İmam Caferi Sadık (a.s)

Şia tarihi, her biri yaşadığı dönemde toplumun kurtuluş gemisi ve yolunu yitirenlerin meşalesi işlevini gören büyük insanların çehresini anlatan görkemli sayfalarla doludur.

Tahrife uğramayan asıl islâm, Sakife’den İslâm İnkılabı’nın yemyeşil ovalarına ulaşıncaya kadar, daima bu büyük insanların çehresinde tecelli olmuştur. Bu insanların köklü bilim ve erdem ağacı; hakka ve hakikate âşık olan ve Allah’ı, İslam’ı ve Muhammed’i (s.a.a), asilerden ve zalimlerden beri bilen kimseler için huzur buldukları gölgelik olmuştur daima.

Şia’nın ufkunda aşkla parlayan göz alıcı yıldızlar silsilesi, Selman’la Ebuzer’den başlayıp Mirza Şirazî ve İmam Humeyni gibi hürriyet âşıklarına kadar uzanır. İnanç ve amelleri daima billur gibi akan bu pınarların vahiy ve nübüvvet deryasının güçlü dalgaları olduğunu, bu ümit ve fedakârlık iftiharlarının imamet ve ismet bağının gülleri olduğunu bilmeyen var mıdır?

Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yolunun devamını kendi kanlarıyla koruyup güçlü omuzlarında Kur’an ve tevhit güneşini taşıyan Peygamber ailesinin pak İmamları, İslâm’ın kurtuluşunun en üstün faktörleri ve o’nun tarihinin haramilerînin yağmasından koruyan en güçlü nedenler olagelmiştir. Kör olan veya kendi gözünü inkâr edenden başka hiç kimse Muhammedî islâm’ın yaralı alnındaki bu büyük ve parlak gerçeği inkâr edemez. İslâm düşmanları ve cehalet küfrünün mütevellilerinin sapanlarından fırlayan her taş ve onların namlusundan çıkan her kurşun, şu veya bu şekilde İslâm’ı hedef alan her saldırı unsuru sonunda ya Şia İmamları’nın göğsüne inmiştir ya da onların sadık izleyicilerinin tepesine.

İslâm’ın sapasağlam kalması ve uzun asırlarının yolcularının, küfür ve zulüm dikenlerinden korunarak gerçek islâm pınarına ulaşması için Ehlibeyt’in pak imamları her tehlikeye karşı kendilerini siper etmişlerdir. Bu yolun yolcularının pınara nasıl ulaştığına da bütün dünya şahit oldu; düşman her caniliğe başvurduğu halde bu pınar, gönül ehline asla gizli-saklı kalmadı.

İmamet semasının parlak güneşlerinin altıncısı olan İmam Cafer Sadık (a.s), yaşadığı şartların gereğince bu silsilenin en parlak yıldızı konumunda oldu. Daha önce Hüseynî şeref ve şecaat, yüce İslâm dinini nasıl kendi kanıyla yıkayıp kendi kanıyla suladıysa, İmam Sadık’ın (a.s) ilminin ışığı da İslâm’ı öylesine bir nurla aydınlatıp ihya etti.

Caferî mezhebinden olan müslümanlar için büyük bir övünç ve iftihar kaynağıdır bu. Zira İslâm dini, Hz. muhammed’in islâm’ı ise, onun mesajını en mükemmel şekilde İmam Hüseyin’in (a.s) kanında ve onun beyanını da yine Resulullah’ın evladı olan İmam Cafer Sadık’ın (a.s) eğitim sisteminde aramak gerekir.

Hz. Muhammed (s.a.a) soyunun doğru sözlü, doğru özlü güven kaynağı olan Cafer Sadık’ın (a.s) Ehlibeyt âşıklarının iman ve akidesi üzerinde ki hakkı; tıpkı İmam Ali’nin (a.s) cihadı, İmam Hasan’ın barışı, İmam Hüseyin’in (a.s) kanı ve Hz. Fatımatu’z-Zehra’yla Hz. Zeyneb’in (s.a) kanlı gözyaşlarının hakkı kadar büyük ve inkar edilmezdir. Eğer İslâm, Fatımatu’z-Zehra’nın uğruna ağladığı şeyse, o zaman Müslüman’ım diyen kimse elbette ki, İmam Cafer Sadık’ın yolunu izlemeli, onun mezhebinden olmalıdır. Yok, eğer İslâm, gasp kürsüsünde kurulup böylece Resulullah’ın (s.a.a) biricik Fâtıma’sının (s.a) öfkesine neden kılınan şeyse, bunun Muhammedî İslâm’la uzaktan yakından hiçbir ilgisinin olmadığı ve böyle bir şeye İslâm adına boyun eğmenin İslâm’a saygısızlık ve onursuzluk sayılacağı bilinmelidir.

Gerçek bir Müslüman, böyle bir onursuzluğa eğilmemeyi elbette ki bir övünç addeder. Zira kendi Peygamber’inin ailesini dışlayan bir islâm, İmam Cafer Sadık’ın (a.s) İslâm’ı değildir ve bizim de İslâm’ımız olamaz elbet!

Resulullah’ın (s.a.a) sevgili torunu İmam Cafer b. Muhammed (a.s) başlattığı ilmî hareketle islâm ilimlerinin ufkunu öyle bir aydınlattı ki, halife sultanların komploları, marifet nurlarının dört bir yanı aydınlatmasına engel olamadı. Nitekim ondan bir nesil sonra, Ehlibeyt’in (a.s) sekizinci nuru olan İmam Ali b. Musa Rıza (a.s) Nişabur’a girdiğinde, on binlerce Müslüman coşku ile onu karşılamakta ve âlimler bu büyük Ehlibeyt İmamından (a.s) bir tek söz, bir tek hadis duyabilmek için birbirleriyle yarışmaktaydı.

Bu başarıyı, İmam Zeynelabidin’in (a.s) Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ailesinden esir alınan diğer Kerbela mağdurlarıyla birlikte Şam’a götürülmesi ve hilafet sarayının propagandaları sonucu Şamlıların onları “İslâm’a kılıç çeken kâfirler” zannetmesi olayıyla kıyaslayıp Şam’la Nişabur arasındaki mesafeyi de dikkate alıcak olursak, İmam Sadık’ın (a.s) ilmî hareketinin kısa zamanda nerelere kadar yayıldığını ve ne derece etkili olduğunu anlamamız kolaylaşacaktır.

İmam Sadık’ın (a.s) yaydığı ilim ve fazilet sofrası o kadar cömertçe ve genişti ki, sadece taraftarları değil, muhalifleri bile ondan faydalanmakta, nasiplenmekteydi.

Ehlisünnet’in ilk fıkıh İmam’ı olan Ebu Hanife’nin, en büyük iftiharının İmam Cafer Sadık’tan (a.s) aldığı iki yıllık eğitim olduğu herkesçe bilinmektedir. Bizzat kendisi bu iki yılının onun fıkıh konusunda edindiği bilincin ana temeli teşkil ettiğini vurgular ve “Eğer o iki yıl olmasaydı, Numan (Ebu Hanife) helâk olurdu.” der. (et-Tuhfetu’l-İsna Aşeriyye, s.8, el-İmamu’s-Sadık adlı eserden naklen, c.1, s.70)

Hz. Muhammed (s.a.a) soyunun nadidesi İmam Sadık’ın (a.s) okulunda yetişen öğrenciler, çeşitli bilim dallarında ve bütün İslâmî ilimlerde, tarihin en seçkin bilginleri unvanını almışlardır. Zürare’yle Muhammed b. Müslim fıkıhta, Hişam’la Müminu’t-Tak akait ve kelamda, Mufaddal ve Safvan maarif ve irfanda, Cabir b. Hayyan matematik ve fen bilimlerinde ve adını sayfalara sığdıramayacağımız daha yüzlerce seçkin bilim adamı, İslâmî ve pozitif bilimlerde erişilmez zirveler ve bilim dallarının temelini atan nadide isimler olarak geçmiştir tarihe.

İmam Sadık’ın (a.s) Allah vergisi ilminin bugün Avrupalıları da hayrette bırakmış, aradan 13 asır geçtiği hâlde batılı bilim adamları, İmam’ın ilim eğitimi konusunda geniş inceleme ve çalışmalar başlatıp sayısız kitaplar yazmışlardır.

Bütün bunlar, İmam Sadık’ın (a.s) ilim deryasından birer katredir sadece; zira gün ışığından bir huzmenin, güneşi tarife yetmeyeceğini aklıselim sahipleri bilir.

Güneşi öven kişi, kendini övmektedir,
“İki gözüm var benim, görüyor” demektedir.

                   



İmam Cafer Sadık’ın (a.s) Doğumu ve Bazı Kişisel Özellikleri

Doğumu

Hicrî 83. yılı rebiyülevvel ayının 17. günü Medine’de dünyaya geldi. (İ’lamu’l-Vera, s.266)

Adı Cafer, künyesi Ebu Abdullah, lakabı Sadık’tır.

Babası İmam Muhammed Bâkır (a.s), annesi de Ümmü Ferve Hatun’dur. İmam (a.s), annesini anlatırken: “İmanlı, takvalı ve pek iyilikseverdi.” der. (Usul-u Kâfi, 1/472)

Hz. Cafer Sadık’ın (a.s) 65 yıllık ömrünün 34 yılını imam olarak sürdürdü (Hicrî 114-Hicrî 148).

İmam Sadık’ın (a.s) imameti döneminde iktidardaki halife sultanlar Hişam b. Abdulmelik, Velid b. Yezid b. Abdulmelik, Yezid b. Velid, İbrahim b. Velid ve Emevîlerin ünlü içki düşkünü “Ayyaş Mervan”‘la, Abbasi halife sultanlarından Seffah’la Mansur Devanikî’dir. (İ’lamu’l-Vera, s.266. Hişam Hicrî 105’te halife olup tahta geçmiş ve Mansur Devanikî hicrî 158’te ölmüştür. bk. Tetimmetu’l-Munteha, Muhaddis Kummî.)

Yedisi erkek, üçü kız olan çocukları; İmam Musa Kazım (a.s), İsmail, Abdullah, Muhammed dîbac, İshak, Ali Arızî, Abbas, Ümmü Ferve, Esma ve Fatıma’dır. (el-irşad, Şeyh Müfid, s.266; Menakıb, 4/280)

İmam Cafer Sadık’ın (a.s) Ahlâkı

Ehlibeyt İmamları yaşadıkları dönemlerde İslâm ahlâkının en mükemmel birer örneği olmuşlardır. Şiîlerine: “İnsanları dilinizle değil, güzel amel ve davranışlarınızla islâm’a davet edin.” buyuran İmam Sadık’ın (a.s) bizzat kendi hayatı da baştanbaşa İslâmî değerleri yansıtan bir ışık demeti gibidir. İslâm kanun ve hükümlerine uymada kimse onlardan daha ileride değildi. Bir iyiliği tavsiye edecek olsalar, önce ve herkesten fazla kendileri uygularlardı onu. İnsanları sakındırdıkları bir kötü ameli kendileri asla yapmazdı. Nitekim bütün bunlar nedeniyledir ki, eğitip yetiştirdikleri insanlar, onların yaşamının her köşesinden iman ve amel dersi almışlar, onların yolunu izleyip kişiliklerini örnek alarak birer gerçek mümine dönüşmüşler, böylece her biri yaşadığı devirde topluma örnek olup birer numune olmuşlardı.
Ehlibeyt’in (a.s) nuru İmam Cafer Sadık’ın (a.s) davranış ve ahlakından bazı kesitleri aşağıya aktarıyoruz:

İş ve Çalışma

Abdulali şöyle anlatır:
Çok sıcak bir yaz günü İmam Sadık’ın (a.s) Medine çevresindeki yoldan çalışmaya gittiğini gördüm:
“Canım size feda!” dedim “Siz Allah’ın en sevgili kulu ve Resulullah’ın (s.a.a) biricik evladısınız. Bu sıcakta çalışmanızın ve kendinizi bunca zahmete düşürmenizin nedenini söyler misiniz?” Bana şöyle bir bakıp: “Senin gibilerine muhtaç olmamak için helâl rızk peşindeyim.” buyurdu. (Usul-u Kafî, 5/74; Biharu’l-Envar, 47/55)
Ebu Amr Şeybanî anlatıyor:
İmam Sadık’ı (a.s), sırtında sert bir elbise ve elinde kürekle, bağda çalıştığını gördüm; bütün vücudu ter içinde kalmıştı. “Canım size feda; küreği verin, ben çalışırım; siz biraz dinlenin.”dedim. İmam (a.s) cevaben: “Rızk kazanmak için günün sıcağına tahammül etmeyi severim.” buyurdu. (Usul-u kafî, 5/76; Biharu’l-Envar, 47/57)

Ticaret ve Adaletli Kâr

İmam Cafer Sadık (a.s), yarenlerinden Müsadif’e bin dinar vererek ticaret yapması için Mısır’a gönderdi. Müsadif bu parayla mal alıp onları Mısır’a götürmek üzere bir grup tüccarla yola çıktı. Yolda, Mısır’dan gelen bir kervanla karşılaştılar. Götürdükleri genel tüketim malı hakkında Mısır piyasasını sorduklarında, malın Mısır piyasasında bulunmadıklarını öğrendiler. Kervandaki bütün tüccarlar yüzde yüz kârdan aşağı satmama kararı aldılar ve bu kararı uyguladılar. Dönüşte Müsadif tam bin dinar kârla İmam’ın yanına gidip iki keseyi onun önüne koydu ve “Canım size feda!” dedi, “Keselerden biri verdiğiniz sermaye, diğeriyse kârdır!”

İmam (a.s) bu kadar kârı nasıl kazandığını sorunca, Müsadif olayı anlatarak, satış konusunda diğer tüccarlarla nasıl anlaştığını anlattı ve götürdükleri malın Mısır’da karaborsa olduğu için fazla kâr ettiklerini söyledi.

İmam (a.s) şaşırmıştı. Şöyle buyurdu:

Subhanallah! mısır’daki Müslüman kardeşlerinizin zararına olacağını bildiğiniz hâlde aranızda iki kar kâr etmeden mal satmamaya çalıştınız ha?!

Sonra da, önündeki keselerden birini alıp: “Sadece sana verdiğim sermayeyi geri alıyorum.” buyurdu ve ekledi:

Bu şekilde insafsızlıkla edinilen bir kârı kabul edemem ben! Ey Müsadif! Bil ki, helâl yoldan para kazanmak pek zordur! (Usul-u Kafî, 5/161; Biharu’l-Envar, 47/59)


İhtilafları Giderme Bütçesi

Adamın biriyle yakınlarının arasında miras konusunda anlaşmazlık vardı. Derken iş kavgaya vardı. Bu sırada İmam’ın (a.s) öğrencilerinden Mufaddal oradan geçmekteydi. Kavgayı yatıştırıp tarafları kendi evine götürdü. Aralarındaki ihtilafı 400 dirhemle giderip işi tatlıya bağladı ve parayı da kendisi ödedi.

Sonra taraflara: “Ödediğim para benim değil, İmam Sadık’ın (a.s) malından ödenmiştir. İmam (a.s) Ehlibeyt dostları arasında ihtilaf olursa, bunu gidermemi emretti bana!” dedi. (Usul-u Kâfi, 2/209)

İmam (a.s) ve Şarap Sofrası

Harun b. Cehm öyle anlatır:

kûfe yakınlarında, Mansur Devanikî’nin İmam Sadık’ı (a.s) zorla ikamete mecbur ettiği hiyre şehrindeydik. Ordu mensuplarından biri, araların da İmam’ın da (a.s) bulunduğubir grubu şölene davet etti.

Davetlilerden biri yemekte su isteyince, bir kadeh şarap verdiler elinde. Bunu gören İmam (a.s) hemen sofradan kalkarak: “Resulullah (s.a.a) şarap içilen sofrada oturan kimsenin, Allah’ın rahmetinden uzak ve melun olduğunu buyurmuştur.” dedi ve orayı terk etti. (Usul-u Kâfi, 6/268; Biharu’l-Envar, 47/39)

İçki İçilmesine Engel Oluyor

Halife Mansur’un emriyle beytülmalın kilitleri açılmış, herkese bir şeyler veriliyordu. Bu sırada Şegranî adlı biri payını almak istedi. Ama kendisini tanıyıp kimliğini onaylayacak birini bulamıyordu. Dedelerinden biri, Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından bizzat azat edilmiş bir köle olduğundan Şegranî’yi de herkes, “Resulullahın azatlı kölesi” lakabıyla tanırdı. Şegranî bununla övünür, bunu Resulullah’a (s.a.a) ve Ehlibeyt’ine yakınlığının delili sayardı.

Kendisini tanıyacak birilerini ararken İmam Sadık’ı (a.s) gördü, hemen koşup durumunu anlattı. İmam (a.s) ona beklemesini söyleyip gitti ve çok geçmeden elinde Şegranî’nin payıyla döndü. Parayı verirken elini Şegranî’nin omzuna koyup sevgi ve şefkat bir dolu sesle buyurdu ki:

Ey Şegranî, iyi şeyler yapmak herkes için iyidir; hele kendisini bizim yakınımız sayan ve Resulullah’a (s.a.a) yakınlığıyla tanınan senin yapman çok daha iyi ve güzeldir. Aynı şekilde kötü iş de, kim yaparsa kötüdür; ama sözünü ettiğim yakınlığın sebebiyle, maazallah senin yapman çok daha kötüdür.

İmam (a.s) bunu söyledikten sonra sevgiyle gülümseyip oradan ayrıldı. Şegrani bunları duyunca, İmam’ın (a.s) onun sırrına agâh olduğunu, yani içki içtiğini bildiğini anlamıştı!

Evet, İmam (a.s) onun içki içtiğini bildiği hâlde bunu görmezden gelip ona yardımcı olmuş, sonra da sevgi ve şefkatle ve onu kırmamaya özen göstererek, hatasını anlamasını sağlamıştı. Şegranî de utanmış, mahcup bir hâlde oradan ayrılmıştı. (Biharu’l-Envar, 47/349, İ’lamu’l-Vera ve Menakıb’dan naklen Envaru’l-Behiyye, İbn Cevzî’nin Tezkere’de Zemahşerî’nin Rebiu’l-Ebrar eserinden naklen. Biz bunu, şehit Mutahharî’nin Dastan’ı Rastan’ından (doğruların öyküsü), c.1, s. 174’ten aktardık.)

Köleyi Azat Etmenin Şartı

İbrahim b. Bilal anlatır: İmam Sadık’ın (a.s) azat ettiği kölelerinden birinin azatlık belgesini okuduğumda, çok şaşırdım. Belgede şöyle yazıyordu:
Cafer b. Muhammed bu köleyi yüceler yücesi Rabbi’nin rızası ve hoşnutluğu için azat etmekte olup ondan namaz kılması, zekât vermesi, haccetmesi, ramazanda oruç tutması, Allah’ın dostlarını sevmesi ve O’nun düşmanlarından uzak durmasından başka hiçbir ücret ve karşılık beklemez!
Bu belgeyi 3 kişi mühürleyip şahit olarak onaylamıştı. (Usul-u Kâfi, 6/181; Biharu’l-Envar, 47/44)

Allah’a Şükredip Yaratıcısnı Tanıyan Fakir İle İmam

Misma’ b. Abdulmelik şöyle anlatıyor: Mina’da İmam Sadık’la (a.s) oturmuş üzüm yiyorduk. Bir dilenci gelip yardım istedi, İmam (a.s) bir salkım üzüm vermek istedi, ama adam almayıp: “Paranız varsa para verin.” dedi. İmam (a.s) “O zaman Allah versin!” buyurdu. Dilenci dönüp gitti. Birkaç adım sonra geri dönüp: “O üzümü ver.” dedi; ama bu defa da İmam: “Allah versin İnşallah!” diyerek üzümü vermedi.

Bu sırada bir başka dilenci çıkageldi. İmam ona üç üzüm tanesi verdiği hâlde, adamcağız memnuyiyetle alıp: “Âlemlerin rabbine şükürler olsun, bana rızk verdi!” dedi. imam (a.s) bu defa ona bir avuç dolusu üzüm verdi. Adam yine şükredip: “Alemlerin rabbine hamdolsun!” dedi. İmam bunu duyunca: “Hele dur” dedi ve hizmetçisine: “Yanında ne kadar para var?” diye sordu. Sanırım 20 dirhem para vardı, hepsini alıp dilenciye verdi. Adam yine şükredip. “Hamt Allah’a mahsustur.” dedi, “Ya Rabbim! Bu nimetin senden olduğunu bilirim. Sen birsin, teksin, eşin ortağın yoktur!”

İmam (a.s) yine onun gitmesini engelleyerek: “biraz dur.” dedi. ve sırtında ki gömleği çıkarıp ona verdi ve giymesini istedi. Dilenci pek sevinmişti, gömleği giyinip: “Bana elbise verip giydiren Rabbime şükürler olsun!” dedi neşeyle. Sonra da İmam’a (a.s) dönüp: “Allah sizden razı olsun, hayır görürsünüz inşallah!” diye teşekkür etti. Sanırım bu defa da sadece Allah’a şükretmekle ve İmam’a (a.s) duada bulunmasaydı, İmam (a.s) yine ona bir şeyler vermeye devam edecekti. (Usul-u Kâfi, 4/49)

İmam’ın (a.s) İbadeti

Malik b. Enes şöyle anlatır:
İmam Sadık (a.s) her zaman ya oruç tutar ya namaz kılar ya da zikirle meşgul olurdu. Devrini en büyük abitleri ve zahitleri arasındaydı. Çok hoş sohbet ederdi, çok hadis naklederdi, onun meclisleri pek faydalı olurdu. “Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur…” diyerek bir hadis aktarmaya başladığında, yüzünün rengi değişirdi.
Bir hac yolculuğunda birlikteydik. ihrama girdiği sırada hâli değişti “Lebbeyk” diyemiyordu adeta, kendisinden geçecek gibiydi. Hatta bu hâli nedeniyle bir ara neredeyse bineğinden düşecek gibi oldu. “Ey Resulullah’ın (s.a.a) oğlu, ‘lebbeyk’ de, bunu söylemek zorundayız!” dedim.
“Nasıl lebbeyk diyeyim?” dedi, “Rabbimin: ‘La lebbeyk’ diye cevap vermesinden korkuyorum!” (Biharu’l-Envar, 47/16, Hisâl, İlelu’ş-Şerâyi, Emâli ve Menakıb’dan naklen)

Allah Karşısında Teslimiyet

İmam Sadık’ın (a.s) yârenlerinden kuteybe şöyle anlatır: İmam Cafer Sadık’ın (a.s) hasta oğlunu ziyarete gitmiştik. İmam’ı (a.s) evin önünde gördüm, mahzundu, pek üzgün gözüküyordu. Çocuğun halini sordum. “Vallahi, ölmek üzere!” dedi, sonra da içeri girdi. Biraz sonra dışarı çıktığında rahatlamış gibiydi. Çocuk iyileşmiş olmalıydı. Tekrar çocuğun durumunu sorduğumda, “Rabbine kavuştu.” dedi. Hayretle “Canım size feda!” dedim, “Hayattayken onun için pek üzgündünüz, şimdi üzgün değil misiniz?” Şöyle buyurdu:

Biz öyle bir aileden geliyoruz ki, bir musibetten önce üzgün ve tedirgin olur, ama Rabbimizin takdiri vaka bulduğunda da O’na tam bir rızayla teslimiyet gösteririz! (Usul-u Kâfi, 3/225; Biharu’l-Envar, 47/49)

Sabır ve Tevekkül

Hafs b. Ebu Ayşe şöyle rivayet eder:
İmam Cafer sadık (a.s) hizmetçisini bir iş için yollamıştı. Hizmetçi epey gecikince, İmam (a.s) onun peşinden gitti ve onu bir köşede uyurken buldu! İmam (a.s) yanı başında oturup bir yelpazeyle onu serinletmeye başladı. Hizmetçi uyandığı zaman da şöyle buyurdu.

Vallahi, uyuman için hem gece ve hem gündüz sana ait değildir. Gece senin ama gündüzün bizimdir! (Menakıb, 4/274; Usul-u Kâfi, 2/112)

Muhtaçlara Yardım

Mualla b. Huneys der ki:

Yağmurlu bir gece de İmam Sadık’ın (a.s) Benî Saide’nin gölgeliğine doğru. Dilencilerle yoksulların sığındığı büyük bir çardaktı burası. İmam’ı (a.s) takip ettim. Sırtında taşıdığı torbadan bir şey düştü. İmam: “Allah’ım! yere düşen o şeyi bize geri ver!” buyurdu. İleri çıkıp selâm verdim. “Mualla, sen misin?” dedi. “Evet. Canım size feda olsun, benim!” dedim. Ortalık karanlıktı. “El yordamıyla bir bak bakalım, yere düşen şeyi bulabilecek misin?” buyurdu. Aradım, birkaç ekmek bulup İmam’a (a.s) geri verdim; yanında ki büyük torbaya koydu. Torbanın ekmek dolu ve çok ağır olduğunu fark edince: “Efendim, izin verirseniz torbayı ben taşırım.” dedim. “Hayır.” buyurdu, “Bunu benim yapmam gerekiyor; ama istersen benimle gelebilirsin!”

Birlikte yürümeye devam ettik. Benî Saide gölgeliği denilen yere varınca İmam, uyumakta olan her garibanın elbisesinin altına bir veya iki ekmek bıraktı, kimseyi unutmamıştı. Ekmekler bitince geri döndük. Yolda: “Canım efendim!” dedim, “Bunlar Şianız mıydı?” şöyle buyurdu: “Eğer Şiamız olsalardı, daha fazla yardım ederdik.” (Usul-u Kâfi, 4/8; Sevabu’l-Amal, s.173; Biharu’l-Envar, 47/20)
Hişam b. Salim de şöyle anlatır:

İmam Sadık (a.s) geceleri ekmek, et ve para dolu büyük bir torbayı sırtlayıp Medine’nin yoksullarına gider ve torbasındakileri onlar arasında paylaştırırdı. Onlar, İmam’ın (a.s) kim olduğunu bilmez, onu tanımazlardı. İmam’ın (a.s) şehadetinden sonra bu yardımın kesildiğini görünce, geceleri kendilerine yiyecek taşıyan o meçhul iyilik meleğinin İmam Cafer Sadık olduğunu anladılar. (Usul-u Kâfi, 4/8 ve Biharu’l-Envar, 47/38)

İmam Cafer Sadık (a.s) ve Yöneticiler

İmam Sadık (a.s) hicrî 83’te Emevî zulmünün 5. halife sultani olan zalim Abdulmelik b. Mervan döneminde dünyaya geldi. Hişam b. Abdulmelik dönemine rastlayan hicrî 114’te sevgili babası İmam Bakır’ın şehadetinden sonra 31 yaşındayken imamet görevini üstlendi.

İmam’ın (a.s) doğumundan, Emevîlerin yıkılışına kadarki hicrî 132’ye kadar iktidarda bulunan halife sultanlar ve iktidar süreleri şöyledir:

1- Abdulmelik b. Mervan, hicrî 65-68. Abdulmelik öldüğünde İmam (a.s) 3 yaşındaydı.
2- Velid b. Abdulmelik: 9 yıl 8 ay.
3- Süleyman b. Abdulmelik: 3 yıl 3 ay.
4- Ömer b. Abdulaziz: 2 yıl 5 ay.
5- Yezid b. Abdulmelik: 4 yıl 1 ay.
6- Hişam b. Abdulmelik: 20 yıl. (Bunun yaklaşık 12 yılı İmamet dönemine rastlar.)
7- Velid b. Yezid b. Abdulmelik: 1yıl.
8- Yezid b. Velid b. Abdulmelik: 6 ay.
9- İbrahim b. Velid b. Abdulmelik: 2 veya 4 ay.
10- Mervan el-Himar: 5 yıldan birkaç ay fazla.

Mervan el-Himar’ın Abbasîlere yenilip öldürülmesiyle hicrî 132’nin zilhicce ayında zalim Emevî iktidarı son bulmuştur. (el-İmamu’s-Sadık, 1/34-37; Tetemmetu’l-Munteha, s.57-104)

İslâm tarihinin en karanlık sayfalardan biri olan 100 yıllık Emevî iktidarı boyunca İslâm ümmeti, bu zalim iktidarın iğrenç emellerine alet edildi ve ümmet adeta alaya alındı. Halka zerrece değer verilmedi. Başta Resulullah’ın (s.a.a) sevgili ailesi olmak üzere bütün Müslümanlar. Emevî iktidarı boyunca olmadık zulüm ve baskılara uğradılar.

Emevî iktidarının zulüm zincirinin halkalarından olan Abdulmelik, halka yaptığı bir konuşmada: “Beni takva, dürüstlük ve dindarlığa davet etmeye kalkışanın kellesini uçururum!” demiş. (el-Kamil, İbnî Esir, 4/521-522) ve onun ölümünden sonra tahta geçen Velid de: “Bize muhalefet edeni öldürürüz, muhalefet edemeyip susanı da suskunluk derdi öldürecektir.” tehdidinde bulunmuştu. (Tarih-i Taberî, 8/1178, Londra basımı)

Aslında Emevîler, dinsiz ve zındık bir aileydi, İslâm’ın ilk günlerinden başlayarak Hz. Resulullah (s.a.a) ve onun getirdiği İslâm dinine karşı en kötü düşmanlığı onlar beslemiş, bu kin ve düşmanlıklarını daima sürdürmüşlerdir. Daha sonra gelişen olaylar ve özellikle de Bedir ve Uhud gazvelerinden sonra Emevîler Resulullah’a (s.a.a) ve Emirü’l-Müminin İmam ali’ye (a.s) karşı intikam yemini edip her fırsatta bu kini kusmanın yollarını aradılar.
İslâm’ı ortadan kaldırmak ve Hz. Resulullah (s.a.a) ile onun mübarek ve sevgili Ehlibeyti’ne düşmanlık etmek için akla gelmedik komplo, oyun ve caniliklere başvurmaktan çekinmediler.

Hicret’in 40. yılından sonra, Emirü’l-Müminin İmam ali’nin (a.s) şehadeti ve Muvaiye’nin iktidarı ele geçirmesinin ardından İslâm dünyası fiilî olarak Emevîlerin eline geçmiş ve onların zulmüne ve İslâm’ı bozmaya çalışan icraatlarına seyirci kalmayıp muhalefet eden Şiî müslümanları akla gelmez baskı ve işkencelere maruz bırakmıştır.

Emevî sultanların günlük siyasî uygulamalarından biri, Hz. Ali’ye (a.s) minberlerde küfretmek olmuştur. Kerbela katliamı ve cennet gençlerin efendisi İmam hüseyin (a.s) ve evlatlarının alçakça şehit edilmesi, bu kötü ve zalim hanedanın işlediği cinayetlerin doruğu sayılır. Kerbela faciasından önce ve sonra da Emevîler, birçok Alevi’yi (imam ali’nin (a.s) soyundan gelen Müslümanlar) ve Şiîlerin önde gelen büyüklerinin çoğunu sırf Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’ni savundukları için acımasızca katletmiş, birçoğunu da yer altı zindanlarında inanılmaz şartlar altında yılarca tutsak etmişlerdir.

Ehlibeyt’in 4. imamı Hz. Seccad’ın oğlu Zeyd (r.a), Hişam b. Abdulmelik döneminde alçakça şehit edildi. Zeyd’in naaşı Hişam’ın emriyle yıllarca darağıcında asılı kaldı, ceset tamamen çürüdükten sonra ağaçtan indirilip yakıldı ve külleri rüzgârda savruldu.

Kerbela hadisesi ve bu facianın ardından Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) halkı aydınlatma ve bilinçlendirme çalışmaları, İslâm ümmetinin Emevî hanedanının gerçek yüzünü tanıyıp bu zulüm düzeninden nefret duymasında çok etkili olmuştu.

Zeyd’in şehadeti halkın Emevîlere duyduğu kini doruğa çıkarmış, Emevîlerin zulüm, ayyaşlık ve dinsizliğinden iyice bunalan Müslüman toplumu bir patlamanın eşiğine getirmiştir. Nitekim hicrî 132’de Emevilerin zulüm düzeni yıkılıp yerle bir oldu ve bunu fırsat bilen Abbasİler, kendilerine haktan yana bir görünüm vererek iktidarı ele geçirdi.

Diğer Ehlibeyt İmamları gibi imam Sadık da (a.s) hayatı boyunca gizli veya açık şekilde zalimlerle savaştı ve bu cümleden olmak üzere EmevÎlerle de mücadele etti. Emevîlerin uyguladığı onca baskı ve kısıtlamalara rağmen her fırsatta halkı aydınlatıp bilinçlendirdi, Hakk’a ve hakikate gönül verenlere yol gösterip gerçek İslâm’ı anlatıp öğretti.

Hişam. b. Abdulmelik’in halife olduğu yıllardan birinde, İmam Sadık (a.s) sevgili babası İmam bâkırla (a.s) hacca gitmiş ve bu haccında yaptığı etkili bir konuşmada Hz. Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibet’inin (a.s) İmamet ve liderliği konusunda şöyle buyurmuştu:
Muhammed’i (s.a.a) hak üzere gönderen ve bizi onunla onurlandıran Rabbimize hamd ederiz. Biz Ehibeyt, Allah’ın yarattıkları arasında seçmiş ve yeryüzünde kendi temsilcisi kılmış olduğu kullarıyız. Bize uyan kurtuluşa erer, bize düşmanlık eden helâk olur. (Delailu’l-İmame, Şiî olan Taberî, s.104-106, Necef 2. baskı)

İmam’ın (a.s) bu sözleri Hişam’a ulaştırıldı. Hişam hacıların dönüşünden sonra Medine’deki valisine, İmam Bâkır (a.s) ve oğlu İmam Sadık’ı (a.s) Şam’a göndermesini emretti. Şam da bu iki İmam ile zalim Hişam arasında ilginç olaylar yaşandı.

İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sadık’ın (a.s) bu karanlık ve baskı dolu dönem boyunca İslâm ümmetine verdikleri en büyük hizmet, İslâm bilimlerini öğretme ve ümmeti yetiştirme yolunda başlattıkları muazzam “İlmi hareket”ti. Onların sorumluluk ve takva sahibi fakihlerle âlimler yetiştirmesi sonucu Kur’ân ve İslâm dini iktidardaki güçlerin saptırmalarından uzak bir şekilde İslâm beldelerinin dört bir yanında öğrenilip anlaşılmış, İslâm hükümleri ihya edilmiş, akidevî sapmalar önlenmiş ve gerçek İslâm çizgisi korunabilmiştir. Bu tür mücadele tarzı, bilinen anlamdaki diğer mücadele ve savaş tarzından çok daha zor ve karmaşıktır aslında.

Bu iki büyük İmam’ın gayret ve çalışmaları sonucu, Emevîlerin bir asır süren zulüm ve baskılarına ve İslâm’ı ortadan kaldırma girişimlerine rağmen din ve maneviyatın temel sütunları başarıyla korunabilmiştir. Oysa bilindiği üzere Emevîler, İslâm’ı tarihten silmek ve İslâm ümmetini tekrar cahiliye dönemindeki inanç durumuna döndürebilmek için çok uğraştılar ve görünüşte bu yolda bazı başarılar da elde ettiler. Ama Ehlibeyt İmam’larının (a.s) aralıksız çaba ve çalışmaları sayesinde, özellikle inançlı ve cesur âlimler yetiştirip İslâm toplumunu bilinçlendirme konusundaki ince yöntemleri sonucunda, Emevîler iğrenç emellerine ulaşamadılar ve İslâm’ın temellerin yıkmaya yönelik çabaları akamete uğradı.

Sonunda zalim Emevî devleti yıkıldı ve yerine Abbasî devleti kuruldu,

Resulullah’ın (s.a.a) amcası Abbas b. Abdulmuttalib’in soyundan geldikleri için bu adla anılan Abbasîler, başlangıçta, sözde kerbela şehitlerinin intikamını almak ve Emevî zulmüne son vermek için istediklerini iddia ederek halkı kendi taraflarına çektiler. Özellikle İranlı Müslümanların İmam Ali’ye (a.s) ve onun evlatlarına besledikleri sevgiyi istismar ederek, iktidarı Emevîlerden alıp ehil olana vereceklerini söylemek suretiyle Horasanlı Ebu Müslim’in ve onun etrafına toplanan İranlı müslümanların yardımıyla Emevîleri devirdiler. Ancak halifeliği, o zamanki Ehlibeyt İmam’ı olan İmam Cafer Sadık’a (a.s) bırakacakları yerde, son anda çark ederek kendi tekellerine aldılar.

Emevîlerin tersine, Abbasîler kendilerini çok dindar ve Müslüman’mış gibi gösteriyor ve bu görünümü bozmamaya özen gösteriyorlardı. Kendilerinin Resulullah’ın (s.a.a) akrabası olduklarını, bu nedenle de Peygamber’in vârisleri olmaya herkesten daha fazla hakları bulunduğunun ve İslâm’i hilafete herkesten daha lâyık olduklarının propagandasını yapıyorlardı.

Bunun yalan olduğunu, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) gerçek vârislerinin ve halifelerinin aslında onun pak Ehlibeyti’nin İmamları olduğunu herkesten iyi bildikleri için, iktidarı ele geçirir geçirmez onlar da tıpkı Emevî asilerin yaptığını yaparak İmam Sadık’la (a.s) Şiasına baskı politikası uygulamaya başladılar. Kendilerine dindar süsü verip Resulullah’ın (s.a.a) yakınları olduklarını söyleyerek ele geçirdikleri iktidarı kaybetmemek için mümkün olan her yolu deneyerek halkı Ehlibeyt İmamlar’ından uzak tutmaya çalıştılar.

Emevîlerin yıkıldığı hicrî 132’den, İmam Sadık’ın (a.s) şehit edildiği hicrî 148’e kadar Ebu Abbas el-Saffah ve Mansur Devanikî adlı iki Abbasî sultanı, kendilerini halife ilan ettiler. İlk Abbasî halifesi olan Seffah 4 yıl iktidarda kaldı; ikinci halife Mansur ise 22 yıl boyunca yani İmam Sadık’ın (a.s) şehadetinden 10 yıl sonrasına kadar saltanatını sürdürdü. (Tetimmetu’l-Munteha, s.110, 113, 147)

Bütün bu süre boyunca, özellikle Mansur döneminde İmam Cafer Sadık (a.s) çok sıkı bir tâbi tutulmuş ve yoğun baskılara maruz bırakılmış, hatta bazen halkla görüşmesi engellenmişti.

Harun b. Harice şöyle anlatır:

Şiîlerden biri, bir celsede 3 talakla kadını boşamanın hükmünü (Şia fıkhında, bir celsede üç boşanma ardı ardına yapılamaz; batıldır. Geniş bilgi için ilgili fıkıh kitaplarına bakınız.) İmam Cafer Sadık’a (a.s) sormak istiyordu. Bu amaçla İmam’ın (a.s) bulunduğu yere gitmek istedi; ama Abbasî halifesi, İmam’la (a.s) görüşülmesini yasaklamıştı. İmam’la nasıl görüşebileceğini düşünürken, eski elbiseler içinde salatalık satan seyyar bir satıcıya gözü ilişti. Hemen ona gidip bütün salatalıkların hepsini satın aldı. Adamın elbiselerini de ödünç alarak seyyar satıcı kılığında İmam’ın evine yaklaştı.

İmam’ın hizmetkârı salatalık almak için onu çağırmış, böylece eve girip İmam’la (a.s) görüşmeyi başarmıştı. İmam (a.s) bu hilesini beğenerek: “İyi bir yöntem seçmişsin.” dedi ve sorusunu sormasını istedi. Soruyu dinledikten sonra: “Aynı zamanda ardı ardına üç talak olmaz, batıldır.” buyurdu. (Biharu’l-Envar, 47/171, Ravendî’nin Haraic’inden naklen)

Mansur Devanikî, İmam (a.s) ve diğer Alioğulları (Aleviler) ile Şiîlere karşı hiçbir baskı ve işkenceyi uygulamaktan çekinmiyor, Emevîlerin yöntemini uyguluyordu. Sedir ve Abdusselâm b. Abdurrahman gibi, İmam’ın (a.s) nice yakın adamlarını hapse attı. İmam Sadık’ın (a.s) ashabının büyükleri arasında sayılan Mualla b. Huneys’i şehit ettirdi. İmam Hasan’ın (a.s) evlatlarından olup Alevîlerin büyüklerinden sayılan Abdullah b. Hasan’ı bir bahaneyle Irak’a sürgüne gönderdi ve orada hapse attırıp sonra da şehit ettirdi. (Câmiu’r-Ruvat, 1/350-457 ve 2/247; Tuhfetu’l-Ahbab, s. 179; Mumtehe’l-Amal, 1/195)

Bir yandan bu cinayetleri işlerken, diğer bir yandan da tam bir münafıklık sergiliyor ve kendisini Hz. Resulullah’ın (s.a.a) gerçek halifesi gibi göstererek halkın sevgisini kazanabilecek her hileye başvuruyor; kendisini din ve şeriat düşkünü bir yönetici olarak gösteriyordu. dahası, kendisini Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’ne mensupmuş gibi göstermeye büyük çaba harcıyor, böylece Resulullah’ın (s.a.a) gerçek vasileri ve halifeleri olan Ehlibeyt İmamları’nın yerini almayı planlıyordu. Çünkü Müslümanların, Resulullah’ın Ehlibeyti’ni ne kadar çok sevdiğini biliyordu. Nitekim Abbasîler, Müslüman halkın Ehlibeyt’e beslediği sevgiyi kullanarak iktidarı ele geçirmiş ve kendilerini Ehlibeyt’in savunucuları gibi göstererek Emevîleri yıkma yolunda halkın desteğini alabilmişlerdi.

Mansur, bir Arefe günü yaptığı konuşmada şöyle diyordu:
Ey insanlar! Biliniz ki ben, Allah tarafından yeryüzünde padişahlık etmekteyim. Sizi O’nun yardımıyla yönetmekteyim. Ben Allah’ın haznedarıyım ve beytülmal benim elimdedir. O’nun rızasına göre davranır ve O’nun rızasına göre bölüştürürüm! Beytülmalden birine lütufta bulunucak olsam, bu da yine O’nun izniyle olur! Allah Teala beni kendi haznesinin anahtarı kılmıştır; dilediği zaman beni açarak size lütufta bulunur!… (Tarihu’l-Hulefa, s.263; el-İmamu’s-Sadık, 5/45)
Bir başka konuşmasında da Horasan halkına şöyle hitap ediyordu:

Ey Horasanlılar! Allah bizim hakkımızı ortaya çıkardı ve Resulullah’tan kalan mirasımızı (halifeliği) bize geri verdi! hak yerini buldu; Allah nurunu zahir, sevdiklerini aziz kıldı ve zalimleri yok etti!… (Murucu’z-Zeheb, 3/301)

Mansur, kitleyi aldatmaya yönelik bu oyunlarıyla kendisine dindar süsü veriyor ve kötülük, küfür ve münafıklıkta Emevîlerden hiç geri kalmayan iğrenç yüzünü bu sahte görünümün ardında gizliyordu.

Diğer taraftan, zorla ve tehditle de olsa İmam Cafer Sadık’ın (a.s) görünüşte onayını almaya, böylelikle de halkın tepkisini çekmemeye çalışıyordu. Ancak İmam (a.s) onu hiçbir zaman onaylamadığı gibi her fırsatta halkı aydınlatmış, onun ve Abbasîlerin gerçek yüzünü anlaşılmasını sağlamıştır.

İmam’ın (a.s) yarenlerinden biri: “Maddi açıdan zor durumda bulunan biri biz Şiîlerden birine (Abbasîler) tarafından teklif gelir ve ücret karşılığından onlara ev yapmamız veya su kanalı açmamız istenirse, ne yapalım?” diye sorduğunda, İmam şu cevabı vermiştir:

Karşılığında çok dolgun bir ücret de verseler şahsen ben, onlar (Abbasîler) için bir düğüm atmaya veya bir çizgi çizmeye bile razı değilim. Çünkü zalimlere yardımcı olanlar, Allah Teala kulları arasında bir hükme varıncaya kadar kıyamet günü ateşte yanacaklardır. (Vesailu’ş-Şia, 12/129; Usul-u Kâfi ve Tehzib’den iktibasla)

Fakihler konusunda da şöyle buyurmuştur:

Fakihler, Peygamber’in eminleridirler, sultanlara yöneldiklerini (iktidardakilere meylettiklerini, onlarla sıkı-fıkı olduklarını) görürseniz, onlardan şüphelenin ve böylelerine güvenmeyin! (Keşfu’l-Gumme, 2/412; el-İmamu’s-Sadık, 3/21, Hilyetu’l-Evliya’dan naklen.)

İmam (a.s) kimi zamanda mektuplarında veya görüşmelerinde, Mansur’u sarih bir dille uyarıyor, kınıyordu. Bir defasında Mansur İmam’a (a.s) bir mektup yazıp: “Neden herkes gibi sen de beni görmeye gelmiyorsun?!” diye sordu. İmam (a.s) mektuba şu cevabı yazdı:

Senden korkmamızı gerektirecek bir dünyalığımız olmadığı gibi, sana umut besleyebileceğimiz bir maneviyat ve dindarlık da görmüyoruz sende. Ne seni gelip kutlayacağımız bir nimet içindesin, ne de kendini, gelip sana teselli vermemizi gerektirecek bir musibet içinde görmektesin. Bu durumda neden seni ziyaret edelim ki?!

Mansur mektuptaki kınamayı örtbas edebilmek için; “Gelip bana nasihatte bulunun.” diye yazdı. İmam (a.s) şu cevabı verdi:

“Dünyayı seven, sana nasihat etmez; ahiretini düşünen de sana gelmez!” (Keşfu’l-Gumme, 2/488; Biharu’l-Envar, 47/184)

Mansur’un bulunduğu bir mecliste İmam’ın da oturmuş olduğu bir gün, bir sinek ilginç bir şekilde Mansur’a musallat oldu. Ne yapsa kurtulamıyor, o kovdukça sinek hemen gelip yine yüzüne konuyordu. Mansur sineği kovmaya çalışırken öfkeyle: “Allah şu sineği neden yarattı sanki?!” diye çıkıştı İmam’a (a.s). İmam hiç beklemeden şu cevabı verdi:

“Zalimlerle zorbaları aciz kılıp küçük düşürmek için!” (el-Fusulu’l-Muhimme, s.236)

Medine Valisinin Karşısında

Abdullah b Süleyman et-Temimî şöyle anlatır:

Abdullah b. Hasan b. el-Hasan’ın oğulları İbrahim’le Muhammed, Abbasî iktidarı tarafından şehit edildikten sonra Mansur Devanikî yakın adamlarından Şeybe b. Gaffal’ı Medine’ye vali tayin etti.

Şeybe, Medine’de bir cuma hutbesinde şöyle konuştu:

….Ali b. Ebu Talib, Müslümanlar arasında ihtilaf yarattı. İman ehliyle savaştı ve iktidarın, ehline geçmesine engel olup onu hep kendisi için istedi. Ama Allah onu iktidardan mahrum bıraktı. Ondan sonra onun evlatları da bozgunculukta onun yolunu izler oldular ve şimdi iktidar peşindeler! oysa onlar iktidara lâyık değiller! Zaten bu yüzden her tarafta öldürülmekte, kendi kanlarına boyanmaktadırlar!

Şeybe’nin bu küstah ve iftira dolu sözleri Medine ahalisini pek rahatsız etmiş, ama korkudan hiç kimse bir şey söylememişti. Herkes susuyordu. Bu sırada, sırtında yün elbise olan biri cesaretle yerinden doğrularak cesaretle yerinden doğrularak şöyle dedi:

Allah’a hamt eder, O’nun son elçisi ve bütün resullerinin baş tacı olan Muhammed’le diğer bütün Peygamberlere salât-u selam göndeririz! Söylediğin iyi vasıflara gelince; biz onlara lâyık bir aileyiz, söylediğin kötülükler ve çirkinliklerse, ancak sana ve Mansur’a yakışır!

Sonra, yüzünü cemaate dönerek sözlerini sürdürdü:

Kıyamette kimin amellerinin daha boş ve herkesten daha ziyankâr olacağını bildireyim mi size?! Ahiretini, başkalarının dünyasına satan kimsedir o! Şu fasık vali de böyle biridir işte! (Çünkü kendi ahiretini Mansur’un dünyasına satmıştır.)

Cemaat sakinleşmişti. vali hiçbirşey söylemeden sessizce camiden çıktı. Dışarıya çıkınca, adamlarına: “Halifenin valisinin karşısında karşısında hiç çekinmeden öyle konuşan o adam kimdi?” diye sordu. İmam Cafer Sadık (a.s) olduğunu söylediler. (el-Emali, Şeyh Tusî, s.31; Biharu’l-Envar, 47/165)

İmam Sadık ve Zeyd bin Ali

Ehlibeyt İmamları’nın dördüncüsü Hz. Seccad’ın (Zeynelabidin -a.s-) oğlu olan zeyd, İslam tarihinin önemli simalarından ve Şia’nın bilim, takva ve fazilette en parlak şahsiyetlerdendir.

Zeyd, Emevîlerin en dehşet ve karanlık dönemlerin de yiğitçe kıyam etti, cesaretle savaştı ve bir Mümine yaraşır bir onurla ve şerefle şehit düştü. Zeyd’in (r.a) baştanbaşa nur ve takva dolu hayatı ve onun yepyeni bir tarih yaratan şanlı kıyamı ve nihayet onur ve iftihar dolu şehadeti, İmamet ailesinde onun babasından ve kardeşinden aldığı eğitim ve terbiyenin en güzel belgesidir.

İslâm âlimleri, Hz. Zeyd’in (r.a) ilim, takva fazilet ve büyüklüğü konusunda müttefiktirler. Ehlibeyt imamları (a.s) defalarca Hz. Zeyd’in fazilet ve yiğitliğini övmüşlerdir. Nitekim Zeyd hakkındaki rivayetler o kadar çoktur ki, Şeyh saduk (r.a) Uyun-u Ahbari’r-Rıza adlı ünlü eserinin bir babını bu rivayetlere ayırmıştır. (Uyun-u Ahbari’r-Rıza, 1/248)

Şeyh Müfid şöyle der:

Zeyd (r.a) İmam Seccad’ın (a.s) İmam Bâkır (a.s) dışındaki bütün evlatlarından üstün ve ileridir. Son derece dindar, takvalı, abid, fakih, bağışlayıcı ve cesurdu. İnsanları iyiliğe çağırır, kötülükten men ederdi. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.251)

Ebu Carud şöyle der:

Medine’de bulunduğum günlerde ne zaman Zeyd’i sorsam, kur’an’la meşgul olduğunu söylerlerdi. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.251),

Hişam şöyle der:

Halid b. savfan, Zeyd’den söz ediyordu. Onu nerede gördüğünü sordum. “Kûfe köylerinden birinde” dedi. Onu nasıl bulduğunu sordum “Allah korkusuyla pek ağlayan biri olarak gördüm onu!” dedi. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.251)

Şeyh Müfid şöyle anlatır:

Şia içinde bir grup (Zeydiler) Zeyd’in, babasından sonra imam olduğuna inanırlar. Bu inancın nedeni, onun silahlı kıyamda bulunması ve halkı açıkça Hz. Muhammed’in Ehlibeyti’ne (a.s) uymaya devam etmesidir. İşte bu, bazılarınca onun İmametinin ilanı olarak telakki edilmesine yol açtı. Oysa gerçek bu değildi; Zeyd asla İmamet iddasında bulunmamıştır. Babasından sonra imamın, sevgili kardeşi Bâkıru’l-Ulum (a.s) olduğunu biliyordu. İmam Bâkır (a.s) da vefatından önce İmam Sadık’ın (a.s) olduğunu açıklamıştır. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.251)

Zeyd’in Kıyamı

Zeyd, Halid b. Abdulmelik’i şikayet etmek için Şam’a Emevî sultanı Hişam b. Abdulmelik’i görmeye gitti. Ancak Hişam, Zeyd’i küçük düşürmek için onu sarayına kabul etmedi. Zeyd, şikayetini yazılı olarak Hişam’a bildirip ondan uygulamasını istediyse de, Hişam yine aldırmayıp Zeyd’in mektubunun altına: “Geldiğin yere dön.” notunu düştü. Zeyd: “Vallahi geri dönmeyeceğim.” dedi ve Hişam’dan görüşmek için vakit alıncaya kadar Şam’dan ayrlmadı. Sonunda Hişam ona vakit vermiş, ama Şam’ın ileri gelenlerini de davet ederek Zeyd’i sürekli oyalamalarını ve onu kendisinden uzak tutmaya özen göstermelerini tembihlemişti.
Zeyd, Hişam’ın bulunduğu meclise girer girmez hemen konuşmaya başlayarak Hişam’a hitaben şöyle dedi:
Allah’ın kulları arasında, takvaya davet edilmeyecek kadar büyük kimse yoktur ve takvaya davet etmeyen kimseden daha aşağılığı da yoktur! Ben seni takvalı olmaya ve Allah’tan korkup O’nun dinine uymaya davet ediyorum!
Hişam, kırıcı ve alaycı bir ses tonuyla: “Senin asıl amacın halife olmak!” dedi, “Kendini halifeliğe pek uygun görüyorsun; ama buna lâyık değilsin ve alt tarafı bir cariyenin oğlusun!”
Zeyd soğukkanlılıkla şöyle dedi:
Peygamberlikten daha üstün bir makam olmadığını bilmez misin?! İbrahim’in (a.s) oğlu İsmail (a.s) gibi bazı peygamberler de cariyeden dünyaya gelmiştir. Eğer cariyeden dünyaya gelmek bir kusur olsaydı, bil ki İsmail’e asla peygamberlik görevi verilmezdi! Peygamberlik mi daha üstündür sence, yoksa halifelik mi?! Kaldı ki ecdadı Resulullah (s.a.a) ve İmam Ali (a.s) olan biri için, annesinin cariye olup olmaması nasıl kusur telakki edebilir?!
Bu yerinde cevap, Hişam’ı çok öfkelendirmişti. hışımla yerinden kalkıp, Zeyd’in hemen dışarı çıkarılmasını emretti. Zeyd dışarı çıkarken: “kılıcın acısını dayanılmaz bilip korkanlar, zilletle yaşamaya mahkumdurlar!” dedi.
Zeyd’in bu sözünü Hişam’a aktardıklarında, Hişam onun Emevîlere karşı kıyam edeceğini anladı. Saray erkânına şöyle dedi: “Siz, Ali’nin soyu kurumuş, mahvolmuş diyordunuz. Yemin ederim ki Zeyd gibilerinin olduğu bir ailenin soyu kurumaz!”

Zeyd, Şam’dan kûfeye döndü. Olayı duyan Şiîler etrafına toplanarak ona biat ettiler. sadece kûfe’den biat edenlerin sayısı 15 bini bulmuştu; Medain, Basra, Vâsıt, Horasan, Rey, Musul ve diğer şehirlerden de çok sayıda Müslüman onlara katılmıştı.
Bunu gören Zeyd kıyam etti. (Umdetu’t-Talib, s.228)

Savaş başladığında, Zeyd’e biat edenlerin çoğu namertçe onu yalnız bırakıp kaçtı. Zeyd, çok az sayıda adamı kaldığı hâlde savaştan kaçmadı ve beklenmedik bir yiğitlikle çarpıştı. Ancak savaşta alnına isabet eden bir ok nedeniyle birkaç gün sonra şehit oldu. Allah’ın ve meleklerin selâmı bu yiğit ve fedakar müminin üzerine olsun. Zeyd’in şehadeti hicret’in 120 veya 121. yılı safer ayına rastlar.

Zeyd’in adamları onun cesedini bir nehrin yatağına gömüp üzerinden su geçirseler de, düşman mezarın yerini bulmakta gecikmedi ve aşağılık bir girişimle o büyük şehidin mübarek naşını mezarından çıkarıp bedeninden ayırdıkları başını Şam’a göndererek Hişam’a takdim ettiler. Sonra başsız bedenini, Hişam’ın emriyle kûfe şehrinin çöplüğünde darağacına astılar. Bu mübarek beden, birkaç yıl tıpkı şehadet sancağı gibi darağacında asılı kaldı. Nihayet bizzat Emevî sultanı Hişam’ın emriyle şehidin pak naşını darağacından indirip yaktılar ve küllerini rüzgara savurdular. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.252; Umdetu’t-Talib, s.230; Muntehe’l-Amal, 2/34) Zira zalimler, Zeyd’in başsız vücudundan da korkmaktaydılar.

Zeyd’in şehadet haberi imam Cafer Sadık’a (a.s) ulaştığında hüzne boğuldu; duyduğu keder yüzünden okunuyordu. Zeyd’le birlikte savaşıp onun safında şehit düşenlerin aileleri arasında paylaştırılması için Ebu Halid Vâsıtî’ye 1000 dinar verdi. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.252)

Fudayl Ressan şöyle anlatır:

Zeyd’in şehadetinden sonra İmam Sadık’ın (a.s) huzuruna vardım. Söz Zeyd’den açılınca, İmam şöyle buyurdu:

Allah amcama rahmet etsin. Mümin ve arifti. (bizim İmametimize inanırdı); bilge, dürüst ve doğru sözlüydü. Eğer savaşta galip gelseydi vefa ederdi. (Rical-i Mamaganî, 1/468; Rical-i Keşşaf’tan iktibasla)

Yani Zeyd, İmam Sadık’ın (a.s) hilafeti için mücadele ediyordu ve savaşı kazanması hâlinde onun İmam ve hak halife olduğunu ilan edecekti.

İmam Cafer Sadık’ın (a.s) bu sözleri, Zeyd’in aslında İmam’ı (a.s) hilafete geçirmek için kıyam ettiğini apaçık ortaya koymaktadır. Zeyd, İmam Bâkır’la İmam Sadık hazretlerinin İmametini kabul etmiş bir mümindi.

Ehlibeytin 8. nuru İmam Rıza (a.s) sultan Memun’a şöyle der:

Zeyd, Âl-i Muhammed’in âlimlerindendi. Allah rızası için öfkelendi, Allah’ın yolunda şehit oldu. Babam Musa b. Cafer (a.s), babası Cafer b. Muhammed’in (a.s) şöyle buyurduğunu söylerdi: Allah, amcam Zeyd’e rahmet eylesin. İnsanları Ehlibeyt’e itaate çağırıyordu. Savaşı kazansaydı, yaptığı davete sadık kalacaktı. (yani iktidarı İmam’a bırakacaktı.) Zeyd kıyam için benimle meşverette bulundu: ‘Amcacığım, eğer öldürülmeye ve cesedinin asılmasına razıysan, kıyam et.’ dedim.”

Memun: “Zeyd İmam olduğunu iddia etmiyor muydu yani?” diye sorunca, İmam: “Hayır, o halkı Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyti’nin İmametine davet ediyordu.” Buyurdu. (Rical-i Mamaganî, 1/468; Uyun-u Ahbari’r-Rıza, 1/249)

Şeyh Saduk (r.a) Zeyd b. Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder:
Yeryüzü var oldukça, Âli Muhammed’en biri mutlaka İmam ve yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak bulunacaktır. Bu zamanda da Allah’ın yeryüzünde ki hücceti, kardeşimin oğlu Cafer b. Muhammed’dir; ona uyan asla sapmaz, ona karşı çıkan da asla hidayet bulmaz! (Biharu’l-Envar, 47/19; Şeyh Saduk, el-Emali’den iktibasla)

İmam Sadık (a.s) Münazaraları

Emevîlerin son yılları ve Abbasî iktidarının ilk dönemlerinde İmam Sadık (a.s) bu iki hanedanın iktidar ve koltuk kavgasıyla birbirine düşmesi nedeniyle geçici bir süre için de olsa rahat bir nefes alabilmiş, ilmî ve dinî çalışmalarını genişletebilme fırsatı bulmuştur. İşte bu süreçte Medine, binlerce ilim aşığının İmam Sadık’ın (a.s) din ve bilim derslerine akın edip çeşitli bilim dallarında İmam’dan eğitim alma fırsatı bulduğu büyük bir üniversiteye dönüşmüştür.

İmam Sadık’ın (a.s) ilmî ve dinî kariyeri, bütün İslam beldelerinde dillere destandı. Bu nedenle çoğu zaman çok uzak diyarlardan Medine’ye akın eden araştırmacı ve bilim adamları, İmam’ın derslerine katılıp Resulullah’ın (s.a.a) bu nadide evladının Allah vergisi İlim deryasından faydalanmaktaydı. Hatta gayrimüslim bilim adamları uzak yollardan gelip İmam Sadık’ın (as) ilmî münazara ve oturumlarına katılıyordu. Çeşitli din ve farklı inançlara mensup bu bilim ve din adamlarıyla İmam Sadık (a.s) arasındaki ilmî tartışmalar ve İmam’ın cevapları, İslâm tarihinin ilk yüzyıllarıyla ilgili sayfaların en ilgi çekici olanıdır.

İmam (a.s); zamanı, mekânı, soru soranın dinini ve ilmi kapasitesini ve onun olaylara yaklaşım tarzı gibi ince faktörleri dikkate alarak muhataplarına cevaplar vermiştir. Nitekim İmam’ın verdiği cevapların bazısı, sadece tartışma tarafının delillerini çürütmeye veya onun öne sürdüğü mantıktaki zaafları açığa çıkarmaya matuftur. bazı cevaplarsa muhatabını daha derin ve dikkatli düşünmeye sevk edici olup, onun zihnini ve bilincini uyandırmaya yöneliktir. Muhatabın ilmî kariyeri ve kapasitesi ölçüsünde fevkalade ilmî ve felsefî cevaplar vermiştir.

İmam Sadık’ın (a.s) ilmî münazara ve oturumları ve bunlarda verdiği cevapların tamamını bir araya getirebilmek için ciltler dolusu kitap yazmak gerekir. binaenaleyh biz burada unlardan bir kısmını örnek alarak aktaracak ve özellikle gençler için anlaşılması daha kolay olan örneklere yer vereceğiz. Bu bahsin sonunda da İmam Cafer Sadık’ın (a.s) tevhit konusunda öğrencisi Mufaddal’a yazdırdıklarını içeren “Tevhid-i Mufaddal” adlı eserden bazı iktibaslarda bulunacağız.

İbn Ebi’l- Avca ile Münazara

Ebu Mansur, bir arkadaşından şöyle rivayet eder:

O zamanın ünlü materyalistlerinden sayılan ve “dehriyyun” adıyla bilinen dinsizlerden İbn Ebi’l-Avca ve Abdullah b. Mukaffa’yla Mecidu’l-Haram’da oturmuş, Kâbe’yi tavaf edenleri seyrediyorduk. İbn Mukaffa tavaf etmekte olan hacıları göstererek: “Şunları görüyor musun?” dedi ve biraz ileride oturan İmam Sadık’ı (a.s) gösterip: “Bak, bir tek şu büyük adam dışında, hiçbiri insan denmeye lâyık değildir!” dedi. İbn Ebi’l-Avca: “Bunca insan arasında neden sadece onun insan olduğunu söylüyorsun?” diye sorunca, aralarında şu konuşma geçti:
-Çünkü onda, başkalarında görmediğim bir bilgi, insanlık ve erdem var.
-Buna inanmam için onunla bizzat kendim konuşmalıyım.
-Bunu tavsiye etmem; aksi taktirde seni tamamen değiştirmesinden korkarım. (Seni materyalist inançtan koparıp Müslüman edebilir!)
-Hiç sanmam! onunla konuşursam, söylediklerinin doğru olmadığının anlaşılmasından korkuyorsun aslında!
-Madem böyle düşünüyorsun, git onunla konuş o hâlde! Ama elinden geldiğince dikkatli ol ve seni etkilemesine izin verme. Söyleyeceklerini iyi hesaplayıp konuş, her kelimeyi ölçüp biç, fikrini kendi sözleriyle çürütecek şeyler söylememeye dikkat et!

Bu konuşmadan sonra İbn Ebi’l-Avca, İmam’la görüşmek için bizden ayrıldı. Biraz sonra geri döndüğünde: “Ey Mukaffa’nın oğlu!” dedi heyecan ve hayretle, “Sen onun insan olduğunu söylemiştin; ama ben onun bildiğimiz anlamda bir insan türü olmadığına yemin edebilirim! Şu yeryüzü yuvarlağında, dilediği zaman cismiyle yaşayan tek kişi varsa, odur!”

İbn Mukaffa şaşkınlıkla: “Neden” diye sordu, “Neden ki?”
İbn Ebi’l-Avca dedi ki:
Onun yanına gidip oturdum. Etrafındakiler gidince, ikimiz kaldık.
Ben daha hiçbir şey söylemeden o konuşmaya başladı ve tavaf etmekte olanları göstererek şöyle dedi:
Eğer din konusu bunların dediği gibiyse ve Allah ve ahiret günü diye bir şey varsa -ki vardır ve haktır- o zamanlar onlar doğru yoldadır demektir. Bu durumda siz saadeti yakalamayacak ve helâk olacaksınız! yok eğer sizin dediğiniz gibiyse, -ki kesinlikle öyle değildir, zira Allah vardır ve kıyamet haktır- o zaman Müslümanlarla sizin durumunuz eşit demektir!
(yani ahirete inanan bir Müslüman için bu durumda da kaybedecek bir şey söz konusu değildir. Çünkü Farz-ı muhal; ahiret ve din hak olmazsa ve bir hesap günü bulunmazsa dahi Müslümanların zarar edeceği bir şey olmaz ve bu durumda sizlerle aynı durumda olurlar!)
Ben şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak: “Aman efendim, neler söylüyorsunuz?” dedim, bizim inancımız onların inancından farklı değil ki, biz de Müslümanız!”
Adeta içimi okurcasına dedi ki:
Sizinle onların inancı aynı olur mu hiç?! Onlar kıyamete, ölümden sonra diriltileceklerine, hesaba çekileceklerine, Allah’ın ceza veya ödülüne mazhar olacaklarına, yani yaratıcılarının göğün sahibi olan yüce Allah olduğuna ve ve göklerin ancak O’nunla mamur olduğuna inanıyorlar; oysa siz göğü, kimselerin bulunmadığı bomboş bir virane gibi görmektesiniz!

Onun Allah’tan söz etmesini fırsat bilerek kendi düşüncelerimi açıklayarak şöyle dedim: “Eğer mesele onların dediği gibiyse, o zaman Allah neden kendisini açıkça kullarına gösterip onları ibadete davet etmiyor? Böylece kullar arasında da bu ihtilaflar ortadan kalkmaz mı? Neden kendisini kullarından gizleyip
onlara peygamber gönderiyor?! Bizzat kendisi gelse, kulları üzerinde daha etkili olmaz mı?”
Ben susunca, o: “Bunu söylerken haksızlık etmiyor musun?” diyerek şöyle ekledi:

Kudretini senin kendi varlığında apaçık göstermekte olan birinin, kendisini senden gizlediğini söylersin?! Daha önce var olmadığın hâlde var edilmen, küçükken büyümen, onca zayıflıktan sonra güçlenip serpilmen, sağlıklıyken hastalanman ve hastalandıktan sonra yine sağlıklı hâle gelebilmen, öfkeden sonra sevinmen ve memnun olduğun bir zamanda öfkeye kapılabilmen, neşeden sonra üzüntü, üzüntüden sonra neşe duyabilmen, düşmanlıktan sonra dostluğun ve dostluğundan sonra düşmanlığın, azimli ve iradeliyken gevşeyip azmini yitirmen ve gevşekken azim ve irade bulman; bıkkınlıktan sonra istemen ve istedikten sonra bıkkın olman, isteksizlikten sonra eğilim duyman ve eğilimden sonra isteksizlik duyabilmen, umutsuzluğundan sonra umut ve umuttan sonra umutsuzluk yaşayabilmen, zihninde olmayan ve hatırlayamadığın bir şeyi hatırlayıp farkına varman ve zihninde var olduğu ve bildiğin bir şeyin zihninden silinmesi ve onu unutman… [İşte bunların hepsinde Allah kendi kudretini sana göstermiştir.]

Evet, benim varlığımda olan ve inkâr edemediğim İlahî yaratılışı ve Allah’ın kudretinin varlığımdaki iz ve etkilerini ardı ardına böylece sıralayıp durdu. Öyle ki, bir an Allah benimle onun arasında belirip aşikar olacak sandım! (Usul-u Kâfi, 1/74, Tevhid kitabı, 2. hadis)

Abdullah Deysanî İle Münazara

Allah’a inanmayan Abdullah Deysanî, İmam Sadık’ın (a.s) evine gitti ve ondan kendisine Allah’ın varlığını ispat etmesini istedi. İmam: “Adın ne?” diye sorunca Deysanî hiçbir şey söylemeden kalkıp gitti. Arkadaşları, adını neden söylemediğini sorduklarında: “Adımın Abdullah (Allah’ın kulu) olduğunu söyleseydim, ‘Kulu olduğun şu Allah kimdir ki sen ona kulluk etmedesin?’ diye soracaktı.” dedi.

Arkadaşları: “Haydi tekrar ona git.” dediler, “Bu defa adını sormamasını iste ondan!”

Deysanî onların söylediğini yapıp tekrar İmam’a gitti ve “Bana Allah’ı ispatla, ama ismimi sorma.” dedi.

İmam (a.s) oturmasını söyledi.

İmam’ın (a.s) küçük çocuğu o sırada elindeki yumurtayla oynuyordu. İmam (a.s) çocuğun elindeki yumurtayı alarak şöyle dedi:

Ey Deysanî! Bu, kalın kabuğu olan sağlam bir kaledir! Sağlam kabuğunun altında ince bir zar vardır; o ince zarın içinde eriyik hâlde saydam bir altınla, saydam bir gümüş, iç içe bulunur ki, asla birbirine karışmaz ve birbiriyle karışmadan öylece iç içe kalırlar. ne sağlıklı bir şey içinden çıkıp sağlıklı ve sağlam olduğunu bize haber verebilir, ne de onu bozabilecek bir şey içine sızıp içindeki bir bozulmadan bizi haberdar edebilir. Erkek mi, yoksa dişi mi yaratıldığı kesinlikle belli değildir. Şu hâliyle yarılıp açılıyor ve içinden çok güzel renkler çıkıyor. Bunca hayret verici özelliklerin, birisi tarafından yaratılmış olduğunu düşünmüyor musun?

Deysanî bir süre sustu ve düşünceye daldı; sonra başını kaldırıp: “Şehadet ederim ki eşi ve benzeri olmayan Allah’tan başka ilâh yoktur; şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve elçisidir; şehadet ederim ki siz insanlara Allah’ın hücceti ve imamısınız. Ben geçmişimden pişmanlık duyuyor ve tövbe ediyorum!” (Usul-u Kâfi, Tevhid kitabı,1/79, 4. hadis)

Bir Zındık İle Münazara

Hişam şöyle anlatır: Bir zındık İmam Cafer Sadık’a (a.s) bazı sorular sorup sonra da: “Allah nedir?” diye sordu. İmam (a.s) şöyle buyurdu: -O, her şeyden başka, her şeyin tersine bir şeydir. Bu sözden amacım, bu sözün içeriğini ispatlamak ve O’nun, bir şey olmanın hakikatiyle bir şey olduğunu söylemektir. [Yani O, gerçekten var olan bir şeydir.] Cismi olmaksızın, şekli olmaksızın, algılanmaksızın, duyulmaksızın, beş duyu organıyla hissedilmeksizin, düşünce ve hayale sığmaksızın bir şeydir O. Yokluk ve tükenişi olmadığı için O’ndan bir şey eksilmez, zamanın geçmesi O’ndan bir değişime neden olmaz!

-Yani O’nun duyduğunu ve gördüğünü mü söylemek istiyorsun?

-Evet, O duyar ve görür. Duymak için hiç bir uzvu olmaksızın “duyan”dır ve görmek için hiç bir aracı olmaksızın “gören”dir. O! Bizatihi kendisi duyar ve bizatihi kendisi görür. Bunu söylerken, O’nunla “kendi”sinin iki ayrı şey olduğunu kastetmiyorum. Bundan amacım, teşbihte bulunarak meselenin anlaşılmasını sağlamaktır. Binaenaleyh, diyorum ki O, bütün varlığıyla “duyan”dır. Bunu söylerken de O’nun varlığının “bütün”ü ve “parçaları” olduğunu kastetmiyorum; bu tabiri kullanarak senin meseleyi kavrayabilmeni amaçlıyorum. Binaenaleyh zat ve manada hiçbir ihtilaf olmaksızın duyan, gören, bilen ve bilgi sahibi olandır O!

-O hâlde O nedir?

O, Rab ve mabuttur. O, Allah’tır. Rab ve Allah derken “r”, “a”, “b”, ve “a”, “l”, “a” ve “h” harflerini kastetmiyorum; bütün varlıkları yaratan, onları dizip koşandır demek istiyorum. Bu harfleri kullanırken maksadım; “Allah”, “Rahman”, “Rahim”, “Aziz” ve diğer isimlerle anılan manadır. O kendisine tapılan İlâhtır, Aziz’dir, Celil’dir ve şanı pek yücedir!

-Ama düşünebildiğimiz ve aklımıza gelen her şey birer mahlûktur aslına!

-Eğer öyle olsa, tevhide inanma yükümlülüğümüz kalkar. Çünkü düşünüp akıl edemeyeceğimiz bir şeye karşı sorumluluğumuz olmaz! Ancak, biz diyoruz ki; Duyu yoluyla düşünebildiğimiz, duyuyla sınırlı olan ve duyularımızda bir benzerini tasavvur edebileceğimiz bir şekli olan şey mahlûktur ve yaratılmıştır. Binaenaleyh varlığın yaratıcısını ispat etmek istiyorsak, Allah’a yakıştırılamayacak iki şeyden O’nun uzak olduğunu bilmemiz gerekir: Birincisi O’nun inkârıdır; O’nun inkâr etmek de, varlığını reddetmek demektir. İkincisiyse teşbih ve benzetmedir; zira benzeme, ancak aşikâr ve görünür olan bir takım parça, bileşim ve terkiplerden meydana gelmiş bulunan “mahlûkat”a mahsus bir özelliktir. O hâlde “Yaratan” yüce Allah’ın ispatı kaçınılmazdır. Çünkü yaratıklar O’na muhtaçtır ve her şey “yaratılmış”tır; onları yaratansa, onlardan tamamen farklı ve onların dışına bir şeydir; onlar gibi değildir. Çünkü onlar gibi olan şey, onlarda apaçık belli olan terkip ve karışımda da onlara benzeyecektir; daha önceden var olmamaları ve sonradan meydana gelen şeyler olmaları konusunda da ona benzer olacaktır. Küçükten büyüme, siyahlıktan beyaza geçme, güçlüyken güçsüz hâle gelme gibi konularda onlara benzemesi gerekecektir. Böylece bunlar gibi mahlûkata ait nice özelliklerde onlara benzemesi icap edecektir ki, bütün bu özellikleri tek tek burada saymamıza gerek yok sanırım!

-Allah’ı ispatladığın takdirde, gerçekte O’nun için belli bir sınır ve kısıt/had tanımış olursun!

-Hayır, O’nun için asla bir kısıt ve sınır tanımış olmayız. Yaptığımız şey, O’nun varlığını ispatlamaktır sadece! İspatla red arasında hiçbir mertebe yoktur.

-O’nun varlığı var mıdır?

-Evet. Zaten hiçbir şey varlığının dışında başka şeylerle ispat edilemez!

-Niceliği ve niteliği de var mıdır?

-Hayır. Çünkü nitelik ve nicelik sıfat açısındandır ve bir şeyin nitelik ve niceliğini beyan edebilmek için onu ihata etmek (her şeyiyle kavrayıp kuşatarak hâkim olmak gerekir) gerekir. Oysa yüce Allah’ın ispatında iki yolu dışlamak gerekir. Biri O’nun varlığını reddedip yok olduğunu farz etmek (tatil), diğeri de O’nu başka şeylere benzetip diğer varlıklarla kıyaslamak (teşbih). Çünkü O’nu reddeden kimse, O’nun varlığını inkâr etmiş, O’nu yok saymış ve ilâhlığını görmezden gelmiş olur. O’nu başkalarıyla kıyaslayıp onlara benzetmeye çalışan kimse de O’nu, ilahlık ve yaratıcılığa lâyık olmayan “yaratılmış”ların sıfat ve özelliklerine sahip bir şey olarak ispatlamış olur. O hâlde O’nda, O’nun dışında hiçbir şeyde olmayan bir nitelik vardır ki, kimsenin ihata edemeyeceği ve kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir niteliktir bu.

-O, kendi varlığını eşyaya karıştırarak diğer varlıklarla birlikte bir şey yapar mı?

-O, başka varlıklarla karışmak ve onlarla birlikte olarak birlikte bir şeyler yapmaktan münezzehtir! Çünkü bu, çünkü bu, ancak başka şeylerle temasa geçip birlikte olduğunda -örneğin uzuvlarıyla ve vücutlarıyla- bir iş yapan, bir şeyi gerçekleştiren yaratılmışların özelliğidir. Oysa yüce Allah’ın iradesi ve meşiyeti, her şeye egemendir, istediği her şeyi [iradesiyle] yapar. (Usul-u Kâfi, Tevhid kitabı, 1/83 6. hadis)

Mufaddal’ın Tevhit Risalesi

Bu risale insanın ve evrenin yaradılışı, Yüce Allah’ın ispatı, O’nun ilim, kudret ve hikmeti gibi konularda çok değerli bilgiler içeren bir eserdir. İmam Cafer Sadık (a.s) bunları dört oturumda Mufaddal’a anlatmış, o da İmam’ın müsaadesiyle yazıp bir araya getirmiştir.

Allâme Meclisî ve diğer bazı büyük âlimler tarafından tercüme edilen ve defalarca basılan bu değerli eser,(Ali Asker Fakihî’nin özet tercümesi defalarca basılmıştır. Her kesimden insan için fevkalâde faydalar içermektedir. Yüce Allah’ın ayet ve hikmetleri üzerinde tefekkür edip tevhit hakkında kafa yoran herkes için faydalı olabilecek ve zevkle mütalaa edilecek bir eserdir.

Seyyid ibn Tavus, “Keşfu’l-Muhce” adlı eserinde oğluna bu kitabı mütalaa etmesini tavsiye etmekte (Seyyid ibn Tavus, “Keşfu’l-Muhce” adlı eserinde oğluna bu kitabı mütalaa etmesini tavsiye etmekte (Keşfu’l-Muhcacce, s.9) ve bir başka yerde de: “Yolculuğa çıkan kimsenin mutlaka yanında bulundurması gereken kitaplardan biri, Mufaddal’ın Tevhid kitabıdır.” demektedir. (Emanu’l-Ahtar, s.78)

Bu değerli eseri kısaca tanıttıktan sonra bazı bölümlerinden özetle iktibasta bulunmamızın faydalı olacağına inancındayız. Mufaddal diyor ki:

Güneş batarken Mescidu’n-Nebi’de oturmuş, Resulullah’ın (s.a.a) yüceliğini düşünüyor ve yüce Allah’ın ona ne kadar büyük bir onur, izzet ve iftihar nasip etmiş olduğu üzerinde tefekkür ediyordum. Bu sırada, o zamanın ünlü dinsizlerinden olan İbn Ebi’l-Avca mescide girip, sesini duyabileceğim bir yerde yakınıma oturdu. Çok geçmeden arkadaşlarından biri çıkageldi ve onun yanına oturdu. İkisi de, Hz. Resulullah’la ilgili şeyler konuştular. Bu konuşmanın ardından, söz evrenden ve yaratılıştan açıldı; evrenin hiç bir yaratıcısı olmadığını, doğada her şeyin kendiliğinden meydana geldiğini ve bunun öteden beri böyle gelmiş ve böyle de gidecek olduğunu söylediler!

Allah’ın rahmetinden uzak kalmış bu iki kişinin saçmalıklarını duyunca, kendime hâkim olamayıp: “Ey Allah’ın düşmanları!” diye haykırdım, “Sizi en iyi şekilde yaratan ve çeşitli evrelerden geçirerek şimdiki hâlinize gelmenizi sağlayan Rabbinizi inkâr edip dinden çıktınız ve zındık oldunuz! Biraz olsun kendi yaradılışınıza bakar, duyum ve hislerinize kulak verirseniz, Yüce Allah’ın sayısız delillerini bizzat kendi varlığında görür; O’nun kudret ilim ve hikmetinin delillerinin kendi varlığınızda bulunduğunun farkına varırsınız!”

İbn Ebi’l-Avca: “Behey adam!” dedi, “Eğer sen kelâmcılardan (çeşitli inançlar konusunda bilgili olup iyi tartışabilenlerden) isen, seninle onların yöntemiyle konuşurum. Bu durumda bizi ikna edersen sana uyar, dediğini yaparız. Eğer onlardan değilsen, seninle muhatap olmamızın bir faydası yok! Ama eğer Cafer b. Muhammed es-Sadık’ın izleyicilerinden isen bilesin ki, o bizimle asla böyle konuşmaz ve bu şekilde hakaret etmez bize! Senin bu duyduklarını defalarca bizden duymuş, ama bize asla hakaret etmemiş ve cevabımızı verirken haddi aşmamıştır o. O sakin, metin, ve pek akıllıdır, asla öfke ve kızgınlığa kapılmaz, asla kontrolünü kaybetmez! Bizim sözlerimizi ve delillerimizi sabırla dinler. aklımıza gelen her şeyi söyleriz ve tam onu alt ettiğimizi sandığımız bir sırada kısa bir cevap ve az bir sözle bizim bütün delillerimizi çürütüp inandığı gerçeği bize ispatlar ve ona verecek bir cevap bulamayız. Şimdi, eğer onun ashabından isen, ona yaraşır şekilde konuş bizimle!”

üzgün bir şekilde camiden ayrıldım. İslâm ve Müslümanların bu dinsiz ve zındıkların zihinlerde yarattığı şüphelerden ne zararlar çektiğini düşünüyor, kendi yaratıcılarını inkâr etmelerine içerliyordum. Çok sevdiğim İmam Cafer Sadık’ı (a.s) ziyarete gittim. Beni görür görmez: “Neyin var?” diye sordu, o dinsizlerden duyduklarımı anlattım. Şöyle buyurdu:

Dünyanın, hayvanların, yırtıcı hayvanların, böceklerin, kuşların, insandan dört ayaklılara varıncaya kadar bütün canlıların, bitkilerin, meyveli ve meyvesiz ağaçların, yenir ve yenilmez bitkilerin yaradılışında Yüce Allah’ın takdir ettiği hikmetlerden bir kısmını anlatacağım sana. İbret almak isteyenler bunlardan ibret alacak, Müminlerin ilmi ve marifeti artık pekişecek, kâfirlerle dinsizler şaşkınlık içinde kalacak, söyleyecek söz bulamayacaklar. Yarın sabah buraya gel.

Bu muazzam bir fırsattı, sevinçten ne diyeceğimi bilemiyordum. Eve gidip sabırsızlıkla bekledim. O gece çok uzun geldi bana.

Birinci Oturum

sabahleyin İmam’ın (a.s) evine gittim, izin isteyip ayakta bekledim. İmam’la birlikte bir odaya geçtik, oturur oturmaz: “Mufaddal!” buyurdu, “Galiba dün gece senin için çok uzun geçmiş?”

Hayretle: “Evet efendim.” dedim. İmam (a.s) konuşmaya başladı:

Ey Mufaddal! İlk olarak Allah vardı ve O’ndan önce hiçbir şey yoktu. O bakidir, varlığının sonu ve sınırı yoktur. Hamd ve övgü, bize ilham lütfunda bulunana mahsustur; şükür ve sena, ilimlerin en yüce mertebesini ve onurun zirvesini bize lütfedene hastır. O ki tüm yarattıkları arasında bizi ilmiyle seçkin kıldı ve hikmetiyle bizi onlara şahit kıldı.

(Söz buraya geldiğinde, Mufaddal, bunları yazmak için İmam’dan izin istediğini, onun da izin verdiğini ve kendisinin bunları yazdığını söyleyerek İmam’ın -a.s- sözlerini şöyle sürdürdüğünü anlatır:)

Ey Mufaddal! Evrenin yaratıcısının varlığında şüpheye düşenler, kâinattaki şaşırtıcı gerçeklerden habersizdirler. Yüce Allah’ın denizdeki, karadaki ve havadaki mahlûkatıyla ilgili hikmetlerini idrak etmekten aciz bir zekâları vardır. Bilgi ve düşüncedeki zayıflıkları nedeniyle inkâr yoluna gitmiş, basiretlerinin zayıflığı nedeniyle inatlaşma ve yalanlama hatasına düşmüşlerdir. Derken işi inkâra kadar vardırmış ve “Varlıkların bir yaratıcısı yoktur!” diyecek hadde gelmişlerdir. Şu kâinatın belli bir yaratıcısı olmadığı ve olayların belli hesap, ölçü, hikmet ve tedbirlerle vuku bulmadığı iddiasına girmişlerdir.

Yüce Allah, onların vasıflandırdığından çok daha öte ve yücedir! Allah, onları rahmetinden uzak kılsın! Bunca açık ve net hakikatı bırakıp da nerelere gitmekte bunlar?

Sapma, körlük ve şaşkınlıkta, gayet mamur ve dayalı-döşeli mükemmel binadaki körlere benziyor hâlleri. en güzel halıların döşendiği, akla gelebilecek her çeşit yiyecek, içecek, giyecek ve kısacası insanoğlunun ihtiyaç duyabileceği her şeyin bulunduğu, her şeyin en doğru şekilde ve en ince hesaplarla temin edilip yerli yerine konulduğu böyle bir binada o körler, dilediklerince dolaşma serbestîsine sahipler. İstedikleri gibi gidip geliyor, ama kör oldukları için ne odaları, ne de içindekileri göremiyorlar ve bilemiyorlar. Bu arada elleri-ayakları bir şeye takılacak olsa, o şey aslında tam olması gerektiği yere konulmuş olduğu hâlde onlar bunu bilmedikleri, ona hiçbir ihtiyaçları olmadığını sandıkları ve onun ne amaçla orada bulunduğunu bilmedikleri için, bu cehaletlerinden dolayı sinirlenip binaya da, binayı inşa edip döşeyene de yakışık olmayan sözler edip duruyorlar.

Evet, kâinatın yaratıcısının mükemmel yaratışından bihaber olup varlık âlemindeki muazzam tedbir ve kemali inkâr edenler tıpkı o körler gibidir. Zira bu inkârcıların zekâsı, yaratılan şeylerin sebep, fayda ve niteliğini kavrayıp anlayamadığından, bu dünyada şaşkın ve cahilce gezinip durmakta; yaradılış düzenindeki muazzam tertip, disiplin, sağlamlık, güzellik ve yerindeliği idrak edemediklerinden dolayı, sebebini bilmedikleri ve neye yaradığını anlayamadıkları bir şeyle karşılaştıklarında inkârcılığa gitmekte ve o güzellik ve kemali bir hata ve gereksizlik sanmaktadırlar!..

Ardından İmam (a.s) birinci oturumda insanın yaradılışı ve bu yaradılıştaki çeşitli hikmetleri etraflıca anlatarak Allah’ın nimetlerine değiniyor. Bu geniş bahsi bu özetle kapatarak, ikinci oturuma geçiyoruz:

İkinci Oturum

…Ey Mufaddal! Hekim ve kadir olan Allah’ın tedbiri üzerinde düşün. Yırtıcı hayvanlarla av hayvanlarına bir bak. Onlara nasıl keskin ve sivri dişler verdiğini, sağlam ve sert pençeler ve büyük ağızlar verdiğini ve bunların, onların dünyasıyla ne kadar uyumlu ve yerinde olduğunu gör. Keza, etobur olan ve avcı kuşlara gayet uygun gagalar ve pençeler verilmiştir.

Eğer yüce Allah otla beslenen hayvanlara bu pençeleri vermiş olsaydı, ihtiyaçları olmayan bir şey vermiş olacaktı onlara. Çünkü onlar avlanmaz ve et de yemezler! yırtıcı hayvanlara da geniş tırnaklar vermiş olsaydı, onlara hiç yaramayacak ve avlanmak için ihtiyaçları olan silahı onlardan esirgemiş sayılacaktı!

Yüce Allah’ın bu iki tür hayvan grubuna, onların yaşamlarını sürdürebilmeleri için en uygun şeyleri verdiğini ve her birini, ihtiyacı olan şeyle donattığını görmez misin?

Dört ayaklı hayvanların yaradılışına bak ve dünyaya geldikten hemen sonra annelerinin peşinden nasıl gittiklerini ve insan yavrusu gibi tutulup kaldırılmaya, eğitilip yetiştirilmeye hiç ihtiyaçları olmadığını gör. Çünkü insan annesinin, çocuk eğitimi ve bakımı konusundaki bilgisi ve keza bunları yerine getirebilmek için gerekli olan geniş avuçlu ve uzun parmaklı eller gibi gereçlere, dört ayaklı hayvanların anneleri sahip değildir. Bu nedenledir ki, yüce Allah, dört ayaklı hayvanların yavrularına, dünyaya gelir gelmez, hiçbir eğitimci ve bakıcıya gerek kalmaksızın büyüyüp gelişmesi ve kendisi için en doğru olanı yapabilecek kapasiteye kavuşarak kemale ermesini mümkün kılmıştır.

Tavuk, keklik, sülün vb türden birçok kuşun civcivleri yumurtadan çıktıktan birkaç saat sonra yürümeye ve yem arayıp yemeye başlar. Yumurtadan çıktıktan sonra bu kabiliyeti taşımayan ve büyüyüp gelişmesi zaman alan güvercin türü zayıf kuşların civcivleri içinse, yüce Allah başka bir tedbirde bulunmuş ve onların annelerine civcivlerine karşı daha fazla şefkat ve sevgi duygusunun yanı sıra bir de kursak vermiştir. Güvercin, kursağında biriktirdiği yemi getirip yavrusunun ağzına döker ve kanatlanıp yuvadan uçuncaya kadar onu böylesine sevgiyle besler. Bu nedenle de yüce Allah, bu tür kuşlara, tavuk türlerindeki gibi fazla civciv vermez. Böylece güvercin, az sayıdaki yavrularını besleyebilir ve onların telef olmasını engeller. Gördüğün gibi, Allah Teala her biri için gerekli olan en uygun tedbiri takdir etmiş, onları en güzel yaradılışla yaratmıştır…

İkinci oturumun üzerinde de bu kadarla iktifa eiyoruz.

Üçüncü Oturum

…Sesler, bazı cisimlerin havada sürtüşmesi sonucu meydan gelir ve hava, bu sesleri bizim işitme duyumuza ulaştırır. İnsanlar bütün gün boyu, hatta gecenin belli bir kısmını konuşmakla geçirmektedirler. Bütün bu sesler ve konuşmalar havada kalacak olsaydı, insanların durumu çok zor olur. Muhtemelen kâğıttan çok, havayı değiştirmek ve hava üretmek zorunda kalırlardı. Çünkü konuşurken kullanılan kelimeler ve sesler, yazılanlardan çok daha fazladır…

Binaenaleyh yüceler yücesi bilge ve hekim olan Allah, havayı görünmeyen yumuşacık bir kâğıt gibi yaratmıştır. Sesler ve konuşmalar bu hava sayesinde bize ulaşmakta, sonra da bu ses ve konuşmaların havadaki izleri silinmekte ve hava tekrar yeni sesleri kaydedebilecek beyaz bir kâğıt gibi yepyeni olmakta; ama bu işlem nedeniyle asla yıpranıp eskimemektedir!

Hikmetleri üzerine düşünecek olursan, ibret almak için sırf şu hava bile yeter aslında! Çünkü her şeyden önce, vücudun yaşamasını sağlar. Havayı içine teneffüs edip alman diri kalmana, aldığın havayı geri boşaltman da vücudunun sıhhat bulmasına yarar. Hava, sesleri uzaklardan taşıyıp getirir. Güzel kokuları dört bir yana ulaştırır. Rüzgârın estiği taraftan daha fazla ses ve güzel kokuların geldiğini görmez misin? Keza, dünyanın düzen ve maslahatında etkin faktörler olan sıcaklık ve soğukluğu taşıyan da, yine havadır…

Bilge ve hikmet sahibi yüce Allah’ın, çeşitli ağaç türlerindeki muazzam yaradılış sırlarında tefekkür et. Ağaçlar yılda bir kez ölürler; ama onlara hayat veren ısıları içlerinde gizli kalır ve meyveler için gerekli hammaddeleri üretmeye başlayıp hazırlar ve bahar gelince tekrar dirilip hareketlenir ve türlü meyveler sunar sana. Her meyve kendine has belli bir zamanda hazırlanıp sunulur; misafirlikte leziz yiyecek ve tatlıların belli aralıklar ve özel zaman aralarında takdim edilmesi gibi tıpkı.

Tomurcuğa duran ağaçların ellerindeki hediyeleri nasıl cömertçe takdim ettiğine bir bak. Bağlarda, bahçelerde güzelim güllerle reyhanların, fulyaların, yaseminlerin adeta dilediğini kopar dercesine sana nasıl ellerini uzattıklarını gör.

Ey insan! Eğer aklın varsa, neden kendi haddini bilmezsin sen? Zekân varsa eğer, bunca nimeti sana lütfeden velinimetini neden tanımaz, O’na neden teşekkür etmezsin? Bağlarda, bostanlarda, dağlarda ve vadilerde senin için bunca yiyecek, içecek, meyve, türlü sebzeler ve rengârenk çiçekler hazırlayıp sunan rabbine şükredip teşekkürde bulunacağına neden O’na isyan etmekte, bunca lütuf ve bağışını görmezden gelip inkâra kalkışmakta ve O’nu tanımazdan gelmektesin?!

Şu narda gizli olan o sırlara ve suçları bağışlayıcı o yüce Yaradan’ı onu nasıl yarattığına baksana! Narın içinde, içyağından minik tepecikler kurmuş, o tepeciklerin dört bir yanına nar tanelerini inciler gibi birbirine yapıştırmıştır. O tanelerin adeta elle ve özenle yan yana dizildiğini sanırsın. Taneleri birkaç bölüme ayırmış ve her bölümü de bir zarla örtmüştür. Bu zar o kadar ince ve hassastır ki insanın aklını hayran bırakır. Bunların hepsini de kalınca ve sağlam bir kabukla örtüp korumuştur. Bu dakik ve hassas yaradılışta, fevkalâde şaşırtıcı incelikler vardır. Narın içi sadece tanelerle dolu olsaydı, o tanelerin beslenebilecekleri bir yol yoktu. Bu nedenle o içyağı gibi kabuklar tanelerin arasına yerleştirilmiş ve taneleri bunların üzerine ekmiştir. İşte bu yolla o taneler beslenebilmektedir. Bu zarif tanelerin bozulup çürümemesi için de, narın içindeki o ince zarları perde gibi, tanelerin üzerine çekmiştir. tanelerin, sıcağa, soğuğa, güneşe vb. dış etkenlere karşı korunarak taptaze kalabilmesi için de, daha kalın ve ilgin yapıya sahip bir başka sağlam kabuğu da hepsinin üzerine gerip onları korumuştur. Bütün bu saydıklarım, narın yaradılışındaki şaşırtıcı sayısız hikmet ve inceliklerde sadece birkaçıdır…

Üçünü oturumdan da bu kadar nakletmekle yetiniyoruz.

Dördüncü Oturum

…Şimdi bazı cahillerin Yüce Allah’ı, O’nun yaratışını, takdir ve tedbirini inkâr için bir vesile olarak kullandığı ve gerçekleşmelerinin hiçbir hikmet ve geçerli nedene dayanmadığını zannettikleri doğal felaketlerle hastalıklardan söz edelim biraz. kolera, veba ve benzeri türü salgın hastalıklarla, ekinleri ve meyveleri telef eden dolu ve çekirge akını gibi felaketler. Bunların cevabı açıktır. Şu evrenin ve dünyanın işlerini düzenleyen belli bir yaratıcısı olmasa, bu tür bela ve felaketler böyle ara sıra değil, daima ve çok daha fazla vuku bulurdu. Mesela göklerin ve yerin düzeninin bozulması, yıldızların yeryüzüne düşmesi veya bütün yeryüzünün suların altında kalması veya güneşin bir daha doğmaması, pınarların kuruması ve su kaynaklarının tamamen tükenip yeryüzünün susuz kalması veya havanın hareketini yitirmesi ve hiç rüzgar esmemesi veya her şeyin çürüyüp bozulması, denizlerle okyanusların kabarıp yeryüzündeki bütün canlıları yutması gerekirdi. Keza, veba ve çekirge akını gibi şu doğal afetler ve salgın hastalıkların kısa bir süre vuku bulması, sürekli ve kalıcı olmaması, sadece bazı zamanlarda meydana çıkarak çabucak çekilmesi ve bütün dünyayı bir anda mahvedecek kadar sürmemesi tesadüf müdür sahi?

Böylesine büyük ve hepten yok edici afetlerden dünyanın korunduğunu görmez misin? Sadece bazı zamanlar insanların kendisine gelmesi ve korkup kendilerine bir çeki düzen vermeleri ve ibret almaları için vuku bulmakta, sonra da çabucak bitmekte ve bitişi rahmet olmaktadır.

İnsanların başına gelen tatsız olaylarla felaketler konusunda dinsizler: “Eğer dünyanın şefkatli merhametli bir yaratıcısı varsa, bu felaketler ne demek oluyor?” diye sorarlar. Bunlar, insanoğlunun dünyadaki yaşamının hep öyle sürmesi ve hiçbir zaman zorluk ve sıkıntı yaşamaması gerektiğini zannederler. Oysa eğer böyle olsa ve insanoğlunun yaşamı sıkıntı, zorluk ve felaketten kesinlikle arıtılmış bulunsaydı, insanlardaki bozulma, ahlâksızlık ve şerler o kadar artardı ki, ne dünyaları kurtulurdu, ne ahiretleri. Nitekim naz-u nimete kavuşan ve her türlü refah içinde rahat bir hayat sürdürenlerden bazıları öylesine kendilerini kaybedip küfrana batıyorlar ki, adeta insan olduklarını, Allah’ın kulu olduklarını unutuyor ve sıkıntı, zorluk ve felaket denilen şeylerin bir gün onların da kapısını çalabileceğine ihtimal dahi vermez oluyorlar. neticede hiçbir zayıfın elinden tutmaz, yoksula yardım etmez, hiçbir zavallıya acımaz, düşenin elinden tutmaz, acısı olan birinin acısını paylaşmaz, kimseye acımaz ve kimseyi umursamaz bir hâle geliveriyorlar!

Ama insanlar bir sıkıntıya düştükleri, acı çektikleri veya bir derde müptela oldukları zaman cahil ve gaflet içindekilerin çoğu uyanıp kendisine geliyor ve işledikleri birçok günah ve hatadan dönüveriyorlar.

Bu bela ve acıların hiç olmaması gerektiğini düşünen ve bundan hoşlanmayanlar aslında tıpkı tatsız ve acı ilaçları içmekten rahatsız olan ve kendileri için zararlı, ama pek sevdikleri lezzetli şeylerden mahrum bırakılmalarına öfkelenen çocuklar gibidirler. Okula gitmeyi, ders çalışmayı hiç sevmez, bütün gün oynayıp boşuna vakit geçirmeye bayılır, diledikleri her şeyi yapmak, canlarının çektikleri her şeyi yiyip-içmek isterler. Oyun ve serserilikle vakit geçirmenin dinleri ve dünyaları için ne kadar zararlı olduğunu, lezzetli ama zararlı yiyecek ve içeceklerin onları ne gibi hastalıklara düşürebileceğini; okuyup tahsil etmenin, ilim ve edep öğrenmenin kendilerine nasıl güzel gelecek bir hazırlayabileceğini, acı da olsa gerekli ilaçları kullanmanın sıhhat ve şifayla sonuçlanacağını bilmez, idrak edemezler.

Nice dertler vardır ki, huzur ve mutluluktur sonrası! Nice acılar vardır ki, pek tatlı sonlar getirir beraberinde!… (Tevhid-i Mufaddal adlı eser, Allame Muhammed Bâkır Meclisî, Biharu’l-Envar, 3/138)

İmam Cafer Sadık’ın (a.s) anlattığı ve Mufaddal b. Ömer’in yazdığı Tevhit Risalesi’nin özetinden ibaret olan konumuzu burada noktalıyoruz.

Gayb Dünyasıyla İrtibatı

Resulullah’ın (s.a.a) hak vasileri ve onun Allah vergisi ilminin vârisleri olan Ehlibeyt İmamları (a.s), Yüce Allah’ın resulleri ve kimi evliyasına bağışlamış olduğu bazı nadide özelliklere sahiptirler. bu özelliklerden biri de, gayb âlemiyle irtibatlı olma ve hayalle vehimden tamamen uzak olan ve tıpkı peygamberlerin vahyi gibi her nevi yalan ve sahtekârlıktan berî bulunan özel gayb ilimlerine vâkıf olmaktır.

Ancak şu noktayı hemen belirtelim ki, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) vasileri olan Ehlibeyt İmamları (a.s), peygamber değildirler ve asla yeni bir din getirmemişlerdir. Bilakis onlar, peygamberler zincirinin son mübarek halkası olan Hz. Resul-ü Ekrem’in (s.a.a) getirmiş olduğu İslam dininin en sadık savunucuları olmuş ve İslâm ümmetine liderlik ve İmamet etmişlerdir. Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) şu hadis-i şerifi, onların mezkûr konumunu en konumunu en güzel ibareyle açıklamaktadır:

Ya Ali! Harun Musa için hangi konumdaysa, sen de benim için o konumdasın. Sadece şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur!

İslâmî rivayet ve kaynaklarda Ehlibeyt İmamları’nın, doğaüstü ilimleriyle ilgili sayısız olaylar ve örnekler kayıtlıdır. Garazı olmayan bilinçli hiçbir Müslüman, onların bu özelliğinden şüphe etmemiş ve o büyük velilerin, derin ilahî bilgiyle donatılmş olduklarını teyit etmişlerdir. Nitekim gerekli gördükleri zaman insanların hidayete kavuşması amacıyla gaybî bilgilerinden bir nebzesini aşikâr ettikleri bilinmektedir. Burada, İmam Sadık’ın (a.s) genellikle toplumdan saklamayı tercih ettiği özel bilgi ve gaybî ilmiyle birkaç örnek aktarmamızın yeterli olacağını sanıyoruz:

1-Zeyd b. Ali’nin (a.s) şehadetinde sonra büyük oğlu Yahya gizlice İran’a gitti ve bir süre sonra İran’ın doğusunda bir grup Müslümana liderlik ederek zalim Emevî halifesine karşı kıyama girişti, zulüm düzeniyle yiğitçe çarpıştı ve kahramanca şehit düştü. Babası Zeyd gibi onun da mübarek naşını darağacına astılar. Yıllarca darağacında asılı kalan naşı, Ebu Müslim’in kıyamından sonra onun tarafından darağacından indirilip saygıyla toprağa verildi.

Yahya’nın Horasan’a doğru gittiği günlerde, hac yolculuğundan dönmekte olan ve Medine’de İmam Cafer Sadık’la (a.s) görüşmüş bulunan mütevekkil b. Harun adlı bir Şiî Müslüman, yolda Yahya’yla karşılaştı. Selâmlaştıktan sonra Mütevekkil, Yahya ile arasında şu konuşmanın geçtiğini anlatır:

-Ey Mütevekkil, nereden geliyorsun?

-Hac’dan.

-Ailem, amcaoğullarım ve İmam Sadık’tan ne haber?

Olanları anlattım ve babası Zeyd’in şehadetinin herkesi hüzne boğduğunu söyledim. Onaylarcasına başını sallayarak şöyle dedi:

-Amcam Muhammed b. Ali (İmam Bâkır -a.s-) babama akıbetinin nasıl olacağını ve başına neler geleceğini söylemişti. sahi, amcaoğlum Cafer b. Muhammed’i gördün mü?

-Evet.

-Benim hakkımda bir şey söyledi mi?

-Evet.

-Ne söylediğini anlatır mısın?

Ne diyeceğimi bilemiyordum. Üzgün bir şekilde:

-Ondan duyduklarımı size anlatmam çok zor, dedim.

-Benim ölümden korktuğumu mu sanıyorsun, dedi kırgınca. İmam’ın benim için ne söylediğini bilmek istiyorum!

-Babanız gibi sizin de şehit edileceğinizi ve tıpkı naşınızın onun gibi asılacağını haber verdi.

Yahya, Mütevekkil’le biraz daha sohbet etti. Sonra yanındaki Sahife-i Seccadiye nüshasını Mütevekkil’e emanet edip onu Medine’ye götürmesini ve oradaki bir yakınına vermesini tembihleyerek: “Vallahi Amcaoğlum İmam Sadık (a.s) şehit düşeceğimi haber vermemiş olsaydı, benim için çok değerli olan bu Sahife-i Seccadiye nüshasını sana emanet etmezdim! Ama onun verdiği bir haberin hak olduğunu bilirim ben; çünkü bu tür haber ve bilgiler, atalarından ulaşmıştır ona!” dedi. (Muntehe’l-Amal, İmam Seccad’ın (a.s) hayatı bölümünde; Yahya b. Zeyd’in Maktal adlı eseri, Sahife-i Seccadiye’nin mukaddimesinde) Çok geçmeden İmam Cafer Sadık’ın (a.s) önceden haber verdiği olay vuku buldu ve herşey tıpkı onun söylediği gibi oldu!

2-Safvan b. Yahya şöyle anlatır: Cafer b. Muhammed b. Eş’as bir gün bana: “Aramızda pek bahsi edilen bir mevzu olmadığı ve hakkında başkalarının bildiği şeyleri biz bilmediğimiz ve başkaları kadar tanımadığımız hâlde, neden Şiî olduğumuzu biliyor musun?” diye sordu. bilmediğimi söyleyince, şöyle anlattı:

Bir gün Mansur Devanikî babamdan çok özel bir görev için becerikli ve güvenilir bir adam istedi. Babam da dayısını önerdi. Mansur, babamın dayısını çağırtarak ona yüklüce bir para veriyor ve bu parayla Medine’ye gidip Abdullah b. Hasan b. el-Hasan ve araların da Cafer b. Muhammed’in de bulunduğu akrabalarıyla görüşmesini, onlara kendisinin Horasan’dan gelen bir garip olduğunu, orada çok güvenilir Şiîlerin bulunduğunu ve onlara para gönderdiğini söyleyip bu paraları belirlendiği meblağlarda aralarında paylaştırmasını ve parayı aldıklarına dair de onlardan kendi el yazılarıyla birer makbuz almasını istiyor. Babamın dayısı söyleneni yapıp bir süre sonra geri dönüyor. Mansur onu çağırtıp yaptıklarını anlatmasını isteyince: “Hepsiyle görüşüp paraları da söylediğiniz üzere onlara verip makbuz da aldım.” diyor, “Ancak, sadece Cafer b. Muhammed hariç. O, Mescidu’n-Nebi’de namaz kılıyordu, arkasında oturup namazını bitirmesini bekledim. Namazını bitirince daha ben ağzımı açıp tek kelime etmediğim hâlde o adeta aklımdan geçenleri okurcasına bana dönüp: ‘Allah’tan kork!’ dedi, ‘Peygamber’in Ehlibeyti’ni aldatmaya kalkışma ve Mansur’a da Allah’tan korkmasını ve Ehlibeyt’e oyun oynamaktan vazgeçmesini söyle!’ dedi.

Ben olayı bilmiyormuş gibi davranarak: “Anlamıyorum efendim, ne demek istiyorsunuz?” diye sorunca, beni yakınına çağırdı ve sizinle aramızdaki gizli konuşmaları ve bana verdiğiniz görevleri en ince ayrıntılarıyla anlattı. duyduklarıma inanamıyordum, o ırada sanki bizim yanımızdaymış gibiydi! (Usul-u Kâfi, 1/475; Besariu’d-Derecat, s.245; Menakıb, 4/220, Biharu’l-Envar, 47/74; Haraic-i Ravendi’den iktibasla)

3- Ebu Basir şöyle anlatır: İmam Sadık’ın (a.s) huzurundaydım, Mualla b. Huneys’ten söz açıldı. İmam: “Ey Ebu Basir!” dedi, “Mualla hakkında sana söyleyeceklerim var şimdilik gizli kalsın!” buyurdu.

“Baş üstüne efendim, gizli kalır!” dedim. Bunun üzerine: “Mualla, Davud b. Ali’nin onun başına getireceği şey vuku bulmadan kendisi için takdir edilen yüce makama ulaşamayacaktır!” buyurdu.

Davud’un ona ne yapacağını sordum. “Onu çağırtıp boynunu vurduracak. Bununla da yetinmeyip onun cansız bedenini darağacında sallandıracak ve bu iş gelecek yıl vuku bulacaktır!” buyurdu.

Bir yıl sonra Davud b. Ali Medine valiliğine atandı ve ilk işi Mualla b. Huneys’i çağırmak oldu. Ondan, İmam Sadık’ın (a.s) Şiîlerinin vermesini istedi. Mualla boyun eğmeyince, onu öldürmekle tehdit etti. Mualla: “Beni ölümle mi tehdit ediyorsun be adam!” diye haykırdı, “İmam Sadık’ın Şiîlerini hemen şuracıkta, elimin altında olsalar da söylemem sana! Beni öldürmen durumunda ise beni mutlu, kendini de yazık etmiş olursun!”

Davud da onu şehit etti. (Biharu’l-Envar, 47/129; Menakıb. 4/225)

4- Ali b. Hamza şöyle anlatır: Emevî devletinin bir memurlarından bir genç ile arkadaştım. Kendisini İmam Sadık’la (a.s) görüştürmemi rica etti. Onu İmama götürdüm. “Canım size feda olsun!” dedi, “Ben Emevîlere çalışıyorum ve bu yoldan epey de para kazandım.”

İmam (a.s) onunla biraz konuştu. dedikleri özetle şuydu:

Emevîlerin sizin gibi adamları olmasa, bizim hakkımızı böyle ayaklar altına alamazlardı. Eğer başkaları onlara yardım etmeyip onları yalnız bıraksalardı, hiçbir şey yapamazlardı!”

Genç adam: “Canım efendim, benim için bir kurtuluş yolu var mıdır?” diye sordu.

İmam: “Evet! Söylersem, yapacak mısın?” buyurdu.

Genç: “Tabii!” dedi.

İmam: “Bu yolda kazandıklarını asıl sahiplerine geri ver. Sahiplerini tanımadığın miktarları da sadaka olarak ver. Bunu yapabilirsen, ben de seni cennetle müjdeler, bunu garantilerim!” buyurdu.

Genç adam başını yere eğip biraz düşündükten sonra: “Canım size feda olsun, söylediğiniz gibi yapacağım!” dedi.

Bu genç, bizimle kûfe şehrine geldi ve nesi var nesi yoksa, hatta elbiselerini bile sahiplerine geri verdi. Sahibini bulamadıklarını da sadaka olarak fakirlere dağıttı. Kısa zamanda o kadar yoksullaştı ki, biz ona elbise alıp geçimini sağlar olduk. Birkaç ay sonra hastalandı. Onu ziyarete gittiğim günlerden birinde, durumunun pek ağır olduğunu gördüm; can vermek üzereydi. Güçlükle gözlerini açıp bana baktı ve “İmam Sadık verdiği sözü tuttu, vallahi ahdini yerine getirdi!” dedi ve can verdi.

Onu toprağa verdikten kısa bir süre sonra kûfe’den döndüm. İmam’a (a.s) uğrayıp kendisini gördüm. Beni görür görmez: “Andolsun ki o gence verdiğim söz yerine getirildi ve ben ahdime vefa ettim.” dedi! Hayretten ne diyeceğimi şaşırmıştım. “Canım size feda!” dedim, “Doğru söylüyorsunuz! O da aynı şeyi söyledi çünkü bana!” (Biharu’l-Envar, 47/138; Menakıb. 4/130)

5- Sedir Sayrafî şöyle anlatır: İmam Cafer Sadık (a.s) için emanet edilen bir para benim yanımdaydı. Emaneti verirken Şiîlerin Ehlibeyt İmamları (a.s) hakkında anlattıklarının doğru olup olmadığını anlamak için bir dinarını vermeyip sakladım. İmam (a.s) hemen: “Ey Sedir! Emanetin hepsini vermedin; ama bunu bizden koptuğun için yapmış değilsin!” dedi. “Canım size feda! Mesele nedir, ne oldu ki?” diye sordum. “Bizi denemek için emanetten birazını alıkoymuşsun!” buyurdu.

“Canım size feda!” dedim, “Doğru söylediniz! Şiîlerinizin sizin için söylediklerinin hak olduğuna bizzat tanık olmak istedim.” İmam buyurdu ki:

Gerekli her şeyi bizim bildiğimizi bilmez misin? Peygamberlerin ilmi bizim yanımızda mahfuzdur, hepsi bizde toplanmıştır; bizim ilmimiz peygamberlerin ilmidir!” (Menakıb. 4/227; Biharu’l-Envar, 47/130)

İmam’ın (a.s) Yarenleri ve Öğrencileri

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Emevîlerle Abbasîler, Ehlibeyt İmamlarını (a.s) çok sıkı şekilde gözaltında tutuyor, hatta bazen onların halkla görüşmesini bile engelliyorlardı. Ancak Emevîlerin son dönemleri ve Abbasî iktidarının ilk yıllarında bu ikisi arasındaki iktidar kavgası nedeniyle Ehlibeyt İmamları (a.s) bir nebze de olsa rahat bir nefes alabilmiş ve işte bu dönem, ilim âşıklarının İmam Bâkır’la İmam Cafer Sadık’ın (a.s) ilim, bilim ve feyiz deryasından yararlanmaları şansını doğurmuştur.

İmam’ın ilim deryasından feyiz almak isteyen din ve bilim âşıklarının ona duyduğu sevgi ve güven, en zor şartlar ve en hafakanlı dönemlerde bile onların bir şekilde yolunu bulup İmam’a ulaşmalarını ve sorularına cevap bulabilmelerini sağlıyordu.

İmam Sadık’ın (a.s) çeşitli dinî ve pozitif bilim dallarında yetiştirdiği öğrencilerin çoğu, giderek bu dalda zamanın en büyük hocasına dönüşmüş ve bu bilimlerin yayılmasını sağlamışlardır. Şeyh Tusi, Rical kitabında, İmam Sadık’tan (a.s) ders alan veya İmam’dan rivayette bulunan dört bin isim sayar. Çeşitli bilimlerin halka ulaşması ve insanların kemale ermesi yolunda ciddi emekler sarf edip büyük adımlar atan bu isimlerden üçünü örnek alarak özetle tanıtalım:

Hamran b. A’yen Şeybanî

Hamran’ın aile fertleri, genellikle Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) özel Şiası ve yakın dostlarıydı. Hamran’la kardeşi Zürare, çağlarının en seçkin fakihi ve bilim adamı konumunda olmuş ve İmam Bâkır’la İmam Sadık’ın (a.s) en sadık yârenleri arasında yer almışlardır.

İmam Sadık (a.s): “Hamran b. A’yen imanlı biridir ve yemin ederim ki dininden asla dönmez!” buyurmakta ve “Hamran, cennet ehlidir.” demektedir. (Rical-i Keşşaf, s.176)

Zürare şöyle anlatır: Gençliğimin ilk yıllarıydı. Medine’ye gittim, sonra da oradan Mekke’ye geçip hac mevsiminde Mina’ya çıktım. Mina’da İmam Bâkır’ın (a.s) çadırına giderek selâm verdim. Selâmımı alınca, karşısına oturdum. “A’yen’in oğullarından mısın?” diye sordu. “Evet, adım Zürare!” dedim.

“Onlara benzerliğinden seni tanıdım.” buyurdu ve kardeşim Hamran’ın hacca gelip gelmediğini sordu. “Hayır, gelmedi; ama size selâm gönderdi.” dedim.

“Aleykum Selâm” diyerek şöyle ekledi: “O, gerçek müminlerdendir ve asla dininden vazgeçmeyecektir! onu gördüğünde, benden selâm söyle!” (Rical-i Keşşaf, s.178)

Bir başka rivayette bizzat Hamran, İmam Bâkır’dan (a.s): “Acaba ben de sizin Şianız sayılır mıyım ?” diye sorduğunu ve İmam’ın (a.s): “Evet, vallahi sen dünya ve ahirette bizim Şiamızdansın.” buyurduğunu söyler. (Rical-i Keşşaf, s.462)

Esbat b. Salim şöyle anlatır: İmam Musa b. Cafer (a.s) şöyle buyurdu:

Kıyamette bir ses duyulur ve “Allah’ın peygamberi Muhammed b. Abdullah’ın havarileri (en yakın ashabı) olup ahdine vefa gösteren ve inançlarından asla taviz vermemiş olanlar nerede?” diye sorulur. Selman, Mikdad ve Ebuzer ayağa kalkarlar. Sonra tek tek Ehlibeyt İmamları’nın en yakın ashabını sorarlar. Onlar da ayağa kalkarlar. Derken sıra beşinci ve altıncı İmamların yakın ashabına gelir. Abdullah b. Şerik Âmirî, Zürare b. A’yen, Bureyd b. Muaviye, Muhammed b. Müslim, Ebu Basir Muradî, Abdullah b. Ebu Ya’fur, Âmir b. Abdullah, Hucr b. Zayide ve Hamran b. A’yen ayağa kalkarlar. (Rical-i Keşşaf, s.10)

Savfan şöyle anlatır:

Hamran, dostlarıyla sürekli ilmî toplantılar yapar ve Ehlibeyt İmamları’ndan hadis naklederdi. Arkadaşları, Ehlibeyt İmamları dışında bir başkasından hadis rivayet edecek olsalardı, kabul etmez ve onları uyarırdı. Bu uyarıyı üç kez tekrarladığında ve onların dikkate almadıklarını gördüğünde, o toplantıyı terk ederdi. (Rical-i Keşşaf, s.179)

Yunus b. Yakub: “Hamran, kelâm (akait) ilmini çok iyi bilirdi.” der. (Tuhfetu’l-Ahbab, s.77)

Hişam b. Salim şöyle anlatır:

Bir grup ashabıyla birlikte İmam Sadık’ın (a.s) huzurundaydık. Bir Şamlı içeriye girdi. İmam (a.s) ne istediğini sorunca, “Her sorunun cevabını bildiğini duydum ve senden bazı sorular sormaya geldim!” dedi. İmam sorularının ne hakkında olduğunu sorunca da, “Kur’ân hakkında.” dedi. İmam (a.s) onunla Hamran’ın ilgilenmesini söyleyince, Şamlı adam: “Ben Hamran’la değil, seninle tartışmaya geldim buraya!” dedi. İmam (a.s): “Hamran’ı yenebilirsen, beni yenmiş sayılırsın.” buyurdu.

Şamlı adam da, Hamran’a dönüp ona sorular sormaya başladı. Sorduğu bütün sorulara en mükemmel cevapları alınca, soru sormaktan yorulup münazaradan çekildi.

İmam (a.s): “Hamran’ı nasıl buldun?” diye sordu. Şamlı: “Pek bir üstatmış!” dedi, “Sorduğum her şeyin cevabını bildi!” (Rical-i Keşşaf, s.276)

Abdullah b. Ebu Ya’fur

İmam Sadık’ın (a.s) en yakın ashabındandı. İmam’a karşı fevkalade saygılı ve itaatkârdı. Bu da, onun İmamet makamını gereğince kavramış olmasından kaynaklanıyordu. Bir gün İmam’a (a.s): “Siz bir narı ikiye böler ve yarısının haram, yarısının helal olduğunu söylerseniz, bir yarısının helal ve diğer yarısının haram olduğuna şehadet ederim!” dedi.

İmam (a.s) iki kez: “Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun!” buyurdu. (Rical-i Keşşaf, s.249; Mu’cem-i Ricalu’l-Hadis, 1/103)

Abdullah bir ara nadir görülen bir hastalığa yakalandı. Bazen pek acı çektiği için hekimler şarabın iyi geleceğini söylemişlerdi. İmam’la görüştüğünde meseleyi açarak doktorların şarabı önerdiğini söyledi. İmam (a.s) buyurdu ki:

Sakın şarap içme! Şarap haramdır ve bu tavsiye, sana şarap içirmeye çalışan şeytanın telkinidir. Onun telkinine kapılmaz ve onu dinlemeyecek olursan, senden ümidini keser ve seni bırakır!

Bunun üzerine İbn Ebu Ya’fur kûfe’ye döndü. Hastalığı tekrar nüksetti ve eskisinden çok daha ağır bir hâl aldı. Onun durumunu gören yakınları şarap getirip içmesini istedilerse de: “Yemin ederim ki, bir damla dahi almayacağım ağzıma ondan!” diyerek reddetti. Birkaç gün öylece yatakta kaldı ve çektiği acıya dayandı. Bir süre sonra Yüce Allah ona öyle bir şifa verdi ki, hayatı boyunca bir defa hastalandığı görülmedi. (Rical-i Keşşaf, s.247, özetle)

İbn Ebu Ya’fur, İmam Sadık (a.s) döneminde vefat etmiştir. İmam (a.s), Mufaddal b. Ömer’e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:

Ey Mufaddal! Allah’ın selâmı onun üzerine olsun, İbn Ebu Ya’fur’a yaptığım tavsiyeleri sana da yapıyorum. O -ki Allah’ın selâmı onun üzerine olsun- Allah’a, Peygambere ve yaşadığı çağın İmam’ına ahdini yerine getirmiş olarak şu dünyadan göçtü. Allah’ın rahmetine mahzar olmuş, günahları affedilmiş olarak vefat etti. Allah’ın selâmı onun ruhuna olsun! Bizim zamanımızda Rabbine, Peygamberine ve zamanının İmam’ına ondan daha itaatkâr olanı yoktu. Yüce Allah onu rahmetine alıp da ruhunu kabzedip cennete intikal ettirinceye kadar da öyle kaldı!… (Rical-i Keşşaf, s.249)

Mufaddal b. Ömer el-Cu’fî

İmam Cafer Sadık’ın (a.s) ashabının ileri gelenlerinden, seçilmiş yakın dostlarından ve güvenilir büyük fakihlerdendir. (Camiu’r-Ruvat, 2/258) İmam’ın en yakın adamlarından biri sayılır ve İmam’ın bazı özel işleriyle bizzat ilgilenirdi. (Camiu’r-Ruvat, 2/258)

Medine’ye gelen bir grup Şiî, İmam’dan (a.s) dinî meselelerini sorabilecekleri birini kendilerine tanıtmasını istediler. İmam (a.s) istedikleri zaman kendisine müracaat edebileceklerini söyledi. Yine de bir başkasını da tanıtmasına yönündeki ısrarlarına karşı: “Mufaddal’a gidip ondan sorabilirsiniz.” buyurdu, “Onun her dediğini kabul edin; çünkü o, haktan başka söz söylemez!” (Rical-i Keşşaf, s.327)

İmam sadık (a.s) Mufaddal’a tevhit hakkında özel dersler vermiş ve Mufaddal da bunları “Mufaddal’ın Tevhid Risalesi” adlı bir kitapta bir araya toplamıştır. Daha önceki bölümde bu değerli eserden bazı kesitleri özetle aktarmıştık. Bu özel dersler, onun İmam (a.s) yanındaki ilmî mevkiini ve İmam’ın (a.s) onu ne kadar sevdiğini göstermektedir.

İmam Cafer Sadık (a.s) Mufaddal’ı o kadar severdi ki bir gün: “Ey Mufaddal! Allah’a yemin ederim ki seni ek severim; seni seveni de severim ben!” buyurdu. (Biharu’l-Envar, 47/395; Şeyh Müfid’in el-ihtisas adlı eseri, s.216)

İmam Musa Kazım (a.s) da Mufaddal hakkında: “Mufaddal benim sırdaşımdır, gönlüm onunla rahat bulur.” buyurmuş (Tuhfetu’l-Ahbab, s.376) ve o dünyadan göçtüğünde de: “Allah ona rahmet etsin! babamdan sonra babaydı benim için; şimdi rahat ve huzur içindedir artık!” buyurmuştur. (Tuhfetu’l-Ahbab, s.376)

İmam’ın (a.s) Şehadeti

Abbasî halifelerin en zalim ve rezillerinden olan; zorbalık, hile ve baskıcı kişiliğiyle tanınan Mansur Devanikî İmam Sadık’ı (a.s) sürekli sıkı şekilde gözaltında tutuyor, casusları vasıtasıyla İmam’ın (a.s) her hareketini denetlemeye çalışıyordu. Sırf eziyet etmek ve birkaç defasında da şehit etmek niyetiyle İmam’ı Medine’den Şam’a getirtmiş; ama henüz ilahî takdirin vakti dolmadığından, hiçbirinde başarılı olamamış ve iğrenç emelini gerçekleştirememişti.

Ehlibeyt’in yedinci İmam’ı İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyurur:

Bir defasında Mansur babamı öldürtmek için yanına çağırttı ve bu iş için kılıç vb. gibi gerekli teçhizatı bile hazırlattı. Sarayda ki yakın adamlarından Rabi’e de: “Cafer b. Muhammed içeri girdiğinde, ben onunla konuşurken iki elimi çırparsam, hemen onun boynunu vur!” diye talimat verdi. İmam içeri girdiğindeyse, Mansur onu görür görmez heybetinden etkilenip gayri ihtiyari ayağa kalktı ve onu güler yüzle karşılayıp: “Borçlarınızı ödemek için sizi buraya kadar çağırdım!” dedi. Sonra da İmam’ın ailesinin ve akrabalarının durumunu sordu ve Rebi’e dönüp: “Üç gün sonra Cafer b. Muhammed’i ailesine ulaştırın.” dedi (Uyun-u Ahbari’r-Rıza, 1/304; Biharu’l-Envar, 47/167)

Ne var ki, şöhreti bütün İslâm beldelerine yayılan ve herkesçe sevilen İmam’ın (a.s) varlığı, Mansur’u şiddetle rahatsız ediyordu. Sonunda hicrî kamerî 148’in şevval ayında onu zehirletti ve İmam Sadık (a.s) şevval’in 25. günü, 65 yaşında şehit düşerek dâr-ı bekaya göçtü. Mübarek naşı, Cennet-i Baki mezarlığında sevgili babası imam Bâkır’ın (a.s) yanına defnedildi. (İ’lamu’l-Verâ, s.266; Usul-u Kâfi, 1/472; Cennetu’l-Hulud, s.27)

Ehlibeyt (a.s) şairlerinden Ebu Hüreyre el-lclî, İmam’ın şehadetinde söylediği şu ağıtla İmam’ın sevenlerini gözyaşına boğmuştur:

Onun mübarek naşı omuzlar üzerinde mezarlığa götürülürken,

Dedim: “Değerli birini toprağa vereceğinizi biliyor musunuz?”

Yazık, dağlar gibi yüce birini dorukta görüp,

Sonra da toprağın altına girerken seyretmek!

Seher vakti üzerine toprak atılacak onun

Hâlbuki bizim başımıza toprak dökülmesi gerek! (Muntehe’l-Amal, İmam Sadık’ın (a.s) hayatı bölümü, s.47)

Evet, İmam Sadık’ın (a.s) şehadetiyle İslâm ve insanlık tarihi nadide bir cevheri kaybetmiş oldu. O değerli İmam’ın soyundan gelen altıncı İmam olmasaydı, “Yeryüzü bir daha böyle bir cevher görmeyecek!” demek, mübalağa olmayacaktı.

Allah’ın meleklerin, salihlerin ve müminlerin selâmı onun üzerine olsun.

İmam’ın son vasiyeti

İmam Sadık’ın (a.s) yakın ashabından olan Ebu Basir şöyle anlatır:

İmam’ın (a.s) şehadetinden sonra, eşi Ümmü Humeyde’ye başsağlığı dilemek için evine gittik. İmam’ın (a.s) matemiyle hepimiz ağlıyorduk. Ümmü Humeyde Hatun şöyle buyurdu: “Ey Ebu Basie! İmam’ın son nefeslerinde burada olsan pek şaşardın. Son demlerinde göz kapaklarını zorlukla aralayıp bütün akrabalarının baş ucunda toplanmasını istedi. Herkes geldiğinde, onlara şöyle bir baktıktan sonra şöyle buyurdu:

“Namazı hafife alanlar, bizim şefaatimize kavuşamayacaktır.” (el-İmalî, Şeyh Saduk, s.290; Vesailu’ş-Şîa, 3/17)

İmam Sadık’tan (a.s) Veciz Sözler

Bahsimizi noktalarken, kalplerimize ışık tutup imanımızı pekiştirmesi ve amellerimize yön vermesi umuduyla İmam Cafer Sadık’ın (a.s) mübarek buyruklarından birkaçını aşağıda aktarıyoruz:

1- Bir Müslüman kardeşi, bir işi için müracaat ettiğinde onun işi için uğraşan kimse, Allah yolunda cihat etmiş gibidir. (el-Müstedrek, 2/407)

2-Allah Teala: “İnsanlar benim ailem gibidir; onlara iyilikte bulunup sorunlarının çözülmesi için uğraşanlar, benim yanımda daha azizdirler.” buyurmaktadır. (Usul-u Kâfi. 2/199)

3-İnsanlara faydalı olabilecek bütün ilim şu dört şeydedir: 1-Rablerini tanımaları 2-Allah’ın kendilerine ne nimetler verdiğini ve nasıl davrandığını görmeleri 3-Rablerinden kendilerinden istediğini ve O’na karşı vazifelerinin ne olduğunu bilmeleri 3-Neyin onları, dininden uzaklaştıracağını bilmeleri! (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.265)

4-Şu dört şey, peygamberlerin huyudur: iyilik etmek, cömertlikte bulunmak, sorunlar karşısında sabır ve direnç göstermek, müminlerin hak ve hukukunu riayet etmek. (Tuhefu’l-Ukul, s.375)

5- Mümin iki korku arasındadır: Rabbinin, eski günahlarından ötürü ona ne yapacağını bilmediği ve ne tür günahlar işleyip, ne tür tehlikelere düşeceğini bilemediği geleceği. Bu nedenle de mümin korkuyla geceleyip korkuyla sabahlar. İşte (Allah) korku(sun)dan başka şey onu ıslah etmez! (Tuhefu’l-Ukul, s.377)

6-Şu üç haslete sahip olmadıkça hiç kimse iman hakikatinin kemaline varamaz: Dinde idrak ve basiret, geçimde doğru bir denge tutturmak, sıkıntı ve zorluklara karşı sabır ve direniş göstermek. (Tuhefu’l-Ukul, s.324)

7- Üç kişi üç yerde beli olur: Sabırlı insan öfke anında, yiğit savaşta, kardeş ihtiyaç anında. (Tuhefu’l-Ukul, s.316)

8-Her şehrin ahalisi din ve dünya işleri için şu üç kişiye daima muhtaçtır: 1) Takva sahibi, bilgili ve Allah’tan korkan fakih. 2) Halkın itaat ettiği iyiliksever yönetici. 3) Güvenilir doktor. (Tuhefu’l-Ukul, s.237)

9- Bütün iyiliklerin kökü biziz; bütün iyilikler bizim dallarımızdan ve budaklarımızdanır. Tevhit, oruç, öfkeyi yenmek, kötülük edeni affetmek, düşküne ve yoksula acımak, komşularla ilgilenmek, erdemli ve üstün insanların erdem ve üstünlüğünü itiraf etmek gibi şeyler iyiliktir.

Bizim düşmanlarımızsa, tüm şer ve kötülüklerin köküdürler, bütün kötülükler onların dalları-budaklarıdır. Yalan, cimrilik, ispiyonculuk, eş-dostla ilişkiyi kesmek, faizcilik, yetimin malını yemek, Allah’ın tayin ettiği sınırları çiğnemek, gizli veya açık cinayet işlemek, zina, hırsızlık gibi şeylerde kötü ve çirkindirler.

Kendisini bizden ve bizim Şiîlerimizden biri bildiği hâlde düşmanlarımızın, dallarına-budaklarına yapışan kimse, yalan söylemektedir. (el-İmamu’s-Sadık, 3/138)




Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir