamparalık yapmak, mücevherler satın alıp har vurup harman savurmak ve zevk-u sefa sürmek için sorumsuzca zayi etmekle meşguldü.
İki veya dört yaşındaki bir koyunun bir dirheme satıldığı o dönemde beytülmal geliri beş yüz milyon iki yüz kırk bin dirhemdi. Hayatu’l-İmam, c.2 s.29) O, bu büyük geliri harcamaya koyuldu. Okuduğu bir methiye karşısında Eşça adında bir şaire bir milyon dirhem verdi. (Hayatu’l-İmam, c.2, s.39). Şair Ebu’l Atahiye’ye ve müzisyen Musulî’ye bir kaç beyit şiir ve birazcık saz çalıp şarkı söylemelerine karşı yüz bin dirhem ve yüz takım elbise verdi. (Hayatu’l-İmam, c.2, s.32)
Harun’un sarayında çok güzel sesli ve çalgıcı kadınlar toplanmıştı. Ayrıca o zamanın çeşitli saz ve çalgı aletleri de vardı orada. (Hayatu’l-İmam, c.2, s.62) Harun mücevherlere çok ilgi duyardı; bir defasında bir yüzük satın almak için yüz bin dinar ödedi. (el-İmamet ve’s-Siyase, c.2)
Mutfağının günlük masrafı on bin dirhemdi ve bazen onun için otuz çeşit yemek hazırlanıyordu. (Hayatu’l-İmam, c.2, s.39)
Harun bir gün deve etinden bir yemek getirmelerini istedi. Yemek gelince Cafer Bermekî şöyle dedi:
-Halifemiz kendisine getirilen bu yemeğin kaç paraya mal olduğunu biliyorlar mı?
-Üç dirhem
-Hayır vallahi, şimdiye kadar dört bin dirhem harcanmıştır bunun için. Çünkü Halife ansızın deve eti isterse, hazır olsun diye bir süredir her gün bir deve kesiyorlardı. (Hayatu’l-İmam, c.2, s.40)
Harun kumar oynadığı gibi bolca şarap da içiyordu. Hatta bazen bu işi meclisinde hazır olan insanlarla birlikte yapıyordu. (Hayatu’l-İmam, c.2, s.70) Bütün bunlara rağmen halkı aldatmak için gösteriş olarak bazı İslâmî şiarları da yapmaktan geri kalmıyordu. Hacca gidiyor ve bazen bazı vaazlarda kendisine vaaz ve nasihat etmesini söyleyip, ardından ağlıyordu.
İmam Musa Kâzım’ın (a.s) Tutumları
Harun, Ali Oğulları’nın Abbasî hükümeti karşısında sert direniş göstermelerinden çok rahatsız oluyordu. Bu yüzden, mümkün olan her yolla onları ezmeye veya toplumda küçük düşürmeye çalışıyordu. Vicdanlarını satmış saray şairlerine, Ali Oğulların’ı hicvetmeleri için büyük paralar veriyordu. Örneğin, Mansur Nemirî’yi Ali Oğullarını hicvetmek için okuduğu bir kasideye karşılık istediği her şeyi alsın diye beytülmal hazinesine götürmelerini emretti. (Hayatu’l-İmam, c.2, s.72)
Bütün Bağdat Alevîlerini Medine’ye sürgün etti; onlardan büyük bir grubunu kılıçla veya zehirleterek öldürdü. (Mekatilu’t-Talibiyyin, s.463-497)
Hatta halkın İmam Hüseyin’in (a.s) mezarını ziyaret etmelerinden bile rahatsızlık duyuyordu; onun için mezarı ve etraftaki evleri yıkmalarını ve o temiz mezarın yanı başında yeşeren sedir ağacını kesmelerini emretti. Hâlbuki daha önce Resulullah (s.a.a) üç defa: “Allah, sedir ağacını kesene lanet etsin!” buyurmuştu. (el-Emali, Şeyh Tusî, s.206, taş basımı)
Şüphesiz İmam Musa Kâzım (a.s), İslâm ile hiç bir ilgisi olmayan böylesine zalim, fasık bir kişinin ve babalarının hükümetine razı olmazdı. İşte bu nedenle Fahh kıyamına rıza gösteriyor ve yine bu nedenle Şiîleriyle sürekli gizlice bağlantı kuruyor, zamanın zalim hükümeti karşısında her birinin konum ve tutumunun nasıl olması gerektiğini belirtiyordu. Örneğin, bir defasında ashabından Savfan b. Mehran’a şöyle buyurdu:
– Sen, develerini Harun’a kiraya vermeni saymazsak, her açıdan iyi bir kişisin.
Savfan dedi ki:
– Ben onları hac yolculuğu için kiraya veriyorum ve kendim de develerle birlikte gitmiyorum.
İmam (a.s) buyurdu ki:
– Bu nedenle, içinden, develerinin zayi olmamasını ve senin kiranı vermesi için Harun’un en azından Mekke’den dönünceye kadar sağ kalmasını istemiyor musun?
Savfan dedi ki:
– İstiyorum.
İmam (a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu:
– Kim zalimlerin sağ kalmasını isterse, o da onlardan sayılır. (Rical-i Keşşî, s.440-441. İmam’ın değerli babası İmam Cafer Sadık (a.s) da Yunus b. Yakub’a: “Onlara camii inşa etmek konusunda bile yardım etme.” buyuruyor. Vesailu’ş-Şia, c.12, s.120-130.)
Bazı durumlarda kimilerine Harun’un sistemindeki makamlarını korumalarını emretmişse de, siyasî açıdan böyle uygun gördüğü içindi. Bazen o vahşet, terör ve baskı hükümetinde varlıkları Şiîleri için yararlı olabilecek bazı kişileri görevlendiriyor; aynı zamanda, onlar vasıtasıyla da hükümetin Alevîlere karşı hazırladığı bazı plânlardan da haberdar oluyordu. Öyle ki Ali b. Yaktin, Harun’un sarayındaki makamından istifa etmek istediği zaman İmam Kâzım (a.s) buna izin vermedi.
İmam (a.s) hiçbir şekilde, hatta onların elinde tutsak olduğu zamanlarda bile bu zalimlerle uzlaşmaya yanaşmıyordu:
İmam (a.s) zindan da tutuklu olduğu bir gün Harun, Yahya b. Halid’i zindana göndererek: “Musa b. Cafer af dileyecek olursa, onu serbest bırakırım.” dedi; fakat İmam (a.s) bunu kabul etmedi. (el-Gaybet, Şeyh Tusî, taş basımı, s.21)
İmam Musa Kâzım (a.s) en kötü şartlarda, tutuklu olduğu zamanlarda da uzlaşmaya yanaşmayan, mücadeleci ve yiğit tavrını değiştirmeden direnişini sürdürüyordu.
Bir defasında zindandan Harun’a yazdığı mektuptaki sözlerine dikkat edilirse, ne kadar direnişçi bir ruh, ne denli hayranlık veren yiğitlik, ne denli görkemli inanç, ne muhteşem azim ve akide sahibi olduğu görülür:
…Hiçbir gün bana, senin huzur ve rahatlık içinde olman kadar zor geçmiyor. Ama ikimiz de sonu olmayan ve zalimlerin zarara uğrayacağı güne doğru yola koyulmuşuz; sen o güne dek öyle kal… (Tarih-i Bağdad, c.13, s.32)
Evet, işte bu yüzden Harun, İmam’ın (a.s) varlığına tahammül edemiyordu. Harun’un İmam Musa Kâzım’ı (a.s) sadece halkın gönlünde kurduğu tahttan dolayı kıskanarak zindana atmasına inanmak saflık olur.
O, emniyet görevlileri vasıtasıyla İmam’ın (a.s) Şiîleriyle kendisinin sürekli gizlice görüştüklerini öğrenmiş ve yine İmam’ın (a.s) zemini uygun gördüğü zaman şahsen kıyam ederek veya yarenlerinden birine kıyam emri vererek kendi hükümetini yıkacağını çok iyi biliyordu. Diğer taraftan böyle yorulmak bilmez bir ruha sahip olan İmam’ın (a.s) en küçük bir uzlaşma yoluna gitmeyeceğinin, birkaç gün görünüşte elini elinin üzerine koymasının susmak değil, aksine darbe indirmek için uygun bir yer kollamak amacıyla taktik gereği yapılan bir bekleme olduğunun farkındaydı.
Bu nedenle erken davranarak son derece aldatıcı bir şekilde ve arsızlıkla Resulullah’ın (s.a.a) mezarını yanı başında durarak hilafeti gasp etmesinden, yaptığı zulümlerden, halkın malını yağmalayıp yemesi ve hilafet düzenini saltanata dönüştürmesinden utanmadan İmam’a hitaben şöyle diyor:
Ya Resulullah! Oğlun Musa b. Cafer hakkında almış olduğum karardan dolayı özür diliyorum. Ben kalben onu zindana atmak istemiyorum; fakat senin ümmetin arasında savaş çıkıp kan dökülmesinden endişelendiğim için bunu yapmak zorundayım!
Sonra da, Resulullah’ın (s.a.a) mezarının yanı başında ibadetle meşgul olan İmam’ı (a.s) tutuklayarak Basra’ya götürüp zindana atmalarını emretti.
İmam Musa Kâzım (a.s) Basra valisi İsa b. Cafer’in zindanında bir yıl kaldı. Bu süre zarfında İmam’ın seçkin özellikleri onun üzerinde müthiş bir etki bıraktı. Bundan dolayı Harun’a: “İmam’ı benden alın; aksi takdirde onu serbest bırakacağım.” şeklinde bir mektup yazdı.
Bunun üzerine Harun’un emriyle İmam’ı (a.s) Bağdat’a götürüp Fazl b. Rabi’nin yanında zindana attılar. Ondan sonra bir süre Fazl b. Yahya’ya teslim edildi; sonra da Sindi b. Şahik’in zindanına intikal edildi.
İmam’ın bu şekilde sık intikal ettirilişinin nedeni şuydu: Harun her defasında zindancılardan İmam’ı (a.s) ortadan kaldırmalarını istiyor ama hiçbiri buna yanaşmıyor ve kabul etmiyordu. Nihayet son zindancı, yani Sindi b. Şahik, Harun’un emriyle İmam’ı zehirledi ve İmam (a.s) şehit olmadan önce Şiîlerin ileri gelenlerinden bir grubu toplayarak onlardan İmam Musa Kâzım’a (a.s) bir suikastta bulunulmadığına ve zindanda kendi eceliyle öldüğüne tanıklık etmelerini istedi. Sindi b. Şahik bu hileyle Abbasî hükümetini İmam’a (a.s) karşı işledikleri cinayetten temize çıkarmayı ve aynı zamanda İmam’ın (a.s) taraftarlarının muhtemel ayaklanmasını önlemeyi amaçlıyordu. (el-Gaybet, Şeyh Tusî, s.22-25, taş basımı)
Fakat İmam’ın (a.s) uzak görüşlülüğü onları rezil etti. Şahitler gelip İmam’ı görünce, İmam zehrin şiddetine, bedeninin zayıf ve durumunun çok kötü olmasına rağmen şahitlere şöyle buyurdu:
Beni dokuz tane hurmayla zehirlediler; yarın bedenim yeşile dönecek ve ertesi gün dünyadan göçeceğim. (Uyun-u Ahbari’r-Rıza, c.1, s.97)
Nihayet o yüce İmam’ın (a.s) buyurduğu gibi de oldu.
İki gün sonra, hicrî 183 yılı recep ayının 25’inci (Usul-u Kafî, c.1, s.486; Envaru’l-Behiyye, s.97) günü gökyüzü mateme büründü. Yeryüzü, bütün müminler, özellikle de gerçek önderlerini kaybeden Şiîler bu acı dolaydan yas tuttular.
Münazara ve İlmî Tartışmaları
Yüce Ehlibeyt (a.s) İmamları (a.s) ilahî ilimleriyle kendilrinden sorulan her soruya doğru, tam ve soran kişinin anlayacağı şekilde cevap verirlerdi. Onlarla ilmî tartışmaya giren herkes, düşmanları da dâhil onların karşısında kendi acizliklerini; o yüce kişilerin ise geniş, kapsamlı ve üstün ilimlerini itiraf etmek zorunda kalırdı.
Bir gün Harun Reşid, İmam’ı (a.s) Medine’den Bağdat’a getirerek onunla tartışmaya oturdu:
Harun:
-Size, bir süredir zihnimde dolaşıp duran ve şimdiye kadar hiç kimseye sormadığım bazı soruları sormak istiyorum. Bana, sizin hiçbir zaman yalan söylemediğinizi söylediler; o hâlde bana doğru cevap verin!
İmam (a.s)
– Eğer açıklama konusunda serbest isem, sorunuzu bildiğim kadarıyla sizi anlatırım.
– Görüşünüzü açıklama konusunda serbestsiniz. İstediğiniz şeyi söyleyebilirsiniz. Benim ilk sorum şu: Biz ve siz bir ağacın gövdesinden olduğumuz hâlde neden siz ve diğer insanlar, Ebu Talib Oğulları’nın, Abbas Oğulları’ndan üstün olduğuna inanıyorsunuz? Hâlbuki Abbas ve Ebu Talib ikisi de Peygamber’in amcalarıydı ve peygamber’le akrabalık açısından hiçbir farkları yoktu.
İmam (a.s):
– Biz Peygamber’e sizden daha yakınız.
– Nasıl?
– Çünkü babamız Ebu Talib, Resul-i Ekrem’in (s.a.a) babasıyla bir anne ve babadandırlar; fakat Abbas, Peygamber’in babasının üvey kardeşiydi (sadece anne tarafından kardeşlerdi).
– Diğer bir sorum ise şudur: Neden siz, Peygamber’den miras aldığınızı iddia ediyorsunuz? Oysa Resulullah (s.a.a) vefat edince, amcası Abbas (bizim babamız) hayattaydı; fakat diğer amcası olan Ebu Talib (sizin babanız) ölmüştü ve açıktır ki, amca hayatta oldukça, miras amcaoğluna ulaşmaz?
– Görüşümü açıklamada serbest miyim?
– Konuşmamızın başında serbestsiniz demiştim.
– İmam Ali b. Ebu Talib (a.s) şöyle buyuruyor: “Çocuk olduğu zaman anne, baba, karı ve kocadan başkası miras alamaz; insanın çocuğu olduğu zaman ku’ân’da da, rivayetlerde de amcanın miras aldığı belirtilmemiştir.” O hâlde amcayı baba gibi bilenler, bunu kendilerinden söylüyorlar ve sözlerinin bir dayanağı yoktur. (Dolayısıyla Resulullah’ın kızı hz. Zehra (s.a) oldukça amcası Abbas miras alamaz.)
Ayrıca, Resulullah’ın Ali hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ali sizin en üstün hüküm veren kadınızdır.” ve yine Ömer b. Hattab’dan şöyle nakledilmiştir: “Ali hüküm verenlerin en üstünüdür.”
Ve bu cümle Ali için ispatlanmış olan kapsamlı bir sözdür; çünkü Resulullah’ın (s.a.a), ashabını kendileriyle övdüğü Kur’ân ilmi, ahkâm ilmi, mutlak ilim gibi ilimlerin tümü ve hükümler, İslâm yargısının manası ve mefhumunda bir araya toplanmıştır. Dolayısıyla, “Ali hüküm vermede herkesten üstündür.” dediğimiz zaman, onun bütün ilimlerde diğerlerinden üstün olduğunu kastetmiş oluyoruz.
O hâlde, Ali’nin: “Kişinin çocuğu olduğu zaman amcası ondan miras alamaz.” şeklindeki buyruğu bir delildir, onu kabul etmemiz gerekir. Ali: “Amca, baba hükmündedir.” dememiştir; zira Resulullah’ın buyruğu gereğince ali din hükümlerini diğerlerinden daha iyi biliyor.
– Diğer bir sorum da şudur: Neden halkın sizi Resulullah’a nispet vererek size: “Resulullah’ın çocukları” demesine izin veriyorsunuz? Hâlbuki sizler Ali’nin çocuklarısınız; çünkü herkes kendi babasına tâbidir (annesine değil); Resulullah ise sizin annenizin babasıdır.
– Eğer Resulullah hayatta olsaydı ve senin kızını isteseydi, kızını ona verir miydin?
– Subhanallah! Neden vermeyeyim? Hatta bu durumda bütün Araplara, Acemlere ve Kurey’şe karşı övünürdüm bile.
– Fakat peygamber dirilseydi, benim kızımı istemezdi ve ben de kızımı ona veremezdim.
– Neden?
– Çünkü (anne tarafından olsa bile) o benim babamdır; fakat senin baban değildir. (Öyleyse ben Resulullah’ın (s.a.a) çocuğu olduğumu söyleyebilirim.)
– O hâlde neden siz kendinizi Resulullah’ın zürriyeti (soyu) sayıyorsunuz? Hâlbuki zürriyet kızdan değil, oğuldan sürer gider.
– Beni bu soruyu cevaplamaktan muaf tut.
– Hayır, cevap vermek ve Kur’an’dan da delil getirmek zorundasınız.
– İmam (a.s):
– “…Ve onun soyundan Davud’a, Süleymana, Eyyub’a, Yusuf’a, Musa’ya ve Harun’a da yol göstermiştik. biz güzel davrananları böyle ödüllendiririz. Zekeriya’ya, Yahya’ya, İsa’ya, ve İlyas’a da (yol göstermiştik). (En’âm Suresi, 84)
Şimdi bu soruma cevap verin: Bu ayette İsa, İbrahim’in soyu sayılmıştır. Acaba İsa baba tarafından mı İbrahim’e mensuptur, anne tarafından mı?
– Kur’an’ın apaçık nassında da vurgulandığı gibi İsa’nın babası yoktu.
– O annesi tarafından onun soyu sayılmıştır; biz de annemiz Fatıma (s.a) tarafından Peygamber’in soyundan olduğumuzu söylemekteyiz. Bu konuda başka bir ayet de okuyayım mı?
– Okuyun!
– Mubahele (lanetleşme) ayetini okuyacağım: Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa, de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden lanetleşelim de, Allah’ın laneti Yalancıların üzerine dileyelim!” (Âl-i İmrân Suresi, 61)
Hiç kimse Resulullah’ın Necran Hristiyanlarıyla mubahele etmeye giderken kendisiyle birlikte Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’den başkasını gçtürdüğünü iddia etmemiştir. O hâlde bu ayetteki “Oğullarımız” kelimesinden maksat Hasan ve Hüseyin’dir. Oysa onların nesepleri anne tarafından Peygambere ulaşmaktaydı ve Resulullah’ın (s.a.a) kızının çocuklarıydılar.
Harun:
– Bizden bir şey istemiyor musunuz?
İmam (a.s):
– Hayır, evime dönmek istiyorum.
– Bu konuda düşünmem gerek… (Uyun-u Ahbari’r-Rıza, c.1, s.81, Kum basımı; ihticac, Tabersî, Necef, Taş baskısı, s.211-213; Biharu’l-Envar, c.48, s.125-129)
İbadeti
İmam Musa Kâzım’ın (a.s) Allah Teala’yı özel tanıyışı, Rabbiyle manevî ünsiyeti ve tertemiz Ehlibeyt İmamları’na (a.s) has olan zatî nuranîliği; bütün bunların hepsi onu sıcak bir ibadete ve Allah Teala’yla âşıkane bir raz-u niyaza sevk ediyordu.
İmam (a.s) ibadeti, Allah Teala’nın Kur’an-ı Kerim’de yaratılışın hedefi olarak tanıttığı gibi biliyor ve toplumsal işleri bittiğinde hiçbir şeyi ibadetle eşit tutmuyordu. Harun’un emriyle zindana atıldığı zaman şöyle buyuruyordu:
Allah’ım! Uzun bir zamandan beridir sana ibadet etmem için bana boş zaman sağlamanı diliyordum. Şimdi duamı kabul ettin; o hâlde bundan dolayı sana hamd olsun. (Hayatu’l-İmam, c.1, s.140; el-İrşad, Şeyh Mufid, s.281, az farkla)
Bu sözler, İmam’ın (a.s) zindana düşmeden önce toplumsal işlerle ne kadar çok meşgul olduğunu da göstermektedir aslında.
***
İmam (a.s), Rabi’nin zindanında olduğu dönemlerde, Harun bazen zindanın içini görebileceği dama çıkar ve zindana bakardı. Her defasında elbise gibi bir şeyin zindanın bir köşesine düştüğünü, yerinden hiç hareket etmediğini görürdü. Bir defasında: “O elbise kimindir?” diye sorduğunda, Rabi: “Elbise değil. Zamanın büyük bir bölümünü secdede ve Allah’a ibadette geçiren Musa b. Cafer’dir o.” dedi.
Bunun üzerine Harun: “Gerçekten o Haşimoğulları’nın çok ibadet eden kişilerinden biridir.” dedi.
Rabi: “O hâlde neden zindanda o kadar baskı yapmalarını emrediyorsun?” diye sorunca, Harun: “Heyhat; bundan başka bir çarem yok benim.” şeklinde karşılık verdi. (Hayatu’l-İmam Musa b. Cafer, c.1, s.140; el-irşad, Şeyh Mufid, s.281, az farkla)
Bir defasında, Harun ay parçası gibi güzel bir cariyeyi İmam’a (a.s) hizmetçi olarak gönderdi. Fakat içinden de, İmam ona eğilim gösterecek olursa, bunu ona karşı bir propaganda malzemesi olarak kullanmayı tasarlıyordu. İmam (a.s) cariyeyi getiren kişiye: “Siz bu hediyelerle ümitlenip onlarla övünüp duruyorsunuz. Hâlbuki bu hediyeye ve benzeri şeylere hiç ihtiyacım yok benim.” buyurdu. Harun bu söze öfkelenerek adama: “Cariyeyi zindana götür ve İmam’a: ‘Biz seni kendi rızanla zindana atmadık.’ de.” dedi. (Yani bu cariyenin zindanda kalması da senin rızana bağlı değildir.)
Çok geçmeden cariyeyle İmam’ın (a.s) durumunu gözetlemek için görevlendirilen Harun’un casusları, cariyenin vaktinin çoğunu secde hâlinde geçirdiğini haber verdiler. Harun: “Vallahi Musa b. Cafer onu büyülemiştir.” dedi.
Sonra cariyeyi çağırıp durumu ondan sordu. Cariyenin ağzından İmam’ı (a.s) öven sözlerden başka bir şey çıkmadı. Harun, görevlisine cariyeyi kendi yanında tutmasını ve bu olaydan kimseye bir şey söylememesini istedi. Cariye, İmam’ın (a.s) şehadetinden bir kaç gün önce ölünceye kadar sürekli ibadet hâlindeydi. (Menakıb, İbn Şehraşub, Kum baskısı, c.4, s.297, biz özetle naklettik.)
***
İmam (a.s) şu duayı çok okuyordu:
Allahumme innî es’eluke’r-rahete inde’l-mevt ve’l-afve inde’l-hisab.
Allah’ım! Ben ölüm anından senden rahatlık ve hesap anında ise bağışlanma diliyorum. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.277)
***
Çok güzel Kur’ân okurdu; sesini duyan herkes ağlardı; Medine halkı ona “Zeynu’l-Muteheccidin” (teheccüd edenlerin/geceyi ibadetle geçirenlerin ziyneti) lakabını vermişlerdi. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.279)
İmam’ın (a.s) Hilmi, Affediciliği ve Sabrı
İmam Musa Kâzım’ın (a.s) eşsiz hilmi, sabrı ve affı başkaları için bir örnektir.
İmam’ın isminden sonra “Kâzım” lakabının yer alması, onun bu özelliğini göstermekte, öfkesini yenip af ve sabrını ortaya koymaktadır.
Abbasîler, İslâm ülkesinin dört bir yanında baskılar kurarak halkın malını beytülmal diye alıyorlar, zevk-u sefa sürüyorlar ve onları har vurup harman savuruyorlardı. Bundan dolayı halkın genelinde fakirlik vardı ve her tarafı yoksulluk kaplamıştı. Halkın çoğunun kültür seviyesinin düşük olması, Abbasîlerin Alevî karşıtı propagandalarının revaçta olmasına ve saf insanların zihnini bulandırmasına yetiyordu. Bazıları cehaletleri yüzünden İmam’a (a.s) öfkeleniyordu. İmam, güzel ahlâkıyla onları teselli ediyor, edep ve metanetiyle de onları eğitiyordu.
Medine’de yaşayan ikinci Halife’nin çocuklarından biri İmam’a (a.s) eziyet ediyor ve bazen İmam’ı (a.s) gördüğünde çirkin sözler söyleyip hakarette bulunuyordu.
İmam’ın (a.s) yarenlerinden bazıları da onu ortadan kaldırmayı öneriyorlar, fakat İmam (a.s) sert bir şekilde onları bu işten alıkoyuyordu.
Bir gün İmam (a.s) onu Medine dışındaki tarlasının yerini sordu. Sonra bir merkebe binerek oraya gitti. Adamın tarlada olduğunu görünce, merkebiyle birlikte tarlaya girdi. Adam bunu görünce: “Ekinlerimi ezme!” diye bağırmaya başladı. Fakat İmam (a.s) onun bağırmasını önemsemeyerek bineğinin üzerinde onun yanına gitti. (Bu iş o adamı yola getirmek için yapıldığından, İmam’a (a.s) göre caiz ve hatta yapılması gerekli bir şeydi.) Adamın yanına varınca, merkebinden inerek güler yüzle ve saygılı bir şekilde ona şöyle sordu:
– Bu tarla için ne kadar harcadın?
Adam:
– yüz dinar.
İmam (a.s):
– Ne kadar kâr edeceğini sanıyorsun?
Adam:
– Gaybı bilmem ben.
İmam (a.s):
– Ne kadar kazanmayı umuyorsun, dedim.
Adam:
– İki yüz dinar.
İmam (a.s) ona üç yüz dinar verdi ve şöyle buyurdu:
– Ziraatın de senin olsun; Allah umduğun şeye ulaştıracaktır seni.
Adam yerinden kalkarak İmam’ın (a.s) başını öpüp kendisinin kusurunu ve yaptığı hakaretleri affetmesini istedi. İmam (a.s) tebessüm ederek geri döndü.
Ertesi gün, adam mescitte oturduğu sırada İmam (a.s) içeri girdi.
Adam İmam’ı (a.s) görür görmez şöyle dedi:
– Allah risaletini kime vereceğini daha iyi bilir. (İmam Musa b. Cafer’in gerçekten İmamete lâyık olduğuna işaret etmek istiyordu.)
Bunun üzerine arkadaşları hayretle:
– Olay nedir; daha önce onun hakkında kötü şeyler söylüyordun? dediler.
Adam yine İmam’ın (a.s) hakkında dua edince, arkadaşları onunla kavga etmeye başladılar.
Bunun üzerine İmam (a.s), daha önce o adamı öldürmeyi düşünen yarenlerine şöyle buyurdu:
Hangisi daha güzel; sizin yapmak istediğiniz mi, yoksa benim davranışımla onu yola getirmem mi? (Tarih-i Bağdad, c.13, s.28; el-İrşad, Şeyh Mufid, s.278)
İmam Kâzım’ın (a.s) Cömertliği
İmam Musa Kâzım (a.s) dünyaya hedef olarak bakmıyordu. Bir mal elde edecek olsaydı, onunla bir hizmette bulunup perişan bir kişiyi yatıştırmak, bir açı doyurmak, bir çıplağı giydirmek isterdi.
Muhammed b. Abdullah el-Bekrî şöyle diyor:
Malî bakımdan çok kötü bir duruma düşmüştüm. Bir miktar borç para bulmak için Medine’ye girdim. Fakat hangi kapıyı çaldıysam, borç para bulamadım. Çok yorulmuştum. İçimden Ebu’l-Hasan Musa b. Cafer’in (a.s) huzuruna gidip durumumu ona anlatayım, dedim. Sora sora İmam’ın Medine etrafındaki köylerin birinde, bir tarlada çalışırken buldum. İmam (a.s) beni ağırlamak için yanıma gelip benimle yemek yedi.
Yemekten sonra: “Benimle bir işin mi vardı?” diye sordu. Ben durumu anlattım kendisine. İmam (a.s) yerinden kalkarak tarlanın bir köşesindeki bir odaya gitti; bir süre sonra üç yüz dinar altın getirip bana verdi. Ben isteğime ulaştıktan sonra merkebime binerek geri döndüm. (Tarih-i Bağdad, c.13, s.28)
Yaşı doksanı bulan İsa b. Muhammed şöyle diyor:
Bir yıl kavun, salata ve kabak ekmiştim. Toplama zamanı yaklaşınca, çekirgeler bütün mahsulümü yok etti ve ben bu nedenle yüz yirmi dinar zarar ettim. O günlerde Hz. İmam Musa Kâzım -a.s- sanki bütün Şiîlerin tek tek durumunu gözetiyormuş gibi benim yanıma geldi. Selâm vererek durumumu sordu; Ben: “Siz bereketli bir kişisiniz; tarlama gelip dua edin.” dedim. İmam (a.s) gelerek dua etti ve sonra şöyle buyurdu:
Resulullah’tan şöyle rivayet edilir: “Zarara uğrayan mal ve mülkünüzden geriye kalana yapışın.”
Ben o tarlayı suladım ve Allah Teala öyle bir bereket verdi ve öyle bir mahsul verdi ki, onları on bine sattım. (Tarih-i Bağdad, c.13, s.29)
İmam Kâzım’ın İmametinin İncelenmesi
İmamlarımız, İmam’ı; ilmî, dinî ve siyasî mercii insanlara tanıtırken, bunu siyasî bakımdan istismar etmek isteyenlerin bir dayanakları olmasın diye ve yine gerçek Şiîlerin hakiki imam ve önderi tanımaları için her zaman kendilerinden sonraki İmamın ismini apaçık bir şekilde söylerlerdi.
İşte bu nedenle İmam Musa Kâzım (a.s) hakkında da, saygıdeğer babası açıklama yapmış, Abbasîlerin zulüm ve baskı temelleri üzerine kurulan hükümetinin nefes aldırmaz baskılarına rağmen birçok yerde kendisinden sonra İmam Musa Kâzım’ın İmam olduğunu apaçık beyan etmiştir. Bu sözlerden birkaçını örnek olarak aşağıya alıyoruz:
1- Ali b. Cafer (a.s) şöyle diyor: Babam İmam Cafer Sadık (a.s), özel ashabından bir gruba şöyle dedi:
Oğlum Musa hakkındaki tavsiyemi kabul edin; çünkü o, bütün çocuklarımdan ve benden geri kalan herkesten üstündür. O benden sonra halife ve Allah’ın bütün kullarına hücceti olacaktır. (İ’lamu’l-Verra, Tabersî, s.291, İlmiyye İslamiyye baskısı; İsbatu’l-Hudat, c.5, s.486)
2- Ömer b. Eban şöyle diyor: İmam Cafer Sadık (a.s), kendisinden sonraki imamları andı. Ben oğlu İsmail’in ismini zikrettim. Fakat İmam Şöyle buyurdu:
Hayır! Vallahi bu iş bizim elimizde değil; Allah’ın yetkisindedir. (Besairu’d-Derecat, s.471, yeni baskı; İsbatu’l-Hudat, c.5, s.484)
3- İmam Cafed Sadık’ın (a.s) en seçkin öğrencilerinden biri olan Zürare şöyle diyor: İmam’ın (a.s) huzuruna çıktım; o sırada sağ tarafında evlatlarının efendisi Musa’nın (a.s) ve karşısında ise bir cenazenin olduğunu -oğlu İsmail’in cenazesi- gördüm. “İmam (a.s) bana: “Ey Zürare! Git Davud Rıkkî, Hamran ve Ebu Basir’i buraya getir.” Buyurdu.
Ben gidip onları getirdim. Başkaları da gelince otuz kişi olduk ve oda ağzına kadar doldu.
İmam (a.s) Davud Rıkkiî’ye: “Cenazenin üzerindeki bez parçasını aç.” Buyurdu. Davud İmam’ın (a.s) emrini yerine getirdi. Daha sonra İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Ey Davud! Bak bakalım İsmail ölü mü, diri mi?”
Davud: “Ölmüştür efendim.” Dedi.
İmam (a.s) oradaki herkese cenazeyi gmsterdi ve herkes İsmail’in öldüğüne tanıklık etti.
Daha sonra şöyle buyurdu: “Allah şahit olsun (ki halkın yanılmaması için bu kadar çaba gösterdim).” Sonra İmam’ın (a.s) emri üzerine cenazeyi yıkayıp kâfur sürerek kefenlediler. Kefenledikten sonra yine Mufaddal’a: “Onun yüzünü aç.” Buyurdu.
Mufaddal İmam’ın (a.s) emrini yerine getirince: “Diri midir, yoksa ölmüş mü?” Diye sordu. Mufaddal: “Ölmüş.” Dedi. Yine ordaki herkesten aynı soruyu sordu; onlar da aynı cevabı verdiler. İmam (a.s) tekrar buyurdu:
Allah’ım! Sen şahit ol; fakat buna rağmen yine Allah’ın nurunu söndürmek isteyen bir grup İsmail’in İmam okduğunu söz konusu edecek.
Sonra oğlu Musa’ya işaret ederek şöyle buyurdu:
Bir grup istemese de, Allah kendi nurunu teyit edecektir.
İsmail’i defnettikten sonra İmam (a.s) oradakilerden: “Burada defnedilen kimdi?” Diye sordu. Onlarda: “İsmail’di.” Dediler. İmam (a.s) tekrar: “Allah’ım! Sen şahit ol.” Buyurdu. Sonra oğlu Musa’nın elinden tutarak şöyle buyurdu:
Allah yeryüzünü ve ondaki varlıkları teslim almaya (kıyamete) kadar bu oğlum hak üzeredir, hak da onunladır, hak ondadır. (Gaybet-i Numanî, taş baskısı, s.179; Biharu’l-Envar, c.48 s.21)
4- Mansur b. Hazim şöyle diyor:
İmam Cafer Sadık’a (a.s): “Anam-babam size feda olsun; her gün canlar ölmümle karşılaşmaktadır. Eğer sizin başınıza da böyle bir şey gelecek olsa, İmamımız kim olacak?” Diye sordum. İmam (a.s), elini oğlu Ebu’l-Hasan Musa’nın sağ omzuna koyarak: “Bana bir şey olacak olursa, bu oğlum sizin İmamınız olacaktır.” Buyurdu. İmam o zaman beş yaşındaydı ve İmam Cafer Sadık’ın (a.s) diğer oğlu Abdullah da -ki daha sonra bazıları onun İmamlığına inandılar- o mecliste bizimle birlikteydi.
5- Şeyh Mufid (r.a) şöyle diyor:
Mufaddal b. Ömer, Muaz b. Kesir, Abdurrahman b. Haccac, Feyz b. Muhtar, Yakub b. Sirac, Süleyman b. Halid ve Savfan el-Cemmal gibi İmam Cafer Sadık’ın (a.s) yarenlerinin ileri gelenlerinden bir grup ve uzamasın diye isimlerini saymadığımız diğerleri, İmam Musa Kâzım’ın (a.s) İmam Cafer Sadık’tan (a.s) sonra İmamet makamına geçmesi konusunu gündeme getirmişlerdi ve yine bu mevzu, fazilet ve takvalarında şüphe olmayan İmam Musa Kâzım’ın (a.s) kardeşlerinden İshak ve Ali’den de rivayet edilmiştir. (El-İrşad, Şeyh Mufid, s.270)
Bütün bu açıklama ve vurgularla Şia ve İmam Cafer Sadık’la (a.s), irtibat içerisinde olan kimseler, babası hayattayken ölen İsmail’in veya ismi Muhammed olan İsmail’in oğlunun ya da diğer oğlu Abdullah’ın değil, oğlu Ebu’l-Hasan Musa b. Cafer el-Kâzım’ın (a.s) İmam olduğunda şüphe etmemişlerdir. Bütün bunlara rağmen, İmam Cafer Sadık’ın (a.s) şehadetinden sonra bir grup, oğlu İsmail’in veya İsmail’in oğlunun veya Abdullah’ın İmam olduğuna inanarak kendileri için tayin edilen apaçık yoldan saptılar.
İmam’ın Öğrencileri ve İmam’dan Eğitim Alanlar
İmam Musa Kâzım’ın (a.s) ilim ve davranışları Resul-i Ekrem’in (s.a.a) ve tertemiz babalarının ilim ve amelinin yansımasıydı. Bütün ilim ve kemal susamışları, onun mektebinin kaynağından sususuzluklarını gideriyorlardı. İnsanları öyle yetiştiriyordu ki, onun mektebinden ders alanlar çok kısa bir zamanda ilim ve amelde çok yüce bir makama ulaşabiliyorlardı.
Yaklaşık yirmi yaşındayken değerli babası şehadet makamına ulaştı. Babasının öğrencileri ve mektebinde eğitilenlerin çoğu ona yönelerek yaklaşık otuz yıldan fazla kendisinden istifade ettiler. (İmam Cafer Sadık (a.s) hicrî kamerî 148 yılında ve İmam Kâzım (a.s) ise183 yılında şehadete ulaşmıştır. Şimdi bu mektepte eğitim alanlardan bazılarının kısaca hayatlarına değinelim:
İbn Ebu Umeyr
İbn Ebu Umeyr, hicrî 217 yılında vefat etmiş, üç İmamı (İmam Kâzım, İmam Rıza ve İmam Cevad) görmüştür. Döneminin meşhur âlimlerinden ve Ehlibeyt İmamları’nın yarenlerindendi. Ondan, çeşitli konularda çok sayıda rivayet ulaşmıştır elimize. Onun yüce makamı Şiîlerin ve Sünnîlerin dillerinden düşmez olmuştu. Her iki kesim arasında güven duyulan bir kişi olmuştu. Ehlisünnet ulemasından olan Cahiz onun hakkında şöyle yazıyor:
İbn Ebu Umeyr her konuda döneminde tekti. (Muntaha’l-Makal, s.254, taş baskısı)
Fazl b. Şazan şöyle diyor:
bazı kişiler, hâkim sisteme İbn Ebu Umeyr’in bütün Irak Şiîlerinin ismini vermesini istedi. Fakat o isimleri vermedi. Bunun üzerine elbisesini çıkararak iki hurma ağacı arasına asıp yüz kırbaç vurdular. Ayrıca ona yüz bin dirhem malî zarar da verdiler. (Rical-i Keşşî, s.591)
İbn Bukeyr şöyle diyor:
İbn Umeyr’i zindana attılar; zindanda birçok eziyetler çekti ve bütün serveti elinden alındı. (Rical-i Keşşî, s.590) Zindana atılıp eziyetler gördüğü sıralarda onun yazdığı hadis kitapları da yok oldu.
Şeyh Mufid şöyle yazıyor:
İbn Ebu Umeyr on yedi yıl zindana atıldı ve bütün mallarını kaybetti. Adamın biri ona on bin dirhem borçluydu. İbn. Ebu Umeyr’in servetini kaybettiğini duyunca, evini satarak onun parasını hazırlayıp getirdi.
İbn Ebî Umeyr: “Bu parayı nereden aldın? Bir miras mı ulaştı sana yoksa bir hazine mi buldun?” diye sordu.
Adam: “Evimi sattım!” dedi.
İbn Ebî Umeyr: “İmam Cafer Sadık (a.s) bana: ‘Kişinin içinde oturduğu, dolayısıyla temel ihtiyacı olan ev, borçtan müstesnadır.’ buyurdu. Bu yüzden, bu paraların bir dirhemine bile ihtiyacım olmasına rağmen kabul edemem.” dedi (el-ihtisas, Şeyh Mufid, Tahran basımı, s.86)
Savfan b. Mihran
Savfan b. Mihran, ulemanın ileri gelenlerinin rivayetlerine önem verdikleri güvenilir ve temiz kişilerdendir. Ahlâk ve davranışlarında öyle bir makama ulaştı ki, İmam (a.s) tarafından teyit edildi.
Daha önce de değindiğimiz gibi, İmam’dan, zalimlere yardım edilmemesi ve onlara her türlü yardımdan sakınılması gerektiğini duyunca, Harun’a kiraya vermiş olduğu develeri, bu vesileyle zalime yardım etmiş olmamak için sattı. (Rical-i Keşşî, s.440 441)
Savfan b. Yahya
Savfan b. Yahya, İmam Musa Kâzım’ın (a.s) ashabının ileri gelenlerindendi. Şeyh Tusî, onun hakkında şöyle yazıyor:
Savfan, muhaddislerin yanında dönemin en güvenilir ve en takvalı insanı sayılıyordu. (el-Fihrist, Şeyh Tusî, s.109, 1380 Necef baskısı)
Savfan, İmam Rıza’yı (a.s) da görmüş ve İmam’ın yanında yüce bir makam ve mevki edinmiş, (el-Fihrist, Neccaşî, s.148, Tahran baskısı) İmam Cevad (a.s) da onu överek: “Allah ondan razı olsun; hiçbir zaman ben ve babama muhalefet etmedi.” diye buyurmuştur. (Rical-i Keşşî, s.502)
İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyuruyor:
Çobansız bir sürüye saldıran ki yırtıcı kurdun verdiği zarar, makam sevgisinin Müslümana verdiği zarardan daha fazla değildir. Fakat bu Savfan, dünya ve makama düşkün değildir.
Ali b. Yaktin
Ali b. Yaktin, hicrî kamerî 124 yılında Kûfe’de dünyaya gelmiştir. (el-Fihrist, Şeyh Tusî, s.117) Şiî olan babası, İmam Cafer Sadık’a (a.s) kendi malından gönderiyordu. Mervan onu takip altına alınca kaçmak zorunda kaldı. Bunun peşinden eşi ile Ali ve Abdullah ismindeki iki oğlu Medine’ye gittiler. Emevî saltanatı yıkılıp Abbasî hükümetinin kurulması üzerine Yaktin ortaya çıkıp eşi ve iki oğluyla birlikte Kûfe’ye geri döndü. (el-Fihrist, Şeyh Tusî, s.117)
Ali b. Yaktin, Abbasîlerle yakın bir bağlantı kurdu ve Abbasî hükümetinin bazı önemli makamlarını ele geçirdi. O dönemde Şiîlerin sığınağı ve yardımcısı olup onların sıkıntılarını gideriyordu.
Harun Reşid, Ali b. Yaktin’i kendisine vezir seçince, Ali b. Yaktin, onların işlerine iştirak etme konusunda İmam Kâzım’ın (a.s) görüşünü sordu.
İmam (a.s) şöyle buyurdu:
Bir şey yapmaya mecbur kalırsan, yakınlarımızın mallarından sakın.
Ravi diyor ki: “Ali b. Yaktin bana: ‘Görünüşte malları Şiîlerden alıyordum, fakat daha sonra gizlice onları iade diyorum.’ dedi.” (Usul-u Kâfî, s.110)
Bir defasında İmam Musa Kâzım’a (a.s) şöyle yazdı:
“Sultanın işlerine tahammülüm kalmadı; Allah beni size feda etsin, müsaade ederseniz bu işten çekilmek istiyorum.”
İmam (a.s), ona şöyle cevap yazdı:
İşinden çekilmene izin vermiyorum; Allah’tan kork! (Kurbu’l-Esnad, s.126, taş baskısı)
Ve yine bir defasında ona şöyle buyurdu:
Bir şeyi taahhüt edersen, ben de senin için üç şeyi taahhüt ederim. Benim taahhüt edeceğim üç şey şunlardır: Kılıçla öldürülmeyecek, fakirlik görmeyecek ve zindana düşmeyeceksin.
Ali b. Yaktin: “Benim taahhüt edeceğim şey nedir?” diye sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu:
Bizim dostlarımızdan birisi sana gelirse, ona ikramda bulunmanı istiyorum. (Rical-i Keşşî, s.433)
Abdullah b. Yahya el-Kahilî şöyle diyor:
Bir gün İmam Musa Kâzım’ın (a.s) huzurundaydım. O sırada Ali b. Yaktin İmam’a (a.s) doğru geliyordu. İmam (a.s) yarenlerine şöyle buyurdu:
“Kim Resulullah’ın (s.a.a) ashabından birini görmek istiyorsa, bize doğru gelen şu adama doğru baksın!”
Oradakilerden biri: “Öyleyse o cennetliktir, değil mi?” diye sordu.
İmam (a.s): “Ben onun cennetlik olduğuna tanıklık ediyorum.” buyurdu. (Rical-i Keşşî, s.431)
Ali b. Yaktin İmam’ın (a.s) emirlerini yerine getirme konusunda hiçbir şekilde kusur etmiyor, gevşek davranmıyordu. İmam neyi emretseydi, hikmetini bilmese bile hemen yerine getirirdi.
Bir defasında Harun Reşid, Ali b. Yaktin’e hediye olarak bazı giysiler verdi. Onların arasında göz alıcı, pahalı bir cüppe vardı. Ali b. Yaktin o elbiselerle cüppeyi başka mallar da ekleyerek İmam Musa Kâzım’a (a.s) gönderdi. İmam (a.s) o cüppe dışında bütün malları kabul etti ve Ali b. Yaktin’e: “Yakında bu cüppeye ihtiyacın olacak, onu kendi yanında sakla ve kimseye verme.” diye yazdı.
Ali b. Yaktin, İmam’ın (a.s) o elbiseyi neden geri gönderdiğini anlayamadı. Fakat buna rağmen onu sakladı. Birkaç gün sonra Ali b. Yaktin kendisiyle içli-dışlı olan bir kölesine öfkelenerek onu dışarı attı. Ali b. Yaktin’in İmam Musa Kâzım’a (a.s) karşı sevgi beslediğini ve İmam’a (a.s) elbise gönderdiğini bilen köle, Harun’un yanına giderek bildiklerini anlattı. Harun öfkelenerek: “Bu konuyu araştıracağım; dediğin gibi olursa, onu öldüreceğim.” dedi. Derhal Ali b. Yaktin’i çağırtıp: “Sana verdiğim şu cüppe nerededir?” diye sordu.
Ali b. Yaktin: “Ona koku sürüp özel bir yerde sakladım.” dedi
Harun: “Hemen onu buraya getir!” dedi.
Ali b. Yaktin hizmetçilerinden birinin göndererek elbiseyi getirtip Harun’un önüne koydu. Harun elbiseyi görünce, yatıştı ve Ali b. Yaktin’e: “Elbiseyi götür yerine bırak; kendin de selametle geri dön;bundan böyle senin hakkında hiç kimsenin çekiştirmesini kabul etmeyeceğim.” dedi ve sonra o köleye bin kırbaç vurmalarını emretti. köle beş yüz kırbaç yedikten sonra can verdi. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.275)
Ali b. Yaktin, hicrî kamerî 182 yılında, İmam Musa b. Cafer (a.s) zindandayken vefat etti. (Rical-i Keşşî, s.430) Onun kaleme aldığı bazı kitapları vardı. Şeyh Mufid ve Şeyh Saduk onlardan bazılarının isimlerini kaydetmişlerdir. (el-Fihrist, Şeyh Tusî, s.117)
Müminu’t-Tak (Müminu’t-Tak’ın dükkanı, Kûfe’de bir tavanın altında yer aldığı için ona bu isim verilmiştir.)
Künyesi Ebu Cafer olan Muhammed b. Ali b. Nu’man’ın lakabı Müminu’t-Tak’tır. İmam Cafer Sadık ve İmam Musa Kâzım’ın (a.s) yanında yüce bir makama sahipti. İmam onu ashabının ileri gelenleri arasında saymıştır. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.135, 239 ve 240)
Müminu’t-Tak, hangi bir muhalifle tartışsaydı, ona galip gelirdi.
imam Cafer Sadık (a.s) ilmî gücü ve istidadı olmayan bazı yarenlerini kelamî tartışmalara girmekten alıkoyarken, Müminu’t-Tak’ın bu tartışmalara girmesini tavsiye ediyordu.
İmam Cafer Sadık (a.s) onun hakkında Halid’e şöyle buyurmuştur:
Tak sahibi, halkla tartışır ve bir doğan gibi avın üzerine iner. Oysa senin kanatlarını yolacak olurlarsa, kesinlikle uçamazsın. (Rical-i Keşşî, s.186)
İmam Cafer Sadık (a.s) şehadet mertebesine ulaşınca, Ebu Hanife, kinayeli bir üslupla Müminu’t-Tak’a: “İmam’ın öldü!” dedi. Mümiu’t-Tak bu söze karşı hemen: “Fakat senin imamına zamanın belli olan gününe kadar mühlet verilmiştir.” dedi (Rical-i Keşşî, s.187) Yani senin imamın Allah Teala’nın Kur’ân-ı Kerim’de hakkında: “Haydi, dedi, sen ertelenmişlerdensin! o bilinen vaktin gününe kadar!” (Hicr Suresi, 38) buyurduğu şeytandır.
Hişam b. Hakem
Hişam b. Hakem tartışma, münazara ve kelam ilminde bir dahiydi. Bu konuda diğerlerinden üstündü. İbn Nedim şöyle yazıyor:
Hişam, Şiî mütekellimlerinden olup imamet hakkında tartışmayı tüm detay ve incelikleriyle ortaya koyan bir kişiydi. O, kelam ilminde uzman ve hazır cevap biriydi. (el-Fihrist, İbn Nedim, s.263, Mısır baskısı)
Hişam çok sayıda kitap yazmış, çeşitli din ve mezheplerin önderleriyle ilginç tartışmalar yapmıştır.
Yahya b. Halid el-Bermekî, Harun Reşid’in huzurunda Hişam’a:
– Hakkın iki zıt kutupta olması mümkün müdür? diye sordu.
Hişam:
– Hayır, dedi.
Yahya:
– iki kişi bir konuda ihtilaf edince ikisi de hak üzere veya ikisi de batıl ya da biri hak diğeri batıl değil midir? dedi.
Hişam dedi ki:
– Evet, bu konuda ancak bu üç şık düşünülebilir; fakat birinci şık imkânsızdır; çünkü her ikisinin de hak üzere olması imkânsızdır.
Bunun üzerine Yahya şöyle sordu:
– bir din hükmünde ihtilafa düşen kişilerden her ikisinin de hak üzere olması imkânsızsa, o hâlde Resulullah’ın (s.a.a) mirası üzerinde ihtilafa düşerek Ebubekir’in yanına giden Ali ve Abbas’tan hangisi hak üzereydi?
Hişam:
– Bu konuda hiçbirisi hatalı değildir, dedi. Onların bu kıssasının Kur’ân’da da örneği vardır. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Davud’un kıssasında iki meleğin tartışarak Davud’un (a.s) yanına gelip ondan aralarındaki ihtilafı halletmesini istediler. Acaba bu iki melekten hangisi hak üzereydi?
Yahya dedi ki:
– İkisi de hak üzereydiler; aralarında bir ihtilaf yoktu. Onların ihtilafları şeklîydi ve bu hareketle Hz. Davud’un dikkatini bir şeye çekmek istiyorlardı. (Hz. Davud’la (a.s) iki meleğin kıssası Sâd Suresi, 21 ve 26. ayetlerde zikredilmiştir. Bunun açıklamasını tefsir kitaplarında bulabilirsiniz.)
Hişam:
– Ali’yle (a.s) Abbas’ın ihtilafı da böyleydi; dedi. Onların arasında bir ihtilaf yoktu. Onlar sadece Ebubekir’e yaptığı hatayı bildirmek için böyle yaptılar. Onlar böylece Ebubekir’e: “Kimse Peygamberin mirasçısı olamaz.” sözünün doğru olmadığını ve kendilerinin Peygamberden miras aldıklarını anlatmaya çalıştılar.
Yahya şaşırarak cevap veremedi. Bunun üzerine Harun Reşid, Hişam’ı övdü. (el-Fusulu’l-Muhtare, Seyyid Murtaza, s.26, Necef baskısı, (özetle)
Yunus b. Yakub şöyle diyor:
Aralarında Hamran b. A’yen, Müminu’t-Tak, Hişam b. Salim, Tayyar ve Hişam b. Hakem de bulunan İmam Cafer Sadık’ın (a.s) ashabından bir grup İmam’ın (a.s) yanında olduğu bir sırada İmam genç yaştaki Hişam’a: “Amr b. Ubeyd’e ne yaptığını ve ona neler sorduğunu anlatmak istemez misin?” buyurdu.
Hişam: “Sizden utanıyorum; sizin huzurunuzda konuşamıyorum!” dedi.
İmam (a.s): “Size emrettiğimiz zaman emrimizi yerine getirin.” buyurdu!
Bunun üzerine Hişam şöyle dedi:
Amr b. Ubeyd’in, Basra mescidinde oturup halka konuşma yaptığını duymuştum. Bu konu bana ağır geldi. Cuma günü Basra’ya gidip mescide girdiğimde Amr b. Ubeyd’in mescitte oturduğunu ve halkında etrafını sarıp ondan bazı konuları sorduklarını gördüm. Kalabalığı yarıp onun yanına oturduktan sonra: “Ey bilgili kişi! Ben yabancı bir adamım. Müsaade ederseniz bir soru sormak istiyorum!” dedim.
Amr izin verince ben:
– Acaba senin gözün var mı? diye sordum.
Amr:
– Ey çocuğum! bu ne biçim bir soru? dedi.
– Ben böyle soracağım dedim.
Amr:
– Her ne kadar aptalca bir soruysa da, olsun, yine de sor, dedi.
Ben yine sordum:
– Gözün var mı?
– Evet.
– Onunla neyi görüyorsun?
– Renkleri ve şekilleri.
– Burnun var mı?
– Evet.
– Onunla ne yapıyorsun?
– Kokuları alıyorum.
– Ağzın var mı?
– Evet.
– Onunla ne yapıyorsun?
– Yemekleri tadıyorum.
– Peki, beynin var mı?
– Evet, var.
-Peki, onunla ne yapıyorsun?
– Onunla uzuvlarıma gelen her şeyi teşhis ve ayırt ediyorum.
– Bu uzuvların, senin bu duyu merkezine olan ihtiyacını gidermiyor mu?
– Hayır!
– Nasıl olur bu? Hâlbuki senin bütün uzuvların sapasağlamdır!
– Bu uzuvlarım, bir şeyde şüphe ettiği zaman şüpheyi giderip yakin edinmek için beyin ve duyu merkezine müracaat ederler.
– O hâlde Allah Teala beyin ve duyu merkezini bu uzuvların şüphelerini gidermek için yaratmıştır, değil mi?
– Evet.
– Öyleyse kesinlikle beyin ve duyu merkezine ihtiyacımız var, değil mi?
– Evet.
– Allah Teala senin uzuvlarında doğruyla yanlışı ayırt edecek bir imam koymuşken, Bütün bu insanları ihtilaf ve şüphe anında kendisine müracaat edecekleri bir İmam olmadan kendi hâllerine mi bırakmıştır?!!
Amr b. Ubeyd sustu ve bir şey söylemedi. Sonra bana dönerek:
-Nerelisin? dedi.
– Kûfeliyim, dedim.
– Öyleyse sen Hişam’sın, dedi.
Sonra beni alıp kendi yerine oturttu ve ben kalkıncaya kadar da bir şey söylemedi.
İmam Cafer Sadık (a.s) tebessüm ederek: “Bu istidlali sana kim öğretti?” diye sordu.
Hişam: “Ey Resulullah’ın (s.a.a) torunu!” dedi, “Kendiliğinden dilime aktı.”
Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle buyurdu:
Ey Hişam! Allah’a andolsun ki, bu istidlal İbrahim ve Musa’nın Suhufu’nda yazılmıştır. (Rical-i Keşşî, s.271 273; Usul-i Usul-u Kâfî, c.1, s.196, biraz farkla; Murucu’z-Zeheb, Mesudî, içeriğe zarar vermeyecek fazla bir farkla. ‘Bir şükran ifadesi olarak şunu da belirtelim ki, bu yazının hazırlanıp düzenlenmesinde Merhum Kâzım Kureyşî’nin Hayatu’l-İmami’l-Kâzım adlı eseri esas alınmıştır’)
İmam Kâzım’ın(a.s) Şehadeti
İmam Musa Kâzım (a.s), hicrî kamerî 183 yılı recep ayının beşinde, Bağdat’ta, Sindi b. Şahik’in zindanına zehirlenip şehadete ulaştı.
İmam Musa’nın (a.s) pak kabri, Bağdat’ın “Kureyş kabirleri” bölgesinde (şimdiki Kazimeyn) bulunmaktadır. Hâlihazırda Şiî ve Ehlisünnet Müslümanlar bu türbeyi ziyaret etmektedirler.
Hatib, “Tarih-u Bağdad” adlı eserinde Ali b. Hallal’dan şöyle nakletmektedir:
Allah şimdiye kadar, İmam Musa Kâzım’ın (a.s) kabrine tevessül ederek bertaraf edilmeyen hiçbir belayı bana vermemiştir. Bir belaya duçar olduğumda ne zaman bu İmam’a tevessül etsem, Allah ya o belayı üzerimden kaldırmış ya da ona katlanmayı bana kolaylaştırmıştır.
***
Allah’ın selâmı o hak İmam’ın üzerine olsun; o, önderlik, ilahî özelliklerde insanların en üstünüydü. Yeryüzünde insanlar var olduğu sürece şehitlerin ve özgür insanların dilinden ona selâm olsun.
İmam Kâzım’dan Veciz Sözler
1- Alçakgönüllülük; insanların sana nasıl davranmasını istiyorsan, onlara öyle davranmaktadır. (Vesailu’ş-Şia, c.2, s.456, eski baskı)
2- Allah’a yaklaşmanın en iyi vesilesi; O’nu tanıdıktan sonra namaz kılmak, ana-babaya iyilikte bulunmak, kıskançlığı, kendini beğenmişliği ve başkalarına karşı övünmeyi bırakmaktır. (Tuhefu’l-Ukul)
3- Kim ihanet eder de bir şeyin kusurunu bir Müslüman’dan gizlerse veya başka bir yolla onu aldatır ve hile yaparsa, Allah’ın lanetini hak etmiş olur. (Müstedrekü’l-Vesail, c.2, s.455)
4- Allah’ın en kötü kulu. ikiyüzlü ve iki dilli olan kimsedir. Din kardeşinin karşısında onu över, ondan uzaklaştığı zaman ise, onun hakkında kötü şeyler söyler veya Müslüman kardeşine bir nimet verildiğinde onu kıskanır, bir sıkıntıya düştüğünde ise ona yardım etmez. (Müstedrekü’l-Vesail, c.2, s.102)
5- Kim dünyaya âşık olursa, kalbinden ahiret korkusu çıkar. (Ain-i Zindegi, s.131)
6- İşlerin en iyisi orta hâlli olanıdır. (Biharu’l-Envar, c.48, s.154)
7-Mallarınızı zekât vererek koruyunuz (Biharu’l-Envar, c.48, s.150)