İmam Hasan (a.s)

KISA BİYOGRAFİSİ

Adı: Hasan.
Künyesi: Ebu Muhammed.
Lakapları: Müçteba, Seyyid, Sıbt-ı Ekber…
Babası: Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s).
Annesi: Hanımların Efendisi Hz. Fatıma-i Zehra (s.a).
Doğumu: Hicret’in 3. yılı ramazanının 15. gecesi, Medine-i Münevvere’de.
İmamet Süresi: Hicrî Kamerî 40 ila 50 arası (10 yıl).
Mübarek Ömrü: 47 yıl.
Şahadeti: Hicrî Kamerî 50, safer ayının 28’i.
Türbesi: Medine’de, Cennetü’l-Bâki kabristanında.
Çocukları: 8 oğlu ve 7 kızı vardı. Kasım ve Abdullah gibi bazı çocukları Kerbela’da İmam Hüseyin’in (a.s) safında yer alarak şahadete nail oldular. İmam Zeynelabidin’in (a.s) eşi ve İmam Bâkır’ın (a.s) annesi olan Fatıma Hatun da, İmam Hasan’ın (a.s) kızıdır.

Doğumu

İki cihan serveri Resul-i Ekrem’in (s.a.a) ilk torunu ve İmam Ali’yle (a.s) Hz. Fatıma Zehra’nın (s.a) ilk yavruları, Hicret’in 3. yılı Ramazan ayının 15. gecesi dünyaya geldi.1

Resulullah (s.a.a), İmam Ali’nin (a.s) evine gelip onu kutlayarak Allah’ın emriyle bebeğe “Hasan” adını verdi.2

İmam Hasan (a.s) ve Hz. Peygamber (s.a.a)

İmamın (a.s) hayatının yedi yılı sevgili dedesi Hz. Resulullah’la (s.a.a) geçti.1 Şefkat ve sevgi sembolü dedesi onu pek sever, omuzlarına alıp: “Allah’ım!” derdi, “Ben onu çok seviyorum, sen de sev!”2

“Hasan’ı ve Hüseyin’i seven beni sevmiştir, onlara düşmanlık eden bana düşmanlık etmiştir.”3

“Hasan’la Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir.”4

“Kıyam etseler de, otursalar da bilin ki benim şu iki yavrum imamdır.”5

İmam Hasan (a.s) fevkalade büyük bir ruh ve değere sahipti; nitekim yaşça çok küçük olmasına rağmen Hz. Resulullah (s.a.a), İmam Hasan’ı (a.s) bazı antlaşmalarda şahit olarak tutmuştur.

Vakıdî şöyle yazar: “Resulullah (s.a.a) Sakif için zimme antlaşması yaptı, bu ahitnameyi Halid b. Said yazdı; Allah’ın selamı her ikisine olsun, İmam Hasan’la (a.s) İmam Hüseyin (a.s) de şahit olarak kaydedildiler.”6

Hz. Resulullah’ın (s.a.a), Allah’ın emriyle Necran Hıristiyanlarıyla “Mübahele”ye giderken yine Allah Teala’nın emriyle yanına İmam Ali (a.s), Hz. Fatıma (s.a), İmam Hasan (a.s) ve İmam Hüseyin’i (a.s) almış ve “Tathir Ayeti” bu büyük insanlar hakkında nazil olmuştur.7

İmam Hasan (a.s) ve İmam Ali (a.s)

İmam Hasan (a.s), babasına karşı fevkalade itaatkârdı, daima onunlaydı; zulmedenleri eleştirir, mazlumları desteklerdi.

Resulullah’ın (s.a.a) pek sevdiği sahabesi Ebuzer’i, halife Osman Rebeze’ye sürgün etmiş, bununla da yetinmeyerek, Ebuzer’in uğurlanmasını yasaklamıştı. Fakat İmam Hasan (a.s), kardeşi İmam Hüseyin’in (a.s) ve babası İmam Ali’yle (a.s) birlikte Resulullah’ın (s.a.a) yiğit, dürüst ve takvalı sahabesi Ebuzer’i uğurlamaya gitmiş ve bu zulüm uygulamasından dolayı Osman’ın hükümetini eleştirerek Ebuzer’e Allah yolunda sabırlı olmasını öğütlemişlerdir.1

Talha, Zübeyr ve Aişe’nin İslâm ümmetinde nifak yaratarak başlattıkları Cemel Savaşının alevini söndürmek amacıyla Hicret’in 36. yılında babasının komutasında Basra’ya gitti. İmam Ali’nin (a.s) emriyle Basra’ya girmeden Hz. Resulullah’ın (s.a.a) takva sahibi büyük sahabesi Ammar’la birlikte Kûfe’ye giderek orada halkı toplayıp hazırladığı orduyla Basra’da İmam’a katılmıştı.2

İmam Hasan (a.s), Abdullah b. Zübeyr’in İmam Ali’ye (a.s) attığı iftiraları —ki Osman’ı İmam’ın (a.s) öldürttüğünü söylüyordu— açık ve sağlam konuşmalar yaparak ortaya çıkardı. Daha sonra savaşa da katılarak bu savaştan muzaffer olarak geri döndü.3

İmam Hasan (a.s), Sıffin Savaşında da büyük yararlılıklar gösterdi. O günlerde Muaviye, İmam Hasan’ı (a.s) kandırması için Ubeydullah b. Ömer’le ona bir mesaj göndererek: “Babanı desteklemekten vazgeç” dedi ve şunları ekledi: “Bunu yaparsan senin halife olmanı sağlayacağız. Bilirsin ki baban, Kureyş’in önde gelenlerinin çoğunu öldüren kimsedir ve onların çocukları ve akrabaları aslında bu yüzden babana kin ve düşmanlık beslemektedirler; ama sana karşı daha yumuşaktır onlar…”

İmam Hasan (a.s), Muaviye’nin bu küstah ve komplo amaçlı mesajına şu karşılığı verdi: “Kureyş, İslâm sancağını yıkıp ortadan kaldırmak istiyordu. Ancak babam, Allah ve İslâm için onların asilerini öldürdü ve dağıttı. Onlar işte bu nedenle öteden beri babama kin ve düşmanlık beslemektedirler.”4

İmam Hasan (a.s) bu savaşta bir lahza olsun sevgili babasını yalnız bırakmadı, daima onun yanında oldu. İmam Ali’yle (a.s) Muaviye arasında belirlenen hakemlerin ihanette bulunarak doğru hükmü vermemeleri üzerine İmam Hasan (a.s) yapmış olduğu etkileyici bir konuşmada şöyle buyurdu: “Bunlar, Allah’ın Kitabı’nı, kendi nefislerine tercih etmek için hakem seçildiler. Ancak bunun tam tersini yaptılar! Bu durumda böyle kimselere hakem değil, mahkûm denir.”5

İmam Ali (a.s) son nefesini alırken, Resulullah’ın (s.a.a) kendisine daha önceden emrettiği vasiyeti yerine getirerek kendisinden sonra İmam Hasan’ın (a.s) imam olduğunu açıkladı; İmam Hüseyin’i (a.s), diğer evlatlarını ve önde gelen Şiîlerini de buna tanık tuttu.6

HALİFELİK

Hicret’in 40. yılı Ramazan’ın 21. gecesi İmam Ali (a.s) şahadete ulaştı. O gecenin sabahı, Kûfe halkı, şehrin büyük camiinde toplanmıştı. İmam Hasan (a.s) minbere çıkarak şu konuşmayı yaptı:

“Dün gece, eşsiz bir insan ayrıldı aramızdan. Geçmiş ve gelecek nesiller arasında ilim ve amelde benzeri yoktu onun. Çok sevdiği Resulullah’ın (s.a.a) safında nice savaşlara katıldı, İslam’ı ve Resulullah’ı (s.a.a) savunmak için mücahide gayret gösterdi. Savaşlarda Hz. Peygamber (s.a.a) onu daima başkomutan yapar, o da daima zaferle dönerdi. Dünyanın beyazıyla sarısından (gümüşle altın kastediliyor) geriye bıraktığı miktar sadece 700 dirhemdi ve bu da, ona düşen miktardı. Bununla, ailesine yardımı olacak bir hizmetkâr temin etmeyi düşünüyordu.”

İmam Hasan (a.s) bu cümleyi söylerken kendisini tutamayıp ağlamaya başladı. Onunla birlikte, camide toplanan cemaat de ağladı. Ardından imametin gerçek çizgisinden sapmaması için kendisi hakkında da kısaca şunları söyledi:

“İnsanları Allah’a davet eden, onları uyaran ve onlara müjdeleyici olarak gönderilen Resulullah’ın (s.a.a) evladıyım ben! O parlak peygamberlik meşalesinden size vuran bir ışığım ben! Yüce Allah’ın her çeşit hata ve kötülüğü kendilerinden uzaklaştırıp tathir ettiği, tertemiz kıldığı ve bizzat Kur’an-ı Kerim’in emriyle sevilmesi farz olan o ailenin (Ehlibeyt’in) bir ferdiyim ben!”

Kur’an şöyle buyuruyor: “Ey Peygamber! Ümmetine de ki: Yaptığım elçilik görevine karşılık, ailemi sevmenizden başka bir ücret istemiyorum sizden!”1

İmam Hasan (a.s), “Meveddet” adıyla meşhur olup, Ehlibeyt’i sevmeyi emreden bu ayeti okuduktan sonra oturdu. Bu sırada Abdullah b. Abbas ayağa kalkarak: “Ey cemaat!” diye haykırdı ve İmam Hasan’ı (a.s) göstererek: “Bu, sizin Peygamberinizin (s.a.a) evladı, İmam Ali’nin (a.s) vasisi ve şimdi sizin imamınızdır işte! Ona biat edin!” dedi. Camideki yoğun kalabalık, gruplar halinde gelip İmam Hasan’a (a.s) biat etmeye başladı.2

Bu olayı öğrenen Muaviye, gerektiği kolayca fitne ve fesat çıkarıp İmam Hasan’ın (a.s) yönetimini kendi içinde vurabilmek amacıyla, her şeyi anında kendisine rapor etmeleri için en mahir casuslarını Kûfe ve Basra şehirlerine gönderdi. Bu casusları deşifre eden İmam Hasan (a.s), onları yakalatıp idam ettirdi ve Muaviye’ye bir mektup göndererek şöyle yazdı:

“Gönderdiğin casuslardan ümidini kesebilirsin. Savaş çıkarmayı pek seviyorsun galiba? O halde yakındır! Hazır ol! Allah’ın dediği olur.”3

İmam Hasan’ın (a.s) Muaviye’ye yazdığı ve ünlü tarihçi İbn Ebi’l-Hadid tarafından kaydedilmiş olan mektuplardan biri şöyledir:

“Peygamber’in (s.a.a) ölümünden sonra Kureyşlilerin, onun kabilesinden olduklarını söyleyerek kendilerinin diğer Araplardan daha üstün ve Peygamber’in (s.a.a) halifesi olmaya daha layık olduklarını söylemeleri ve Arapların da bunu kabul etmeleri çok şaşırtıcı ve düşündürücüdür! Çünkü aynı Kureyş, bu nedenle bizim için çok daha geçerli olduğunu gördüğü halde aramızda bizim daha layık olduğumuzu kabul edemedi. Peygamber’in (s.a.a) onlarından olduğumuz ve hakkımız olan bir şeyi istediğimizde bizi bir kenara ittiler ve bize zulmettiler. Düşmanlarla münafıkların İslam’ın tahrip yolunda ellerine fırsat geçmemesi için biz fazla girmeyip kavgadan uzak durduk.”

“Bugün de sana şaşıyorum; kesinlikle layık olmadığın bir şeyin iddiasındasın! Ne bir dinî üstünlüğün var, ne de İslam’da güzel bir eser bırakmış birisin. Sen, İslam’a karşı gelenlerin ve Hz. Peygamber’e (s.a.a) en fazla düşmanlık besleyenlerin evladısın. Ama bil ki, Allah mutlaka sana karşı gelecek olanları hesaba çeker. Ve sonunda kazananın kim olduğunu göreceksin. Yemin ederim ki göz açıp kapayıncaya ömrün gelip geçecek ve Allah’ın huzuruna çıkacaksınız; O da, önceden işleyip göndermiş olduğun amellerinin cezasını tek tek verir. Allah Teala, elbette kullarına zulmetmez.”

“Bilirsin ki Müslümanlar bana biat etti. Rabbimden, ahiretinde nefsine yol açacak bir şeyi dünyada vermemesini dilerim. Bu mektubu yazmamın nedeni Rabbimle kendi aramda bir özrüm olması içindir. Sen de diğer Müslümanlar gibi bu işi kabul edersen, İslam’ın yararına ve senin için daha hayırlı olur. Batılı izlemeyi bırak, herkes gibi sen de biat et. Benim buna (hilafete) herkesten daha layık olduğumu sen de bilirsin. Allah’tan kork, zalim olma; Müslümanların kanını dökme ve karşılarında savaşı gösterme. Bunu yapmayacak olursan, ben diğer Müslümanlarla birlikte kalkıp gelir ve güzel hakem olan yüce Allah’ın aramızda hükmetmesi için seni hesaba çekerim.”

Muaviye, İmam Hasan’ın (a.s) bu mektubuna yazdığı cevapta şöyle dedi: “Benimle senin durumun tıpkı geçmişte Ebu Bekir’in siz Ehlibeyt’le aranızda yaşanan duruma benziyor. Ebu Bekir nasıl kendisinin daha yaşlı ve tecrübeli olduğunu bahane ederek halifeliği İmam Ali’nin (a.s) elinden aldıysa, ben de kendimi senden daha layık buluyorum! Senin benden daha iyi yönetebileceğini ve düşmanla savaşacağını bilsem biat ederdim; ama benim senden büyük ve daha tecrübeli olduğumu biliyorsun. O hâlde senin bana biat etmen daha iyi olur, tabi ben de bunu karşılıksız bırakmaz ve halifeliği kendimden sonra sana bırakırım, buna söz veriyorum. Ayrıca, Irak’ın beytülmalini de sana veririm; Irak’ta istediğin bölgenin haracıyla gelirleri de senin olsun! Vesselam.4

Kureyş’in İmam Ali’ye (a.s) sırt çevirirlerken ileri sürdüğü bahanesinin aynısını, bu kez de Muaviye ileri sürdü ve o da aynı oyunu oynayarak İmam Hasan’a (a.s) biat etmedi. İmam’ın kendinden daha layık olduğunu bizzat Muaviye çok iyi biliyordu; ama mevki, makam ve dünyalık hırsı bu gerçeği kabullenmesine izin vermiyordu.

Yaş farkının halifelik, yönetim ve imamet konusunda İmam Hasan (a.s) gibi birisi arasında belirleyici bir faktör olamayacağını herkesten iyi bilen, bizzat Muaviye’nin kendisiydi çünkü. Nitekim yaş farkını ileri sürerek İmam’a halifeliği layık görmeyen Muaviye, iktidarı iyice ele geçirdiğinde bu söylediğini unutmuş ve çok genç olan oğlu Yezid’i kendisinden sonra halife ilan ederek, kendi sağlığında halktan onun için biat almıştır.

Muaviye sadece biat etmemekle kalmadı, İmam Hasan’ı (a.s) ortadan kaldırabilmek için terör yöntemine de başvurdu. Onun, İmam’ı (a.s) terör ettirebilmek için kiralık katiller tuttuğu, tarihte kayıtlıdır. Bu nedenledir ki, İmam Hasan (a.s) gömleğinin altına zırh giymiş ve namaza da bu şekilde gidip gelmiştir. Hatta bir defasında Muaviye’nin kiralık katillerinden biri İmam’ı (a.s) oklamayı başardığı halde, İmam (a.s) zırh giydiği için kurtulmuştur.5

SAVAŞ KARARI

Muaviye, Müslümanların vahdetini sağlayıp anarşi ve ihtilafı önleme bahanesiyle çeşitli yerlerdeki adamlarına asker toplayarak kendisine gelmelerini emretti. Ordular gelince de, İmam Hasan (a.s) ile savaşmaları için onları Irak’a gönderdi!

Vahdetten ve birlikten söz ederek Müslümanların vahdetini bozup onları parçalıyor; “anarşi ve teröre karşı savaş” diyerek anarşi ve terör estiriyordu.

Bunu duyan İmam Hasan (a.s) Hucr b. Adiy el-Kindî’yi, asker toplayıp halkı savaşa hazırlamakla görevlendirdi. O günün geleneği gereğince tellallar sokaklarda “es-Salah” diye bağırarak halkı mescide topladılar. İmam Hasan (a.s) minbere çıkıp bir konuşma yaparak şöyle buyurdu:

“Muaviye sizinle savaşmak için yola çıkmış bulunuyor. O halde siz de Nuhayle karargâhına gidip silahlanın!”

Cemaat susmuştu, kimse bir şey söylemiyordu. Ünlü Hatem-i Taî’nin oğlu Adiy ayağa kalkarak şöyle dedi:

“Ben Hatem’in oğluyum! Sübhanallah! Bu ne suskunluktur ey cemaat?! Bu öldürücü suskunluğunuz niye? Peygamberimizin oğluna neden cevap vermiyorsunuz? Allah’ın gazabından korkmuyor musunuz? Alçaklık ve utanca düşmekten korkmuyor musunuz Allah aşkına?!”

Sonra da İmam’a dönüp şöyle dedi:

“Sözlerinizi duyduk efendim! Emirlerinizi canla başla yerine getirmeye hazırız! Ey cemaat! Ben karargâha gidiyorum, isteyen benimle gelsin!”

Kays b. Sa’d b. Sa’saa et-Teymî de etkili konuşmalarıyla halkı savaşa hazırlayıp teçhizat ve asker hazırlıklarına giriştikten sonra askerlerle karargâha gittiler.1

İmam Hasan’ın (a.s) savaş karargâhında toplanan gruplar arasında Şiilerden başkaları da vardı:

  1. İmam Hasan’ı (a.s) desteklemek için değil, sadece Muaviye’yle savaşabilmek için gelen Haricîler.
  2. Ganimet toplamak için gelenler.
  3. Dini bir kaygısı olmayıp da sırf kabile başkanının peşinden gelenler.2

İmam Hasan (a.s) bu ordunun bir kısmını “Hakem” komutasında Anbar şehrine gönderdi; ancak Hakem ve ondan sonra onun yerini alan komutan, Muaviye’nin altın vaatlerine kanıp İmam’a (a.s) ihanet ettiler ve Muaviye’nin safına geçtiler.

İmam Hasan (a.s) da Medain’in Sabat bölgesine gitmiş ve burada hazırladığı 12 bin kişilik orduyu Ubeydullah b. Abbas komutasında öncü kuvvetler olarak Muaviye’yle savaşa göndermişti. Ubeydullah’a bir şey olursa, Kays b. Sa’d b. Ubâde el-Ensari onun yerine geçecekti.

Muaviye, Kays’ı satın alabilmek için ona 1 milyon dirhem göndererek ya kendi safına geçmesini, ya da İmam Hasan’dan (a.s) ayrılmasını istedi; ancak Kays gönderilen parayı geri çevirdi ve Muaviye’ye gönderdiği cevapta: “Benim dinimi para ve hileyle elimden alamazsın! Git bu hileni başka kimselere yap! Ben İmam Hasan’ı (a.s) senin karşında yalnız bırakacak kadar alçalmadım” dedi.3

Ne var ki, ordunun birinci komutanı, yani Ubeydullah b. Abbas, aynı meblağın sırf vaadine bile kanarak gece yarısı yakın adamlarıyla birlikte karargâhtan ayrılıp Muaviye’nin saflarına katıldı! O günün sabahı, komutanın kaçtığı anlaşıldı. Ordu başsız kalmıştı. Kays, sabah namazını kıldırdıktan sonra komutayı ele aldı ve durumu hemen İmam’a (a.s) rapor etti.4

Kays, Muaviye’nin ordularını dağıtıyor, yiğitçe savaşıyordu. Onu oyuna getirmenin veya satın almanın mümkün olmadığını gören Muaviye, İmam’ın (a.s) komutasındaki askerlerin arasına soktuğu casuslar vasıtasıyla Kays’ın Muaviye’yle gizlice anlaştığı söylentilerini yaydı. Bir başka grubu da Kays’ın karargâhına sızdırarak İmam Hasan’ın (a.s) Muaviye’yle barış yaptığı söylentisini yaydı!5

ATEŞKES

Muaviye’nin psikolojik savaşı, beklenen sonucu vermiş ve ateşkese karşı olan Haricileri kolayca oyuna getirerek beklenmedik bir isyan başlatmalarına sebep olmuştu. Böylece İmam Hasan’ın (a.s) çadırına saldırarak burayı yağmaladılar. İmam’ın üzerinde namaz kıldığı seccadeyi bile çalarak İmam’a (a.s) saldırıp bacağından ağır şekilde yaraladılar.

Aldığı yara, derin ve ağır olduğundan İmam’ın (a.s) durumu vahim bir hal aldı.1

Yakın adamları İmam Hasan’ı (a.s), İmam Ali (a.s) tarafından Medain valisi tayin edilen Sa’d b. Mesud es-Sekafî’nin evine, Medain’e götürdüler. Bir müddet İmam’ın (a.s) tedavisini burada yaptılar. Bu arada İmam’ın (a.s) ordusunda olup da dini kaygıları olmayan veya İmam’a (a.s) içten içe düşmanlık besleyen bazı kabile reisleri, Muaviye’ye mektup yazarak Irak’a gelmesi halinde İmam Hasan’ı (a.s) ona teslim edeceklerini bildirdiler.

Muaviye, İmam’a (a.s) bu mektupla birlikte ateşkes için koştuğu her şartı kabul edeceğini bildiren bir mesaj gönderdi.2

İmam (a.s), bu sırada ağır yaralıydı. Adamlarının çoğu onu paraya, makama satmış, ordudan ayrılan askerlerin her biri de bir yere dağılmıştı. Kaldı ki, bu askerler arasında inanç ve amaç birliği de yoktu; her grup veya kabile kendi bildiğini okumakta ısrar ediyordu.

Bu şartlar altında savaşın sürmesi İslam’a ve dindar Müslümanlara kesinlikle zarar verecekti artık. Çünkü Muaviye savaşarak galip gelse, İslam’ın kökünü kazımakta tereddüt etmeyecek, Ehlibeyt okulunun yetiştirdiği nadide ve dindar insanlara hayat hakkı tanımayacaktı.

Bu nedenle İmam Hasan (a.s), hepsi inceden inceye hesaplanmış birçok şartlar öne sürerek bu ateşkes teklifini kabul etti.3 Bu şartlardan bazıları şunlardı:

  1. Şiîlerin kanı dökülmeyecek, hakları çiğnenmeyecek.
  2. İmam Ali’ye (a.s) küfredilmeyecek.4
  3. Muaviye, Darabgerd gelirlerinden 1 milyon dirhemi Cemel ve Sıffin Savaşı şehitlerinin ailelerine paylaştıracak.
  4. İmam Hasan (a.s), Muaviye’ye “müminlerin emiri” demeyecek.5
  5. Muaviye, Allah’ın Kitabı ve Resulullah’ın (s.a.a) Sünnet’ine göre amel edecek.6
  6. Muaviye, kendisinden sonra başkasını halife olarak atamayacak.7

Muaviye, dindar Müslümanların ve İslam dininin esaslarını ve özellikle Şiîlerin canını korumaya yönelik olan şartların hepsini kabul etti. Böylece de savaş sona ermiş oldu.

BARIŞLA İLGİLİ ELEŞTİRİLER

Müsamaha ve Gevşeklik Yoktu

Bazı müsteşrikler, yapmış oldukları araştırmalarda, bu olayın derinliklerini ve bütün boyutlarını kavrayamamaktadırlar. Tam oturtmamış mukaddimelerden, kendi zanlarınca sağlam neticeler elde etmekte ve keyfi sonuç çıkarma hatasına duçar olmaktadırlar.

Bu gruba mensup bazıları, yaptıkları araştırmaların sığlığı ve bilgisizlikleri yüzünden İmam Hasan’ın (a.s) gevşek davrandığını, müsamaha gösterdiğini sanmış ve “Eğer ciddiyetle davransaydı, savaşı kazanırdı.” demişlerdir. Bu şahıslar o dönemin sağlam tarih kitaplarını bütün teferruatlarıyla inceleyip olayları çeşitli boyutlarıyla değerlendirselerdi, gerçekten böylesine uzak bir sonuca varmaz ve hataya düşmezlerdi.

Zira İmam Hasan’ın (a.s) baştanbaşa yiğitlik ve sevgi dolu hayatının en önemli kısmı, babasının yanı başında Sıffin, Cemel ve Nehrevan gibi savaşlarda at koşturmakla geçmiş, savaşlarda defalarca düşman ordularıyla yüz yüze çarpışıp kılıç sallamış ve girdiği her çarpışmadan galibiyetle çıkmıştır. O hâlde İmam Hasan (a.s), savaştan korkmuyordu.

Ancak o dönemde oluşan şartlar altında onun ateşkes imzalaması, İslam’ın ve dindar Müslümanların kanlarının korunmasını sağlamak gibi iç politikada olduğu kadar, dış politikada da hayranlık uyandırıcı en isabetli karar olmuştur. Nitekim İmam Hasan (a.s) ile Muaviye’nin orduları karşı karşıya geldiğinde, Romalılar ani bir saldırının hazırlıklarını başlatmışlardı. İmam Hasan’ın (a.s) ateşkese “Evet” demesi, bu korkunç tehlikeyi frenlemiş, bunu gören Romalılar da saldırıdan vazgeçmişlerdi.1

İmam Hasan ile Muaviye Kıyaslanamaz

İmam Hasan İle Muaviye Kıyaslanamaz

Yukarıda bazı müsteşriklerin kısaca özetlemeye çalıştığımız yanlış görüşlerinin dışında, kimi yazarlar da başka bir gaflette bulunmakta ve “İmam Hasan (a.s), Muaviye’yi kendisinden daha üstün ve liyakatli görmeseydi, hilafeti ona bırakmaz ve ona biat etmezdi.” demektedirler.

Bu da, yine tarihi yeterince bilmemekten kaynaklanmaktadır. Zira belgeleriyle de aktardığımız üzere, bu barış antlaşmasından önce de, sonra da İmam Hasan (a.s) Muaviye’ye yazdığı mektuplarda kendisinin halifeliğe lâyık ve en uygun kimse olduğunu, Muaviye’ninse böyle bir vazife için gerekli liyakate asla sahip olmadığını vurgulamıştır.

Muaviye, barış olayından sonra Kûfe’ye geldiğinde, halka konuşmak için minbere çıktı. Burada cemaate bir konuşma yaparak: “Hasan kendisini değil, beni hilafete layık bulduğu için halifeliği bana bıraktı.” dedi. Bu sırada, İmam Hasan (a.s) da orada bulunuyordu. Ayağa kalkarak: “Muaviye yalan söylüyor.” buyurdu. Kendisinin liyakati hakkında geniş ve çarpıcı bir konuşma yaparak Mübahale olayına katılmasından bahsetti. Daha sonra şöyle buyurdu:

“Kur’ân ve Peygamber’in (s.a.a) Sünneti’ne göre biz (Ehlibeyt), üstünüz ve bu vazifeye daha lâyık olanlarız; ama ne var ki, bize zulümde bulundular ve hakkımızı elimizden aldılar!”1

Kaldı ki, İmam Hasan’ın (a.s) Muaviye’yle yaptığı barış antlaşmasına bizzat koyduğu şartlardan biri, Muaviye’ye asla “müminlerin emiri” olarak hitap etmeyeceği ve onu bu makamla tanımayacağıdır. Durum bu kadar netken nasıl olur da İmam Hasan’ın (a.s) Muaviye’ye biat ettiği söylenebilir?!

Dahası, eğer İmam Hasan (a.s) Muaviye’ye biat etmiş olsaydı, onun emirlerine uyması ve ondan emir alması gerekirdi. Oysa tarihî belgelerin de ortaya koyduğu üzere İmam Hasan (a.s), ne Muaviye ve ne de bir başkasından asla emir almamıştır.

Nitekim bu barış antlaşmasından sonra Haricilerin yine isyan etmesi üzerine Muaviye, İmam Hasan’dan (a.s) onlarla savaşmasını istemiş, ama İmam Hasan (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Ben eğer kıble ehliyle savaşmak isteseydim, önce seninle savaşırdım!”2

Evet, bu açıklamalardan sonra, yukarıdaki yorumlara benzer görüşler belirten sözde aydın ve yazar takımının, tarihi hakikatlerden tamamen habersiz oldukları veya bazı gerçekleri kasten saptırmaya çalıştıkları kolayca anlaşılabilmektedir.

İmam Hasan (a.s), Muaviye’yle, liyakat sahibi biri olduğu için değil, İslam dininin yüce maslahatlarını koruyabilmek için barış antlaşması imzalamıştır.

Yersiz Bir İtiraz

Bazıları da: “Lider kimse, toplumun isteklerine göre hareket etmelidir. Oysa İmam Hasan (a.s) daha sonra Muaviye ile savaşmasını isteyen Şiîlerine neden olumlu cevap vermedi?” diye sorarak İmam Hasan’ı (a.s) eleştirirler.

Oysa daha önce de açıkladığımız gibi, oluşan şartlar altında savaşı sürdürmek, kesinlikle İslâm’a ve Müslümanlara çok pahalıya mal olacaktı. İmam Hasan’ın (a.s) gibi birinin bunu görmezden gelip halkın isteklerini yerine getirmesi mümkün değildi.

Diğer taraftan, Ehlibeyt (a.s) mektebi öğretilerinde toplumun yönetimi, tıpkı peygamberlerin yönetim metodu gibi ilâhî bir iştir. Zira Masum İmam, kâinatın yaratıcısı olan yüce Allah ile irtibat hâlinde olduğundan, toplumun maslahatını bu esasa göre teşhis eder. Bu esası gözeten bir teşhisin ise, hatalı olmayacağı apaçık ortadadır.

Resulullah’ın (s.a.a) veya Ehlibeyt İmamları’nın (a.s) yaptığı işlerin sırrına halkın akıl erdiremediği nice zamanlar olmuş, ancak bunların ne kadar yerinde ve gerekli olduğu zaman geçtikçe anlaşılmıştır. Buna bir örnek verelim:

Resulullah (s.a.a), Beytullah’ı ziyaret için bir grup Müslüman ile birlikte Medine’den yola çıkmış, ancak Mekke yakınlarındaki Hudeybiye denilen yere varınca, Kureyşliler onların şehre girmesine mani olmuşlardı. Müslümanların daha önce kendilerine haber verip izin almadan şehirlerine girmek istemesi, Kureyşlilerin gururuna dokunmuştu!

Arada epey elçiler gidip geldi, birçok görüşmeler yapıldı, gerginlikler yaşandı ve sonunda aşağıdaki şartlarla, 3 yıllık bir Hudeybiye Antlaşması imzalandı:

  1. Kureyşliler gelecek yıl Beytullah’ı üç günlüğüne Müslümanlara bırakacak ve Müslümanlar bu sürede serbestçe dinî inançlarını yerine getirebilecek.
  2. Bu süre zarfında Kureyşlilerle Müslümanlar birbirine dokunmayacak ve Müslümanlar serbestçe Mekke’ye girip çıkabilecek.1
  3. Mekke’de yaşayan Müslümanlar, dinî vecibelerini gizli değil, açıkça yapabilecek.
  4. Yukarıdaki maddeler ancak şu şartla geçerliliğini koruyabilecek: Eğer Mekkeli biri oradan kaçıp Medine’ye sığınırsa, Medineliler onu geri iade edecek; ama Medine’den Mekke’ye kaçan olursa, iade edilmeyecek.2

Hz. Resulullah (s.a.a) bu antlaşmayı kabul edip mühürledi; ama Müslümanların çoğu bundan pek rahatsız olmuş, özellikle son maddeyi çoğu Müslüman kabullenememişti.3 Burada Hz. Resulullah’ın (s.a.a) emrine en fazla itiraz eden Ömer oldu.

Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyordu:

“Ben Allah’ın kulu ve O’nun elçisiyim. O’nun emrine asla muhalefet etmem. Bunun benim için zarar getirmeyeceğini ben biliyorum!”

Ancak söz konusu grup bunu bir türlü kabullenemiyor, içine sindiremiyordu!4 Nitekim neticede, onların değil, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) dediği gibi oldu. Çok geçmeden Hudeybiye Antlaşması’nın Müslümanların lehine sonuçlandığını herkes gördü. Çünkü müşriklerle Müslümanlar arasında artık savaş olmadığından Müslümanlar serbestçe Mekke’ye gidip gelmeye başlamış, böylece müşrikler İslâm’ın hak din olduğunu anlama fırsatı bulmuş ve çoğu Müslüman olmuştu. Nitekim antlaşmada belirlenen süre henüz tamamlanmadan, İslâm dini Mekke halkının genelinin dini denilecek kadar yaygın hâle gelmişti!5

Ünlü tarihçi Zührî: “Barışla geçen bu iki yıl zarfında Müslümanların sayısı, o güne kadarki sayının iki katına çıktı.” der. İbn Hişam da şöyle yazar: “Zührî’nin tespiti doğrudur. Zira Müslümanlar Resulullah’la (s.a.a) Hudeybiye’ye geldiklerinde 1400 kişiydiler; ama iki yıl sonra Mekke’nin fethi için Resulullah’la (s.a.a) birlikte oraya gelen Müslümanların sayısı, 10 bine ulaşmıştı.”6

Evet, Zührî: “Savaşla kazanılan hiçbir zafer, Hudeybiye Antlaşması’yla kazanılan zaferle kıyaslanamaz!” demekte tamamen haklıdır.7

Yıllar sonra İmam Sadık’ın (a.s) da şöyle buyuracaktı:

“O yıllarda vuku bulan en faydalı ve bereketli hadise, bu olmuştur.”8

O hâlde pak İmamlar’ın imametine inanan bir Ehlibeyt dostunun, Hudeybiye Antlaşması’na bakışı nasılsa, İmam Hasan’ın (a.s) antlaşmasına bakışı da aynı şekilde olmalıdır.

Bu nedenledir ki, bazı Müslümanların bir zamanlar Hz. Resulullah’ı (s.a.a) antlaşmaya imza attığından dolayı eleştirdiği gibi, bazı Şiîlerin de kendisini eleştirmesi üzerine İmam Hasan’ın (a.s) şöyle buyurmuştur:

“İmam olarak tanıdığınız birinin işine karışmayın, bu konulardaki kararlarına müdahale etmeyin ve onun kararlarına uyup itaat edin. Çünkü İmam’ın kararları Allah rızasına uygundur ve İslâm’ın maslahatları doğrultusundadır; başkaları onların her işine akıl sır erdiremez.”

Muaviye Anlaşmayı Bozuyor

Muaviye ipleri istediği gibi ele geçirince yaptığı anlaşmaya sadık kalmadı. Nuhayle’de yaptığı bir konuşmada açıkça şöyle dedi: “Ey cemaat! Vallahi ben sizinle namaz kılıp oruç tutmanız için savaşmadım. Benim sizinle savaş nedenim sadece iktidarı ele geçirebilmekti! Binaenaleyh, Hasan b. Ali’yle yaptığım antlaşma şartlarını çiğnediğimi hepinize duyuruyorum!”1

Muaviye’nin Kûfe’deki valisi Ziyad, İmam Hasan’ın (a.s) yakın adamlarından birini takibe almıştı. İmam Hasan (a.s) ona bir mektup yazarak şöyle buyurdu:

“Bizim Şiîlerimize dokunulmayacağına dair Muaviye’ye ahdimiz var, neden bunu çiğniyorsun? Anlaşmaya uygun davran!”

Ancak Ziyad: “Senin etinle kemiğinin arasında ol- sa dahi onu takibe devam edeceğim.” cevabını verdi. İmam bu cevabı olduğu gibi Muaviye’ye göndererek gerekenin yapılmasıni istedi. Muaviye Ziyad’a çıkışa- rak: “Onun adamlarına dokunma. Bu konuda sana yetki vermiş değilim.” dedi.2

MEDİNE’YE DÖNÜŞ

Muaviye her fırsatta ve her şekilde İmam Hasan’a (a.s) eziyet etmeye çalışıyor, ona ve adamlarına sürekli baskı uyguluyordu. İmam Ali’ye (a.s) ve onun soyuna her fırsatta hakaret etmekten zevk alıyordu.

Bu arsızlığı öyle bir duruma gelmişti ki, bizzat İmam Hasan’ın (a.s) bulunduğu toplantılarda bile İmam Ali’ye (a.s) hakaretler yağdırıyordu.1

Her ne kadar bu gibi durumlarda İmam Hasan (a.s) ona gereken cevabı hemen verse de, bu gidişat ve bu şartlar altında Kûfe’de yaşamak, İmam Hasan (a.s) için bir işkenceye dönüşmüştü artık.

Bu nedenle Kûfe’den ayrılıp kendi vatanı olan Medine’ye döndü. Ancak bu da söz konusu durumda olumlu bir değişikliğe yol açmamıştı. Çünkü Muaviye’nin en aşağılık ve soysuz uşaklarından biri olarak ün kazanan Mervan, Medine valisiydi.

Hakkında Hz. Resulullah’ın (s.a.a): “Köpek soylu köpek, melun soylu melun.2 dediği biriydi Mervan. Bu soysuz insan, İmam Hasan’a (a.s) elinden gelen her kötülüğü yapıyor; hatta İmam’ın (a.s) yakın arkadaşlarının o hazreti ziyaret etmesine bile izin vermiyordu.

Bu nedenledir ki, İmam Hasan (a.s) on yıl kadar bir süre Medine’de yaşadığı hâlde yakın dostları onun ilim deryasından faydalanamamış, yine aynı sebepten dolayı o hazretten pek az hadis ve rivayet nakledilmiştir.

Mervan, İmam Hasan’ın (a.s) huzurunda Emire’l-Mü’minin İmam Ali (a.s)’a hakarette bulunmaktan zevk alır, hatta bazı adamlarını İmam Hasan’a (a.s) hakarette bulunmaya zorlardı.3

Bu on yıl müddetinde, Mervan’dan sonra da Medine’ye vali olarak atanan herkes aynı politikayı sürdürüp, İmam Hasan’la (a.s) onun Şiîlerine her nevi baskı ve eziyeti reva görmüştür.

İmam Hasan’ın (a.s) Kişiliği

Takvalı Oluşu

İmam Hasan (a.s), yüce Allah’a gönülden bağlı bir kuldu; bu fevkalâde bağlılığı çoğu zaman yüzünden bile okunabiliyordu. Namaz vakti yaklaşıp da abdest aldığında, rengi sararır, hafifçe titreme tutar, bu hâlinin nedeni sorulduğunda şöyle buyururdu:

“Rabbinin huzuruna çıkacak birine bundan başka bir hâl yakışmaz.”

Ehlibeyt’in (a.s) altıncı İmamı olan İmam Sadık (a.s)’dan şöyle rivayet edilir:

“İmam Hasan (a.s) çağının en çok ibadet eden ve en faziletli olan insanıydı; herkesin hesaba çekileceği kıyamet gününü andığı zaman ağlar, kendisinden geçerdi.”1

Yaya olarak, hatta bazen yalınayak, 25 kez Mekke’ye Beytullah’ı ziyarete gitmiştir.2

Cömert ve Bağışlayıcıydı

İmam Hasan (a.s) Kâbe’yi ziyaret ettiği sırada bir adamın: “Ya Rabbi! Bana on bin dirhem nasip et!” diye yakardığını duydu, hemen eve dönüp o adama on bin dirhem gönderdi.

Bir gün İmam Hasan’ın (a.s) cariyelerinden biri, hazrete bir demet güzel kokulu çiçek hediye etti. İmam Hasan (a.s) da buna karşılık onu azat ettiğini söyleyerek azatlık beratını mühürledi. Bir demet çiçek karşılığında neden bunu yaptığı sorulunca da: “Çünkü Rabbimiz bizi böyle eğitmiştir.” buyurarak şu ayeti okudu:

“Size selam verildiği zaman, karşılık olarak ondan daha iyisiyle selam verin veya aynısıyla mukabele edin.” (Nisâ, 86)1

İmam Hasan (a.s) o güne dek görülmemiş bir cömertlik sergileyerek, ayağındaki ayakkabıya varıncaya kadar bütün mal varlığını ikiye bölmüş ve yarısını Allah yolunda yoksullara vermiştir. Hayatında üç kez bunu tekrarlamıştır.2

Sabırlı ve Metin Oluşu

Şam’dan gelen bir adam, Muaviye’nin tahrik ve kışkırtıcılıkları neticesinde İmam Hasan’ı (a.s) bulup ona küfretti, ağır hakaretlerde bulundu. İmam Hasan (a.s), susuncaya kadar onu sabırla dinledi. Adam susunca, şefkatle gülümseyerek elini adamın omzuna atıp şöyle buyurdu:

“İhtiyar! Sanırım bu şehirde yabancısın ve galiba seni birileri hataya düşürmüş. Benden rızalık istersen veririm. Bir isteğin varsa yardım ederim. Danışacak birini arıyorsan buyur, sana yol göstereyim. Bir sıkıntın varsa gidereyim, karnın açsa doyurayım, muhtaçsan ihtiyacını gidereyim. Her ne işin varsa halletmeye hazırım. Eğer bizim eve gelirsen daha rahat edersin; zira senin rahatını sağlayacak imkânlarımız mevcuttur.”

Adamcağız, İmam’ın (a.s) bu sözleri karşısında dayanamayıp ağlamaya başladı ve şöyle dedi: “Şehadet ederim ki, sen Allah’ın yeryüzündeki halifesinin ve gerçekten de Allah, halifeliği kime vereceğini çok daha iyi bilir. Sen ve baban, benim için dünyanın en kötü insanlarıydınız; ancak şimdi en çok sevilen insanlarsınız benim için.

Yaşlı adam o gün İmam’a (a.s) misafir oldu. Oradan ayrıldığında imamın yarenlerinden biriydi artık.1

Bulduğu her fırsatta İmam Hasan’a (a.s) hakaret ve eziyetlerde bulunan Mervan, o hazret şehit düştüğünde cenaze merasimine katılmıştı. İmam Hüseyin (a.s): “Ağabeyim hayattayken onu üzebilecek her şeyi yaptı, şimdi de cenazesine gelip ağlıyorsun, öyle mi? diye sorunca, Mervan Medine’deki yüksek bir dağı göstererek şöyle dedi: “Her ne yaptıysam öyle bir insana yaptım ki, sabrı bu dağdan daha büyük idi!”2

ŞEHADETİ

İmam Hasan’ın (a.s) yaşça genç olmasına bahane göstererek halifeliğini engelleyen Muaviye, tam anlamıyla ayyaş bir serseri olan toy oğlu Yezid’in kendisinden sonra tahta geçmesi için ortam oluşturmaya başladı. Ancak, İmam Hasan’ı (a.s) bu konuda ciddi bir tehlike olarak görüyordu.

Çünkü o öldükten sonra İmam Hasan (a.s) hayatta olursa, Emevî zulmünden sabrı tükenmiş olan halk, İmam Hasan’ın (a.s) etrafında toplanıp ona biat edebilirdi.

Bu nedenle İmam Hasan’ı (a.s) ortadan kaldırmak için birkaç kez girişimde bulunup komplolar tertipledi ve sonunda hicri 50. yılı safer ayının 28’inde İmam Hasan’ı (a.s) zehirleterek şehit ettirdi.

İmam Hasan (a.s) Medine’de, Cennet-i Baki mezarlığında toprağa verildi.1

Allah’ın ve meleklerinin selamı o değerli insana olsun.

İmam Hasan’dan (a.s) Veciz Sözler

  1. “Alçak ve şerefsiz insanlar, iyiliğe karşılık teşekkür etmezler.”
  2. “İffetli ve dürüst olmak, rızkı ve geliri azaltmaz; hırs ve tamah da rızkı çoğaltmaz.”
  3. “İçinde zerrece şer ve kötülük bulunmayan halis hayır ve iyilik; nimete kavuşunca şükretmek, sıkıntı ve zorluğa düşünce de sabırlı olmaktır.”
  4. “Dünyada küçük düşüp horlanmak, cehennem ateşine atılmaktan yeğdir.”
  5. “En sağlam kalp, zan ve şüphelerden temizlenmiş olanıdır.”
  6. “Ahiret yolculuğunun ne kadar uzun olduğunu anlayan kişi, kendisini bu uzun yolculuğa hazırlar ve azığını temin etmeye başlar.”1
  7. “Sana nasıl davranılmasını istiyorsan, başkalarına öyle davran.”
  8. “Ahiret yolculuğuna hazır ol, ölüm gelip çatmadan ahiretin için azığını hazırla.”
  9. “Birbirine akıl danışıp meşverette bulunanlar, mutlaka kendi hayırlarına olacak yolu görürler.”
  10. “Ölmeden önce, salih amel işlemeye çalışın.”2

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir