İçindekiler
KISA BİYOGRAFİ
Adı: Ali, Haydar.
Künyesi: Ebu’l-Hasan, Ebu’l-Hasaneyn, Ebu’s-Sıbteyn, Ebu-Turâb, Ahavvu’r-Resul.
Lâkapları: Emire’l-Müminin, Murtaza, Vasiyy-u Resulillah, Halifetu’r-Resul, Seyyidu’l-Evsiya, İmamu’l-Muttakin, Esedullahi’l-Gâlib, Seyfullah, Kerrar, Hâdi…
Babası: Hz Resulullah’ın (s.a.a) pek sevdiği fedakâr amcası Hz. Ebu Talip (a.s).
Annesi: Fatıma Bint-i Esed. Hz Resulullah’ı (s.a.a) çok sever, onunla çok yakından ilgilenir, ona kendi çocuklarından daha fazla şefkat ve yakınlık gösterir, çocuklarına değil, ona öncelik tanırdı.
Doğumu: Mekke’de, Kâbe’i-Mükerreme’nin içinde, Hz Resulullah’ın (s.a.a) peygamberliğe seçilmesinden 10 yıl önce.
Eğitimi: Bizzat Hz. Resulullah’ın (s.a.a) evinde onun dizinin dibinde büyüyüp yetişti.
İmanı: Hz. Resulullah’a (s.a.a) ve onun getirdiği yüce İslâm’a ilk iman getiren insandır; onunla ilk namaz kılan kişi de yine İmam Ali’dir (a.s).
İmamet Süresi: 30 yıl; Hicretin 11. yılından 40. yılına kadar.
Zahiri Hilafeti: 5 yıl; Hicretin 36. yılındna 40. yılına kadar.
Mübarek Ömrü: 63 yıl.
Şahadeti: Hicretin 40. yılı, Ramazan ayının 19. günü, sabah namazında İbn Mülcem’in (l.a), mübarek başına vurduğu zehirli kılıç darbesiyle ağır yaralandı, Ramazan’ın 21. günü seher vaktinde Rabbine kavuştu.
Türbesi: Irak’ın Necef kentinde direk.
Eşleri: İlk eşi, Hz Resulullah’ın sevgili kızı, dünya kadınlarının efendisi Hz Fatıma Zehra (a.s) olup, evlilikleri 10 yıl sürmüştür. Hz Fatıma (a.s) valıdemizin şehadetinden sonra bizzat onun vasiyeti üzerine kız kardeşi’nin kızı Îmame ile evlenmiş, sonraları da birkaç saygın ve mümin eşi olmuştur. Bunlar arasında Muhammed Hanefiyye’nin annesi olan Havle Hanefiyye ile Hz. Ebulfazl Abbas’ın (a.s) annesi Ümmü’l Benin hanım (r.a) pek büyük şahsiyetlerdir.
Çocukları: Hz. Fatıma Zehra’dan (a.s) olan çocukları; İmam Hasan (a.s) , İmam Hüseyin (a.s) , Hz. Zeyneb-i Kübra (a.s). Diğer eşlerinden olan çocukları; Muahammed Hanefiyye, Abbas (a.s) Cafer, Avn, Osman, Ümmü Gülsüm ve daha birkaç evladı.
İMAM ALİ (A.S)
Bu kısa yazıda seçkin bir kişiden bahsetmek istiyoruz… Duygusal ve şairce bir deyişle değil, gerçek anlamda kalemin anlatmakta aciz kaldığı nadide bir kişiden…
Her türlü tanımlamadan öte bir kişilik, düşünceyi aşan, kelimelerden taşan, söze, dizeye sığmayan bir şahsiyet…
Gonca gibi açılışı hayret vericiydi onun; başka bir ölçü ile yaşadı, çok değişik bir şekilde dünyada kaldı ve yüce bir hâlde dünyadan gitti…
Dağların güçlülüğü ve sarsılmazlığı, suyun yumuşak huyluluğu ve billurluğu, şimşeğin coşkunluğu, güneşin sıcaklığı, okyanusların uçsuz bucaksızlığı, çöllerin saflık ve duruluğu, masumiyetin temizliği ve tüm güzellikler varlık ve kişiliğinde toplanmış olan şahıs. hayranlık uyandıran bir şekilde doğdu, hayranlık uyandıran bir şekilde yaşadı ve hayranlık uyandıran bir şekilde dünyadan göçtü…
Şimdi hep birlikte tüm bu şaşırtıcılıklara kısaca bir göz atalım:
Doğumu
İbn Ga’neb diyor ki: Abdulmuttalib’in oğlu Abbas ve diğer birkaç kişiyle Kâ’be’nin tam karşısında oturmuş sohbet ediyorduk. Esed kızı Fatıma’nın Kâ’be’ye doğru geldiğini gördük. Kâ’be’nin karşısında durup şöyle dediğini duyduk:
Ya Rabbi! Sana, peygamberlerine ve onların kitaplarına inanıyorum! Ceddim İbrahim’in (a.s) hak ve söylediklerinin de dosdoğru olduğuna şahadet ederim! Bu evi senin emrinle inşa etti… Onun ve karnımda taşıdığım şu bebeğin aşkına; bu doğumu bana kolaylaştır!
Bu sırada hepimizi hayretler içinde bırakan bir şey oldu… Hepimizin gözleri önünde Kâbe’nin duvarı yarıldı ve o değerli kadın, adımını atıp içeri girdi, sonra da duvar bitişip eski haline geldi! Gözlerimize inanamıyorduk. İlk şaşkınlığımızı atlatınca hepimiz telaşla yerimizden fırlayıp Kâbe’nin kapısına koştuk, ama kapı bir türlü açılmıyordu! İşin içinde Kâbe’nin rabbinin bir hikmeti olduğunu anladık…
Dört gün sonra o yüce hanım, kucağında gururla tuttuğu nur topu gibi bir bebek ile Kâ’be’den çıktı…
“Gaipten gelen bir ses, bu bebeğin adını ‘Ali’ koymamı istedi.” dedi1
Fil yılının 30’u, Receb ayının 13’ü ve günlerden Cuma’ydı o gün…
Hicret’ten tam 23 yıl önce…2
- Biharu’l-Envar c.35 s.8
- El-İrşad, Şeyh Müfid, s.3
Peygamber’in Kucağında Geçen Çocukluk Yılları
İmam Ali (a.s) çocukluk yıllarını anlatırken şöyle der:
Çocukluğum Hz. Resulullah’ın (s.a.a) evinde geçti; beni o büyüttü. Beni şefkatle kucağına alır, bağrına basar, lokmayı çiğneyip ağzıma koyardı. Onun o güzelim kokusu elvan elvan ruhumu okşardı benim. Sözlerimde yalana, davranışlarımda bir kusur ve cahilliğe rastlamadı asla.
Yüce Allah, gece gündüz onunla birlikte olup dünyanın yücelikleri ve iyilikleri konusunda onu eğitmesi için süt çağından hemen sonra büyük melekleri, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yanına verdi. Ben de tıpkı süt çağındaki bir bebek gibi Peygambere uymakta ve onu izlemekteydim.
Her gün yeni şeyler öğretiyordu bana, onun yaptıklarını yapmamı emrediyordu. Her yıl Hira dağına çıkar bu anlarında benden başka hiç kimse görmezdi onu…
İslâm henüz hiçbir eve girmemişken, sadece Hz. Resulullah’la (s.a.a) Hz. Hatice’nin Müslüman olduğu günlerde ben üçüncü Müslüman’dım. Vahiy ve peygamberlik nurunu görebiliyor, peygamberliğin kokusunu alabiliyordum.1
Hz. Resulullah (s.a.a), peygamberlikle görevlendirilişinden üç yıl sonrasına kadar İslâm’ı açıkça tebliğ emri almadı. Bu süre zarfında sadece birkaç kişi Müslüman oldu; bunlar arasında ilk iman eden erkek, İmam Ali’dir (a.s).2
“Yakınlarını korkut…” ayeti nazil olduğunda, Hz. Resulullah (s.a.a), İmam Ali’yi (a.s) bu işle görevlendirdi ve akrabalarından kırk kişiyi yemeğe davet etti. Davetliler arasında Ebu Leheb, Abbas ve Hamza da vardı. Sadece bir kişilik yemek hazırlanmıştı, yemek sofraya konulduğunda Allah’ın iradesiyle herkes doyasıya yediği hâlde yemek hiç eksilmedi. Yemekten sonra Hz. Resulullah (s.a.a) onları İslâm’a davet etmek isteyince bunu fark eden Ebu Leheb “Muhammed sizi büyüledi.” diyerek ortalığı karıştırdı. Neticede herkes kalkıp evine gitti ve toplantı sonuçsuz kaldı.
Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a), bir başka gün yine hepsini davet etti ve yemekten hemen sonra şu konuşmayı yaptı:
Ey Abdulmuttaliboğulları! Arap gençleri içinde benim size getirmiş olduğumdan daha iyisini getiren olmamıştır! Ben bu dünyanın ve öte dünyanın iyilik ve hayrını getirdim size! Bilin ki Yüce Allah, sizleri O’na davet etmekle görevlendirdi beni! Şimdi, içinizden hanginiz bana bu yolda yardımcı olmak ister? Bilin ki bugün bunu kabul eden, benim kardeşim, vasim ve vekilim sayılacaktır artık!
Hz. Resulullah (s.a.a) bunu üç kez tekrarladığı halde, İmam Ali’den (a.s) başka ayağa kalkıp daveti kabullenen olmadı. Bunun üzerine Hz. Resulullah (s.a.a) İmam Ali’yi (a.s) göstererek şöyle buyurdu:
O halde bilin ki Ali, bugünden itibaren benim kardeşim, vasim ve vekilimdir. Ona itaat edin ve sözünü dinleyin!3
- Nehcü’l-Belâğa, Feyz-i Kaşanî, s.802, 204. hutbenin son paragrafı
- Sire-i İbn Hişam, 1/245. el-Gadir, 3/ 220-240’de bu konuda Ehli-sünnet’in ünlü kaynaklarından pek çok rivayet aktarılmıştır.
- Taberî Tarihi, 3/1171 ve Mecmeu’l-Beyan 7/206.
Hicretin ilk Gecesi İmam Ali
İslâm’ın aleni ve açık tebliğiyle birlikte Kureyşliler Hz. Peygamber’i (s.a.a) kendileri için bir tehlike olarak görmeye başladılar. Kureyş’in ileri gelenleri Daru’n-Nedve’de toplanıp Hz. Resulullah’ı (s.a.a) ortadan kaldırmaya karar verdiler; her kabileden bir genç seçilecek ve gece yarısı hep birlikte saldırıp onu öldüreceklerdi.
Hz. Resulullah (s.a.a) vahiy yoluyla durumdan haberdar edildi ve o gece yatağına yatmaması ve hicret etmesi emredildi.1
Hz. Resulullah (s.a.a) durumu İmam Ali’ye (a.s) açıp ondan o gece, ölümü göze alarak yatağında yatmasını istedi ve kimsenin bunun farkına varmaması gerektiğini vurguladı. İmam Ali (a.s) bu fedailiği can-ı gönülden kabul ederek o gece Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yatağında yattı. Onun bu fedakârlığını yüce Rahman övecek ve hakkında şu ayeti indirecekti:
İnsanlar arasında öyleleri vardır ki, Allah’ın rızasını kazanabilmek için canlarını Allah’a satarlar, Allah, kullarına karşı pek şefkatlidir.2
Gecenin karanlığı Mekke şehrinin üzerine çökmüş, yeminli katiller Hz. Resulullah’ın (s.a.a) evini kuşatmışlardı. Hz. Resulullah (s.a.a) Yâsîn Suresi’nden bazı ayetleri okuyarak evinden ayrıldı ve Mekke dışındaki Sevr mağarasına doğru yola çıktı.
Katiller gece yarısı ansızın yalın kılıç Hz. Resulullah’ın (s.a.a) yatağına saldırdılar. İmam Ali (a.s) doğrulup oturdu. Katiller ne yapacaklarını şaşırmışlardı “Muhammed nereye gitti?” diye sordular.
İmam Ali (a.s) : “Onu bana mı emanet etmiştiniz de benden soruyorsunuz?!”
Öfkeden deliye dönen katiller, ite kaka İmam Ali’yi (a.s) Mescidu’l-Haram’a götürüp birkaç gün orada tuttuktan sonra serbest bıraktılar.3
- İbn Hişam Siyeri, 1/480–483.
- Bakara Suresi, 207.
- Taberî Tarihi, 3/1232–1234
Peygamber’in Emini İmam Ali
Peygamber-i Ekrem (s.a.a), Kureyşlilerin kendisine en güvendiği insan idi. O, onların eminiydi. Herkes emanetini ona teslim ederdi. Hicret etmeye mecbur kaldığında, ailesi ve kabilesi içinde İmam Ali’den (a.s) daha güvenilir birini bulamadı. Bu nedenle de kendisine emanet bırakılanları sahiplerine geri vermesi, borçlarını ödemesi ve ailesinin kadınlarını Medine’ye getirmesi için İmam Ali’yi (a.s) görevlendirdi.
Böylece Kureyşlilerin emini Hz. Muhammed (s.a.a) ve o hazretin emini de İmam Ali (a.s) olmuştur!
İmam Ali (a.s), Resulullah’taki (s.a.a) emanetleri sahiplerine iade edip onun tembihlediği bütün işleri aksatmaksızın yerine getirdikten sonra, onun emanetleri olan kendi annesi Fatıma (a.s), Resulullah’ın (s.a.a) biricik kızı Fatıma (a.s) ve Zübeyr’in kızı Fatıma’yla diğer kadınları yanına alıp Medine’ye doğru yola koyuldu.
Yolda onları öldürmek için Mekke müşriklerinin kiraladığı 8 azılı katille tek başına dövüşüp kadınları kurtardı ve Medine yakınlarında Hz. Resulullah’ın (s.a.a) kendisini beklemekte olduğu yerde onunla buluşarak birlikte Medine’ye girdiler.1
- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.22–23
Allah Yolunda Savaşan Ali
İslâm, barış ve hayat dini olup insanların haksız yere öldürülmesine karşıdır. İnanan bir insanı kasıtlı ve haksız yere öldürenin ebediyen cehennem azabı çekeceğini söylemiştir. İslâm aynı zamanda cihanşümul bir din olup bütün insanlığa gönderildiğinden, insanların bu dine davet edilmesi ve onlara tebliğde bulunulması gerekmektedir.
Bu yüce dinin kabul edilmesini ve yayılmasını şahsî menfaatleri için tehlike görenler, daha ilk başlarda ona karşı savaş bayrağı açtılar. İşte yüce İslâm dini, kendisine savaş açan ve hakka karşı inat gösteren bu kin dolu düşmanlarına karşı koyabilmek ve gerektiğinde bu engeli ortadan kaldırabilmek için cihat hükmünü açıkladı.
Ecnebilerin İslâm’a ve Müslümanlara saldırması halinde nefsi müdafaanın zaruri olacağını akıl sahibi herkes kabul eder. Bu akıl, insaf ve fıtrat hükmü gereğince ecnebilerin saldırısını önleme veya caydırma amacıyla cihat etmek de yüce İslâm’ın kurallarından biridir. Nitekim Hz. Resulullah’ın (s.a.a) giriştiği savaşların tamamına yakını savunma niteliklidir.
İmam Ali (a.s) bu savaşların tamamına yakın bir kısmına katılmış, Allah’tan başka kimseden korkmayan görülmemiş bir cesaret kimliği sergilemiştir.
Savaşlarda daima en öndeydi; yiğit, korkusuz ve yenilmez bir savaşçıydı. Bu nedenle de çoğunlukla sancağı bizzat kendisi taşırdı. Savaş başladığında aslanlar misali kükrer, fırtına misali eser, düşman ordusunun sayısına ve teçhizatına aldırmaksızın ta kalbine dalar, önüne çıkanı yere serer, orduları hezimete uğratır ve zafer kazanmadan geri dönmezdi. Düşmana asla sırtını dönmezdi, bu yüzden zırhının arkası yoktu.
Hiçbir savaştan, hiçbir çarpışma ve tehlikeden kaçtığı görülmemiştir.
Çifte su verilmiş kılıcından kurtulan yoktu; bir kılıç darbesi yeter, ikinci darbeye gerek kalmazdı. Onun kılıcı indiği zaman mutlaka düşmanın canıyla kalkardı.
Bunların birer gerçek olduğunu anlayabilmek için onun bazı savaşlarına değinmemiz yeterli olacaktır sanırız:
Hendek Savaşı’nda İmam Ali
Çeşitli grup, hizip ve kabileler İslâm düşmanlığında birleşmiş ve bu yüce dini ortadan kaldırmak için bir araya gelip Medine’ye yürümüşlerdi.
Hz. Resul-ü Ekrem (s.a.a), Selman-ı Farisî’nin (r.a) önerisiyle Medine şehrinin etrafına hendek kazılmasını emretti.
İki ordu karşı karşıya geldi.
Lâkabı “bin savaşçıya bedel” olan Arap Yarımadası’nın en namlı ve korkunç savaşçısı Amr b. Abdevud şiirler okuyup naralar savurarak kendisiyle savaşabilecek er istiyordu.
İslâm saflarında kimse onunla savaşabilecek cüreti gösteremiyordu.
Çok genç yaşına rağmen İmam Ali (a.s) onun karşısına dikildi.
Amr:
“Geri dön, pek gençsin, seni öldürmek istemem!” dedi.
İmam (a.s) geri dönmeyeceğini söyleyip şöyle ekledi:
— Duyduğuma göre Kureyşlilerden biri senden iki şey isterse birini mutlaka yerine getireceğine dair Allah’ın ile sözleşmişsin!
— Doğru duymuşsun! Benden isteğin nedir?
— Müslüman ol! Allah’a yönel ve Hz. Resulullah’a (s.a.a) iman et!
— Etmem! O saydıklarına hiç ihtiyacım yok!
— O halde benimle savaşacaksın!
— Geri dön… Babanla arkadaşlığımız vardı… Seni öldürmek istemem delikanlı!
— Ama ben, vallahi hakka sırt çevirdiğin sürece seni öldürmek isterim!
Amr atından inip İmam Ali’ye (a.s) saldırdı. Savurduğu kılıç İmam’ın (a.s) kalkanına inmişti. İmam Ali (a.s) hızla saldırıp Amr’ı yere serdi ve bir kılıç darbesiyle işini bitirdi. Bu kısa ve inanılmaz dövüşü gören diğer savaşçılar dehşetle oradan kaçtılar.1
İmam Ali (a.s) zaferle Müslümanların arasına dönmüştü. Hz. Resulullah (s.a.a) onu karşılayarak şöyle buyurdu: “Aferin sana ey Ali! Senin bugünkü şu cihadın, İslâm ümmetinin kıyamete kadar yapacağı bütün iyi amellerin toplamından daha üstündür! Zira senin bu zaferin sayesinde kâfirler zillete düşüp alçalmış, Müslümanlar ise izzet, onur ve gurur kazanmıştır!2
- el-İrşad, Şeyh Müfid, 43–45
- Biharu’l-Envar, 20/205
Hayber Savaşı’nda İmam Ali
Yahudilerin büyük ihanetleri sonucu Hz. Resulullah (s.a.a) onların en güçlü karargâhı olan ve “fethi imkânsız” lâkabıyla meşhur bulunan Hayber kalesine yürüdü. Bu sırada İmam Ali (a.s) ağır bir göz hastalığına yakalanmış ve gözleri kapanmış olduğundan savaşamıyordu.
Hz. Resulullah (s.a.a) sancağı Ebubekir’e vererek onu Yahudilerin üzerine gönderdi, muhacirlerden müteşekkil bir orduyla Hayber’e saldıran Ebubekir çok geçmeden geri döndü, ordu zayiat vermiş, ama fetihte bulunamamıştı.
Ertesi gün sancağı Ömer’e verdi, o da zafer kazanamadan telefatla döndü; ordusu onu, o da ordusunu korkaklıkla suçluyordu.
Hz. Resulullah (s.a.a) müdahale edip bu niza ve çekişmeye son vererek şöyle buyurdu:
Yarın sancağı öyle birine vereceğim ki, o Allah’ı ve Resulü’nü, Allah ve Resulü de onu sever!
Herkes bu kutlu ve büyük komutanın kim olduğunu merak ederken Hz. Peygamber (s.a.a) İmam Ali’yi (a.s) istedi, çok hasta olduğunu söylediler. Resulullah: “Getirin.” buyurdu. İmam’ı (a.s) huzuruna getirdiler.
Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a): “Ya Ali! Neyin var?” diye sordu, İmam gözlerinin ve başının çok ağrıdığını söyledi. Hz. Resulullah (s.a.a) mübarek ağız suyunu İmam’ın gözlerine ve başına sürüp dua etti, o sırada inanılmaz bir şekilde İmam’ın (a.s) dayanılmaz ağrıları dindi ve gözleri açıldı.
Resulullah (s.a.a) beyaz sancağı İmam’a (a.s) verip şöyle buyurdu:
Cebrail seninle olacak! Zafer senindir. Rabbim onların yüreğine korku salmıştır. Ya Ali! Bil ki onlar, kendilerini mağlup edecek kimsenin adını kendi kitaplarında okumuşlardır; onun adı İlya’dır (Ali’dir). O halde git ve onların karşısına dikilip adının Ali olduğunu söyle…
Rabbimin izniyle dehşete düşüp hakir olduklarını göreceksin!
İmam Ali (a.s) sancağı alıp çok az sayıda adamıyla Hayber’in üzerine yürüdü. Önce Yahudilerin ünlü savaşçısı Merheb ile yiğitlikleri üzerine şiir söyleyip atıştılar. İmam Ali sonuçta onu kılıçtan geçirerek leşini yere serdi.
Dehşete kapılan Yahudiler hemen kalelerine çekilerek kapıyı kapadılar.
İmam Ali (a.s), yirmi kişinin zorlukla açtığı kapıyı tek yerinden söküp hendeğin üzerine attı. Bunun üzerine Müslümanlar, onun üzerinden geçerek kaleye girdiler ve zafere ulaştılar.1
- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.57–58
İmam Ali’nin İlmi
İbn Abbas Hz. Resulullah’tan (s.a.a) şu hadis-i şerifi nakleder:
Ali, ümmetimin en bilge ve âlimidir ve yargıda herkesten üstündür.
Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
Ben ilmin şehriyim, Ali de bu şehrin kapısıdır. Bendeki ilmi arayan Ali’ye gitsin.
İbn Mesud şöyle der:
Hz. Resulullah (s.a.a) bir gün İmam Ali’yi (a.s) çağırıp onunla özel görüştü; Ali (a.s) çıktığında ne konuştuklarını sordum şöyle cevap verdi:
“Resulullah, ilim kapılarından bin kapı açtı bana; bu kapıların her birinden de yine bin kapı açılıyor!”
Bir gün İmam Ali (a.s) minberdeyken şöyle buyurdu:
Ey cemaat! Beni kaybetmeden sorularınızı sorun bana! Geçmişin ve geleceğin ilmi bilin ki bendedir. Andolsun ki, eğer yargı dergâhı kurulacak olsa Yahudilere kendi kitapları Tevrat’tan, İncil ehline İncil’den, Zebur ehline Zebur’dan ve Kur’ân ehline Kur’ân’dan hüküm verir, yargıda bulunurum ben!… Allah’a yemin ederim ki Kur’ân’ı ve tevilini herkesten iyi bilirim ben!… Sorun benden beni yitirmeden… Kur’ân ayetlerini tek tek bana sorsanız, sorularınızın cevabını veririm!… O ayetin ne zaman, neden ve kimin hakkında nazil olduğunu söylerim size; ayetlerin hangisinin nasih, mensuh, özel, genel, muhkem, müteşâbih, Mekkî veya Medenî olduğunu… bütün teferruatlarıyla bilirim ben.1
- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.15–16
GADİR-İ HUM OLAYI
Hz. Resulullah (s.a.a) İmam Ali’nin (a.s) sahip olduğu onca fazilete binaen yüce Allah tarafından onu kendisine vâsi ve vekil tayin etmekle görevlendirilmiş ve bunu defalarca yerine getirerek kendisi olmadığında Müslümanların İmam Ali’ye (a.s) uyup ona itaat etmelerini istemiştir.
Bu ilanın en büyüğü Gadir günü vuku buldu.
Hz. Resulullah (s.a.a) hicretin 10. yılında son hac farizasını yerine getirmek üzere Mekke’ye gitti, bu yolculuk sırasında beraberindeki Müslümanların sayısının 120 bini bulduğu kayıtlıdır.
Veda haccı dönüşünde böylesine büyük bir kalabalıkla hareket eden Hz. Peygamber (s.a.a), Zilhicce ayının 18. günü öğlen vaktine doğru Cuhfe sahrasında “Gadir-i Hum” denilen yere vardı.
Burada mola verdirip ezan okuttu ve öğle namazını eda ettikten sonra deve hamutlarından yapılan yüksekçe yere çıkarak hamd-u senadan sonra büyük kalabalığa hitaben şöyle buyurdu:
— Ey cemaat! Ben ve sizler karşılıklı sorumluluklar taşıyoruz! Ben size karşı sorumluluklarımı hakkıyla yerine getirebildim mi?!”
Cemaat gözyaşları içinde: “Evet ya Resulullah!” dediler; “Bize İslâm’ı tebliğ edip bu yolda nice eziyetlere katlandığına şahadet ederiz! Allah, en güzel ödülle ödüllendirsin seni!”
Resulullah (s.a.a):
— Allah’ın birliğine ve kulu Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna, cennetle cehennemin hak olduğuna, ölümden sonra herkesin dirileceğine ve hesaba çekileceğine şahadet eder misiniz? diye sordu.
Cemaat:
— Evet ya Resulullah! diyerek olumlu cevap verdiler.
Resulullah akabinde şöyle buyurdu:
— Ya Rabbi! Şahit ol! Ey insanlar! Unutmayın ki, hepiniz Kevser’in başında benimle görüşeceksiniz! Size bıraktığım iki değerli emanete nasıl davranacağınıza dikkat edin!
Cemaat merakla:
— O iki emanet nedir ya Resulullah? diye sordu.
Resulullah’da (s.a.a) şöyle buyurdu:
— Allah’ın kitabı ve soyum olan Ehlibeytim! Rabbim, bana Kevser havuzu kenarında benimle buluşuncaya kadar bu ikisinin asla birbirinden ayrılmayacağını bildirdi! Onlardan önde gitmeye kalkışmayın, helak olursunuz! Onlardan geri de durmayın, helâk olursunuz!”
Bunu söyledikten sonra, İmam Ali’nin (a.s) elini tutup kaldırdı, herkesin onu görüp tanıdığından emin olunca şöyle buyurdu:
— Ey insanlar! Kim müminlere kendi nefislerinden daha üstündür ve onlara velayette bulunup onları yönetme hakkına sahiptir?
Cemaat hep bir ağızdan:
— Allah ve Resulü daha iyi bilir! diye cevap verdiler.
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurdu:
— Bilin ki, Allah’ın benim üzerimde velayet hakkı vardır. Benim de müminler üzerinde velayet hakkım vardır ve ben müminlere kendilerinden daha evlayım! O halde biliniz ki, ben kimin velisi isem, Ali de onun velisidir. Ya Rabbi! Ali’yi seveni sev ve ona düşmanlık edene düşman ol! Ona yardım edene yardım et!…
Dinleyin! Burada bulunan herkes, bulunmayanlara bunu bildirsin!1
Cemaat henüz dağılmamıştı ki şu ayet nazil oldu:
…Bugün dininizi kemale erdirip nimetimi size tamamladım ve dininizin İslâm olmasından razı oldum.2
- el-Gadir, 1/9–11
- Mâide Suresi, 3
Emirü’l-Müminin İmam Ali (a.s) ve Üç Halife
Hz. Resulullah (s.a.a) sevgi deryası gözlerini zahirde dünyaya yumarak beka âlemine göçünce bazı kara kalpliler ‘Benî Saide Sakifesi’nde toplandılar ve Hz. Peygamber-i Ekrem (s.a.a) Allah’ın emriyle kendisinden sonra İmam Ali’yi (a.s) vasi, vekil ve velî olarak tayin ve ilan etmiş olduğu hâlde, Ebubekir’i halife tayin edip iktidarın İmam Ali’nin (a.s) eline geçmesini önlediler. Ondan sonra da benzeri planlarla sırasıyla Ömer ve Osman’a verildi halifelik. Böylece Hz. Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) sonra 25 yıla yakın bir zaman iktidarı kendi ellerinde tuttular.
İktidarın gerçek sahibi olup bizzat Hz. Peygamber (s.a.a) tarafından tekrar tekrar vasi ve vekil tayin edilmiş olan ümmetin en âdil, en bilge ve en cesur insanı İmam Ali (a.s), henüz temelleri atılmakta olan İslâm düzeninin parçalanmaması ve ümmetin birbirine düşmemesi için, gerekli uyarı ve itirazlarda bulunduktan sonra, bütün bu süre zarfında inanılmaz bir sabır ve büyüklük sergileyip İslâm’a ve İslâm ümmetine, zahirî halifelik dışında her türlü hizmete devam etti ve gerçek bir İmam ve vasi olarak yürekleri ve akılları Yüce İslâm’a yöneltmeye çalıştı.
Bu vaka, insanlık tarihinin en acı ve en hayıflanacak vakasıdır. İnsaf sahibi Müslüman ve hele Ehlibeyt âşıkları bir tarafa; gayri müslimler ve dinsizler bile İslâm tarihini inceleyip de İmam Ali’nin (a.s) İslâm davası uğruna atıldığı tehlikeler, gösterdiği cesaret, fedakârlık ve serdengeçtilikler, sahip olduğu fevkalâde derin ilim, düşünce, yargı gücü ve yönetim kabiliyeti gibi özelliklerini ve vasıflarını gördüklerinde İslâm ümmetinin 25 yıl boyunca böyle bir nimetten mahrum bırakılmasına ve İslâm ümmetinin kaderine karşı böylesine bir zulüm ve insafsızlığın reva görülmüş olmasına teessüf etmekte, bundan duydukları şaşkınlığı gizleyememektedirler. Böylesi bir zulmün ümmete reva görülmüş olmasının vereceği acı elbette sıradağları aşacak kadar büyük ve elimdir.
Evet, Ebubekir hicretin 10. yılında halife yapıldı ve h. 13. yılda 63 yaşındayken öldü. Hilafeti 2 yıl, 3 ay,10 gün sürmüştür.1
Ondan sonra Ömer b. Hattab halife oldu ve h. 23. yılı zilhiccesinin sonlarında Ebu Lu’lu’ Firuz tarafından öldürüldü. Hilafeti 10 yıl, 6 ay, 4 gün sürmüştür.2
Ömer kendisinden sonraki halifeyi tayin için bir şura hazırladı ve bunun sonucu Osman’ın lehine oldu. Böylece Ömer’den sonra, h. 24. yılı Muharrem ayının başlarında Osman halifeliğe geçirilmiş oldu ve h. 35.yılı zilhiccesinde, onun adaletsizliklerinden galeyana gelen halk tarafından linç edilerek öldürüldü. Halifeliği 12 yıldan birkaç gün azdır.3
Hz. Resulullah’ın (s.a.a) vefatından sonra zulme uğrayan ve hakkı gasp edilen İmam Ali (a.s), kendisine bu zulmü reva görenlerin karşısına dikildi ve İslâm ümmetinin maslahatının elverdiği ve güç yetirebildiği yere kadar ifşaatta ve itirazlarda bulunup halkın gerçekleri görmesini ve halifelik makamının kendisinden zorla alınıp gasp edildiğini herkesin anlamasını sağladı. Hz. Resulullah’ın (s.a.a) biricik kızı Hz. Fatıma Zehra (a.s) da bu konuda ciddi ifşaatlarda bulunarak İmam Ali’ye (a.s) destek oldu ve halka yaptığı konuşmada Ebubekir iktidarını gayrimeşru ilan etti.
Hz. Selman, Ebuzer, Mikdad ve Ammar Yasir gibi Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sahabesinin ileri gelenleri de halka hitaben yaptıkları etkili konuşmalar ve hutbelerinde Hz. Resulullah’ın (s.a.a) mükerrer açıklama ve sarih beyanatlarına binaen İmam Ali’nin (a.s) halife olduğunu belirterek Ebubekir’in bu makamı gasp ettiğini ve onu en ehil olan İmam Ali’ye tekrar iade etmesi gerektiğini söylediler.
Ancak, İslâm’ın henüz gelişme çağında olması ve çıkacak bir iç savaşın İslâm’a ve ümmete çok pahalıya mal olacağını gören İmam Ali(a.s) bu iç ihtilafın körüklenmesine izin vermedi. İslâm dininin maslahat ve geleceğini kendi hakkına tercih ederek kılıcına el atmadı ve çok sevdiği Hz. Resulullah’ın (s.a.a) onca zahmetlerinin bir çırpıda boşa gitmemesi için, hakkını gasp edip makamını elinden alanlara, gerektiğinde yol bile gösterip İslâm maslahatları doğrultusunda kılavuzluklarda bulundu. Nitekim Ömer’in defalarca “Ali olmasa, Ömer helak olurdu.” dediği bütün önemli kaynaklarda kayıtlıdır.
İmam Ali’nin (a.s) dinî, siyasî ve ilmî konulardaki yardım ve kılavuzlukları onları o kadar hayran bırakmıştı ki, İmam’ın (a.s) bilgelik ve büyüklüğünü itiraf etmekten kendilerini alamıyor ve başları ne zaman sıkışsa hemen ona koşuyorlardı. Şimdi, İslâm tarihi sayfalarındaki bu acı ve düşündürücü vakalardan birkaç örnek aktaralım.
- Murucu’z-Zeheb, 2/298
- Murucu’z-Zeheb, 2/304
- Murucu’z-Zeheb, 2/331
Ebubekir Dönemi
Yahudilerin büyük din adamları Ebubekir’e gelerek “Eğer sen son Peygamberin gerçek halifesi ve vasisi isen, bizim Tevrat’ımızda belirtildiği üzere insanların en bilgesi olman gerekir! O zaman söyle bakalım, Allah gökte midir, yerde mi?!” diye sordular. Ebubekir “Allah gökte, arşın üstündedir.” dedi. Yahudi din adamları “O halde Allah yeryüzünde yok! Yani bir mekanda var, diğerinde yok öyle mi?!” deyince Ebubekir, “Bu, kâfirlerin sözleridir, buradan hemen çıkıp gidin, yoksa öldürülmenizi emrederim!” dedi.
Bunun üzerine Yahudi din adamları geri dönüp İslâm ile alay etmeye başladılar. İmam Ali (a.s) Ebubekir’le muhatap olan Yahudi din adamlarından biri çağırtıp onunla görüştü ve şöyle dedi:
Ne sorduğunu ve cevap olarak ne duyduğunu biliyorum. Bil ki İslâm’a göre Allah, mekânın yaratıcısıdır; o halde mekânı yoktur ve mekânın onu kuşatmasından münezzehtir. O, mekânı olmaksızın ve onunla teması olmaksızın her yerde vardır; O, her şeyi ilmiyle kapsar…
Yahudi Müslüman olup şöyle dedi:
Peygamberin vasi ve halifesi olmaya sen layıksın, başkaları değil!1
- İhticac-ı Tabersî, 1/312, yeni baskısı.
Ömer Dönemi
Kudame b. Maz’un adlı biri şarap içmişti. Ömer, şeriat hükmünce ona had uygulamak istedi. Kudame dedi ki: “Bana had uygulanması farz değildir. Çünkü Kur’ân’da: ‘İman edenler ve salih amellerde bulunanlar için korkup-sakındıkları, iman ettikleri ve salih amellerde bulundukları, sonra korkup-sakındıkları ve iman ettikleri ve sonra (yine) korkup-sakındıkları ve iyilikte bulundukları takdirde (yasaklanmadan önce) yedikleri dolayısıyla bir sorumluluk yoktur. Allah, iyilik yapanları sever.’ buyrulmaktadır.”1
Ömer ona had vurdurmayıp serbest bıraktı. İmam Ali (a.s) haberi duyar duymaz Ömer’e gidip: “Neden Allah’ın hükmünü uygulamadın?” diye sordu. Ömer, Kudame’nin okuduğu ayeti okuyunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu:
Kudame bu ayetin kapsamına girmiyor! Çünkü Allah’a inanıp da iyi amel işleyen biri asla Allah’ın haramını helal bilmez. Kudame’yi çağırt ve tövbe etmesini iste. Tövbe ederse had vurdur, etmezse öldürülmesi gerekir, zira şarap içmenin haram olduğunu inkâr ederek İslâm dininden çıkmıştır!
Kudame bunu duyunca hemen gelip tövbe etti ve günah işlemeyi bıraktı. Ancak, bu sefer de Ömer ona ne kadar had vurulacağını bilemiyordu, İmam’dan (a.s) sordu, İmam “Seksen kırbaç!” buyurdu.2
- Mâide Suresi, 93.
- el-İrşad, Şeyh Müfid s.97.
Osman Dönemi
Allame Meclisi, Keşşaf, Sa’lebî ve Erbein Hatib’den şöyle nakletmektedir: Osman döneminde bir Müslüman kadın 6 aylık hamileyken doğum yaptı. Osman onun kocasından önce başkasıyla zina yapmış olduğu hükmüne vararak recmedilmesi -taşlanarak öldürülmesi- emrini verdi.
Haberi duyan İmam Ali (a.s) Osman’a giderek şöyle buyurdu:
Ben seninle Allah’ın kitabı ile mücadele edeceğim! Allah Teala bir ayette, süt emzirme ve hamilelik döneminin toplam 30 ay olduğunu belirtmekte ve “Gebelik müddetiyle sütten kesilme müddeti, otuz ay tutar…“buyurmaktadır.1 Bir başka ayette de, bebeği emzirme süresinin 2 yıl, yani 24 ay olduğunu belirtmekte ve “Analar, emzirme zamanını tamamlamak isterlerse tam iki yıl, çocuklarına süt verirler.” buyurmaktadır.2 Bu durumda, emzirme süresi 24 ay ise, emzirme ve hamileliğin 30 ay olduğunun belirtildiği önceki ayete binaen hamilelik dönemi en az 6 ay demektir! Yani Kur’ân’ın hükmüne göre, bu kadıncağıza zina isnadında bulunulamaz!”
Bunun üzerine Osman, kadıncağızın serbest bırakılmasını emretti.3 Ehlibeyt Mektebi’ne mensup Şia uleması bu iki ayetin hükmüne binaen hamilelik süresini en az 6 ay kabul eder. Yani bebeğin şer’i babasının sulbünden 6 ayda dünyaya gelebileceğini, ancak bundan daha kısa bir sürenin mümkün olamayacağını belirtirler.
- Ahkâf Suresi, 15.
- Bakara Suresi, 233.
- Menakıb, 2/192, Necef basımı.
Emirü’l-Müminin Ali’nin Örnek Hükümeti
Müminlerin Emiri İmam Ali’nin Hükümeti Dönemi
Osman’ın ve hükümetinde işbaşında tutmakta ısrar ettiği zalim ve liyakatsiz adamlarının adaletsizlik ateşi Müslüman halkı öyle bir kavurmuştu ki, sonunda İslâm beldelerinin dört bir yanından kırgın, bıkkın ve rahatsız insanlar, Medine’ye akın etmiş ve galeyana gelmişlerdi.
Adalet isteyen halkın bu isteğinin ısrarla cevapsız bırakılması bu haklı talebin kısa zamanda bir isyana dönüşmesiyle sonuçlandı. Medine, tarihin akışını değiştirecek çalkantılara gebeydi. İnkılâp ateşi her lahza artıyordu ve neticede o hadise gerçekleşti. Galeyana gelen halk, Osman’ın evine yürüyerek onu kılıçtan geçirdiler. Öfkeli halkın intikam ateşi sinmiş, ancak heyecanlar henüz yatışmamıştı. Herkes İmam Ali’nin (a.s) evine akın etmeye başlamıştı. Şahsî kin ve garazlarını bir kenara bırakan çeşitli hizip, sınıf ve gruplara mensup halk kitleleri İmam Ali’nin (a.s) kapısına dayanıp ondan ısrarla halife olmasını istediler ve İmam’ın isteksizliğine rağmen biat edip onu halife seçtiler.
Ali İbn Ebî Talib’in Yönetimi
İslâm inancında din, politika gereği renkten renge giren ve gereğine göre değişik konularda değişik görüşlerle uzlaşıp kolayca şekil ve mahiyet değiştirebilen devlet ve hükümetlerin temelini sağlamlaştırma aracı değildir. Bilakis İslâm inancına göre devlet, bu dinin bedeninin önemli uzuvlarından biri olup dinin değişmez kanun ve prensiplerini korumakla görevli bir muhafızdır.
Bu nedenledir ki İmam Ali (a.s), yeni devlet düzenini din temelleri ve esasları üzerine kurdu; bir toplum ve devletin gelişmesi ve ilerlemesi için en mükemmel programlar hak din olan yüce İslâm’da mevcut bulunduğundan; daha önceki iktidar ve yönetimlerin haksız ve hatalı uygulamalarından fevkalade zararlar görüp yaralar alan İslâm’ın iyileşmeye yüz tutması ve yaralarının sarılması gerekirken; İmam Ali’nin (a.s) kimseyi kayırmayan, hiçbir ayırım ve önceliğe yer vermeyen bu konuda kimseden çekinmeyen adil uygulamalarını kendi çıkarları için tehlike olarak göre Talha, Zübeyr, Aişe ve Muaviye gibi çıkar çevreleri Osman’ın kanını İmam Ali’nin (a.s) üzerine yıkarak onu yıpratmaya ve uygulamaya koyduğu yönetim programlarını kesintiye uğratmaya başladılar. Bu amaçla o büyük insana iftira atıp Osman’ı öldürtmekle suçlayarak ona isyan bayrağı çektiler ve iktidarının daha ilk günlerinden başlayarak onu bu nifak ve ihanet tohumlarıyla boğuşmaya zorlayıp Cemel, Sıffin, Nehrevan gibi büyük dâhili savaşlar açtılar başına.
İmam Ali’nin (a.s) iktidar dönemi incelendiğinde o hazretin uzlaşmaz ve taviz vermez tavrından rahatsız olan dünyaperestlerin ona karşı ortaklaşa bir savaş açtığı görülür. Hatta onun kimseye taviz vermeyen adaletini sindiremeyen bazı dostları bile ona karşı açılan bu geniş savaş yelpazesinin içinde yer almıştır.
Ne var ki İmam Ali (a.s), Kur’ân’da onun gibi yiğit müminleri tavsif eden ayetin mükemmel bir örneğini oluşturmak ve “…Allah yolunda cihat ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar…” dik duruşunu korumaktaydı.1
Nitekim bugün de o büyük insanın bu istisnai kişiliği saptırılmadan ve gerçek haliyle tavsif edilecek olursa, onun dostu olduğu iddiasında bulunan niceleri onun düşmanlarıyla aynı safta yer almakta gecikmeyecektir.
İmam Ali (a.s), Hz. Resulullah’ın (s.a.a) emri ile yanında bir orduyla Yemen’e gitmişti. Görevini başarıyla tamamlayan İmam, Mekke’ye doğru yola çıkmıştı. Pek sevdiği Resulullah’a (s.a.a) bir an önce kavuşabilmek için, Mekke yakınlarına vardığında komutayı bir başkasına devrederek hızla şehre yöneldi. Kendi yerine atadığı şahıs, Yemen’den getirilen eşyaları askerler arasında paylaştırarak yeni elbiselerle şehre girmelerini istedi. Hz. Resulullah’la (s.a.a) görüştükten sonra süratle geriye dönen İmam Ali (a.s) durumu görünce bundan pek rahatsız oldu ve elbiseleri çıkarttırıp hayvanlara yüklettikten sonra, onları bizzat Hz. Resulullah’ın (s.a.a) paylaştırması gerektiğini vurguladı.
Ordu mensupları şehre varınca bu olayı Hz. Resulullah’a (s.a.a) anlatıp İmam’ı şikâyet ettiler.
Hz. Resulullah (s.a.a) onları sabırla dinledikten sonra şöyle buyurdu:
Ali’den şikâyetçi olmayın! Vallahi Ali, Allah yolunda hiç kimseye zerrece taviz vermeyecek kadar doğru ve bu doğrusunda da kararlı ve azimlidir!2
Evet, böylesine büyük bir ruhun; hırs ve bencillik dolu küçük ruhları nasıl etkileyeceği ve bir fırtınanın saman çöplerini savurması misali nasıl savurup atacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.
Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ashabı arasında hiç birinin İmam Ali’ninkiler kadar fedakâr dostları yoktu; kimsenin düşmanı da yine onunkiler kadar alçak ve tehlikeli değildi.
Onun cenazesine bile düşmanlık edecek kadar alçak ve tehlikeli.
Nitekim İmam Ali (a.s) mezarının gizli tutulmasını vasiyet etmiş ve Resulullah’ın Ehlibeyt’inden olan imamların altıncısı olan İmam İmam Cafer Sadık (a.s) tarafından açıklanıncaya kadar o büyük insanın mübarek mezarının yeri gizli tutulmuştur.
- Mâide Suresi, 54.
- İbn Hişam Siyeri, 4/603, Mısır basımı, 1357 h.k.
İmam Ali’nin Savaşlarına Kısa Bir Bakış
Cemel Savaşı
Bu savaşı başlatan Aişe binti Ebubekir, bir deve üzerinde savaşı körükleyip yönettiği için bu savaşa deve anlamına gelen “Cemel Savaşı” denmiştir.
Halife Osman, galeyana gelen halk tarafından linç edilip öldürüldüğünde Aişe Mekke’deydi. Haberi aldığı zaman “Osman’a lanet olsun, yaptıklarının karşılığını buldu!” demişti.
Amcasının oğlu olan Talha’yı halife yaparlar düşüncesiyle kendi konumunu güçlendirmek için hemen yola çıkıp Medine’ye gelmiş, ama halkın İmam Ali’ye (a.s) biat ettiğini duyunca ümitsizliğe kapılıp öfkelenmişti. İmam Ali’nin (a.s) halife olmaması için inanılmaz bir komploya başvurarak ona iftira atma yolunu seçen Aişe, Mekke’de söylediğinin tam tersini Medine’de söyleyerek: “Vallahi Osman haksız yere öldürüldü. Vallahi onun kanının hesabını sormak için ayaklanacağım!” dedi.
İbn Ümmü Kelab, Aişe’nin bunu söylediğini duyunca ona şöyle dedi: “Üzerine yemin ettiğin Allah’a yemin olsun, ‘Bu Yahudi kılıklı herif1 kâfir oldu, gebertin onu!’ dediğin zamanlarda Osman’ın öldürülmesi için ilk nifak tohumunu bizzat sen atmıştın.”2 Talha ve Zübeyr de ilk önce İmam Ali’ye (a.s) biat etmişlerdi. Ama daha sonra İmam’a gidip iktidara ortak olmak istediklerini belirtip Basra’yla Kufe’nin valiliğini onlara vermesini talep ettiklerinde İmam (a.s) onların bu talebini geri çevirince İmam’ın karşısında yer almışlardı. Hatta İmam Ali (a.s) beytülmal taksim edilirken Ömer döneminde onlara yapılan ayrıcalığı kaldırarak Talha’yla Zübeyr’e de herkes gibi 3 dinar verince Talha “Bu hükümetten bizim payımıza ancak, bir köpeğin burnuna yapışan miktar kadar yiyecek düşecek!” demişti. İşte bu nedenlerle, Aişe, Talha ve Zübeyr, İmam Ali’ye (a.s) savaş açarak Cemel Savaşı’nın baş aktörleri oldular.
Savaştan Önce Öğüt
Abdullah b. Abbas anlatır: Rebeze denilen yerde İmam Ali’nin (a.s) huzuruna vardım. Yırtılan çarığını tamir ediyordu. “Sence şu çarık ne kadar eder?” diye sordu. Çok eskimişti, bu yüzden “Hiç değeri yoktur.” dedim, “Bu haliyle ne kadar eder?” diye sorunca, “Bir dirhemden daha az.” dedim. Buyurdu ki:
Vallahi, şu köhne çarıkları, size hükümet etmekten daha çok seviyorum. Sadece bir hakkı ihya edebilme veya bir batılı giderebilme ümidiyle avunarak sürdürüyorum bu işi!
Sonra, oradaki cemaate dönüp şöyle dedi:
Allah Teala sevgili Peygamber’ini gönderdiği dönemde hepiniz cahillik içindeydiniz… O, halkı yüce insanî makama ve kurtuluşa ulaştırdı… Halkı ve yakınlarını doğru yola yöneltti; işte o dönemlerde onun sadık bir takipçisiydim ben, onun inancı ve fikirleri doğrultusunda çok çalıştım, asla korkmadım ve asla zaaf göstermedim. Allah’a yemin ederim ki, (geçmiş zamanda) kâfir oldukları hâlde onlarla (Kureyşlilerle) savaştım. Bugün de sapmış ve aldatılmış oldukları hâlde onlarla savaşıyorum. Bugün benim yolum ve yöntemim, Resulullah’ın (s.a.a) emri üzerine bina edilmiştir. Hakkın güneşini ortaya çıkarmak için batılın siyah perdesini parçalayacağıma yemin ederim!3
Savaş başlamadan önce askerlerine şöyle talimat verdi:
Sakın savaşı ilk siz başlatmayın! Önce yumuşak bir dille konuşun onlarla. Evlerine, çadırlarına ulaşacak olursanız sakın haddi aşmakla aranızdaki edep hicabını yırtmayın. Evlerinden içeri girmeyin, mallarına dokunmayın. Size ve büyüklerinize dil uzatıp küfredecek olsalar bile hiçbir kadına eziyet etmeyin!
Sonra, İmam (a.s) elinde tuttuğu Kur’ân’ı kaldırarak şöyle buyurdu:
Aranızdan kim bu Kur’ân’ı alıp onları Allah’ın kitabına davet edebilir? Ancak, bilmelisiniz ki, bunu yapacak kimse bu yolda öldürülecektir!
Kufeli bir genç hemen ayağa kalkıp: “Ey Müminlerin Emiri! Ben.” dedi. İmam onu duymazdan gelip sözlerini tekrarladı. O genç bu görevi istediğini tekrar bildirince İmam (a.s) Kur’ân’ı ona verip gönderdi.
Genç; Aişe, Zübeyr ve Talha’nın ordusunun karşısına çıkıp elindeki Kur’ân’ı havaya kaldırarak onları Allah’ın kitabına uymaya davet etti. Ancak, Aişe’nin ordusundan biri onun Kur’ân’ı tutan elini kesti. Genç, Kur’ân’ı diğer eline aldı ve aynı sözleri tekrarladı. Bu defa da diğer kolunu kestiler. Yiğit genç Kur’ân’ı göğsüne bastırarak şehit düştü.
Bu sahne karşısında çok öfkelenen büyük sahabe Ammar Yasir hazretleri Aişe’nin ordusunun karşısına dikilerek savaştan vazgeçmelerini ve kardeş kanı dökmemelerini istedi. Aişe’ye yaklaşarak “Ne istiyorsun sen!” diye sordu. Aişe “Osman’ın kanının intikamını almak istiyorum.” deyince Resulullah’ın (s.a.a) büyük sahabesi Ammar hazretleri “Bugün Osman’ın kanının davasına giriştiği yalanını uyduran ve aslında bizzat kendisi zalim olan kimseye Allah lanet etsin!” diyerek Aişe’yı kınadı. Bu söz Aişe’nin adamlarını öfkelendirmişti. Ammar’ı ok yağmuruna tuttular.
Ammar hazretleri geri dönüp İmam Ali’ye (a.s) “Ne bekliyorsunuz? (Siz sulh için çabalarken) onlar savaştan başka bir şey istemiyorlar.” dedi.4
Savaş Başlıyor
Ammar’a karşı başlatılan ok yağmuru devam etti. İmam’ın (a.s) saflarındaki üç asker atılan oklarla şehit düşünce İmam (a.s) yapılan işlere Allah’ı şahit tuttu ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) kendisine miras bıraktığı özel zırhı giyerek Zülfikar adlı ünlü kılıcı kuşandı. Hz. Resul-ü Ekrem’in “Kartal” adıyla meşhur sancağını oğlu Muhammed Hanefiye’ye verdi.
İki ordu karşı karşıya gelip savaş düzeni aldılar. Aişe yerden bir avuç çakıl alıp imam’ın ordusuna doğru savurdu ve “Kör olun!” diye bağırdı.
Bu fitne ateşini yakan üç kişiden biri olan Zübeyr, savaştan önce İmam’ın (a.s) yaptığı bir hatırlatmayla kendisine gelmiş, tövbe edip Aişe’nin ordusundan ayrılmıştı. Bu kısa görüşmede İmam (a.s) ona şöyle buyurmuştu:
Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sana: “Ey Zübeyr, andolsun ki sen zalim olduğun bir hâlde Ali’yle savaşmaya kalkışacaksın!” buyurduğunu hatırlıyor musun?”
İmam Ali (a.s) gerekli bütün uyarılardan sonra, başka çare kalmayınca Aişe’nin ordusuyla savaşa girdi. Bu savaşa bizzat katılmış ve kısa sürede düşman ordusunun kalbine yaklaşmıştı. Adamları bu durumu görünce korkup onu “Eğer sana bir şey olursa biz öndersiz kalırız. Biraz yavaş ol. Biz bu işi yapmaya yeteriz.” diyerek durdurmaya çalışıyorlardı. İmam (a.s) ise bu sözlere cevaben: “Ben sadece Rabbimin rızası ve gideceğim ahiret yurdunu düşünürüm!” demişti.
Aişe ve Talha’nın ordusundan bir grup asker, Aişe’nin bindiği devenin etrafını koruma amacıyla sarmışlardı. İmam’ın (a.s) emriyle devenin ayakları kesildi. Deve yere yıkılınca savaş durmuş ve Aişe ve Talha’nın askerleri kaçmaya başlamıştı.
İmam Ali (a.s), Aişe’yi Basra’ya gönderip orada bir eve yerleşmesini sağladı ve Aişe’nin ordusunda olup da silahını yere atan herkesi hemen orada affederek evine barkına gitmesine izin verdi; hatta can düşmanı Mervan da teslim olanlara katılınca İmam onu bile affetti.
Savaş tam anlamıyla bitip komplolara son verilince İmam, Aişe’yi kardeşi Abdurrahman’ın koruması altında saygınlığını da koruyarak kendi evine gönderdiler.5
- Ünlü bir ihtiyar Yahudi’nin ismi
- Kamil-i İbn Esir, s.105.
- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.118–119.
- Fezailu’l-İmam Ali, s.134–135
- Fezailu’l-İmam Ali, s.128–151
Sıffin Savaşı
İmam Ali’yi (a.s) yönetimi boyunca en fazla uğraştıran gürültülü ve karmaşık olaylar, Muaviye tarafından ortaya atılanlardı. İmam’ın amcası oğlu İbn Abbas gibi kimi Müslümanlar, “Muaviye’yi hemen azletme, önce onu bir göreve ata, sonra bir fırsatını bulur bulmaz azledersin.” diyor ve hilekâr bir politika öneriyorlardı. Ancak İmam (a.s), asla bu yollara tevessül edecek, bu tür komplolara tenezzülde bulunacak biri değildi. Görünüşte o şartlar altında en zararsız yol gibi görünse de İmam’ın (a.s) dürüstlüğü ve kişiliğiyle bağdaşır bir yol değildi bu. Kaldı ki halk, İmam’ın Osman’a yönelttiği en önemli eleştirilerden birinin, Muaviye’yi Şam valiliğinden azletmemiş olması olduğunu biliyor ve İmam’dan (a.s) da kendisine yaraşır şekilde adaletle davranmasını bekliyordu. Üstelik Muaviye’nin ahlaksız uygulamaları, haksız ve İslâm’dan uzak yönetim tarzı, zorbalığı, beytülmali har vurup harman savurması ve pervasızca zulümler işleyip keyfi davranması o kadar alenileşip artmıştı ki, bir gün bile görevinde kalmasına göz yummak, onun zulmüne ortaklıktan başka bir mana ve sonuç vermeyecekti.
Kaldı ki, İbn Abbas gibilerinin tavsiyesiyle ona şimdilik dokunmayıp fırsat kollayacak olsa, Muaviye bunun farkına varmakta gecikmez, o da bir an önce İmam’ı (a.s) namertçe ortadan kaldırmak için güç toplayıp hileler ve komplolar tezgâhlardı.
Kısacası sadece İslâm’a teslim olmuş bir siyaset izleyen İmam Ali (a.s) gibi biri için Muaviye’yi hemen görevden alıp azletmekten başka hiçbir yol yoktu. Ve İmam da (a.s) bunu yaptı. Ancak, Muaviye bunu kabullenmeyerek İmam’a (a.s) başkaldırıp İslâm tarihine bir başka kanlı sayfa daha açılmasına neden oldu.
Muaviye’nin isyan ve komplosuyla vuku bulan bu savaş “Sıffin” adıyla tarihe geçecekti…
İmam Ali Sıffin Cephesinde
Sıffin, Irak’la Suriye arasındaki bir bölgenin adıdır.
Muaviye önceden ordusunu bu bölgeye yerleştirip su girişlerini tutmuş, böylece İmam’ın ordusuna suyu kesmişti.
Ancak İmam Ali (a.s) oraya vardığında kısa bir saldırıyla suyolunu açmakta gecikmedi. Şimdi suyolları İmam’ın eline geçmişti.
Muaviye, tarihin en komplocu ve iğrenç çehrelerinden biri olan Amr adlı danışmanına “Ali sence bize su verir mi?” diye sordu, Amr, “Ali, senin yaptığın şeyi asla yapmaz!” dedi ve gerçekten de öyle oldu. İmam (a.s) suyu ele geçirdikten sonra düşmanın su almasına izin verdi! Böylece İmam Ali’yle (a.s) Muaviye’nin kişilikleri de bir kez daha ortaya çıkmış oldu.
İmam’ın ordusu 90, Muaviye’nin ordusu 85 bin askerden müteşekkildi1 ve İmam Ali’nin (a.s) ordusunda ensardan 900, muhacirinden de tam 800 sahabe vardı ve bu sahabeler, daha önce de Hz. Resulullah’ın (s.a.a) emrinde savaşmış, şimdi de Muaviye’ye karşı İmam Ali’nin (a.s) saflarında yer almışlardı. Muaviye’nin ordusunda ise, daha önce Hz. Resulullah’la (s.a.a) savaşan ve daima o hazrete karşı komplolar tezgâhlamış olan Ümeyyeoğulları (Süfyanîler/Emevîler) ve münafıklar toplanmıştı.2
Mesudî ve diğer ünlü tarihçiler İmam Ali’nin (a.s) Muaviye’ye “Gel bu yaptığından dön ve Müslümanlar arasında bölücülük yaratma!” diye savaştan önce mesaj gönderdiğini yazar.
Bu konuda epey mektuplar yazıldı, mesajlar gidip geldi, ama Muaviye, başlattığı fitneyi durdurmaya niyetli değildi. İmam (a.s) Şam ordusuna gönderdiği son mesajında: “Ben size Allah’ın kitabıyla konuştum ve sizi Allah’ın kitabına davet ettim.” dediyse de Muaviye “Biz Allah’ın kitabıyla değil, kılıçla konuşacağız.” cevabını verdi.3
Savaşın kaçınılmaz olduğunu gören İmam Ali (a.s) ordusuna hitaben yaptığı konuşmada “Sakın savaşı ilk başlatan siz olmayın!” dedi ve şu direktifleri verdi.
“Savaştan kaçanı kovalamayın, esiri vurmayın, yaralananı bırakın, musle4 etmeyin…”5
Derken, savaş başladı. Savaşın 9. günü İmam Ali (a.s) ve diğer taraftan Muaviye de savaş meydanına gelmiş, çarpışmalar çok kızışmıştı. İşte bugün Hz. Resulullah’ın (a.s) çok sevdiği sahabelerinden Ammar Yasir hazretleri şehit düştü. Son nefeslerini verirken su istedi, bu sırada bir kâse süt verdiler kendisine, sütü içtikten sonra: “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” dedi, “Vallahi sevgili Resulullah’ın (s.a.a) bana önceden haber verdiği gün, işte bugündür!”6 Hz. Ammar’ın bu sözü, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) ona buyurmuş olduğu şu meşhur haberden kaynaklanıyordu:
Ey Ammar! Senin şu dünyadan son içeceğin bir kâse süt olacak ve seni zalim bir topluluk öldürecek!7
İmam Ali (a.s) savaş günlerinde adamlarına sık sık şöyle diyordu:
Yüce Allah’ın sizi görmekte olduğunu sakın unutmayın! Sizler, Resulullah’ın (s.a.a) amcaoğlunun askerlerisiniz! Savaşıp vuruşmaya alıştırın kendinizi; sakın savaştan kaçmayın, bu gelecek nesillerin nazarında sizin için utanç ve kıyamet günü de sizin için azap teşkil eder! Nefsanî isteklerinizin kara bulutlarını canınızın ufkundan silip atın! Ölüme, huzur ve şevkle koşun! Şu güruhu alt edin artık, Muaviye’nin çadırını başına yıkın ve eliyle savaşıp ayağıyla firar eden o şeytanı cesaret ve yiğitliğinizle ürkütüp kaçırın! Mertlik gösterin ve hakkın çadırının yüce direğini kaldırıp dikin! Siz haklısınız, o halde üstünsünüz ve Allah sizinledir! Yüce Allah gösterdiğiniz çaba ve gayretleri asla küçümsemeyecektir!8
Savaşın Sonu
Savaş uzayıp telefat sayısı artınca İmam (a.s) Muaviye’ye: “Niçin boş yere başkalarının kanını döküyorsun? Gel seninle ben teke tek dövüşelim, kazanan iktidar olsun!” diye mesaj gönderdi.
Muaviye’nin kurnaz müşaviri Amr, Muaviye’ye: “Vallahi pek insaflıca bir teklif bu.” dedi.
Muaviye ise ona: “Delirdin mi?! Ali’yle dövüşen canını kurtaramaz! Bildiğin bütün oyunlarını oyna, bir şeyler yap, yoksa işimiz bitik! Sana vaat ettiğim Mısır valiliğini düşün!” diye cevap verdi.
Amr askerlerine: “Kimin yanında Kur’ân’ı varsa hemen mızrağına geçirsin!” direktifi verdi.
Ve nifak ordusu, Kur’ân’ı mızrağa geçirip bekledi.
İmam Ali’nin (a.s) ordusundaki yoz düşünceli, aklı gözünde safdiller: “Biz Kur’ân’a kılıç çekmeyiz!” diyerek savaşı durdurdular.
Büyük bir bozguna uğramak üzere olan Muaviye, düşüncesi kıt insanların saflığı sayesinde kurtulmuş oldu.
Ve tarihte bilinen hakemiyet olayı yaşandı ve benzeri bir başka komployla Muaviye iktidara kondu!
Bu komplo özetle şöyle gerçekleşti: İmam Ali’nin (a.s) iki taraf arasında görüşmeleri yapmak için önerdiği şahıs kabul edilmeyince, kendisine zorla dayatılan Ebu Musa Eş’ari’yi istemeye istemeye kabul etmek zorunda kaldı. Muaviye ise, danışmanı ünlü komplocu Amr’ı hakem seçti.
Amr, basit bir oyunla Ebu Musa’yı kandırdı.
Hem İmam Ali’yi (a.s) hem Muaviye’yi azledip Abdullah b. Ömer’i halife ilan etme konusunda Ebu Musa’yı ikna ederek halkın huzuruna çıkardı.
Ebu Musa İmam Ali’yi (a.s) hilafetten azlettiğini söyledi.
Ancak, Amr , çirkin anlaşmanın gereğini yerine getirmeyip “Ebu Musa’nın Ali’yi azletme tavrı bence de çok doğru!” dedi ve ekledi: “Ben de, şimdi Ali’den boşalmış olan bu makama Muaviye’yi atıyorum!” diyerek Muaviye’yi hilafet makamına atadı.
Bu, İmam Ali’nin (a.s) yönetimine vurulan en büyük darbe olmuştur.9
- Fezailu’l-İmam Ali, s.154.
- Murucu’z-Zeheb, Mesudî, 2/374.
- Murucu’z-Zeheb, 2/377.
- İşkence ve küçük düşürme amacıyla birinin kulaklarını, burnunu kesmek.
- Fezailu’l-İmam Ali, s.146.
- Murucu’z-Zeheb, 2/381.
- Usdü’l-Gabe, 4/46; Fezailu’l-İmam Ali, s.148.
- Nehcu’l-Belağa, Ubde 1/115
- Murucu’z-Zeheb, 2/386–399
Nehrevan Savaşı
Nehrevan, Bağdat’la Hilvan arasındaki bir yerin adıdır. Hicrî kamerî 37. yılda Haricîlerle İmam Ali (a.s) arasındaki meşhur savaş burada vuku buldu.
Savaşın çıkış sebebi şuydu: Sıffin savaşından döndükten sonra, İmam Ali’ye (a.s) hakemiyet olayını zorla dayatıp “Mızraklarda Kur’ân var.” diyerek Muaviye’yle savaşmayan dört bin kişilik bir grup İmam Ali’nin (a.s) ordusundan ayrılarak bir grup oluşturdular. Bunlar “Biz hakemiyet olayında hatalı davranıp küfre düştük. Şimdi tövbe edip yine Müslüman olduk. Ali de tövbe etsin, yoksa kâfir sayılır!” deme garabetinde bulundular!
İmam onlara şöyle buyuruyordu:
Kur’ân’ın mızraklara takılmasının münafıklık olduğunu ve sizin gibi safları kandırmayı amaçladığını o zaman size söylemedim mi ben?! Ben size, buna aldırmayın, bu oyundur, savaşa devam edin, işlerini bitirin dedim, ama siz dediğimi yapmadınız ve “Bırak işi hakemler çözsün.” dediniz. İşi bu noktaya kendiniz getirdiniz! Size, madem hakemlik diyorsunuz, o zaman benim hakemim mutlaka Abdullah b. Abbas olsun, dedim. Buna da karşı çıktınız ve “İlla ki Ebu Musa hakem olsun.” dediniz! Bütün bunları yapan bizzat sizdiniz. Böyle olduğu halde, şimdi beni mi suçlamaya kalkışıyorsunuz?!
Ancak, Haricîler güruhuna laf anlatabilmek imkânsızdı; İmam’ı hiç dinlemiyorlardı. Zussediyye adlı birini kendilerine başkan seçerek fitne çıkarmaya, bozgunculuk yaratmaya başladılar. Yaptıkları iğrençliklerden biri, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) sevgili sahabelerinden Habbab ile hamile eşini vahşice katletmeleriydi. Habbab’a: “Ali hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorduklarında bu büyük sahabe “Ali hepinizden daha bilge ve daha takvalıdır.” dediği için: “Bu da kâfirdir!” diyerek hemen oracıkta öldürdüler ve soyunun sürmemesi için, yanındaki hamile eşiyle bebeğini de kılıçla parçaladılar!
Bu sapık güruh, yobazlık ve cehalette işi öyle bir raddeye vardırmıştı ki, kim onlara gerçekleri anlatmaya çalışıp doğruyu görmelerini sağlamaya kalkışsa onu öldürüyorlardı.1
Haricîlere Karşı İmam’ın (a.s) Tavrı
İmam Ali’nin (a.s) Haricîlere karşı tavrının temelleri adalet ve özgürlük hakkına dayanıyordu. Onları tutuklayıp işkence ettirebilirdi, ama bunu asla yapmadı. Hatta onlar kendisini kâfir ve kanını helal bildiklerini ilan ettikleri halde onlara beytülmalden düşen payı da kesmedi ve onlara da, herkese davrandığı gibi davrandı. İmam Ali’den (a.s) de bundan başkası beklenmezdi zaten… Ancak böyle bir devlet ve hükümet anlayışının tarih boyunca pek nadir görüldüğü de inkâr edilemez…
Haricîler, bu sapık fikirlerini her yerde, diledikleri zaman söylemekte serbestti. İmamla sahabesi de onlarla oturup tartışıyor; herkes kendi mantık ve delillerini serbestçe öne sürüyordu.
Çağdaş, ilerici ve modern dünya gibi safsatalar hakkında çokça bahsedilen günümüzde, hiçbir hükümet ve yöneticinin, kendisine ölümüne karşı çıkan böyle muhaliflere bunca serbesti tanıdığı görülmüş şey değildir. Haricîler camiye geliyor, İmam’ın (a.s) konuşmasını ve hutbesini yarıda kesip gürültülü tartışmalar çıkarıyor ve İmam Ali (a.s) onlara asla engel olmuyordu.
Haricîler camiye gelip İmam’ın (a.s) arkasında namaz kılıyor, yine de ona eziyetten vazgeçmiyorlardı. Bir gün cemaat namazı sırasında, Haricîlerden biri, İmam’a hitaben yüksek sesle şu ayeti okudu:
Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Andolsun, eğer (Allah’a) ortak koşarsan amelin boşa çıkar ve hüsrana uğrayanlardan olursun!2
Söz konusu Haricî, Hz. Resulullah’a (s.a.a) hitaben nazil olan bu ayeti okumakla İmam’a (a.s) şunu söylemek istiyordu: Senin İslâm’da çok parlak bir geçmişin olduğunu biliyoruz. İlk Müslüman olan sensin, Peygamber seni kendisine kardeş ilan etmiştir, İslâm’a fevkalâde büyük hizmetlerin olmuştur. Ancak Allah Teala bu ayette Peygambere müşrik olursan tüm amellerin boşa gider buyuruyor. Sen de şimdi tövbe etmediğin için kâfir olmuş ve bütün amellerin boşa gitmiş durumda!
İmam, biraz susup onun okuduğu ayeti tamamlamasını bekledi, sonra, kaldığı yerden namazı kıldırmaya devam etti. Adam, tekrar bağırarak aynı ayeti okudu. İmam yine sustu ve namazı sürdürdü. Bir daha adam aynı ayeti tekrarlayınca İmam namaz sırasında yüksek sesle şu ayeti okudu:
Sen sabret, hiç şüphesiz Allah’ın vaadi haktır, iyice inanmayanlar da sakın seni telaşa ve gevşekliğe düşürmesinler.3
Sükûna Davet
İmam, silahlanan haricileri barışa davet etmek için Hâris b. Murre el-Abdî’yi elçi gönderdi. Ancak, azgınlar güruhu onu öldürdüler ve hiçbir mantığı kabul etmeyeceklerini bir kez daha göstermiş oldular. Bunun üzerine önce İbn Abbas, sonra da bizzat İmam onlarla görüşüp konuştuysa da hiçbir faydası olmadı; gözünü kan bürümüş olan bu cahil yobazlar sürüsü, İmam’a savaş açtılar.
Her zaman olduğu gibi bu savaşta da İmam kendi ordusuna “Savaşı ilk başlatan taraf siz olmayın.” emrini verdi. Neticede Haricîler, İmam’ın (a.s) askerlerinden birini öldürdüler.
Bunun üzerine İmam, büyük sahabe Ebu Eyyub el-Ensarî hazretlerine bir sancak vererek onu, Haricî ordusuna yakın bir yere dikmesini buyurdu ve bu sancağın altına sığınan veya Kufe ya da Medain’e dönenlere aman verileceğini ilan etti. 4 bin Haricîden 1200’ü geri döndü, 2800’ü savaşmak üzere orada kaldı.4
Savaş başladı, kısa ve kanlı oldu. Birkaç saat içinde Haricîlerden büyük bir çoğunluk öldürüldü ve bu fitne de böylece son bulmuş oldu.
- Fezailu’l-İmam Ali, s.152–153
- Zümer Suresi, 65.
- Nehcu’l-Belağa Şerhi, İbn Ebi’l-Hadid, 2/310–311. Rûm Suresi, 60.
- Fezailü’l-İmam Ali, s.153–154.
Âdil Yönetim
İmam Ali’nin (a.s) bütün davranış ve sözleri, etrafındakiler için eğitim ve terbiye açısından tam anlamıyla mükemmel bir örnek teşkil ediyordu. Hatta savaş meydanlarında bile insanlara büyük dersler veriyor, mertlik ve yiğitliğin prensiplerini öğretiyordu adeta…
İmam’ın hayatında bu tür eğitici ve öğretici kesitler pek çoktur. Burada onun âdil yönetim düzeninden bazı kesitler aktarmakla yetineceğiz:
İmam Ali (a.s) çok fırtınalı ve olaylı geçen 5 yıllık halifeliği süresince gerçek İslâm devletinin nasıl olması gerektiğini ve âdil bir düzenin ne demek olduğunu insanlara bilfiil göstermiş oldu.
Çarpıcı, ama boş sloganlar vermek yerine; bizzat kendi uygulama ve amelleriyle adaleti icra edip yaşattı…
Onun kurduğu yönetim sisteminin temeli, bilgi, takva ve fedakârlık prensipleri üzerine kuruluydu.
Onun yönetim tarzında yegâne kanun ve ölçü, İslâm kanunlarıydı; kendi evlatları, ailesi ve yakınları bu kanunlar karşısında herkesle eşitti ve hiç kimseye ayrıcalık tanınmıyordu. Bu yüce İmam şöyle buyurmaktadır:
Beytülmalden haksız yere alınan malları geri alacağım! Hatta kadınlara mihriye olarak verilmiş veya cariye alınmış olsa bile!
Valilerini atarken onlara, halka karşı daima sevgi, dostluk ve merhamet göstermelerini öğütler, “Halka karşı insaflı davranın.” derdi.
Valilerine sorumluluklarını, resmi bir görev değil, insanî bir vazife telakki etmelerini hatırlatırdı. Onlara şöyle buyururdu:
Kimsenin, ihtiyaçlarını ve sorunlarını anlatmasına engel olmayın. Vergi almak için hiç kimsenin yazlık ve kışlık elbiselerine veya bineğine el koymayın. Ödemesi gereken parayı alabilmek için kimseye dayak atmayın!
Zekât toplamakla görevli memurlara şöyle derdi:
İnsanlarla muhatap olurken çok saygılı olun. Onlara selam verip ‘Ey Allah’ın kulları!’ deyin, ‘Mallarınızdaki Allah hakkını almamız için Allah’ın velisi gönderdi bizi. Mallarınızda Allah’ın hakkı var mıdır? Eğer varsa, verin, onu Allah’ın velisine götürelim!’ Eğer ‘Yok.’ derlerse sakın ısrar etmeyin ve geri dönün, eğer ‘Var.’ derlerse onların kendi meyilleriyle verdikleri kadarını alın, eğer verdiklerini geri isterlerse, geri verin!
Ayrıca şöyle de buyururdu:
Haraç alınan beldelerin bayındır hale gelmesi için gerekenleri yapın. Vergi alıp orayı bayındır hale getirmezseniz şehirleri harabeye çevirir, halkı helak etmiş olursunuz. Bir bölgenin geri kalmışlığının nedeni, yöre halkının fakirliğidir, halkın fakirliğine neden olan şeyse, yöneticilerin paraları -halk için harcayacakları yerde- depolamalarıdır.
İmam Ali (a.s) vali seçilecek adayların belirlenmesi hakkında: “Onların soyuna sopuna, kabile ve ırkına değil, iman ve yeteneklerine bakın!” derdi.
Valilerinin ve atadığı memurların icraatlarıyla bizzat ilgilenir, bir hatalarını görecek olsa hemen uyarır veya cezalandırırdı. Basra’ya tayin ettiği valisi Osman b. Huneyf’e yazdığı çarpıcı mektup, İmam Ali’nin (a.s) bu konularda ne kadar dikkatli ve müsamahasız olduğunu gösterir. Şöyle buyuruyor:
Duydum ki şehrin zenginlerinden birinin özel davetine katılmışsın. Yağlı ballı yemeklerin sıralandığı alımlı sofralara kuruluvermişsin. Yoksulların davet edilmediği bir yere gidebileceğini tahmin etmezdim senin. Kendine gel, dikkatli ol, şüphe yaratacak şeylerden uzak dur!…
Seksen dinarlık bir ev yaptıran kadı Şureyh’e: “Neden böyle görkemli bir ev yaptırdın kendine?” diyerek ceza vermiştir.1
- Abgariyyatu’l-İmam, s.160–169.
ADALET VE HUKUKA SAYGI
İmam Ali’nin (a.s) şahadetinden sonra Hamdan kabilesinden Ammar’ın kızı Sevde, bir şikâyette bulunmak üzere Şam’a, Muaviye’yi görmeye gitmişti. Sevde, Sıffin savaşında Hz. Ali’nin (a.s) yanında yer almış ve o hazreti desteklemişti. Muaviye görüşme sırasında bunu hatırlatarak Sevde’yi kınayıp küçük düşürmeye çalıştı, sonra da bu ziyaretinin sebebini sordu. Sevde şu cevabı verdi:
Ey Muaviye! Yüce Allah, bizim haklarımızı elimizden aldığın için hesaba çekecektir seni! Bize sürekli öyle yöneticiler gönderiyorsun ki olgunlaşmış mahsul gibi adeta biçip tırpanlıyor bizi, üzerlik otu taneleri misali eziyor, ölümü tattırıyorlar bize. Şimdi de Busr b. Ertat denilen adamı göndermişsin; erkeklerimizi öldürüp mallarımızı yağmalıyor. Merkez hükümete uymak istemesek şimdi daha onurlu ve güçlüydük şüphesiz! Onu azledersen ne ala; aksi takdirde Hamdan kabilesi olarak sana karşı kıyam edeceğiz, bilmiş ol!
Muaviye, bir kadının ona böylesine pervasızca tehdit savurmasına pek öfkelenmişti: “Beni kabilenle mi tehdit ediyorsun sen?!” diye bağırdı, “Seni feci bir halde o Busr dediğin adama göndereyim de gör, dilediğini yapsın sana!”
Sevde bir lahza susmuş, gözleri uzaklara dalmıştı, görkemli bir hatıra canlanıvermişti zihninde. Gayriihtiyarî, şu şiir döküldü dudaklarından:
Allah o büyük insanın ruhuna rahmetler etsin… Onunla birlikte adalet ve insafta toprağa gömülüp gitti… Haktan ve dürüstlükten yanaydı daima… Hakkı hiçbir şeye değişmezdi. Hak ile iman bir arada toplanmıştı onda…
Muaviye “Kimden söz ediyorsun?” diye sorunca Sevde şöyle dedi:
Hz. Ali’den tabi. Bir defasında zekât memurlarından şikâyete gitmiştim. Namaza durmak üzereydi, beni görünce namaza başlamaktan vazgeçip güler bir yüzle: “Ne var, bir şey mi istiyorsun?” diye sordu. Zekât memurundan şikâyetçi olduğumuzu söyleyip onun yaptıklarını anlattım. Beni dinlerken ağladı, gözyaşları içinde: “Ya Rabbim!” dedi, “Sen de bilirsin ki, kullarına zulmetmesini söylemiş değilim ona!” Hemen bir kâğıt çıkarıp besmele ve bir ayetten sonra şunu yazdı: “…Bu mektup eline ulaşır ulaşmaz sendeki zekat emanetlerini derleyip toparla ve daha sonra göndereceğim adama teslim etmeye hazırlan!…” Mektubu bana verdi, yemin ederim ki mektubu ne kapattı, ne de mühürledi. Mektubu öylece götürüp o zekât memuruna verdim, görevinden alındı ve bizim oradan çıkıp gitti.
Muaviye bunları duyunca mecburen: “Şu kadın ne istiyorsa yazıp verin, götürsün.” demek zorunda kaldı.1
- Sefinetu’l-Bihar, 1/671–672.
İMAM ALİ’NİN ŞAHADETİ
Hicret’in 40. yılında Mekke’de bir araya gelen bazı Haricîler, bir komplo tertipleyerek Kûfe’de İmam Ali’yi (a.s), Şam’da Muaviye’yi ve Mısır’da da Amr b. Âs’ı terör etmeye karar verdiler.
Ramazan ayının ilk Kadir Gecesi olan on dokuzuncu gece eylem gerçekleştirilecek ve (Mülcem’in oğlu) Abdurrahman, İmam Ali’yi (a.s), (Abdullah Sureymî’nin oğlu) Haccac, Muaviye’yi ve (Bekir Temimî’nin oğlu) Amr da, Amr b. Âs’ı öldürecekti.
İbn Mülcem, uğursuz plânını uygulamak için Kûfe’ye gitti. Şehirde hiç kimse onun neden Kûfe’ye geldiğini bilmiyordu. Bir gün, şehirdeki Haricîlerden birinin evinde, yine Haricîlerden olup güzelliği ve çekiciliğiyle ün salan “Kutame” adlı kadınla karşılaşınca ona âşık oldu ve evlenme teklifinde bulundu. Kutâme: “Benim mihriyem -nikâh param- üç bin dirhem, bir köle ve bir de Ebu Talib oğlu Ali’nin canıdır!” dedi.
Kutame’nin babasıyla kardeşi, Nehrevan Savaşı’nda Hz. Ali (a.s) tarafımdan öldürülmüş olan Haricîlerdendi. Kutame de onların intikamını almak için her şeyi yapacağına yemin etmişti. İbn Mülcem, uğursuz plânını ona açarak: “Ben de buraya onu öldürmeye gelmişim zaten!” dedi. Böylece İbn Mülcem, Kutame’yle birleşme uğruna daha önceki niyetini daha bir kararlılıkla uygulamaya koyuldu.
Ve o uğursuz gece gelip çattı… İbn Mülcem, birkaç işbirlikçisiyle birlikte uğursuz plânını icraata dökmek için o geceyi Kûfe Camii’nde geçirdi.1 Otuz küsur yıl önce Hz. Resulullah (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) bir ramazan ayında şehit düşeceğini haber vermişti… Bu haberi bizzat İmam’dan dinleyelim:
…Resulullah (s.a.a) o ünlü ramazan hutbesini okuduktan sonra ben ayağa kalkıp: “Ya Resulullah! Bu ayda yapılacak en hayırlı amel nedir?” diye sordum. “Günahtan sakınmak.” buyurdu, sonra da şiddetle ağlayarak benim bu ayda şehit edileceğimi haber verdi…2
İmam Ali’nin (a.s) hâl, hareket ve sözlerinden de bu ayda şehit düşeceğini anlamak mümkündü. Nitekim o yılın başlarında: “Bu yıl hacda sizinle olamayacağım.“ buyurmuştu!
O ramazan, iftarda çok az yiyordu. “Neden birkaç lokma alıp sofradan çekiliyorsun?” diye sorulduğunda: “Rabbimin huzuruna boş mideyle varmak istiyorum.” diyordu.3
Ramazan’ın 19. gecesi gelip çattı… O gece İmam (a.s) hiç uyumamış, bütün geceyi dua, ibadet ve zikirle geçirmişti. Yine o gece birkaç kez: “Vallahi! Ne ben yalancıyım, ne de bana bu haberi veren yalancıdır. Hepsi dosdoğru işte. Bana vaat edilen o gece işte bu!“ demişti.4
Evet, ramazanının 19. gecesi İmam Ali (a.s) Kûfe Camii’nde sabah namazını kılarken, dünyanın en kötü ve en alçak insanı olan İbn Mülcem’in zehirli kılıcıyla vurularak şehit düştü ve güneş, hakkın mihrabında al kanlara boyandı… Ve iki gün sonra da, hicrî 40. yılı ramazanının 21. gecesi güneş battı.5
Mübarek naaşı, mukaddes Necef’te toprağa verildi ve vasiyeti gereği makberi yıllarca gizli tutuldu… Bu mübarek türbe, bugün dünyanın dört bir yanından gelen hak âşıklarının akınına uğramaktadır.
Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s) hayatının her nefesinde olduğu gibi son nefesinde de daima Rabbini anmış, O’nun mübarek adını asla dilinden düşürmemiştir. İbn Mülcem’in zehirli kılıcı mübarek başını yarınca İmam’ın (a.s) ağzından çıkan söz, “Andolsun Kâbe’nin Rabbine, artık kurtuldum!” oldu…
Kanlar içinde kalan İmam’ı (a.s) hemen evine götürdüler… İki gün şahadet döşeğinde yattı ve o hâliyle bile ümmetin iyilik ve hayrını düşünmekten geri durmadı. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in (a.s) imametleri ve İmam Hüseyin’in (a.s) soyundan gelen diğer imamlarla birlikte toplam 12 İmam’ın adı ve kimliği daha önce bizzat Hz. Peygamber (s.a.a) ve kendisi tarafından defalarca açıklanmış olduğu hâlde ahaliyi çağırıp Resulullah’ın (s.a.a) Ehlibeyt’inin imamlarını bir kez daha açıkladı…6
- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.9.
- Uyun-u Ahbari’r-Rıza, 1/297.
- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.151.
- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.8.
- el-İrşad, Şeyh Müfid, s.5 ve Biharu’l-Envar, 42/281.
- Usul-u Kâfi 1/298
İMAM ALİ’DEN (A.S) VECİZ SÖZLER
1- Hakka karşı gelip savaşan birini, hak alaşağı eder.1
2- Güzel ahlâk ve iyi huyların başı takvadır.2
3- Kim kendi içini düzeltirse, Allah da onun dışını düzeltir.3
4- Övünmeyi bırak, kibrini bir kenara at, gireceğin kabrini düşün.4
5- Devlet ve yönetim (iktidar), er insanların sınandığı meydanlardır.5 (İktidar, insanların karakterlerinin ortaya çıktığı meydanlardır.)
6- Günahların en kötüsü, önemsemeden ve küçük sayarak işlenen günahlardır.6
7- Amelsiz amele davet etmek ve duada bulunmak, kirişsiz yayı olan okçuya benzer.7
8- Zalimin hesap vereceği gün, mazluma zulmettiği günden çok daha çetindir.8
9- İbretler pek çok, ibret alansa pek azdır.9
- Nehcu’l-Belağa,400. hikmetli söz.
- Nehcu’l-Belağa,400. hikmetli söz.
- Nehcu’l-Belağa,402. hikmetli söz.
- Nehcu’l-Belağa,415. hikmetli söz.
- Nehcu’l-Belağa,386. hikmetli söz.
- Nehcu’l-Belağa,432. hikmetli söz.
- Nehcu’l-Belağa,340. hikmetli söz.
- Nehcu’l-Belağa,330. hikmetli söz.
- Nehcu’l-Belağa,334. hikmetli söz.
Son Sözleri
İmam Ali (a.s) evlatlarını, yakınlarını ve yarenlerini çağırarak onlara ve bütün Müslümanlara şu vasiyette bulundu:
…Sizlere takvalı olmayı, işlerinizde düzenli olmayı ve Müslümanların arasını ıslah etmeyi vasiyet ediyorum.
- Yetimleri sakın unutmayın.
- Komşuların hukukunu riayet edin.
- Amellerinizi Kur’ân’a göre programlayın.
- Namaza fevkalade önem verin. Zira namaz, dininizin direğidir.
- Allah yolunda mallarınızla, dilinizle ve canınızla cihat edip fedakârlıkta bulunun.
- Birlik içinde olun.
- İnsanları iyiliğe davet etmeyi ve kötülükten sakındırmayı terk etmeyin; bu ilahî vazifeyi ihmal ederseniz toplumunuzun en kötü ve alçaklarının egemenliğine girersiniz. Bu durumda onlara ne kadar beddua etseniz de, Allah indinde kabul görmez.1
Allah’ın, peygamberlerinin, meleklerinin ve salih kullarının selamı bu yüce insana olsun…
Doğumu da, yaşamı da, gidişi de pek şanlı ve pek şaşırtıcıydı onun…
- Nehcu’l-Belağa, c.2 s.47, Dimeşk basımı, özetle iktibas.