<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Fatime-i Zehra Ateş, İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği sitesinin yazarı</title>
	<atom:link href="https://imammehdiyarenleri.org/author/fatime/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://imammehdiyarenleri.org/author/fatime/</link>
	<description>Adalet Güneşinin Doğacağı Sabahın Özlemiyle</description>
	<lastBuildDate>Wed, 17 Jun 2026 21:40:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.1</generator>

<image>
	<url>https://imammehdiyarenleri.org/wp-content/uploads/2026/03/cropped-imy-32x32.jpg</url>
	<title>Fatime-i Zehra Ateş, İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği sitesinin yazarı</title>
	<link>https://imammehdiyarenleri.org/author/fatime/</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İmam Ali Naki (a.s)</title>
		<link>https://imammehdiyarenleri.org/imam-ali-naki/</link>
					<comments>https://imammehdiyarenleri.org/imam-ali-naki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fatime-i Zehra Ateş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Dec 2021 15:46:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehlibeyt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://imammehdiyarenleri.org/?p=172</guid>

					<description><![CDATA[<p>Caferî Şiîlerin onuncu İmamı, İmam Ebu&#8217;l-Hasan Ali en-Nakî el-Hâdi (a.s), hicrî 212 yılının zilhicce ayının on beşinde (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.355,el-İrşad, Şeyh Mufid, s.301) Medine&#8217;nin çevresinde bulunan ve &#8220;Surya&#8221; denilen yerde dünyaya&#8230; </p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/imam-ali-naki/">İmam Ali Naki (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>    Caferî Şiîlerin onuncu İmamı, İmam Ebu&#8217;l-Hasan Ali en-Nakî el-Hâdi (a.s), hicrî 212 yılının zilhicce ayının on beşinde (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.355,el-İrşad, Şeyh Mufid, s.301) Medine&#8217;nin çevresinde bulunan ve &#8220;Surya&#8221; denilen yerde dünyaya gelmiştir. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.355,el-İrşad, Şeyh Mufid, s.301) Babası dokuzuncu İmam, Cevad (a.s) ve değerli annesi Semane adında faziletli ve takvalı bir cariyedir. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.355,el-İrşad, Şeyh Mufid, s.301)</p>



<p>    Onuncu İmam&#8217;ın en meşhur lakapları Nakî ve Hâdi&#8217;dir. İmam&#8217;a, &#8220;Ebu&#8217;l Hasan es-Salis/Üçüncü Ebu&#8217;l-Hasan&#8221; da denmektedir. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.355, Şiî ravilerinin terminolojisinde, &#8220;Ebu&#8217;l-Hasan el-Evvel/Birinci Ebu&#8217;l-Hasan es-Sânî/İkinci Ebu&#8217;l-Hasan&#8221; sekizinci İmam Ali b. Musa Rıza&#8217;dır (a.s).  </p>



<p>   İmam Hâdi&#8217;yi görmüş olanlar diyorlar ki: İmam (a.s) orta boylu, kızıla çalan beyaz tenli, iri gözlü, yayvan kaşlı, iç açıcı ve güler yüzlü bir çehreye sahipti. (Muntaha&#8217;l-A&#8217;mal, s.243) </p>



<p>İmam Hâdi&#8217;nin (a.s) hayatı, Abbasî halifelerinden yedisinin hükümetleri dönemine rastlamaktadır. İmamet makamına ulaşmadan önce Memun, Memun&#8217;un kardeşi Mu&#8217;tasım ve İmamet makamına ulaştıktan sonra ise Mu&#8217;tasım&#8217;ın hükümeti devam etmiş, sonra Mu&#8217;tasım&#8217;ın oğlu Vasık, Vasık&#8217;ın kardeşi Mutevekkil, Mutevekkil&#8217;in oğlu Muntasır, Muntasır&#8217;ın amcası oğlu Mustain ve Mutevekkilin diğer oğlu Muizzin&#8217;in döneminde yaşamış, Mu&#8217;tazz&#8217;ın döneminde ise şehit olmuştur. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.355; el-İrşad, Şeyh Mufid, s.307; Tetimmetu&#8217;l-Munteha, s.218-251) </p>



<p>    Mütevekkil&#8217;in hükümeti döneminde, o zalimin emriyle İmam Hâdi&#8217;yi (a.s) Medine&#8217;den Abbasîlerin hükümet merkezi olan Samarra&#8217;ya götürdüler ve ömrünün sonuna kadar da orada kaldı (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.355; el-İrşad, Şeyh Mufid, s.307; Tetimmetu&#8217;l-Munteha, s.218-251) </p>



<p>   İmam Hâdi&#8217;nin (a.s) çocukları, on birinci İmam Hasan Askerî (a.s), Hüseyin, Muhammed, Cafer ve bir de Aliye isminde kızı vardı. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.356) </p>



<h2 class="wp-block-heading">Halifelerin Davranışı</h2>



<p>Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyti&#8217;nin zalim ve gasıp halifelere karşı sürekli muhalefet ve mücadeleleri, İslâm ve Şia tarihinin iftihar dolu sayfalarında nakledilmektedir. Değerli İmamlarımız, zalimlerle uzlaşmaksızın adaletin savunmaları nedeniyle sürekli zalim yöneticileri ve onların zorba valilerini öfkelendirmişlerdir. Şia İmamlarının, insanları hidayet etme, hakkı ihya etme, mazlumu savunma, zulüm ve fesatla mücadele etme yolunda hiçbir fırsatı kaçırmayacaklarını bilen gasıp halifeler kendilerini bu hidayet, irşat ve direniş silsilesi karşısında sürekli tehlikede görüyorlardı.</p>



<p>   Komplo ve düzenbazlıkta Emevî zalimlerini aratmayan ve İslâm hilafeti adına saltanat süren Abbasî halifeleri, gasıp geçmişleri gibi, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyti&#8217;ni (a.s) ezmek ve lekelemek konusunda ellerinden gelen hiçbir şeyi artlarına koymuyorlardı. Ne pahasına olursa olsun Müslümanların gerçek önderlerinin çehresini ters yüz göstermek, insanlara yanlış tanıtmak, çeşitli desiselerle o yüce insanları önderlik makamından uzak tutmak ve halkın onlara ilgisini yok etmek istiyorlardı.</p>



<p>   Abbasî halifesi Memun&#8217;un bu hedefe ulaşmak için başvurduğu hileleri, kendini meşru göstermek, önderlik makamını ele geçirmek ve imamet güneşini gizlemek için düzenlediği komploları İmamlarla Halifelerin tarihlerini bilenlere gizli değildir. Biz sekizinci ve dokuzuncu İmamların hayatlarında bunun bazı bölümlerine değinmiştik. </p>



<p>Nübüvvet ve imamet ailesi hakkındaki bu komploları ve planları Memun&#8217;dan sonra Mu&#8217;tasım sürdürdü. Bu nedenle İmam Cevad&#8217;ı (a.s) gözaltında bulundurup kontrol etmek ve sonunda da öldürmek amacıyla Medine&#8217;den Samarra&#8217;ya getirtti. Ve yine bazı Alevîleri (Abbasîlerin resmi elbisesi olan) siyah elbise giymedikleri bahanesiyle zindana attı. Bunlar da zindanda ya öldüler (veya öldürüldüler). (Mekatilu&#8217;t-Talibiyyin, s.589) </p>



<p>   Mu&#8217;tasım, Hicret&#8217;in 227. senesinde Samarra&#8217;da ölünce, (el-Muhtasar-u fi Ahbari&#8217;l-Beşer, c.1, s.34) yerine oğlu Vasık geçti. O da, babası Mu&#8217;tasım ve amcası Memun&#8217;un siyasetini sürdürdü. </p>



<p>   Vasık da İslâm adına (!) hilafet süren diğerleri gibi ayyaş ve sarhoş biriydi, bu işinde aşırıya bile kaçıyordu. Hatta daha fazla lezzet almak için özel ilaçlar bile alıyordu. Nihayet aldığı o ilaçlar hicrî 232 senesinde Samarra&#8217;da ölümüne neden oldu. (Tetimmetu&#8217;l-Munteha, s.229-231) </p>



<p>   Vasık&#8217;ın Alevîlere karşı davranışı sert değildi. Bu nedenle onun zamanında Alevîler ve Ebutaliboğulları Samarra&#8217;da toplandılar ve bir müddet nispeten rahat yaşadılar. Fakat Mütevekkil&#8217;in döneminde tekrar dağılmak zorunda kaldılar. (Mekatilu&#8217;t-Talibiyyin, s.593)</p>



<p>   Vasık&#8217;tan sonra Abbasîlerin en çirkin ve en cani çehrelerinden biri olan kardeşi Mütevekkil, halifelik makamına oturdu. İmam Hâdi (a.s) hayatının uzun bir bölümünü Mütevekkil döneminde yaşamış ve değerli ömrünün dört küsür yılı onun zamanında geçmiştir. Bu süre İmam (a.s) ve izleyicilerinin hayatının en zor dönemi sayılmaktadır.  Çünkü Mütevekkil Abbasî halifelerinin en inkârcısı, en kötüsü ve en reziliydi. Müminlerin Emiri Hz. Ali&#8217;ye (a.s), ailesine ve izleyicilerine karşı büyük bir kin besliyordu. Onun hükümeti döneminde Alevîlerden bir grup zehirlenmiş, öldürülmüş veya ülkenin dört bir yanına sürgün edilerek dağıtılmıştır. (Mekatilu&#8217;t-Talibiyyin, s.597) </p>



<p>   Mütevekkil uydurma rüyalar naklederek halkı, kendi zamanında ölmüş olan Muhammed b. İdris el-Şafiîyi izlemeye teşvik ediyor (Tarih-i Hulefâ, s.251-252)  ve böylece onların Ehlibeyt İmamları&#8217;na (a.s) yönelmelerini engellemek istiyordu. Hicrî 236 yılında şehitler efendisi İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) mezarını ve onun etrafındaki yapıları yerle bir etmelerini, yerinde ekin ekmelerini ve halkın onun mezarını ziyaret etmelerini engellemelerini emretti. (Tarih-i Hulefâ, s.341) </p>



<p>   Mütevekkil, İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) türbesinin kendine karşı bir üs hâline gelmesinden, insanların onun şahadet ve mücadelesinden ilham alıp</p>



<p></p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/imam-ali-naki/">İmam Ali Naki (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://imammehdiyarenleri.org/imam-ali-naki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Muhammed el-Taki (a.s)</title>
		<link>https://imammehdiyarenleri.org/muhammed-el-taki/</link>
					<comments>https://imammehdiyarenleri.org/muhammed-el-taki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fatime-i Zehra Ateş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Dec 2021 15:45:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehlibeyt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://imammehdiyarenleri.org/?p=170</guid>

					<description><![CDATA[<p>İMAM CEVAD&#8217;IN (A.S) DOĞUMU ​Ehlibeyt İmamları&#8217;nın sekizincisi İmam Rıza&#8217;nın (a.s) kırk küsur yaşında olmasına rağmen daha bir çocuğunun olmaması, Şiîleri endişelendiriyordu. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.a) ve geçmiş İmamlar&#8217;dan ulaşan rivayetlere&#8230; </p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/muhammed-el-taki/">İmam Muhammed el-Taki (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2 class="wp-block-heading">İMAM CEVAD&#8217;IN (A.S) DOĞUMU</h2>



<p>​Ehlibeyt İmamları&#8217;nın sekizincisi İmam Rıza&#8217;nın (a.s) kırk küsur yaşında olmasına rağmen daha bir çocuğunun olmaması, Şiîleri endişelendiriyordu. Çünkü Resul-i Ekrem (s.a.a) ve geçmiş İmamlar&#8217;dan ulaşan rivayetlere göre, Dokuzuncu İmam&#8217;ın Sekizinci İmam&#8217;ın oğlu olduğuna inanıyorlardı. İşte bu nedenle Allah Teala&#8217;nın İmam Rıza&#8217;ya (a.s) bir çocuk vermesini dört gözle bekliyor, hatta bazen İmam&#8217;ın huzuruna giderek Allah Teala&#8217;nın kendisine bir oğul vermesi için dua etmesini istiyorlardı. İmam ise onları teselli ederek şöyle buyuruyordu:</p>



<p>​&#8221;Allah Teala bana, benim mirasçım ve benden sonra imam olacak bir oğul verecektir.&#8221; (Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.15; Uyunu&#8217;l-Mu&#8217;cizat, s.107)</p>



<p>​Nihayet hicrî kamerî 195 yılı recep ayının onunda İmam Muhammed Taki (a.s) dünyaya geldi. (Diğer bir görüşe göre, İmam, ramazan ayından dünyaya gelmiştir.) Adı &#8220;Muhammed&#8221;, künyesi &#8220;Ebu Cafer&#8221; ve en meşhur lakapları &#8220;Taki&#8221; ve &#8220;Cevad&#8221; idi.​</p>



<p>İmam&#8217;ın doğumu Şia toplumu için sevinç kaynağı olup, iman ve itikatlarının güçlenmesine sebep oldu. Çünkü İmam&#8217;ın geç dünyaya gelmesi nedeniyle bazı Şiîler şüpheye kapılabilirdi; İmam&#8217;ın dünyaya gelmesiyle bu şüphe giderildi. ​İmam Cevad&#8217;ın annesinin ismi Sebike&#8217;dir; fakat İmam Rıza (a.s) ona Hayzeran adını vermişti. Bu değerli kadın, ahlakî erdemlerde kendi döneminin en üstün kadınlarından olan ve bir rivayette belirtildiğinde göre Resulullah (s.a.a) tarafından &#8220;Hayretu&#8217;l-İma&#8221; (cariyelerin en üstünü) olarak nitelenen Resulullah&#8217;ın (s.a.a) eşi Mariya Kıbtiyye&#8217;nin akrabalarındandır. Bu değerli kadın, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) evine gelmeden önce İmam Musa b. Cafer (a.s) onun bazı özelliklerini açıklamış ve yarenlerinden biri olan Yezid b. Suleyt vasıtasıyla ona selam göndermiştir. (Usul-u Kâfî, c.1, s.315)</p>



<p>***</p>



<p>İmam Rıza&#8217;nın (a.s) kız kardeşi Hâkime hatun şöyle diyor:</p>



<p>   İmam Muhammet Taki (a.s) dünyaya gelirken, kardeşim benden Hayzeran&#8217;ın yanında olmamı istedi. Bebek doğumunun üçüncü gününde gözlerini gökyüzüne açtıktan sonra sağa-sola bakıp: &#8220;Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden Resulullah&#8221; dedi. Ben böyle hayret verici bir olayı görünce, korkuyla yerimden kalkarak kardeşimin huzuruna koşup gördüklerimi anlattım. Bunun üzerine İmam: &#8220;Ondan, bundan sonra göreceğin hayret verici olaylar şimdiye kadar gördüklerinden çok daha fazla olacaktır.&#8221; (Menakıb, c.4, s.394) buyurdu.</p>



<p>Ebu Yahya San&#8217;anî şöyle diyor: </p>



<p>   Bir gün İmam Rıza&#8217;nın (a.s) huzurundayken daha küçük yaşta olan İmam Cevad&#8217;ı (a.s) İmam&#8217;ın yanına getirdiler. İmam buyurdu ki: </p>



<p>&#8220;Bu öyle bir bebektir ki, Şia için bundan daha mübarek bir bebek dünyaya gelmemiştir.&#8221; (Envaru&#8217;l-Behiyye, s.125; Usul-u Kâfî, c.1, s.321; el-İrşad, Şeyh Mufid, s.299)</p>



<p>İmam&#8217;ın bu buyruğunun sebebi, daha önce değindiğimiz nokta olabilir. Çünkü İmam Cevad&#8217;ın (a.s) dünyaya gelmesi; Şîilerin, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) yerine geçecek İmam olmadığı konusundaki endişelerini giderip imanlarını şek ve şüpheye bulaşmaktan kurtardı.</p>



<p>Nevfelî şöyle diyor: </p>



<p>   İmam Rıza (a.s) Horasan&#8217;a giderken: &#8220;Bana bir emriniz var mı?&#8221; diye arz ettim kendisine.</p>



<p>   İmam Rıza (a.s): &#8220;Benden sonra oğlum Muhammed&#8217;i izle; ben geri dönmeyeceğim bir yolculuğa çıkıyorum.&#8221; buyurdu. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.216) </p>



<p>İmam Rıza&#8217;nın (a.s) kâtibi olan Muhammed b. Ebu Abbad şöyle diyor:</p>



<p>   İmam Rıza (a.s) oğlu Muhammed&#8217;i (a.s) künyesiyle anardı. *Araplar, bir kişiye saygı için onu künyesiyle çağırırlar.* (İmam Cevad&#8217;dan -a.s- bir mektup ulaşınca:) &#8220;Ebu Cafer bana şöyle yazmıştır&#8230;&#8221; buyururdu ve (İmam Rıza&#8217;nın -a.s- emriyle) Ebu Cafer&#8217;e mektup yazdığımda, ona saygıyla hitap ederdi. İmam Cevad&#8217;dan (a.s) gelen mektuplar da çok beliğ ve güzeldi. </p>



<p>Yine Muhammed b. Abbad şöyle diyor:</p>



<p>   İmam Rıza&#8217;nın (a.s) şöyle buyurduğunu duydum: </p>



<p>&#8220;Benden sonra Ebu Cafer benim vasim, ailem arasında halifem olacaktır.&#8221; (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.240)</p>



<p> Muammer b. Hallad diyor ki:</p>



<p>   İmam Rıza (a.s) bazı konuları dile getirdiği zaman şöyle buyurdu:</p>



<p>&#8220;Bunları benden duymanıza ne gerek var?&#8221; Şu Ebu Cafer&#8217;i kendi yerime oturttum. (Bir sorunuz ve probleminiz varsa o cevaplayacaktır.) Biz öyle bir aileyiz ki çocuklarımız -hakikatleri,marifet ve ilimleri- tamamen babalarından miras alırlar.&#8221; (Usul-u Kâfî, c.1, s.321; el-İrşad, Şeyh Mufid, 298) </p>



<p>Bu sözle, imametin bütün ilim ve makamlarının bir önceki imamdan sonraki imama intikal ettiği kastedilmiştir. Bu ise sadece İmamlara hastır, onların diğer çocukları böyle değillerdir.</p>



<p>   Hayranî, babasından şöyle nakleder:</p>



<p>    Horasan&#8217;da İmam Rıza&#8217;nın (a.s) huzurundayken biri: &#8220;Sizin başınıza bir bela gelecek olursa, kime müracaat edelim?&#8221; diye sordu.</p>



<p>  İmam: &#8220;Oğlum Ebu Cafer&#8217;e.&#8221; buyurdu.</p>



<p>  Bu soruyu soran kişi İmam Cevad&#8217;ın (a.s) yaşını yeterli görmediğinden (bir çocuk nasıl imam olabilir, diye düşündüğünden) olacak ki, İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p> &#8220;Allah Hz. İsa&#8217;yı yaş olarak Ebu Cafer&#8217;den daha küçük olduğu halde peygamber yaptı.&#8221; (Usul-u Kâfî, c.1, s.322; el-İrşad, Şeyh Mufid, 299) </p>



<p>Abdullah b. Cafer şöyle diyor:</p>



<p>Savfan b. Yahya ile birlikte İmam Rıza&#8217;nın (a.s) huzuruna gittik. O zaman üç yaşında olan İmam Cevad da oradaydı. İmam&#8217;a: &#8220;Siz bir olayla karşılaşacak olursanız yerinize kim geçecek?&#8221; diye sordum.</p>



<p> İmam, Ebu Cafer&#8217;i (İmam Taki&#8217;yi -a.s-) göstererek &#8220;Bu oğlum.&#8221; buyurdu. ben: &#8220;Bu yaşta mı?&#8221; dedim. İmam: &#8220;Evet, bu yaşta.&#8221; buyurdu. &#8220;Allah Teala, İsa&#8217;yı üç yaşında bile değilken kendine hüccet kıldı.&#8221; (Kifayetu&#8217;l-Eser, s.324; Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.35. (Bu rivayetin son cümlesi anlam olarak nakledilmiştir.) </p>



<h2 class="wp-block-heading">İmameti</h2>



<p>İmamet de peygamberlik gibi Allah Teala&#8217;nın seçkin ve lâyık kullarına lütfettiği ilâhî bir bağıştır; bu bağışta yaşın hiçbir rolü yoktur. Küçük yaştaki bir çocuğun peygamberlik ve imamet makamına geçmesini imkânsız bilenler, galiba bu semavî ve ilâhî konuları normal şeylerle karıştırmış ve onlarla bir sanmıştırlar.</p>



<p>   Hâlbuki kesinlikle öyle değildir. İmamet ve nübüvvet Allah Teala&#8217;nın istek ve iradesine bağlıdır ve Allah Teala bunları, sınırsız ilmiyle böyle bir makama lâyık olduklarını bildiği kullarına bahşeder. Dolayısıyla bazen bazı maslahatlardan dolayı Allah Teala bütün ilimleri küçük yaştaki bir çocuğa verip onu küçük yaşına rağmen peygamberlik veya imamet makamına atayabilir. </p>



<p>   Dokuzuncu İmam Hz. Cevad (a.s), sekiz veya dokuz yaşlarında yüce imamet makamına ulaşmıştır.</p>



<p>   Mualla b. Muhammet şöyle diyor:</p>



<p>      İmam Rıza&#8217;nın (a.s) şehadetinden sonra İmam Cevad&#8217;ı (a.s) gördüm. Şiîlere anlatmak için İmam&#8217;ın boyuna, endamına dikkatle baktım. O sırada İmam oturarak şöyle buyurdu: </p>



<p>    &#8220;Ey Mualla! Allah Teala peygamberlikte olduğu gibi imamet konusunda da delil getirerek: &#8216;Yahya&#8217;ya çocuk yaşta peygamberlik verdik.&#8217; buyurmuştur.&#8221; (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.306) </p>



<p>Muhammed b. Hasan b. Ammar şöyle diyor:</p>



<p>İki yıl Medine de Ali b. Cafer&#8217;in huzuruna gidiyordum. Bu süre içerisinde o, kardeşi İmam Musa b. Cafer&#8217;den (a.s) duyduğu rivayetleri bana söylüyor, ben de yazıyordum. Bir gün Mescid-i Nebi&#8217;de onun yanına oturmuştum. O sırada İmam Cevad geldi. Ali b. Cafer, cüppesini almadan yalın ayak koşarak İmam&#8217;ın elini öpüp saygı gösterdi.</p>



<p>  İmam ona: &#8220;Amcacığım! Otur, Allah sana rahmet etsin.&#8221; buyurdu. Ali b. Cafer: &#8220;Efendim! Siz ayakta olduğunuz hâlde nasıl oturayım?&#8221; diye arz etti.</p>



<p>  Ali b. Cafer dönüp gidince arkadaşları: &#8220;Sen onun babasının amcası olduğun hâlde ona böyle saygı mı gösteriyorsun?!&#8221; diyerek onu kınadılar.</p>



<p>  Ali b. Cafer: &#8220;Kesin sesinizi!&#8221; dedi, Aziz ve Celil Allah -elini sakalında gezdirerek- bu beyaz sakalı imamete lâyık görmeyip bu genci lâyık görerek imam kıldığı hâlde, onun faziletini inkâr mı edeyim?! Sizin bu söylediklerinizden Allah&#8217;a sığınırım; ben O&#8217;nun kuluyum.&#8221; (Usul-u Kâfî, c.1, s.322) </p>



<p>Ömer b. Ferec diyor ki:</p>



<p>   İmam Cevad (a.s) ile Dicle nehrinin kıyısında durmuştuk. Ben ona: &#8220;Şiîleriniz, sizin Dicle suyunun ağırlığını bildiğinizi iddia ediyorlar.&#8221; dedim.</p>



<p>Bunun üzerine İmam: &#8220;Allah Teala Dicle suyunun ağırlığını bir sivrisineğe bildirme gücüne sahip midir?&#8221; diye sordu. </p>



<p>Ben: &#8220;Evet, Allah Teala&#8217;nın buna gücü yeter.&#8221; dedim.</p>



<p>İmam: &#8220;Ben Allah katında sivrisinek ve O&#8217;nun birçok yaratığından değerliyim.&#8221; buyurdu. (Biharu&#8217;l-Envar, c.5, s.100; Uyunu&#8217;l-Mu&#8217;cizat, s.113) </p>



<p>Ali b. Hassan el-Vasıtî şöyle diyor: </p>



<p>Yanıma birkaç tane oyuncak alarak (İmam çocuk olduğu için) İmam&#8217;a (a.s) hediye edeyim, dedim! (İmam&#8217;ın huzuruna çıktım. Halk sorularını soruyor, İmam da cevaplıyordu.) Soruları bittikten sonra çıkıp gittikleri zaman İmam da kalkıp gitti. Ben gidip hizmetçisi vasıtasıyla İmam&#8217;la görüşmek için izin alarak içeri girdim. Selâm verdim. İmam selâmımı aldı; fakat rahatsız görünüyordu. Benim oturmama izin vermedi. İleri çıkarak öfkeyle bana baktı ve şöyle buyurdu:</p>



<p>&#8220;Allah Teala beni oynamak için yaratmamıştır; benim oyunla ne işim var?!&#8221;</p>



<p>Beni affetmesini istedim. İmam da kabul edip beni affedince dışarı çıktım. (Delailu&#8217;l-İmame, s.212; Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.59) </p>



<p>***</p>



<p>Peygamberlerin en hayret verici özellikleri, onların ders okumuş olmamaları, ilimlerini beşerden değil de bizzat eşsiz ve benzersiz olan Allah&#8217;tan, O&#8217;nun ezelî zatından almış olmalarıdır.</p>



<p>    Semavî önderlerde olan bu özellik (ders almaya ve eğitim görmeye ihtiyaçlarının olmayışı), risalet ve ilâhî sorumluluklarda yaşın bir önemi olmadığının kanıtıdır. Aslında beşerin hidayeti için Allah&#8217;ın teyidi ve istediği olduktan sonra insanın her yaşta nübüvvet, önderlik ve insanları hidayet etme görevine gelmesi mümkündür. Nitekim bazıları orta yaşlarda, bazıları daha ileri yaşlarda, bazıları gençlikte ve hatta çocuklukta bu yüce makama ermişlerdir. Bu ise, sadece Allah&#8217;ın dilemesi ile mümkündür, O&#8217;nun iradesi dışında bu makama ulaşmak imkânsızdır. Allah&#8217;ın dilemesinde de, yaşın hiçbir önemi yoktur. Çünkü O dilediğini yapar.</p>



<p>    Nitekim Kurân-ı Kerim&#8217;in tanıklığıyla Hz. Yahya&#8217;nın çocuklukta, Hz. İsa&#8217;nın da beşikte peygamber olduklarını görmekteyiz. </p>



<p>Ey Yahya azim ve kuvvetle kitabı al (dedik). Ona çocukken peygamberlik verdik. (Meryem Suresi, 12)</p>



<p>   Meryem, çocuğuna işaret etti. &#8220;Nasıl olur da beşikteki çocuk konuşur?&#8221; dediler. (İsa:) &#8220;Şüphe yok ki, dedi, ben Allah&#8217;ın kuluyum, bana kitap vermiştir ve beni peygamber yapmıştır.&#8221; (Meryem Suresi, 29-30)</p>



<h5 class="wp-block-heading"></h5>



<p>Dolayısıyla, Allah&#8217;ın iradesiyle çocuk yaşta imamet makamına ulaşan bazı temiz şahsiyetlerin imametlerini eleştiren muhaliflerin bu hareketleri onların cehalet ve bilinçsizliklerinden kaynaklanmaktadır. Bizim burada söylediklerimiz ve yine Ku&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in ayetleri göz önünde bulundurulduğunda, akılsızlar dışında kimse, İmam Cevad (a.s) neden sekiz dokuz yaşında imamete ulaşmıştır, diye itiraz edemez.</p>



<p>   İmam Ebu Cafer Muhammed b. Ali el-Cevad (a.s) değerli babasının şehadetinden sonra, geçmiş İmamların buyrukları ve sekizinci İmam&#8217;ın da tayiniyle yeryüzünde Allah&#8217;ın hilafet ve imamet sorumluluğunu üstlenmiş, yaşının küçük olması nedeniyle düşmanlar ve akılsızlar birçok defa kendisini imtihan etmişlerdir. Fakat o yüce zatın ilimlerinin tecellisi öyle göz alıcıydı ki, onun imametini teyit etmek için Hz. Yahya ve Hz. İsa&#8217;nın peygamberliğini değil, gerçekte onların peygamberliklerini teyit etmek için onun imametini tanık göstermek gerekir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Mucize ve Gaybî Haberlerden Bir Kısmı</h2>



<h3 class="wp-block-heading">Adı Ahmed</h3>



<p>1- İmam Rıza&#8217;nın (a.s) şehadetinden sonra Bağdat ve diğer şehirlerin ulema ve fakihlerinden seksen kişi hac ibadetini eda etmek için Mekke&#8217;ye gitti. Yol üzerinde İmam Cevad (a.s) ile görüşmek için de Medine&#8217;ye uğrayarak İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) o sırada boş olan evine indiler&#8230;</p>



<p>   Küçük yaşta olan İmam Cevad (a.s) onların meclisine girdi. Muvaffak isminde birisi onu oradakilere tanıtınca saygıyla ayağa kalkıp selâm verdiler. Sonra İmam&#8217;a çeşitli sorular sordular; o da hepsine cevap verdi. Bunun üzerine oradakilerin hepsi (onda imamet belirtilerini görüp imametine daha fazla emin oldular,) sevindiler. İmam&#8217;ı (a.s) övüp hakkında dua ettiler. </p>



<p>   Onlardan İshak adındaki biri diyor ki: ben de İmam&#8217;a sormak için bir mektuba on soru yazdım ve içimden, İmam sorularımı cevaplandırırsa ondan, hamile olan eşimin erkek çocuk doğurması için Allah&#8217;a dua etmesini isteyeceğim, dedim. Meclis uzadı; sürekli İmam&#8217;a (a.s) soru soruyorlar, o da cevap veriyordu.</p>



<p>   Ben, mektubumu yarın gelip İmam&#8217;a veririm diye gitmek için ayağa kalktım. İmam beni görünce: &#8220;Ey İshak! Allah benim duamı kabul etti. Oğlunun ismini Ahmed koy.&#8221; buyurdu. </p>



<p>   Bunun üzerine ben: &#8220;Allah&#8217;a şükürler olsun, şüphesiz bu Allah&#8217;ın hüccetidir.&#8221; dedim. İshak memleketine dönünce, Allah Teala ona bir erkek çocuk verdi ve çocuğun adını Ahmed koydu. (Uyunu&#8217;l-Mu&#8217;cizat, s.109, özetle) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Kefen</h3>



<p>2- İmran b. Muhammed el-Aş&#8217;erî şöyle diyor:</p>



<p> İmam Cevad&#8217;ın (a.s) huzuruna çıktım. İşlerimi yaptıktan sonra, &#8220;Ummu&#8217;l-Hasan size selâm gönderdi ve elbiselerinizden birini rica etti.&#8221; dedim. Bunun üzerine İmam: &#8220;Onun buna ihtiyacı kalmadı.&#8221; buyurdu. Ben İmam&#8217;ın ne demek istediğini anlamadan geri döndüm. Nihayet İmam&#8217;ın huzuruna çıkmadan on üç veya on dört gün önce Ummu&#8217;l-Hasan&#8217;ın öldüğünü haber aldım. (Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.43; Haraic-i Ravendî, s.237) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Yeten Para</h3>



<p>Ahmed b. Hadid şöyle diyor:</p>



<p>Bir grupla hac ibadetini eda etmek için Mekke&#8217;ye gidiyorduk. Haramîler yolumuzu kestiler. (mallarımızı aldılar) Medine&#8217;ye ulaştığımızda, bir sokakta İmam Cevad ile görüştüm, evine gidip durumu anlattım. İmam bana bir elbise ve bir miktar para getirmelerini emretti ve sonra buyurdu ki: &#8220;Hırsızlar arkadaşlarından ne kadar almışlarsa, bu paradan o kadar ver onlara.&#8221; buyurdu. Ben o parayı bu şekilde bölüştürdükten sonra İmam&#8217;ın verdiği paranın tam Haramîlerin aldığı miktarda olduğunu gördüm.  (Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.44, Ravendî&#8217;nin Haraic&#8217;inden naklen) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Elbise</h3>



<p>4- Muhammed b. Sehl el-Kummî şöyle diyor: Mekke&#8217;de konaklamıştım. Medine&#8217;ye gidip İmam Cevad&#8217;ın (a.s) huzuruna çıktım. İmam&#8217;dan bir elbise rica etmek istiyordum. Fakat ayrılıncaya kadar bir türlü ricamı söyleyemedim. Bunun üzerine istediğimi bir mektup yazarak bildireyim, dedim ve alıp yazdım. Sonra Mescid-i Nebi&#8217;ye gittim. Orada iki rekât namaz kılıp Allah Teala&#8217;dan yüz defa hayır diledikten sonra mektubu İmam&#8217;a göndermek kalbime ilham olursa göndermeye, aksi durumda yırtıp atmaya karar verdim. Öyle yaptım ve içimden mektubu İmam&#8217;a göndermemek geçti. Ben de mektubu yırtıp Mekke&#8217;ye doğru yola koyuldum. O sırada elinde bir mendil, içinde de bir elbise bulunan bir kişinin kâfilede beni aradığını gördüm. Beni bulunca: &#8220;Mevla&#8217;n bu elbiseyi sana gönderdi&#8230;&#8221; dedi. (Haraic-i Ravendî, s.237, Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.44)</p>



<h3 class="wp-block-heading">Ağacın Meyve Vermesi</h3>



<p>5- Memun, İmam Cevad&#8217;ı (a.s) Bağdat&#8217;a götürüp kızını onunla evlendirdi. Fakat İmam (a.s) Bağdat&#8217;ta kalmayıp eşiyle birlikte Medine&#8217;ye döndü.</p>



<p>   İmam Medine&#8217;ye hareket edince, insanlardan bir grup vedalaşmak için İmam&#8217;ı (a.s) şehrin dışına kadar uğurladılar. Akşam namazının vakti girince eski camisi olan bir yere vardılar. İmam (a.s) akşam namazını kılmak için o camiye gitti. Caminin avlusunda o zamana kadar meyve vermeyen bir sedir ağacı vardı. İmam su isteyip ağacın dibinde abdest aldı ve cemaatle akşam namazını kıldırdı. Sonra dört rekât nafile namazı kılıp şükür secdesi yaparak insanlarla vedalaşıp gitti. O gecenin sabahı o ağaç iyi bir meyve verince halk bu olaya çok şaşırdı. (bk. Nuru&#8217;l-Ebsar, Şeblencî, s.179; İhkaku&#8217;l-Hak, c.12, s.424; Usul-u Kâfî, c.1, s.497; el-irşad, Şeyh Mufid, s.304 ve Menakıb, c.4, s.390) Merhum Şeyh Mufid yıllar sonra kendisinin bu ağacı gördüğünü ve onun meyvesinden yediğini nakletmiştir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">İmam Rıza&#8217;nın (a.s) Şehadet Haberini Verişi</h3>



<p>6- Ümeyye b. Ali şöyle diyor:</p>



<p>İmam Rıza (a.s) Horasan&#8217;dayken ben Medine&#8217;de kalıyor, İmam Cevad&#8217;ın (a.s) evine gidip-geliyordum. Normalde İmam&#8217;ın akrabaları ona selâm vermek için geliyorlardı. Bir gün cariyesine: &#8220;Onlara (akraba kadınlarına) matem tutmaya hazırlanmalarını söyleyin.&#8221; buyurdu. Ertesi gün İmam yine onlara matem tutmak için hazırlanmalarını hatırlattı. &#8220;Kimin için?&#8221; diye sorduklarında: &#8220;Yeryüzündeki insanların en üstünü için.&#8221; buyurdu. </p>



<p>   Bir süre sonra imam Rıza&#8217;nın (a.s) şehadet haberi geldi ve İmam Cevad&#8217;ın (a.s): &#8220;Matem için hazırlanın.&#8221; buyurduğu zaman İmam Rıza&#8217;nın Horasan&#8217;da şehit olduğu anlaşıldı. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Vera, s.334) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Kadı&#8217;nın İtirafı</h3>



<p>7- Nübüvvet ve imamet ailesinin düşmanlarından olan Kadı Yahya b. Eksem şöyle diyor:</p>



<p>   Bir gün Resulullah&#8217;ın (s.a.a) kabrinin yanında İmam Cevad&#8217;ı (a.s) görünce, çeşitli konularda onunla tartıştık; İmam hepsini cevapladı. Ben. &#8220;Sizden birşey sormak istiyorum; fakat utanıyorum.&#8221; dedim.</p>



<p>   İmam: &#8220;Sen sormadan ben cevabını vereyim. Sen İmam&#8217;ın kim olduğunu sormak istiyorsun.&#8221; buyurdu.</p>



<p>Ben: &#8220;Evet, vallahi bunu sormak istiyordum.&#8221; dedim.</p>



<p>İmam: &#8220;Benim.&#8221; buyurdu.</p>



<p>Ben: &#8220;peki bunun için bir deliliniz var mı?&#8221; diye sordum. O sırada İmam&#8217;ın elinde ki asa konuşmaya başlayarak: &#8220;O, benim mevla&#8217;m, bu zamanın imamı ve Allah&#8217;ın hüccetidir.&#8221; dedi. (Usul-u Kâfî, c.1, s.353; Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.68) </p>



<p>Komşuyu Kurtarmak</p>



<p>8- Ali b. Cerir şöyle diyor: </p>



<p> Biz İmam Cevad&#8217;ın (a.s) huzurundaydık. İmam&#8217;ın (a.s) evinden bir koyun kaybolmuştu. Komşulardan birini o koyunu çalmakla suçlayarak çeke çeke İmam&#8217;ın huzuruna getirdiler.</p>



<p>   İmam: &#8220;Eyvahlar olsun size! Bırakın onu; koyunu o çalmamıştır. Koyun şimdi falancanın evindedir; gidip getirin.&#8221; buyurdu. Gidip koyunu İmam Cevad&#8217;ın (a.s) buyurduğu evde bulunca, ev sahibini hırsızlık suçuyla yakaladılar; adamı dövüp elbisesini yırttılar. Fakat adam koyunu çalmadığına dair yemin ediyordu.</p>



<p>   Onu İmam&#8217;ın yanına getirdiler. İmam: &#8220;Eyvahlar olsun size! Bu adama zulmettiniz. Koyunun kendisi onun evine girmişti; onun ise bundan haberi dahi yoktu.&#8221; buyurdu.</p>



<p>   Sonra da adamın gönlünü almak ve yırtılan elbisesini telafi etmek için ona bir miktar para verdi. (Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.47, Haraic-i Ravendî&#8217;den naklen) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Hapisteki Adamın Kurtuluşu</h3>



<p>9- Ali b. Halid şöyle diyor: </p>



<p>Samarra&#8217;da, bir adamı eli-kolu bağlı Şam&#8217;dan getirip orada zindana attıklarını ve peygamberlik iddiasında bulunduğunu haber aldım. Bunun üzerine zindana giderek zindancıya hoş davranıp sohbet ettikten sonra beni o adamın yanına götürdüler. Ben onun akıllı ve şuurlu bir kişi olduğunu görünce, olayın ne olduğunu sordum kendisine.</p>



<p>   Adam dedi ki: &#8220;Şam&#8217;da, Şehitler Efendisi Hüseyin b. Ali&#8217;nin (a.s) mübarek başının asıldığı söylenen yerde (&#8220;Re&#8217;su&#8217;l-Huseyn/Hüseyin&#8217;in Başı&#8221; diye meşhur olan bir yerdir) ibadet ediyordum. &#8220;Bir gece zikirle meşgulken karşımda duran bir adamın bana: &#8216;Ağaya kalk!&#8217; dediğini gördüm. Ayağa kalkıp onunla birlikte birkaç adım yürüdük. Ansızın Kûfe Mescidi&#8217;nde olduğumuzu gördüm. Bana: &#8216;Bu mescidi tanıyor musun?&#8217; diye sordu. ben: &#8216;Evet, Kûfe Mescidi&#8217;dir.&#8217; dedim. Orada namaz kılıp dışarı çıktık. Yine biraz yürüdükten sonra, Medine&#8217;de Mescid-i Nebi&#8217;de olduğumuzu gördüm. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) kabrini ziyaret ettik ve mescitte namaz kıldıktan sonra dışarı çıktık. Biraz daha yürüdük. Bu defa gördüm ki, Mekke&#8217;de, Kâbe&#8217;deyiz. Tavaf edip dışarı çıktık. Biraz daha yürükten sonra kendimi Şam&#8217;da önceki yerimde buldum; o adam da gözden kayboldu.&#8221; </p>



<p>   &#8220;Bu gördüklerime şaşırıp kaldım. Bu olay üzerinden bir yıl geçtikten sonra yine aynı adam geldi ve önceki yıl yapmış olduğumuz yolculuğu aynen tekrarladık. Fakat bu defa ayrılmak istediğinde, kendisini tanıtması için onu Allah adına yemin verdim. Bunun üzerine: &#8220;Ben Muhammed b. Ali b. Musa b. Cafer b. Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebu Talib&#8217;im&#8217; dedi.&#8221;</p>



<p>   &#8220;Ben bu olayı bazı kişilere anlattıktan sonra haber Mu&#8217;tasım&#8217;ın veziri Muhammed b. Abdulmelik ez-Zeyyat&#8217;a ulaştı. O da beni eli-kolu bağlı buraya getirip zindana atmalarını emretti. Peşinden de benim peygamberlik iddiasında bulunduğumu yaydılar halka.&#8221;</p>



<p>   Ali b. Halid diyor ki:</p>



<p>Ona: &#8220;Gerçeği bilmiyorsa, öğrenmesi için Zeyyat&#8217;a yazmamı ister misin?&#8221; dedim. Adam: &#8220;Yaz.&#8221; dedi. ben olayı Zeyyat&#8217;a yazdım. Zeyyat benim mektubumun arkasına şöyle yazdı: &#8220;Ona de ki, kendisini bir gecede Şam&#8217;dan Kûfe&#8217;ye, oradan Medine ve Mekke&#8217;ye götüren, sonra tekrar geri getiren kişiden kendisini zindandan kurtarmasını istesin.&#8221; </p>



<p>   Ben bu cevaba üzüldüm. Ertesi gün mektubun cevabını kendisine bildirmek, onu sabırlı olmaya davet etmek için zindana gittim. Fakat zindancı, bekçiler ve diğer birçok kişilerin rahatsız ve endişeli olduklarını gördüm. &#8220;Ne oldu?&#8221; diye sorunca, dediler ki: &#8220;Peygamberlik iddiasında bulunan adam dün gece zindandan çıkıp gitmiş! Nasıl gittiğini, yerin dibine mi girdiğini, yoksa göğe mi çıktığını anlayamıyoruz!&#8221; Ne kadar aradılarsa da ondan bir eser bulamadılar. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s. 304; İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s. 332; İhkaku&#8217;l-Hak, c.12, s.427; el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.289) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Ebu Salt&#8217;ın Kurtuluşu</h3>



<p>10- İmam Rıza&#8217;nın (a.s) yakın ashabından olan ve İmam Rıza&#8217;nın (a.s) şehadetinden sonra Memun&#8217;un emriyle zindana atılan Ebu Salt el-Herevî şöyle diyor: </p>



<p>   Bir yıl zindanda kaldım; içim sıkıldı. Bir gece uyanık kalıp dua ve ibadetle meşgul oldum. Resulullah (s.a.a)      ve Ehl-i Beyti&#8217;ni şefaatçi kılıp Allah Teala&#8217;ya onların hakkına tevessül ederek yalvardım. Daha duam bitmeden İmam Cevad&#8217;ın (a.s) zindanda benim yanımda olduğunu gördüm. İmam bana:  &#8220;Ey Eba Salt! Sıkıldın mı?&#8221; buyurdu. Ben: &#8220;Vallahi evet.&#8221; dedim. İmam: &#8220;Ayağa kalk.&#8221; dedi ve ardından elini zincirlerime vurdu. Zincirler çözüldü. Elimden tutarak zindandan dışarı çıkardı. bekçiler beni gördükleri hâlde İmam&#8217;ın kerametiyle konuşamadılar. İmam beni dışarı çıkardıktan sonra: &#8220;Allah&#8217;ın güvencesiyle git.&#8221; buyurdu, &#8220;Bundan sonra hiçbir zaman Memun&#8217;u görmeyeceksin. O da seni görmeyecek.&#8221; Gerçekten de İmam&#8217;ın buyurduğu gibi oldu. (Muntaha&#8217;l-Amal, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) Hayatı, s.67; Uyun-u Ahbar, c.2, s.247; Biharu&#8217;l-Envar, c. 49, s.303) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Mu&#8217;tasım&#8217;ın Meclisinde</h3>



<p>11- İbn Ebu Davud (İbn Ebu Davud: Memun, Mu&#8217;tasım, Vasık ve Mütevekkil&#8217;in döneminde Bağdat kadılarından biriydi.) ile samimî olan Zerkan şöyle diyor: Bir gün İbn Ebu Davud&#8217;u, Mu&#8217;tasım&#8217;ın meclisinden dönerken üzgün olduğunu gördüm. Neden üzgün olduğunu sorunca, dedi ki: &#8220;Bugün yirmi yıl önce ölmüş olmayı arzuladım.&#8221; dedi! Ben: &#8220;Neden, ne oldu ki?&#8221; diye sordum. &#8220;Ebu Cafer&#8217;in -İmam Cevad- Mu&#8217;tasım&#8217;ın meclisinde başıma getirdiği bela yüzünden.&#8221; dedi! &#8220;Neden, ne oldu ki?&#8221; diye sorunca da şöyle dedi: </p>



<p>   &#8220;Biri hırsızlık yaptığını itiraf etti ve halifeden -Mu&#8217;tasım hakkında ilâhî hükmü uygulayarak kendisini temizlemesini istedi. Halife tüm fakihleri topladı. Muhammed b. Ali&#8217;yi (İmam Cevad -a.s-) de çağırdı. Bizden: &#8216;Hırsızın eli nereden kesilmelidir?&#8217; diye sordu.&#8217; Ben: &#8216;Bilekten&#8217; dedim. Mu&#8217;tasım: &#8216;Hangi delille?&#8217; diye sordu. Ben: &#8216;Çünkü teyemmüm ayetinde: &#8216;Yüzünüze ve ellerinize mesh edin.&#8217; (Mâide Suresi, 5) buyurmaktadır. Burada elden maksat dirsektir.&#8217; dedim.&#8221; </p>



<p>&#8220;Bu konuda fakihlerden bir grup da benim görüşümü savunup, hırsızın eli bilekten kesilmelidir, diyorlardı. Fakat bir grup da: &#8216;dirsekten kesilmelidir.&#8217; dediler. Mu&#8217;tasım onların delilini sorunca: &#8216;Abdest ayetinde: &#8216;yüzünüzü ve dirseklerle birlikte ellerini yıkayın.'(Mâide Suresi, 6) buyurmaktadır. Bu ayette elden maksat bilektir.&#8217; dediler.&#8221;</p>



<p>   &#8220;Mu&#8217;tasım daha sonra Muhammed b. Ali&#8217;ye (İmam Cevad -a.s-) dönerek: &#8220;&#8216;Bu konuda sizin görüşünüz nedir?&#8217; diye sordu. Muhammed b. Ali: &#8216;Bunlar görüş belirttiler; beni muaf görün.&#8217; dedi. Fakat Mu&#8217;tasım ısrar etti ve görüşünü söylemesi için yemine verdi. Bunun üzerine Muhammed b. Ali şöyle dedi: Yemine verdiğin için görüşümü söylüyorum. Bunlar yanılıyorlar; çünkü hırsızın sadece parmakları (Maksat dört parmaktır; çünkü başparmak kesilmemelidir.) kesilmeli, geri kalan kısmına dokunulmamalıdır.&#8221;  </p>



<p>&#8220;Mu&#8217;tasım: &#8216;Bunun delili nedir?&#8221; diye sorunca şöyle dedi: Çünkü Resulullah (s.a.a) secdenin; yüz (alın), iki elin ayası, iki diz ve iki ayak (ayaktaki iki büyük parmak) olmak üzere yedi uzuvla yapılması gerektiğini buyurmuştur. Dolayısıyla hırsızın eli bilekten veya dirsekten kesilecek olursa, secde etmek için eli kalmaz. Ve yine Allah teala: &#8216;Secde yerleri Allah&#8217;a hastır. Allah ile birlikte bir başkasına dua etmeyin.&#8217; (Ayetin orijinalinde geçen ve çoğulu &#8220;Mesacid&#8221; olan &#8220;mescid&#8221; veya &#8220;mesced&#8221;, secde yeri anlamındadır. Allah&#8217;ın Beyt&#8217;i, camiler ve secdeye gidildiğinde alnın değdiği zemin, secde yerleri olduğu gibi, alın ve kendileriyle secde ettiğimiz diğer altı uzuv da secde yeri sayılmaktadır. İşte bu nedenle bu rivayette &#8220;el-mesacid&#8221;, kendisiyle secde yapılan yedi uzuv olarak tefsir edilmiştir. Şeyh Saduk da &#8220;Fakih&#8221; adlı kitabında &#8220;el-mesacid&#8221; kelimesini, yedi secde uzvu olarak yorumlamıştır. Bu anlamı; Said b. Cübeyr, Zeccac ve Ferra&#8217;dan da nakledilmiştir.</p>



<p>Yine dikkat edilmesi gereken diğer bir husus da, eğer &#8220;el-mesacid&#8221; kelimesinin yedi uzuv olarak tefsir edilmesi yanlış olsaydı, Mu&#8217;tasım&#8217;ın meclisindeki fakihler kesinlikle İmam&#8217;ın bu sözünü eleştirirlerdi. Mu&#8217;tasım&#8217;ın kendisinin de Arap olup &#8220;el-mesacid&#8221; kelimesinin anlamını anladığını dikkate alarak, İmam&#8217;ın buyurduğu mana yanlış olsaydı, Mu&#8217;tasım da itiraz ederdi. Dolayısıyla meclisteki fakihlerin hiçbiri buna itiraz etmediklerine ve Mu&#8217;tasım&#8217;ın kendisi de İmam&#8217;ın yorumunu beğenip ona uygun davrandığına göre, onların da &#8220;el-mesacid&#8221; kelimesinden maksat kendileriyle secde edilen yedi uzuv olduğu veya bu kelimenin bir anlamının böyle olduğunu kabul ettikleri anlaşılmaktadır. -bk. Tefsir-i Safî, c.2, s.752; Tefsir-i Nuri&#8217;s-Sekaleyn, c.5, s.440; Tefsir-i Mecmau&#8217;l-Beyan, c.10, s.372) buyuruyor. Allah&#8217;a has olan bir şey de kesilmez. (Tefsir-i Ayyaşî, c.1, s.319; Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.5) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Evlilik Komplosu</h3>



<p>İmam Rıza&#8217;nın (a.s) hayatını anlatırken dedik ki: Abbasî halifesi Memun&#8217;un toplumdaki bozuklukları düzeltmek, Alevîlerin isyanını önlemek ve yine Şiîlerle İranlıların sevgisini kazanmak için kendisini Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehl-i Beyt&#8217;ini (a.s) sevenlerden göstermeye çalıştı. Veliahtlığını İmam Rıza&#8217;ya (a.s) zorla tevdi ederek; böylece hem bu amacına ulaşmak, hem de İmam&#8217;ı (a.s) yakınında bulundurarak gözaltında tutmak istedi. </p>



<p>   Diğer taraftan, Abbasîler Memun&#8217;un bu metodundan ve yine hilaftin Abbasîlerden Alevîlere intikal etmesi ihtimalinden çok rahatsız ve öfkeliydiler. İşte bu nedenle karşı çıktılar; Ama İmam Memun tarafından zehirlenerek şehit edilince, rahatladılar ve sevinerek Memun&#8217;a yöneldiler.</p>



<p>   Memun İmam&#8217;ı (a.s) çok çabuk ve gizlice zehirledi ve toplumun bu cinayetten haberi olmamasına özen gösterdi. Cinayetini örtmek için görünüşte üzülüp matem tutuyordu; hatta üç gün İmam&#8217;ın (a.s) mezarının başında kalıp tuzla ekmek yiyor, yas tuttuğunu gösteriyordu. Fakat bütün bu örtbas ve riyakârlıklara rağmen sonunda Alevîler İmam&#8217;ın (a.s) katilinin Memun olduğunu anladılar; dolayısıyla çok rencide olup ona karşı kin güttüler. Memun tekrar hükümetini tehlikede görünce, bu tehlikeyi defetmek için erken davranarak İmam Cevad&#8217;a karşı sevgi şefkat göstermeye başladı ve bundan daha iyi yararlanmak için kendi kızını İmam ile evlendirdi. Böylece veliahtlığını İmam Rıza&#8217;ya (a.s) zorla tevdi etmekle ulaşmak istediği hedefe bu evlilikle de ulaşmak istediği hedefe bu evlilikle de ulaşmaya çalıştı.</p>



<p>   İşte bu nedenle hicrî 204 yılında, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) şehadetinden bir yıl sonra İmam Cevad&#8217;ı (a.s) Medine&#8217;den Bağdat&#8217;a getirterek kızı Ummu&#8217;l-Fazl&#8217;ı onunla evlendirdi. </p>



<p>   Reyyan b. Şebib şöyle diyor: Abbasîler Memun&#8217;un, kızını İmam Cevad&#8217;la (a.s) evlendirmeye karar verdiğini öğrenince, bu hareketle hükümetin Abbasîlerin elinden çıkmasından ve İmam Rıza&#8217;nın (a.s) dönemindeki durumun tekrarlanmasından endişelendiler. İşte bu nedenle Memun&#8217;un yanına giderek bu işe itiraz ettiler ve onu bu işten vazgeçmesi için yemine verdirip dediler ki:</p>



<p>-&#8230;Sen yakın ve uzak geçmişte Alevîlerle aramızda geçenleri biliyorsun ve yine senden önceki halifelerin onları sürgün ve tahkir ettiğinden de haberin var. Biz daha önce veliahtlığını Rıza&#8217;ya bıraktığın için endişelenmiştik; fakat Allah bu sorunu giderdi. Şimdi seni Allah adına yemine veriyoruz, bizi tekrar üzme ve bu evlilikten vazgeç; kızını bu evliliğe lâyık olan Abbasîlerden biriyle evlendir.</p>



<p>   Memun onlara şöyle cevap verdi:</p>



<p>&#8211; Sizinle Alevîler arasında geçen olaylara sizler neden oldunuz ve insafla bakacak olursanız, onlar sizden daha lâyıktırlar. Benden önceki halifelerin Alevîlere yaptıkları da, akrabalık bağlarını kesmekti. Ben ise bundan Allah&#8217;a sığınırım; Rıza&#8217;yı kendime veliaht ettiğim için de pişman değilim. Ben ondan hilafeti kabul etmesini istedim; fakat o kabul etmedi ve Allah&#8217;ın takdiri gerçekleşti Ebu Cafer b. Muhammed b. Ali (İmam Cevad -a.s-) hakkında da şunu söyleyeyim ki, onu, küçük yaşına rağmen ilim ve fazilette herkesten üstün olduğu için kızımla evlendirmek istiyorum. Onun bu üstünlüğü için kızımla evlendirmek istiyorum. Onun bu üstünlüğü gerçekten insanı şaşırtmaktadır. Bu mevzunun benim için aydınlığa kavuştuğu gibi, herkes için aydınlığa kavuşmasını ve benim görüşümün doğru olduğunu (onun kızımla evlenmeye lâyık olduğunu) anlamalarını umarım.&#8221;</p>



<p>   Abbasîler: </p>



<p>&#8211; Bu genç her ne kadar seni hayrete düşürmüşse de daha yaşı küçüktür, ilim ve bilgi edinmemiştir. Edep öğrenmesi ve din bilgileriyle tanışması için biraz bekleyin, daha sonra istediğini yapın, dediler.</p>



<p>   Memun onlara şöyle cevap verdi:</p>



<p>   &#8211; Yazıklar olsun size! Ben bu genci sizlerden daha iyi tanıyorum. O öyle bir ailedendir ki, ilimleri ilâhîdir ve öğrenmeye ihtiyaçları yoktur. Onun babaları hiçbir zaman din bilgisi ve edep konusunda insanlara ihtiyaç duymamışlardı. İsterseniz sözlerimin ne kadar doğru olduğunu öğrenmek için onu imtihan edin.</p>



<p>   Abbasîler bunun üzerine:</p>



<p>   &#8211; Bu iyi bir öneridir, dediler; onu imtihan edeceğiz. Sizin huzurunuzda ondan fıkhî bir soru soracağız; doğru cevap verirse, artık itiraz edemeyiz ve böylece halifenin görüşünün doğru olduğunu herkes anlayacaktır; fakat eğer cevap veremezse, sorunumuz hallolacak (yani siz bu evlilikten vazgeçeceksiniz).</p>



<p>   Memun:</p>



<p>   &#8211; Ne zaman isterseniz onu imtihan edebilirsiniz, dedi. </p>



<p>   Abbasîler, zamanın kadısı Yahya b. Eksem&#8217;e müracaat ederek, İmam Cevad&#8217;a bilemeyeceği bir soru sorması durumunda kendisine büyük bir ödül vereceklerini vaat ettiler. Yahya kabul ettikten sonra da Memun&#8217;un yanına dönerek bu iş için bir gün belirlemesini istediler. Memun bir gün tayin etti; herkes o günde toplandı. Memun meclisin baş tarafında İmam Cevad için yer ayırmalarını emretti. İmam içeri girip kendisi için ayrılmış olan yere oturdu. Yahya b. Eksem de onun karşısına oturdu; diğerleri de kendi yerlerini aldılar ve Memun gelip İmam&#8217;ın (a.s) yanına oturdu.</p>



<p>   Yahya b. Eksem Memun&#8217;a:</p>



<p>   &#8211; Ebu Cafer&#8217;e bir soru sormama izin verir misiniz? dedi. </p>



<p>Memun:</p>



<p>   &#8211; Onun kendisinden izin al, dedi.</p>



<p>   Yahya, İmam&#8217;a dönerek: &#8220;Canım size feda olsun! Size bir soru sorabilir miyim?&#8221; dedi.</p>



<p>   İmam: &#8220;İstiyorsan sorabilirsin.&#8221; buyurdu.</p>



<p>   Yahya: &#8220;Canım size feda olsun! İhram hâlinde avlanan (Hac veya umre için ihrama giren kişiye bazı şeyler haram olur; avlanmakta bunlardan biridir. Bu meselenin ayrıntıları &#8220;Hac Amelleri&#8221; kitabında zikredilmiştir.) kişi hakkında ne buyuruyorsunuz?&#8221; dedi.</p>



<p>   Bu soruya İmam şöyle cevap verdi:</p>



<p>      Bu meselenin birçok şekli vardır. Harem&#8217;in dışında mı, içinde mi avlanmıştır? Bu işin haram olduğunu biliyor muydu, bilmiyor muydu? Avlanmasında kasıt var mıydı, yoksa rastgele mi oldu? Köle miydi, hür müydü? Küçük müydü, büyük müydü? Bu işi ilk defa mı yapıyordu, yoksa defalarca işlemiş miydi? Avlandığı hayvan uçan kuş muydu, dört ayaklı hayvanlardan mıydı? Avlanmasından dolayı pişman olmuş mu, yoksa suçunda ısrar ediyor mu? Gece mi avlanmış, gündüz mü? İhramı hac ihramı mıydı, umre ihramı mıydı? </p>



<p>   Yahya b. Eksem o zaman daha yaklaşık dokuz yaşında olan İmam Cevad&#8217;ın (a.s) sorusunu bu şekilde açmasına şaşırıp kaldı. Çehresinde acizlik ve yenilgi belirtileri belirdi. Dili tutulmaya başladı, öyle ki oradakilerin hepsi İmam&#8217;ın ilmî gücünü ve Yahya&#8217;nın yenildiğini anladı.</p>



<p>Bunun üzerine Memun: &#8220;Bu nimetten dolayı ve görüşüm doğru çıktığı için Allah&#8217;a şükürler olsun!&#8221; dedi. Sonra da Abbasîlere dönerek: &#8220;İnkâr ettiğiniz şeyi gördünüz mü?&#8221; dedi.</p>



<p>   Memun bu mecliste İmam&#8217;a kızıyla evlenmesini önerdi ve ondan nikâh hutbesini okumasını istedi. İmam (a.s) da kabul ederek hutbenin başında şöyle buyurdu: </p>



<p>    Allah&#8217;a hamdolsun, nimetini itiraf ederek. Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur. O&#8217;nun birliği konusunda halis niyete sahip olarak. Allah&#8217;ın salât ve selâmı yaratıklarının en üstünü Muhammed&#8217;e ve onun Ehl-i Beyti&#8217;nden olan seçkin kişilerin üzerine olsun. </p>



<p>   Şüphesiz Allah&#8217;ın, insanları helal vasıtasıyla harama muhtaç kılmaması -ve evlenmeyi emrederek-: &#8220;İçinizden bekârları ve köle ile cariyelerinizden iyileri evlendirin ve fakirlik nedeniyle evlenmelerine engel olmayın. Eğer yoksul iseler, Allah, lütfüyle bağışta bulunur ve onları zengin eder. Allah(&#8216;ın mülkü) geniştir. O, (her şeyi) bilendir.&#8221; buyurması, O&#8217;nun kullarına karşı lütfündendir.</p>



<p> Daha sonra İmam (a.s) Hz. Zehra&#8217;nın (s.a) mihrine denk bir mihir (beş yüz dirhem) tayin ederek Memun&#8217;un kızıyla evlenmeyi kabul ettiğini belirtti. Memun kızından taraf nikâh akdini okudu, İmam Cevad (a.s) da kabul etti. Daha sonra Memun&#8217;un emriyle oradakilere göz alıcı hediyeler verip sofralar açtılar. Halk yemek yiyip dağıldı. Sadece Memun&#8217;un yakınları ve saray erkânından bir grup kaldı. Memun İmam&#8217;dan (a.s) &#8220;İhram hâlinde avlanma&#8221; ile ilgi sorunun çeşitli şekillerini kendisinin açıklamasını istedi. İmam da (a.s) kabul ederek onu ayrıntılı bir şekilde açıkladı&#8230;(İmam&#8217;ın (a.s) bu soruya verdiği geniş cevap hadis kitaplarında kaydedilmiştir.)</p>



<p>   Memun cevabı duyunca İmam&#8217;ı (a.s) çok övdü ve bu defa İmam&#8217;dan Yahya b. Eksem&#8217;e bir soru sormasını rica etti. İmam (a.s) Yahya&#8217;ya dönerek: &#8220;Sorayım mı?&#8221; buyurdu. </p>



<p>   İmam&#8217;ın (a.s) karşısında yenik düşen ve İmam&#8217;ın ilmî yüceliğinin karşısında dehşete kapılan Yahya: &#8220;Siz bilirsiniz, Canım size feda olsun; bilirsem cevabını veririm, bilmezsem sizden istifade eder, öğrenirim.&#8221; dedi.</p>



<p>  Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle buyurdu: </p>



<p>   Bir adam günün başında bir kadına bakarsa, bu bakışı da haram olursa, kuşluk çağında o kadına, aynı adam helal olsa da öğleyin yine haram olsa, derken ikindi üstü yine helal olup, akşamleyin haram olsa, yatsı çağı aynı kadın aynı adama helal, geceleyin haram, gün ışırken helal olsa, buna ne dersin?Aynı kadın, aynı adama nasıl haram oluyor, nasıl helal oluyor?! Bunu bildir.</p>



<p>Yahya: &#8220;Vallahi!&#8221; dedi, &#8220;bu soruya cevap verecek bilgiye sahip değilim; eğer lütfeder cevaplarsınız, itifade eder faydalanırız.&#8221; </p>



<p>   İmam (a.s) ona şöyle buyurdu:</p>



<p>         O kadın, birisinin cariyesiydi; günün başında ona namahrem olan bu kadına baktı ve bu bakış haramdı. Kuşluk vakti onu sahibinden satın alır; bakması da helal olur. Öğle vakti onu azat eder; haram olur. İkindistü nikâhlar; helal olur. Akşam zihar hükmüne uyar, (Zihar, cahiliye döneminde talak sayılıyordu ve kadınla erkeğin birbirlerine ebedî olarak haram olmasına neden oluyordu. İslâm&#8217;da onun hükmü değişerek sadece haram olmayı ve kefaret vermeyi gerektirdi.</p>



<p>    Zihar; bir erkeğin, karısına, senin sırtın, anamın veya kız kardeşimin ya da kızımın sırtına benziyor demesi; karısını, anası, yerine koymasıdır. Bu durumda karısının tekrar kendisine helal olması için kefaret vermesi gerekir. Bu hükmün ayrıntılarını ilmihâllerde bulabilirsiniz.) kadın kendisine haram olur; yatsı vakti kefaret veriri helal olur. Geceleyin bir talakla boşar, haram olur; gün ışırken eşine geri döner, o zaman da helal olur.</p>



<p>   Memun hayretle oradaki akrabalarına dönerek: &#8220;Sizin aranızda böyle bir soruya bu şekilde cevap verebilecek veya bir önceki meselenin cevabını bilen bir kişi var mı?&#8221; diye sordu. </p>



<p>Onlar: &#8220;Hayır vallahi.&#8221; dediler&#8230; (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.299; Tefsir-i Kummî, s.169; İhticac-ı Tabersî, s.245; Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.74-78, özetle) </p>



<p>Dikkat edilirse, Memun&#8217;un bütün dostluk tezahürü ve riyakârlıklarının asıl hedefinin; bu evlilikten siyasî çıkar sağlamak olduğu ve özellikle de şu hedefler peşinde olduğu rahatlıkla görülebilir:</p>



<p>    1- Kızını İmam&#8217;ın (a.s) evine göndererek sürekli ve dikkatli bir şekilde İmam&#8217;ı gözaltında bulundurmak, yaptığı iş ve girişimlerinden haberdar olmak. (Memun&#8217;un kızı da gerçekten babasının kendisine verdiği ispiyonculuk vazifesini yerine getirmiştir; tarihi belgeler de buna şahittir.)</p>



<p>    2- Bu evlilikle, İmam&#8217;ı (a.s) kendisinin fısk-u fücur dolu sarayıyla ilişkilendirmek ve İmam&#8217;ı (a.s) eğlence ve fısk-u fücura çekmek; böylece İmam&#8217;ın (a.s) yüceliğini zedelemek, onu halkın gözünde değerli masumiyet ve imamet makamından düşürüp rezil etmek. </p>



<p>    3- Muhammed b. Reyhan şöyle diyor: Memun her ne kadar İmam Cevad&#8217;ı (a.s) fısk-u fücura çekmeye çalıştıysa da başaramadı. İmam&#8217;ın evlilik merasimini düzenlediği mecliste her birinin elinde mücevherlerle dolu bir kadeh olan yüz tane güzel cariyeye, İmam (a.s) içeri gelip yerine oturduğunda onu karşılamaya gitmelerini emretti. Onlar da kendilerine emredileni yaptılar; fakat İmam (a.s) onlara iltifat etmeyip bu hareketiyle bu gibi şeylerden nefret ettiğini gösterdi.</p>



<p>   4- Aynı mecliste çalgı çalıp şarkı söylemesi için bir adamı getirdiler. Fakat adam çalgısına başlar başlamaz İmam (a.s): &#8220;Allah&#8217;tan kork!&#8221; diye haykırdı. Çalgıcı, İmam&#8217;ın (a.s) maneviyatının derinliği, ilâhî gücünden kaynaklanan sert emri karşısında çalgı aletini elinden düşürdü ve hayatının sonuna kadar artık çalgı kullanmak için ellerinden yararlanamadı. (Usul-u Kâfi, c.1, s.494; Biharu&#8217;l-Envar, s.50, s.60)</p>



<p>5- Değindiğimiz gibi bu evlilikle Alevîlerin kendine karşı itiraz ve isyan etmelerini engellemeyi ve kendisini onların dostu göstermeyi amaçlıyordu.</p>



<p>6- Bu hareketle halkı aldatmak istiyordu. Nitekim bazen şöyle diyordu: &#8220;Ben, Ebu Cafer&#8217;in kızımdan bir çocuğunun olması ve dolayısıyla Resulullah&#8217;ın (s.a.a) ve Ali b. Ebu Talib&#8217;in soyundan olan bir çocuğun dedesi olmak için bu evliliği istedim&#8221; (Tarih-i Yakubî, c.2, s.454) </p>



<p>    Ama ne mutlu ki Memun&#8217;un bu hilesi de sonuç vermedi; çünkü kızı asla çocuk doğurmadı. İmam Cevad&#8217;ın (a.s), onuncu İmam Hz. Hadi (a.s), Musa Muberka, Hüseyin, İmran, Fatıma, Hatice, Ümm-ü Külsüm, Hâkime adındaki evlatlarının tamamı değerli eşi, güzel ahlâklı bir cariye olan Semane-i Mağribiyye hatundan dünyaya gelmişlerdir. (Muntaha&#8217;l-A&#8217;mal, c.2, s.235, Tuhfetu&#8217;l-Ezhar&#8217;dan naklen. (Muhaddis Kummî bu kitabın aynı sayfasında şöyle yazıyor: Kum tarihinden, Zeyneb, Ümm-ü Muhammed ve Memune&#8217;nin de İmam Cevad&#8217;ın (a.s) kızlarından oldukları anlaşılmaktadır. Şeyh Mufid de İmam&#8217;ın (a.s) kızları arasında &#8220;Emame&#8221; adında bir kızdan bahsetmiştir.)</p>



<p>Genel olarak Memun&#8217;un ısrarla gerçekleşmesini istediği bu evlilik, tamamen siyasî bir evlilikti. Dolayısıyla bu evlilik müreffeh bir yaşamı beraberinde getirmesine rağmen değerli babaları gibi dünyaya itina etmeyen İmam (a.s) için hiçbir değer taşımıyordu; aksine Memun&#8217;la bir arada yaşamak İmam için ıstırap dolu zoraki bir hayat idi. </p>



<p>     Hüseyin Mekkarî şöyle diyor:</p>



<p>             Bağdat&#8217;ta İmam Cevad&#8217;ın (a.s) huzuruna çıkıp yaşamını görünce, içimden: &#8220;İmam (a.s) bu müreffeh hayata ulaştıktan sonra artık hiçbir zaman Medine&#8217;ye dönmez.&#8221; dedim. İmam (a.s) bir süre başını öne eğdi; sonra üzüntüden yüzünün rengi sararmış olduğu bir hâldeyken şöyle buyurdu:</p>



<p>      Ey Hüseyin! Benim yanımda Resulullah&#8217;ın (a.s) hareminde arpa ekmeği ve kaya tuzu yemek, bu gördüğün şeyden daha sevimlidir. (Haraic-i Ravendî, s.208; Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.48)</p>



<p>İşte bu nedenle İmam (a.s) Bağdat&#8217;ta kalmayıp eşi Ümmü&#8217;l-Fazl ile beraber Medine&#8217;ye döndü ve hicrî 220 yılına kadar orada kaldı.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam&#8217;ın (a.s) Şehadeti</h2>



<p>Memun, hicrî 218 yılında öldü ve ondan sonra yerine kardeşi Mu&#8217;tasım oturdu. Mu&#8217;tasım, hicrî 220 yılında İmam&#8217;ı (a.s) yakından gözetim altında bulundurmak için Medine&#8217;den Bağdat&#8217;a getirtti ve daha önce de dediğimiz gibi hırsızın elinin nerden kesilmesi gerektiğini belirtmek için düzenlenen meclise İmam&#8217;ı (a.s) da davet etti. Bu mecliste Bağdat kadısı İbn Ebu Davud ve diğerleri mahcup oldular. Bu olaydan birkaç gün sonra İmam&#8217;a (a.s) kin besleyen ve İmam&#8217;ı (a.s) kıskanan İbn Ebu Davud, Mu&#8217;tasım&#8217;ın yanına giderek şöyle dedi:</p>



<p>            Sizin hayrınızı istediğim için şu noktayı hatırlatmayı gerekli görüyorum: Birkaç gün önceki                        olayda bilginler, hükümet erkânı ve memleketin yüksek makamlarının huzurunda siz, Müslümanlarının bir   bölümünün halife olarak tanıdığı Ebu Cafer&#8217;in (İmam Cevad) fetvasını, diğerlerinin fetvasına tercih ettiniz.    Bu haber halk arasında yayıldı ve onun izleyicileri için bir delil olarak algılandı.</p>



<p>İçinde İmam Cevad&#8217;a (a.s) karşı her türlü düşmanlığı besleyen Mu&#8217;tasım, İbn Ebu Davud&#8217;un bu sözlerinden daha fazla tahrik oldu ve İmam&#8217;ı (a.s) ortadan kaldırmaya karar verdi. Nihayet uğursuz kararını gerçekleştirip, hicrî 220 yılında İmam&#8217;ı (a.s) zehirleterek şehit etti.</p>



<p>     İmam Ebu Cafer el-Cevad&#8217;ın (a.s) tertemiz cenazesi Bağdat&#8217;ta, Kureyş mezarlığındadeğerli dedesi İmam Musa b. Cafer&#8217;in mezarının yanı başında toprağa verildi. (bk. el-İrşad, Şeyh Mufid, s.307; İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.338; Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.6; Muntaha&#8217;l-Amal, c.2, s.234. İmam Cevad&#8217;ın (a.s) şehadet yılı, ayı ve gününde diğer görüşler de vardır; biz bu görüşleri zikretmedik.) Allah&#8217;ın salât-u selâmı ona ve tertemiz babalarının üzerinde olsun!</p>



<p>   Bu iki değerli İmam&#8217;ın mezarının bulunduğu yer şimdi Kazimeyn diye meşhur olup, eskiden beri Müslümanlarının ziyaretgâhıdır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Cevad&#8217;ın (a.s) Öğrencileri</h2>



<p>Masum İmamlarımız, Resul-i Ekrem (s.a.a) gibi sürekli halkın eğitim ve öğretimiyle uğraşıyorlardı; her zaman kılavuzluk etmeyi ve onların söz ve davranışları, hâl ve hareketleri, insanlarla ilişkileri ve hatta günlük yaşamlarının her bölümü kendileriyle bağlantıya geçen kişileri eğitmekteydi. Her kim dilediği zaman onların yanına gitseydi, (Ancak çoğu zaman zalim yöneticiler, halkın bu yüce insanlarla irtibata geçmesini engelliyorlardı.) onların ahlâk ve bilgilerinden yararlanabilirdi. Sorular için de bir had ve sınır söz konusu değildi; insanlar her tür sorun ve sorularını soruyor, cevap alıyorlardı.</p>



<p>     Böyle bir medresenin, peygamberler ve İmamların mektebi dışında hiçbir yerde tek örneğinin dahi olmadığı gerçeği çok açık bir şekilde ortadadır. Böyle bir mektebin özellik ve verimliliğin ne kadar göz alıcı ve çekici olduğu da açıktır. Bu nedenle Emevî ve Abbasî halifeleri, halkın bu özelliklerin farkına varmaları hâlinde ilâhî önderlere ve hak imamlara yöneleceklerini, bu durumda da gasıp hükümetlerinin tehlikeye gireceğini çok iyi biliyorlardı. Dolayısıyla ellerinden geldiği kadar insanların, İslâm&#8217;ın gerçek önderleriyle serbest bir şekilde bağlantı kurmalarını önlemeye çalışıyorlardı.</p>



<p>   Sadece İmam Muhammed Bâkır&#8217;ın (a.s) döneminde Ömer b. Abdulaziz&#8217;in biraz daha insaflı hükümet etmesi ve İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) döneminde de Emevî hükümetinin yıkılmak üzere olup Abbasî hükümetinin de daha güçlenmemiş olması nedeniyle, halk bir kaç yıl o iki değerli İmam&#8217;dan (a.s) serbest bir şekilde yararlanabildi. İşte bu nedenle İmam Sadık&#8217;ın (a.s) öğrencilerinin sayısın dört bin kişiye ulaştığı hâlde (Rical-i Şeyh Tusî, s.142 342) diğer dönemlerde bazı Ehlibeyt İmamları&#8217;nın ashap, öğrenci ve ravilerinin çok az olduğunu görmekteyiz. Örneğin, İmam Cevad&#8217;ın (a.s) ashabı, öğrencileri ve rivayet nakledenleri yaklaşık yüz on kişiyi bulmaktadır. (Rical-i Şeyh Tusî, s.397 409) Bu da İmam&#8217;ın döneminde halkın kendisiyle bağlantısının ne kadar sınırlı olduğunu göstermek için yeterlidir sanırım.</p>



<p>    Buna rağmen bu sınırlı sayıdaki kişiler arasında çok parlak çehrelere rastlamaktayız. Örnek olarak onlardan bazılarını aşağıda sunuyoruz: </p>



<h3 class="wp-block-heading">1- Ali b. Mehziyar</h3>



<p>İmam Cevad&#8217;ın (a.s) özel ashabı ve vekillerinden olmakla birlikte İmam Rıza ve İmam Hadî&#8217;nin (a.s) de ashaplarından sayılmaktadır. Çok ibadet ederdi. Uzun secdeler sonucu alnı nasır bağlamıştı. Güneş doğarken secdeye gider, bin mümin hakkında dua edip bitirmeyinceye kadar başını secdeden kaldırmaz ve Allah Teala&#8217;dan onlar hakkında kendisi için istediği şeyleri vermesini dilerdi. </p>



<p>     Ahvaz&#8217;da yaşayan Ali b. Mehziyar, otuzdan fazla kitap yazmıştır (el-Kunye ve&#8217;l-Elkab, c.1, s.424). İman ve amel konusunda onun ulaştığı yüce makamın beyanında İmam Cevad&#8217;ın (a.s) şu yazısı yeterlidir sanırız:​</p>



<p>     Bismillahirrahmanirrahim. Ey Ali! Allah sana hayırlı mükâfatlar versin, seni cennete yerleştirsin, her iki dünyada alçalmaktan korusun, ahirette de bizimle haşretsin! Ey Ali! Ben seni hayırseverlik, itaat, ihtiram, hizmet ve sana farz olan şeyleri yapmak konusunda denedim. Hiç kimseyi senin gibi bulmadığımı dersem, bu sözümün doğru olacağını umarım. Allah, seni Firdevs cennetleriyle mükâfatlandırsın. Senin sıcak, soğuk, gece ve gündüzlerdeki hizmetlerin bize saklı değildir. Allah Teala&#8217;dan, kıyamet günü herkesin toplandığı sırada seni herkesin gıpta edeceği özel rahmetine has kılmasını niyaz ediyorum. &#8220;Şüphesiz O duayı duyandır.&#8221; (el-Gaybet, Şeyh Tusî, s.225; Biharu&#8217;l-Envar, c.50, s.105)</p>



<h3 class="wp-block-heading">2- Ahmed b. Muhammed b. Ebu Nasr el-Bezentî </h3>



<p>   Küfe halkından, İmam Rıza ve İmam Cevad&#8217;ın (a.s) özel ashabındandı. Bu iki masum İmam&#8217;ın yanında özel bir yeri olan Ebu Nasr el-Bezentî birkaç kitap yazmıştır. &#8220;el-Câmi&#8221; adlı kitabı bunlardan biridir. Onun fakihliği bütün Şia uleması tarafından kabul edilmekte ve tamamen güvenilir bir kişi bilinmektedir. (Mu&#8217;cemu Ricali&#8217;l-Hadis, c.2, s.237; Rical-i Keşî, s.558) </p>



<p>​     Bu yüce kişi İmam Rıza&#8217;nın (a.s) huzuruna çıkan o diğer üç kişiden biridir ki, İmam (a.s) ona özel bir sevgi ve saygı göstermiştir. (Bu olay, elinizdeki kitabın İmam Rıza&#8217;ya (a.s) ait bölümde anlatılmıştır.)</p>



<h3 class="wp-block-heading">3- Zekeriya b. Âdem</h3>



<p>Zekeriya, Kum ahalisindendir. Kum şehrinde olan mezarı şimdi bile çok meşhurdur. İmam Rıza&#8217;nın (a.s) da yakın ashabından sayılmaktadır. İmam Cevad (a.s) onun hakkında dua etmiş, onu kendisinin sadık yarenlerinden saymıştır. (Rical-i Keşî, s.503)​    </p>



<p>    Bir defasında İmam Rıza&#8217;nın (a.s) huzuruna çıktığında, İmam (a.s) akşamın başından sabaha kadar onunla gizlice konuşmuştur. (Muntahu&#8217;l-Amal, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) Hayatı bölümü, s.85) Yine: &#8220;Yolum uzaktır, sürekli sizin huzurunuza gelemiyorum; dinimin hüküm ve öğretilerini kimden öğreneyim?&#8221; diye soran birine: &#8220;Din ve dünya konusunda güvenilir bir kişi olan Zekeriya b. Âdem&#8217;den.&#8221; şeklinde cevap vermiştir. (Rical-i Neccaşî, s.595)</p>



<h3 class="wp-block-heading">4- Muhammed b. İsmail b. Bezî&#8217;</h3>



<p>İmam Kâzım, İmam Rıza ve İmam Cevad&#8217;ın (a.s) ashabından olup Şia&#8217;ya göre güvenilir kişilerden biridir. Salih, dürüst ve ibadet ehli bir kişiydi; çeşitli kitaplar yazmış ve aynı zamanda Abbasîlerin sarayında çalışmıştır. (Rical-i Keşşî, s.254) Bu konuda İmam Rıza (a.s) ona şöyle buyurmuştur:</p>



<p>​       Allah&#8217;ın zalimlerin sarayında öyle kulları vardır ki onların vasıtasıyla delilini açığa çıkarmaktadır. Onlara şehirlerde güç vererek onlar vasıtasıyla dostlarını, velilerini zalimlerin zulmünden korur ve Müslümanların işlerini yoluna koyar. Onlar, tehlike anlarında ve kötü olaylarda müminlerin sığınaklarıdır. Şiilerimizden sıkıntısı ve ihtiyacı olanlar onlara yönelir, sıkıntı ve ihtiyaçlarının giderilmesini onlardan isterler. Allah Teala bu kişiler vasıtasıyla müminlerin zalimler karşısındaki korkusunu giderir. Onlar gerçek müminler ve Allah&#8217;ın yeryüzündeki eminleridirler. Kıyamet sahrası onların nuru ile aydınlanır. Vallahi, cennet onlar için ve onlar da cennet için yaratılmıştır. Cennet onlara mübarek olsun!</p>



<p>​İmam (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: &#8220;Sizden hanginiz isterse, bütün bu makamlara ulaşabilir.&#8221;​</p>



<p>Muhammed b. İsmail: &#8220;Canım size feda olsun! Hangi makamlara?&#8221; diye sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>   Zalimlerle birlikte olup Şiilerimizi sevindirmek suretiyle bizi sevindirmek makamına. (Yani bir kürsü ve makama kurulunca, hedefiniz müminlerden zulüm ve haksızlığı gidermek olsun.)​</p>



<p>İmam (a.s) son olarak da Abbasî sarayının vezirlerinden olan Muhammed b. İsmail&#8217;e: &#8220;Ey Muhammed! Sen de onlardan ol.&#8221; buyurdu. (Rical-i Neccaşî, s.255) </p>



<p>​  Hüseyin b. Halid şöyle diyor:​</p>



<p>       Bir grupla birlikte İmam Rıza&#8217;nın (a.s) huzurundayken, Muhammed b. İsmail b. Bezi&#8217;den söz açıldı. İmam (a.s): &#8220;Sizin aranızda onun gibi birinin olmasını istiyorum.&#8221; buyurdu. (Rical-i Neccaşî, s.255)​</p>



<p> Muhammed b. Ahmed b. Yahya şöyle diyor:​</p>



<p>    Muhammed b. Ali b. Bilal ile birlikte Muhammed b. İsmail b. Bezi&#8217;nin kabrini* ziyarete gittik. (*Onun kabri, Mekke yolu üzerinde &#8220;Feyd&#8221; denilen yerdedir. bk. Tuhfetu&#8217;l-Ahbab, Muhaddis Kummî, s.317) Muhammed b. Ali kabrin baş tarafında kıbleye doğru oturarak şöyle dedi: Bu kabrin sahibi İmam Cevad&#8217;dan (a.s) bana şöyle rivayet etti: &#8220;Kim mümin kardeşinin kabrini ziyaret ederek kabrin yanında kıbleye doğru oturup elini mezara bırakarak yedi defa Kadir Suresi&#8217;ni okursa, kıyamet gününün büyük figanından, dehşet ve korkusundan güvende olacaktır.&#8221; (Rical-i Keşşî, s.564)​ </p>



<p>Muhammed b. İsmail b. Bezi diyor ki:​ İmam Cevad&#8217;dan (a.s), gömleklerinden birini kendime kefen yapmam için bana göndermesini rica ettim. Bunun üzerine İmam bana bir gömlek gönderdi ve onun düğmelerini almamı emretti. (Rical-i Keşşî, s.245 ve 564)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Cevad&#8217;dan (a.s) Veciz Sözler</h2>



<p>​Masum İmamlar&#8217;ın bilgi güneşinin bir ışını olan sözleri, Allah kulları için apaçık ve güvenilir bir kılavuz sayılmaktadır. Çünkü o yüce kişiler her türlü hata, sapma ve yanlış düşünceden masumdurlar. Onların kılavuzlukları sadece bir boyuta yönelik değil, insanın tüm varlık boyutlarını kapsamaktadır. Yine belli bir kitleye de has değil, bütün kesimleri insanî kemale doğru yönlendirmekte, bütün aşamalarda fıtratları uyandırmaktadır.​</p>



<p>    Şimdi dokuzuncu önder İmam Ebu Cafer Muhammed b. Ali el-Cevad&#8217;ın (a.s) buyruklarından bazı örnekler nakledelim. Ümidimiz, bu buyrukların bize de yararlı olup ışık tutmasıdır:​ </p>



<p>1- Kim Allah&#8217;a dayanarak insanlara ihtiyaç elini uzatmazsa, insanlar ona ihtiyaç duyar ve kim de Allah&#8217;tan çekinir ve takvalı olursa, halk onu sever. (Nuru&#8217;l-Ebsar, s.180)​</p>



<p>2- İnsanın kemali, akıllı oluşundadır. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.290)​</p>



<p>3- Yiğitliğin kemali, insanın hiç kimseye kendisi için hoşlanmadığı bir şekilde davranmamasıdır. (Nuru&#8217;l-Ebsar, s.180)​</p>



<p>4- Vakti gelmeyen işi yapmayın, aksi durumda pişman olursunuz; uzun arzulara kapılmayın; çünkü bu iş kalbin katılaşmasına neden olur. Zayıflarınıza merhamet edin ve onlara merhamet etmekle Allah&#8217;ın merhametini isteyin. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.292)​</p>



<p>5- Kötü bir işi iyi sayan kimse, o işe ortak olur. (Nuru&#8217;l-Ebsar, s.180)</p>



<p>​6- Zulmü işleyen, zulme yardım eden ve zalimin zulmüne rıza gösteren, (o zulmün günahında) ortaktırlar. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.291)​</p>



<p>7- Mümin kardeşine gizli bir yerde öğüt veren onu süslemiş olur, ona açıkta ve başkalarının yanında öğüt veren ise onun (toplumsal çehresini) kötülemiş olur. (Nuru&#8217;l-Ebsar, s.180)​</p>



<p>8- Kalple Allah&#8217;a yönelmek, uzuvları amele zorlamaktan daha etkilidir. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.289)</p>



<p>​9- Zalime adaletin uygulanacağı gün, onun için mazlumun zulme uğradığı günden daha zordur. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.291)​</p>



<p>10- (Kıyamet günü) Müslüman&#8217;ın amel defterinin başyazısı, güzel ahlâktır. (Nuru&#8217;l-Ebsar, s.180)​</p>



<p>11- Üç şey insanı Allah&#8217;ın rızasına götürür: Allah&#8217;tan çok bağışlanma dilemek, insanlara yumuşak davranmak ve çok sadaka vermek. Her kimde de şu üç haslet olursa, pişmanlık duymaz: İşlerde acele etmemek, işlerde başkalarına danışmak ve -danıştıktan sonra- bir işi yapmaya karar verdikten sonra Allah&#8217;a tevekkül etmek. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.291)​</p>



<p>12- Fasıktan bir şey umanın en küçük cezası, umduğu şeyden mahrum olmasıdır. (Nuru&#8217;l-Ebsar, s.181)​</p>



<p>13- Allah&#8217;tan başkasından bir şey umanı Allah o kişiye bırakır. Bilgisi olmadan bir işi yapan kimsenin bozdukları düzelttiklerinden daha çok olur. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.289)​</p>



<p>14- İyilik yapanların iyilik yapmaya ihtiyaçları, iyilik yapılanlardan daha fazladır. Çünkü iyilik onların mükâfat kazanmasına, kıvanç duymasına ve halk arasında güzel anılmalarına neden olur. Dolayısıyla bir kişi bir iyilik yaptığı zaman, herkesten önce kendisine iyilik yapmış olur. (Nuru&#8217;l-Ebsar, s.180)</p>



<p>​15- İffet, fakirliğin; şükür, zenginliğin; sabır, belanın; tevazu, soyluluğun; fesahat, sözün; kaydetmek, rivayetin; insanlara kanat açmak, ilmin; edep, aklın; güler yüzlülük, bağışın; minnet etmemek ve başa kakmamak, iyiliğin; huşu namazın ve boş işleri terk etmek de, takvanın ziynetidir. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.291)​</p>



<p>16- Kim Allah&#8217;a güvenir ve ona tevekkül ederse, Allah onu bütün kötülüklerden kurtarır ve bütün düşmanlardan korur. (Nuru&#8217;l-Ebsar, s.181)​</p>



<p>17- Din, izzet; ilim, servet ve susmak, nurdur. Hiçbir şey bidat gibi dini yok etmez. Hiçbir şey tamah gibi kişileri bozmaz. İyi ve liyakatli yönetici vasıtasıyla insanlar ıslah olur ve Allah&#8217;a dua ile belalar giderilir. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.290)</p>



<p>​18- Bir musibet karşısında sabretmek, insanla alay etmek isteyen düşman için musibettir. (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.180)</p>



<p>​19- Bakıcısı Allah olan bir kişi hiç zayi olur mu ve Allah tarafından takip edilen bir kişi kurtulabilir mi?! (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.289)​</p>



<p>20- Kısa bir cümlede kendisine kapsamlı bir nasihatte bulunmasını isteyen kişiye şöyle buyurdu:​</p>



<p>        Kendini dünyada rezil edecek ve ahirette azaba uğratacak işlerden koru. (İhkaku&#8217;l-Hak, c.12, s.439, Vesiletu&#8217;l-Mal&#8217;dan naklen. Yine el-Fusulu&#8217;l-Muhimme ve Nuru&#8217;l-Ebsar kitaplarından naklettiğimiz 19 rivayet, İhkaku&#8217;l-Hak kitabında, c.12, s.428-439&#8217;da bu iki kitaptan naklen kaydedilmiştir.)</p>



<p></p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/muhammed-el-taki/">İmam Muhammed el-Taki (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://imammehdiyarenleri.org/muhammed-el-taki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Rıza (a.s)</title>
		<link>https://imammehdiyarenleri.org/imam-riza/</link>
					<comments>https://imammehdiyarenleri.org/imam-riza/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fatime-i Zehra Ateş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Dec 2021 15:44:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehlibeyt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://imammehdiyarenleri.org/?p=168</guid>

					<description><![CDATA[<p>Doğumu Hicrî 147 yılında zilkade ayının 11&#8217;inde Medine&#8217;de, İmam Musa b. Cafer&#8217;in (a.s) evinde babasından sonra iman, ilim ve imamet sahnesinin tarihini yaratan bir çocuk geldi. (Usul-u Kâfi, c.1, s.486,&#8230; </p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/imam-riza/">İmam Rıza (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2 class="wp-block-heading">Doğumu</h2>



<p>Hicrî 147 yılında zilkade ayının 11&#8217;inde Medine&#8217;de, İmam Musa b. Cafer&#8217;in (a.s) evinde babasından sonra iman, ilim ve imamet sahnesinin tarihini yaratan bir çocuk geldi. (Usul-u Kâfi, c.1, s.486, İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.302; el-İrşad, Şeyh Mufid, s.285; Kamusu&#8217;r-Rical, c.11, s.31) &#8220;Rıza&#8221; lakabıyla meşhur olacak olan bu çocuğa &#8220;Ali&#8221; ismini verdiler.</p>



<p>Değerli annesi Necme (Necme Hatun&#8217;un diğer ismi de Tuktem&#8217;dir); akıl, iman, takvada zamanının en seçkin kadınlarındandı. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.302) </p>



<p>   Esasen tertemiz imamlarımızın hepsi, en üstün babaların soyundan olup tertemiz, faziletli ve üstün kadınların kucağında büyümüşlerdir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Rıza&#8217;nın (a.s) İmameti</h2>



<p>İmam Rıza (a.s) hicrî 183 yılında, İmam Musa Kâzım (a.s) Harun&#8217;un zindanında şehadetinden sonra 35 yaşında ilahî İmamet makamına ulaşıp ümmetin önderlik sorumluluğunu üzerine aldı.</p>



<p>   İmam Rıza (a.s)&#8217;da diğer Ehlibeyt İmamları (a.s) gibi Resulullah (s.a.a) tarafından İmam olarak tayin edilmiş ve babası İmam Kâzım (a.s) tarafından tanıtılmıştır.</p>



<p>   İmam Musa Kâzım (a.s) tutuklanıp zindana atılmadan önce sekizinci İmamın ve kendisinde sonra yeryüzünde Allah&#8217;ın hüccetinin kim olduğunu belirtmiş, böylece izleyicilerinin ve hak peşinde olanları karanlıkta kalmamalarını, hak ve hakikatten sapmamalarını sağlamıştır.</p>



<p>   Mahzumî bu konuda şöyle diyor: İmam Musa b. Cafer (a.s) bizi yanına çağırtarak: &#8220;Sizi neden çağırttığımı biliyor musunuz?&#8221; buyurdu.</p>



<p>   Biz: &#8220;Hayır!&#8221; dedik.</p>



<p>   İmam (a.s): &#8220;Sizin, (İmam Rıza&#8217;ya -a.s- işaret ederek) bu oğlumun benim vasim ve halifem olduğuna tanık olmanızı istedim&#8230;&#8221; buyurdu. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.304) </p>



<p>   Yezid b. Sulayt ise şöyle diyor: Umre yapmak için Mekke&#8217;ye gitmiştik. Yolda İmam Kâzım&#8217;la (a.s) karşılaştık; İmam&#8217;a: &#8220;Burayı tanıyor musunuz?&#8221; diye sorduk.</p>



<p>   İmam: &#8220;Evet!&#8221; buyurdu, &#8220;Sen de tanıyor musun?&#8221;</p>



<p>Ben: &#8220;Evet&#8221; dedim, &#8220;Babamla birlikte sizinle ve sizin babanız İmam Cafer Sadık&#8217;la (a.s) burada görüşmüştük. O sırada diğer kardeşleriniz de vardı yanınızda. Babam İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s) şöyle arz etti: &#8220;Anam-babam size feda olsun; siz hepiniz bizim tertemiz imamlarımızsınız; hiç kimse ölümden kaçamaz. Bana bir şey söyleyin ki, sapmamaları için diğerlerine anlatayım.&#8221;</p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu:</p>



<p>    Ey Ebu Ümare! Bunlar benim oğullarımdır, (size işaret ederek) büyükleri ise budur. O; ilim, anlayış ve bağış sahibidir; İnsanların ihtiyaç duyduğu şeyler hakkında yeterli ilim ve bilgisi var ve yine insanların ihtilaf ettikleri din ve dünya işlerini bilmektedir; güzel ahlâka sahiptir. O, Allah&#8217;ın kapılarından bir kapıdır&#8230;</p>



<p>Sonra İmam Musa Kâzım&#8217;a (a.s) şöyle arz ettim: &#8220;Anam-babam size feda olsun; siz de babanız gibi beni bu konuda bilgilendirin. (kendinizden sonraki İmamı tanıtın.)&#8221;</p>



<p>    İmam (a.s), İmametin ilâhî bir makam olduğunu ve Allah tarafından seçilmesi gerektiğni açıkladıktan sonra şöyle buyurdu:</p>



<p>Benden sonra İmamet, Ali b. Ebu Talib ve Ali b. Hüseyin&#8217;le aynı ismi taşıyan oğlum Ali&#8217;ye geçecek.</p>



<p>  O dönemde İslâm toplumuna büyük bir baskı ortamı hâkimdi İşte bu nedenle İmam Kâzım (a.s) buyruğunun sonunda Yezid b. Suleyt&#8217;e şöyle diyor:</p>



<p>&#8220;Ey Yezid! bu söylediklerim, yanında bir emanet olarak kalsın. Bunu, samimiyetlerine emin olmadığın kimselerin yanında anlatma.</p>



<p>Yezid b. Suleyt diyor ki: İmam Musa b. Cafer&#8217;in (a.s) şehadetinden sonra İmam Rıza&#8217;nın (a.s) huzuruna çıktım. Daha ben bir şey söylemeden, İmam: &#8220;Ey Yezid! Bizimle umreye geliyor musun?&#8221; buyurdu.</p>



<p>Ben: &#8220;Anam-babam size feda olsun! Siz bilirsiniz; fakat yol harçlığım yok.&#8221; dedim.</p>



<p>İmam (a.s): &#8220;Yol masraflarını ben karşılayacağım.&#8221; buyurdu. </p>



<p>Böylece İmam (a.s) ile birlikte Mekke&#8217;ye doğru hareket ettik. İmam Sadık ve İmam Kâzım&#8217;la (a.s) buluştuğumuz yere vardığımızda, İmam Musa b. Cafer&#8217;le (a.s) görüşmemizi ve ondan duyduklarımı anlattım kendisine. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Vera, s.305; Usul-u Kâfi, c.1, s.316)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Rıza&#8217;nın (a.s) Ahlâkı</h2>



<p>Tertemiz kılınan İmamlarımız, halk arasında ve halkla birlikte yaşıyor, hâl ve hareketleriyle halka yaşam, temizlik ve fazilet dersi veriyordu. Onlar diğerleri için olgu ve örnektiler. Sahip oldukları yüce imamet makamı, onları diğer insanlardan ayırmakta, yeryüzünde Allah&#8217;ın seçkin kulları ve hüccetleri olmalarını sağlamaktaydı. Buna rağmen, toplumda kendilerine bir ayrıcalık tanımaz, halktan ayrılmaz, dokunulmazlık, zorba ve zalim kişiler gibi kendileri için özel bir alan oluşturmaz, hiçbir zaman halkı küçük görmez ve köleliğe sürüklemezlerdi.</p>



<ul class="wp-block-list">
<li>İbrahim b. Abbas şöyle diyor: Hiçbir zaman İmam Rıza&#8217;nın (a.s) konuşurken birine haksızlık ettiğini, sözünü kestiğini görmedim. İhtiyacını giderebileceği hiçbir fakiri boş çevirmedi; başkalarının yanında ayaklarını uzatmazdı, hizmetçilerinden hiçbirine kötü söz söylemezdi. Kahkahayla gülmez, sadece tebessüm ederdi. Yemek için sofra açılınca tüm ev halkını, hatta kapıcı ve seyisi de kendi sofrasına oturtur, birlikte yemek yerlerdi. Gecenin büyük bir kısmını uyanık geçirir ve çok az uyurdu. Bazı geceler uyanık kalır, ibadetle sabahlardı. Çok oruç tutar, özellikle her ayın üç gününün orucunu hiç kaçırmazdı. (Galiba maksat her ayın ilk ve son perşembe ile orta çarşambasıdır. Ehlibeyt İmamları (a.s): &#8220;Ramazan ayı dışında, her ayın bu üç gününde oruç tutan kimse, bütün yıl boyunca oruç tutmuş gibi olur.&#8221; buyurmuşlardır) Çok hayır işler, gizlice infak ederdi; daha çok gecenin karanlığında fakirlere gizli olarak yardım ederdi. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Vera, s.314)</li>



<li>Muhammed b. Ebu İbad şöyle diyor: &#8220;İmam (a.s), yazın hasırda ve kışın da kilimde otururdu. -evde giydiği- elbisesi kaba ve sertti; fakat umumî toplantılara katıldığı zaman -normal ve güzel elbiseler giyer- süslenirdi.&#8221; (İ&#8217;lamu&#8217;l-Vera, s.315)</li>



<li>Bir akşam İmam&#8217;ın (a.s) misafiri vardı. Sohbet esnasında lambada bir sorun oldu. İmam&#8217;ın (a.s) misafiri lambanın sorununu gidermek için elini uzattıysa da, İmam (a.s) bırakmadı ve bu işi kendisi yaparak şöyle buyurdu: &#8220;Biz misafirlerimizi çalıştırmayız.&#8221; (Usul-u Kâfî, c.6, s.283) </li>



<li>Bir defasında İmam&#8217;ı (a.s) tanımayan bir kişi hamamda İmam&#8217;dan (a.s) kendisini keselemesini istedi. İmam (a.s) kabul ederek adamı keselemeye başladı. Orada olan diğer kişiler İmam&#8217;ı (a.s) adama tanıtınca, adam mahcup olup özür diledi; fakat İmam (a.s) onun özür dilemesini önemsemeden  keselemeye devam ediyor ve &#8220;önemi yok.&#8221; diyerek adama teselli veriyordu. (Menakıb, c.4, s.362) </li>



<li>Adamın biri İmam&#8217;a (a.s): &#8220;Vallahi babalarının fazilet ve üstünlüğü bakımından yeryüzünde hiç kimse size ulaşamaz.&#8221; diye arz etti. <br> İmam (a.s): &#8220;Onlara üstünlük kazandıran takvaları ve onları saygın kılan şey ise, Allah&#8217;a itaatleridir.&#8221; buyurdu. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.174)</li>



<li>Belh ahalisinden bir kişi şöyle diyor: Horasan yolculuğunda İmam Rıza (a.s) ile birlikteydim. İmam (a.s) bir gün sofrasını açarak kendisiyle birlikte yemek yemeleri için bütün hizmetçileri, köleleri, zencileri sofrasına oturtmuştu. Ben İmam&#8217;a (a.s): &#8220;Sana feda olayım! Bunların başka sofrada oturmaları daha uygun olmaz mı?&#8221; diye arz ettim. Fakat İmam (a.s): &#8220;Sus; herkesin Allah&#8217;ı bir, anne ve babası birdir; mükâfat ise amellerledir.&#8221; buyurdu (Usul-u Kâfî, c.8, s.330) </li>



<li>İmam&#8217;ın hizmetçisi Yasir şöyle diyor: İmam Rıza (a.s) bize: &#8220;Yemek yediğiniz bir sırada sizin başınızın üzerinde dursam bile -sizinle bir işim olsa- yemeğiniz bitinceye kadar kalkmayın.&#8221; buyurmuşu. İşte bu nedenle çoğu zaman İmam (a.s) bizi çağırdığında, &#8220;Yemek yiyorlar.&#8221; dendiğinde, İmam (a.s) da: &#8220;bırakın yemeklerini bitirsinler.&#8221; buyururdu. (Usul-u Kâfî, c.6, s.298) </li>



<li>Bir defasında yabancı biri İmam&#8217;ın (a.s) huzuruna çıkarak selâm verdi ve şöyle dedi: &#8220;Ben sizin, babalarınızın ve dedelerinizin dostlarındanım; hac yolculuğundan döndüm; yol harçlığım tükendi. Mümkünse memleketime gidebilmem için bana bir miktar para verin; memleketime ulaşınca sizden taraf fakirlere o miktarda sadaka veririm. Ben fakir biri değilim, ancak yolculukta muhtaç duruma düştüm.&#8221; İmam (a.s) yerinden kalkıp bir odaya giderek iki yüz dinar getirdi; elini kapının üzerinden o adama uzatarak ona hitaben şöyle buyurdu: Bu iki yüz dinarı al, kendine yol harçlığı yap ve onunla teberrük edin. Bu parayı benden taraf fakirlere sadaka vermen de gerekmez. Adam dinarı alıp gittikten sonra İmam O odadan dışarı çıkarak gelip yerine oturdu. Oradakiler: &#8220;Neden dinarları verirken adamın sizi görmesini istemediniz?&#8221; diye sorduklarında, İmam (a.s): &#8220;Onun yüzünde beliren isteme mahcubiyetini görmemek için&#8230;&#8221; buyurdu. (Menakıb, c.4, s.360) Masum Ehlibeyt İmamları (a.s) izleyicilerini terbiye ve onlara kılavuzluk etme konusunda sadece sözle yetinmiyor, onların amel ve hareketlerine de ciddi bir şekilde hareket ediyor, yaşamlarındaki hatalarını onlara hatırlatıyorlar; böylece hem onların doğru yola gelmelerini, hem de gelecekte diğer insanların ders almalarını sağlıyorlardı.</li>



<li>İmam Rıza&#8217;nın (a.s) ashabından olan Süleyman Caferî şöyle diyor: </li>
</ul>



<p>   Bazı işler için İmam&#8217;ın (a.s) huzurundaydık. İşimiz bittikten sonra İmam&#8217;ın (a.s) huzurundan ayrılıp gitmek isteyince, İmam (a.s): &#8220;Bu gece bizde kalın.&#8221; buyurdu. Biz de İmam&#8217;la (a.s) birlikte evine gittik. Akşamdı; İmam&#8217;ın (a.s) hizmetçileri duvar örüyorlardı. İmam onların arasındaki bir yabancıyı görünce: &#8220;Bu kimdir?&#8221; diye sordu.</p>



<p>  Hizmetçiler: &#8220;Bize yardım etmek için gelmiş; işi karşılığında ona bir ücret vereceğiz.&#8221; dediler.</p>



<p>  İmam (a.s): &#8220;Ücretini belirlediniz mi?&#8221; diye sordu.</p>



<p>  Hizmetçiler: &#8220;Hayır.&#8221; dediler &#8220;Ne versek kabul edecek.&#8221;</p>



<p>  Bu söz üzerine İmam (a.s) öfkelendi. Ben İmam&#8217;a (a.s): &#8220;Sana feda olayım, kendinizi üzmeyin.&#8221; diye arz ettim.</p>



<p>İmam (a.s) Şöyle buyurdu: </p>



<p>   Ben defalarca bunlara birinin ücretini belirlemeden, aranızda anlaşmadan getirip çalıştırmayın, dedim. Anlaşma yapmadan ve ücreti belirtilmeden çalışan bir kişiye ücretinin üç misli fazla da verseniz yine az verdiğinizi düşünecek; fakat anlaştıktan sonra anlaştığınız miktarı verirseniz, anlaşmaya uyduğunuz için sevinir. Bu durumda belirttiğiniz miktardan biraz fazla verecek olursanız, az bile olsa fazla verdiğinizi düşünür ve teşekkür eder. (Usul-u Kâfî, c.5, s.228) </p>



<ul class="wp-block-list">
<li>İmam Rıza&#8217;nın (a.s) ashabının ileri gelenlerinden olan Ahmed b. Muhammed b. Ebu Nasr el-Bezentî şöyle nakleder:</li>
</ul>



<p> İmam&#8217;ın (a.s) ashabından üç kişiyle birlikte huzuruna çıkıp bir süre yanına oturduk. Dönmek istediğimiz zaman İmam (a.s) bana: &#8220;Ey Ahmed! Sen otur.&#8221; buyurdu.</p>



<p>    Yanımdaki adamlar gittiler; Ben İmam&#8217;ın (a.s) huzurunda kaldım. İmam&#8217;a (a.s) birtakım sorular sordum, o da cevap verdi. Böylece gecenin bir bölümü geçti. Kalkıp gitmek isteyince İmam (a.s): &#8220;Gidiyor musun, yoksa bizim yanımızda kalacak mısın?&#8221; buyurdu. </p>



<p>   Ben: &#8220;Siz nasıl buyurursanız öyle yapacağım; kal derseniz kalırım, git derseniz kalkıp giderim.&#8221; dedim.</p>



<p>   İmam (a.s), bir çarşafa işaret ederek: &#8220;Kal, bu da yatağın.&#8221; diye buyurdu.</p>



<p>  Sonra da kalkarak kendi odasına gitti. Ben sevincimden secdeye kapanarak şöyle dedim: &#8220;Allah&#8217;ın hücceti ve Peygamberlerin ilimlerinin mirasçısı huzuruna vardığımız birkaç kişi içinden bana bu kadar ilgi gösterdi; bundan dolayı Allah&#8217;a şükürler olsun!&#8221; </p>



<p>    Daha secdeden kalkmadan İmam&#8217;ın (a.s) benim bulunduğum odaya döndüğünü fark ederek ayağa kalktım. İmam (a.s) benim elimi sıkarak şöyle buyurdu: </p>



<p>Ey Ahmed! Emirü&#8217;l-Müminin Ali (a.s) -özel ashabından olan- Sa&#8217;saa b. Suhan&#8217;ın ziyaretine gitti. Ayrılmak için ayağa kalkınca, şöyle buyurdu: &#8220;Ey Sa&#8217;saa! Senin ziyaretine geldiğim için kardeşlerine karşı övünme. (Seni ziyaret etmem onlara karşı üstünlük taslamana neden olmasın) Allah&#8217;tan kork ve takvalı ol. Allah için mütevazi ve alçakgönüllü ol; böyle yapacak olursan Allah seni yükseltecektir.&#8221; (Mu&#8217;cemu&#8217;r-Ricali&#8217;l-Hadis, c.2, s.237, s.588) </p>



<p>İmam (a.s) bu hareket ve buyruğuyla, hiçbir şeyin kendini yetiştirme, nefsini eğitme ve salih amelin yerini dolduramayacağını ve hiçbir özellikle kibirlenmemek gerektiğini, hatta, İmam&#8217;a (a.s) yakınlık, lütuf ve inayeti bile başkalarına karşı övünme, gururlanma ve üstünlük taslama vesilesi olmaması gerektiğini vurgulamaktadır.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam&#8217;ın Hilafet Sistemine Karşı Tutumu</h2>



<p>   İmam Ali b. Musa er-Rıza&#8217;nın (a.s) imameti Harun Reşid ve onun iki oğlu Emin ve Memun&#8217;un hilafeti dönemine rastlamaktadır. Bunun on yılı Harun&#8217;un hilafetinin sonlarında, beş yılı Emin&#8217;in hilafetinde ve beş yılı da Memun&#8217;un hilafeti dönemindedir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Harun Dönemi</h3>



<p>İmam Rıza (a.s), İmam Kâzım&#8217;ın (a.s) şehadetinden sonra imamet ve davetini açıkça ilan etmiş ve korkmadan ümmete önderlik etmiştir. Harun&#8217;un döneminde toplumun siyasî ortamı öyle bozuktu ki İmam&#8217;ın (a.s) en samimî bazı ashabı bile bu açıklık ve korkusuzluğundan dolayı ona bir zarar gelmesinden endişe ediyordu.</p>



<p>    Safvan b. Yahya şöyle diyor: </p>



<p>   İmam Rıza (a.s) babasının şehadetinden sonra öyle şeyler buyurdu ki, biz canının tehlikeye girmesinden endişelenerek: &#8220;Çok önemli bir konuyu açığa vurdunuz; biz bu tağutun -Harun- size bir zarar vermesinden korkuyoruz.&#8221; dedik.</p>



<p>Fakat İmam (a.s): &#8220;İstediği kadar uğraşsın; bana bir zarar veremez.&#8221; buyurdu. (Usulu Kâfî, c.1, s.487)</p>



<p>Muhammed b. Sinan şöyle diyor:</p>



<p>Harun&#8217;un hilafeti döneminde İmam Rıza&#8217;ya (a.s): Harun&#8217;un kılıcından kan damladığı hâlde siz herkese bu işinizi (imametinizi) ilan edip babanızın yerine oturdunuz!&#8221; diye arz ettim.</p>



<p>İmam (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>   Beni bu konuda pervasızlaştıran Resulullah&#8217;tır (s.a.a); &#8220;Ebu Cehil başımdan bir kıl dahi koparabilirse, ben peygamber değilim!&#8221; buyurmuştur. Ben de, Harun başımdan bir kıl koparabilirse İmam değilim, diyorum.&#8221; (Usul-u Kâfî, c.8, s.257) </p>



<p>Nihayet İmam&#8217;ın (a.s) buyurduğu gibi de oldu. Çünkü Harun hiçbir zaman İmam&#8217;a (a.s) zarar verme fırsatını bulamadı. İran&#8217;ın doğusunda karışıklıklar meydana gelince, bizzat ordusuyla birlikte Horasan&#8217;a gitmek zorunda kaldı ve yolda hastalanarak hicrî 193 yılında Tus&#8217;ta öldü ve böylece İslâm ve Müslümanlar onun şerrinden ve alçak varlığından kurtuldular. </p>



<h3 class="wp-block-heading">Emin Dönemi</h3>



<p>Harun&#8217;dan sonra hilafet konusunda Emin ile Memun arasında büyük bir ihtilaf çıktı. Harun kendisinden sonra Emin&#8217;i halife olarak tayin etmiş, ondan sonra da Memun&#8217;un halife olacağına ve yine Emin&#8217;in hilafeti döneminde Horasan eyaleti yönetiminin tamamen Memun&#8217;un elinde olacağına dair kendisinden taahhüt almıştı. Fakat Emin hicrî 194 yılında kardeşi Memun&#8217;u veliahtlıktan azlederek yerine oğlu Musa&#8217;yı veliaht tayin etti. (Tarih-i İbn-i Esir, c.6, s.227) Nihayet Emin&#8217;le Memun arasında çıkan kanlı çarpışmalardan sonra Emin hicrî 194 yılında öldürüldü ve hilafete Memun geçti.</p>



<p>   İmam Rıza (a.s) bu süre içerisinde hilafet sarayının çatışmalarından ve birbiriyle uğraşmalarından yararlanarak rahat bir şekilde izleyicilerini bilinçlendirip, onların eğitim ve öğretimiyle ilgilendi. </p>



<h3 class="wp-block-heading">Memun Dönemi</h3>



<p>Memun, Abbasî halifelerinin en bilgini ve en kurnazı idi. Eğitim görmüştü; fıkıh ve diğer ilimler hakkında bilgi sahibiydi. hatta âlimlerle tartışmaya girer, münazara ederdi. Elbette zamanın ilimlerinden haberdar olması, onun insanlık dışı siyasetlerini daha ileri götürmesine sebep olmuştu. Dine ve İslâm&#8217;a bağlı bir kişi değildi asla; ayyaşlık, fısk-u fücur ve diğer çirkin amellerde önceki halifelerden eksik kalır bir yanı yoktu. Geçmiş halifelerden onu ayıran tek fark; fazla ihtiyatlı davranması, gösteriş ve riyakârlıkla da halkı daha fazla aldatmasıydı. Hükümetinin temellerini sağlamlaştırmak için fakihlerle de oturur kalkar, dinî konular üzerinde bahsederdi.</p>



<p>Memun&#8217;un, Kadı Yahya b. Eksem gibi zalim, rezil ve iğrenç bir kişi ile samimî olması, oturup kalkması; onun ne denli dinsiz, fasık, rezil biri olduğunun en güzel kanıtıdır. Yahya b. Eksem, toplumda kalemin yazmaktan bile utandığı çirkin amelleri işlemekle meşhurdu. Memun&#8217;un kurmuş olduğu samimiyet öyle bir hadde ulaştı ki, bu adam onun &#8220;cami, hamam ve gülistan arkadaşları&#8221; arasına girmişti. Bundan daha kötüsü ise, onu İslâm ümmetinin &#8220;baş kadılığı&#8221;na atayıp devlet işlerinde de onunla meşveret etmesi ve görüş alışverişinde bulunmasıydı! (bk. Memun&#8217;un hilafeti ve Yahya b. Eksem&#8217;in tarihini anlatan tarih kitapları. Murucu&#8217;z-Zeheb, Mes&#8217;udî ve Tarih-u İbn Hallikan kitaplarını bunlardan sayabiliriz.) </p>



<p>   Memun döneminde ilim ve bilgi görünüşte yayılıyor ve ulema hilafet merkezine davet ediliyordu. Memun&#8217;un ulema ve bilginleri teşvik etmesi, ilim sahiplerinin ona doğru yönelmesine neden oluyordu. Ders, sohbet ve tartışma toplantıları düzenleniyordu. Zira o dönemde ilmî müzakereler canlı bir pazara sahipti.</p>



<p>Ayrıca Memun bazı işlerle İmam&#8217;a (a.s) ve taraftarlarına kendini iyi gösterip sevdirmeye çalışıyordu. Örneğin, Hz. Ali&#8217;nin (a.s), Resulullah&#8217;ın (s.a.a) halifesi olmaya diğerlerinden daha lâyık olduğunu söyler; Muaviye&#8217;ye açıkça lanet ederdi. Hz. Fatıma&#8217;dan (s.a) gasp edilen Fedek arazisini Alevîlere (Hz. Ali&#8217;nin soyundan gelenlere) iade etmiş ve ahirde Alevîlere eğilim ve sevgi göstermekteydi. (el-İmam&#8217;r-Rıza, Muhammed Cevad Fazlullah, s.91, Suyutî&#8217;nin Tarih-i Hulefas&#8217;ından naklen, s.284-308)</p>



<p>   Esasen Memun, Harun&#8217;un davranış ve cinayetlerinin halk üzerindeki olumsuz ve kötü etkisini dikkate alarak hilafet merkebine binebilmek ve orada kalabilmek için öncelikle halkı razı etmek, inkılâp ve ayaklanma etkenlerini yok etmek istiyordu. İşte bu nedenle, mevcut durum; onun eksiklik ve hoşnutsuzlukları giderip işleri düzeltmeye çalıştığını ve diğer halifelerle farklı olduğunu göstermesini gerektiriyordu.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Rıza&#8217;nın (a.s) Veliahtlığı</h2>



<p>Tertemiz Ehlibeyt İmamları (Allah&#8217;ın selâmı üzerlerine olsun) kendilerine has kılınan imamet ve masumiyet makamı ve ilahî bir bağış ve imametin gereği olan ilim ve hikmet sebebiyle, yine Allah Teala&#8217;nın özel teyit ve onayı ile kendi asırlarının zaruret ve özelliklerinin herkesten daha çok bilincinde olup, her dönemde önderlik metodunu herkesten iyi biliyorlardı. Bu gerçek, hakiki ve saptırılmamış İslâm dinine inanan, imamın Allah Teala&#8217;nın emri ve Allah Resulü&#8217;nün (s.a.a) buyruğu ile tayin edildiğini kabul edenler için apaçık ve inkâr edilmez bir şeydir.</p>



<p>Ehlibeyt İmamları&#8217;nın tarihi, o yüce zatların ilim ve ilahî görüşlerini ortaya koyan olaylarla doludur. İmamlar, toplum ve kendi asırlarının tüm boyutlarıyla ilgili bu derin bilinçleri nedeniyle ve yine varlık âleminin gerçeklerini bilip onlarda haberdar olmaları ve kıyamete kadar vuku bulacak olayları bilmeleri sebebiyle, ince davranışlarıyla kendi asırlarının olaylarına karşı ve ilâhî hedefleri ilerletmek için en dakik metotlardan yararlanıyorlardı. </p>



<p>Sekizinci önder İmam Ali b. Musa er-Rıza (a.s), Abbasîlerin yüz karası hilafetlerinin zirvede olduğu bir dönemde yaşıyordu. Çünkü Abbasîler silsilesinin Harun ve Memun&#8217;dan daha büyük padişahları yoktur. Diğer taraftan Abbasoğulları&#8217;nın Ehlibeyt İmamları&#8217;na karşı, özellikle İmam Rıza&#8217;nın (a.s) döneminden itibaren başlayıp devam eden siyasetleri, nifak ve gösteriş ile birlikte hile ile dolu bir siyasetti. Onlar, imamet ailesinin kanına susamış olmalarına rağmen Ali taraftarlarının ayaklanmasından güvende kalmak ve Şiîlerle İranlıların gönlünü elde etmek için Alevîlerle (Emirü&#8217;l-Müminin Ali&#8217;nin evlatlarıyla) çok samimî bir ilişkileri olduğunu aksetmeye ve böylece kendi meşruiyetlerini temin etmeye çalışıyorlardı. Bu hilekâr siyasetin, Memun&#8217;un hükümetini döneminde zirveye ulaştığını görmekteyiz.</p>



<p>İmam Rıza (a.s), Memun&#8217;un bu aldatıcı hareketi karşısında zekice bir davranışla hem Memun&#8217;un isteğine ulaşmasını engelleyecek, hem de geniş İslâm beldelerinin hakka yaklaşmalarını, İslâmın gerçek hilafetinin Allah ve Resulü (s.a.a) tarafından sadece Ehlibeyt İmamları&#8217;na bırakıldığını ve bu makama onlardan başka kimsenin layık olmadığını anlamalarını sağlayacak bir metot izledi. </p>



<p>   Diğer Ehlibeyt İmamları&#8217;nın tarihlerini anlatırken söylediğimiz gibi, Emevî ve Abbasî halifeleri genellikle Ehlibeyt İmamları&#8217;nı (a.s) gözaltında tutup insanların onlarla bağlantıya geçmesini engelliyor, böylece onların tanınıp bilinmesini önlemeye çalışıyorlardı. Dolayısıyla Ehlibeyt İmamları&#8217;ndan biri, kendi beldesinde meşhur olup dillere destan olur olmaz hemen zehirletilerek öldürülüyordu.</p>



<p>İmam&#8217;ın (a.s) zorla veliahtlığı kabul etmesi, onu kabul etmemek hükmünde olan bir takım şartlar içermekteydi. Ancak bu olayın uzak ve yakın İslâm beldelerinde herkes tarafından bilinmesi; yine Memun&#8217;un, İmam&#8217;ın (a.s) ümmetin önderi ve hilafete daha lâyık olduğunu itiraf ettiği, İmam&#8217;dan (a.s) hilafeti kabul etmesini istemesine rağmen İmam&#8217;ın (a.s) kabul etmediği ve Memun&#8217;un ısrarı sonucu birtakım şartlarla veliahtlığı kabul ettiği şeklinde halkın arasında yayılması, İmam&#8217;ın (a.s) metodunun yararına Memun&#8217;un siyasetinin başarısız olmasına sebep oldu. İmam Rıza&#8217;nın (a.s) veliahtlığının sonuçlarından biri, kuşkusuz geniş İslâm toplumunun kimin bu işe daha lâyık olduğunu anlamasıydı. İşte Memun kendi ameliyle bu hakikatı bizzat itiraf etmiş oldu.</p>



<p>Yine bu doğrultuda, İmam Rıza (a.s) Medine&#8217;den Merv&#8217;e kadar İslâm beldelerinin çeşitli şehirlerinde insanlarla karşılaşmış ve o dönemde toplu irtibat araçlarına sahip olmamaları nedeniyle birçok şeylerden habersiz olan Müslümanlar onunla görüşerek hakkı görmüşlerdir. Bunun olumlu etkileri üzerinde oldukça fazla bahsedilmelidir. </p>



<p>   Bunun bir örneğini Nişabur şehrinde iştiyaklı insanların İmam&#8217;a (a.s) doğru akın etmelerinde ve merv&#8217;deki bayram namazında apaçık bir şekilde görmekteyiz. </p>



<p>   Yine bu alanda, Merv&#8217;de İmam Rıza (a.s) ile tartışan çok sayıdaki çeşitli düşünür ve âlimlerin onunla tanışmaları, İmam&#8217;ın büyük ilmi, Memun&#8217;un yenilgisi ve İmam&#8217;ı (a.s) tahkir etme yönündeki komplolarının etkisiz hâle getirilmesi de diğer örneklerdendir. Bütün bunları İmam&#8217;ın (a.s) siyasetinin olumlu etkilerinden kabul etmemiz gerekiyor ki, bunun kendisi başlı başına ayrıntılı bir şekilde incelenmelidir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Olayın Aslı</h3>



<p>Memun, kardeşi Emin&#8217;i ortadan kaldırıp hilafet makamına kurulduktan sonra kendini birtakım hassas şartların içinde buldu; çünkü özellikle Abbasîlerin hükümet merkezi olan Bağdat&#8217;ta, Emin&#8217;in hilafetini isteyen ve Memun&#8217;un Merv&#8217;deki hükümetini kendi çıkarlarına uygun görmeyen Abbasîlerin, taraftarları arasındaki konumu şiddetli bir şekilde sarsılmıştı.</p>



<p>   Diğer taraftan da Alevîlerin ayaklanması onun hükümeti için ciddi bir tehdit sayılıyordu. Çünkü hicrî 199 yılında, halk arasında sevilen ve saygın Alevîlerden olan Muhammed b. İbrahim Tabataba, Ebu&#8217;s-Seraya&#8217;nın yardımıyla kıyam etmiş, bir grup Alevî de Irak ve Hicaz da ayaklanmıştı. </p>



<p>   Alevîler Memun ile Emin arasında çıkan savaş nedeniyle bozulan düzenden ve oluşan zaaftan yararlanıp bazı şehirleri ele geçirmişlerdi. Kûfe&#8217;den Yemen&#8217;e kadar hemen her taraf karışıktı. Memun ancak büyük çabalarla bu ayaklanmaları bastırabildi (bk. Mekatilu&#8217;t-Talibiyyin, Ebu&#8217;l-Ferec İsfahanî ve Tetimmetu&#8217;l-Munteha ve diğer tarih kitapları) </p>



<p>   Öte yandan İranlılar da Alevîlerin yardımına koşabilirlerdi; çünkü İranlılar hilafetin şer&#8217;î açıdan Emirü&#8217;l-Müminin Ali&#8217;nin (a.s) hakkı olduğuna inanıyorlardı. İlk başta Abbasîler de Emevî saltanatını yıkmak için İranlıların, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyti&#8217;ne ve Ali Oğulları&#8217;na besledikleri bu sevgiden yararlandılar. </p>



<p>   Kurnaz ve hilekâr bir kişi olan Memun, hilafet veya veliahtlık makamını İmam Rıza (a.s) gibi birine bırakarak hükümetinin sarsılan temellerini sağlamlaştırmayı plânladı. O, bu hareketle Alevîlerin gönlünü alarak kıyamlarını yatıştırmayı ve İranlılara da kendi hilafetini kabul ettirmeyi tasarlıyordu.</p>



<p>   Hilafet veya veliahtlık makamının İmam Rıza&#8217;ya (a.s) bırakılmasının siyasî bir taktik olduğu açıkça ortadadır. Yoksa hükümet için kendi kardeşini öldüren, özel hayatında hiçbir fısk-u fücürdan çekinmeyen bir kişinin, ansızın dönüş yaparak hilafet ve saltanatı bırakması düşünülemez. Memun&#8217;un bu hilesinin en açık delili ise, İmam&#8217;ın (a.s) ondan bunu kabul etmeyişidir. Çünkü eğer Memun söz ve davranışlarında samimî olsaydı, İmam (a.s), kendisinden başka hiç kimsenin lâyık olmadığı hilafet makamına geçmekten çekinmezdi.</p>



<p>   Tarih sayfalarında ki diğer tanıklar da, Memun&#8217;un kötü niyetini apaçık bir şekilde ortaya koymaktadır. Bunlardan birkaçına örnek olarak değinelim:</p>



<p>1- Memun, bütün işleri gözaltında tutup kendine raporlaması için İmam Rıza&#8217;nın (a.s) başına bir casus dikmişti. Bu da Memun&#8217;un İmam&#8217;a (a.s) karşı düşmanlığını, imansızlığını ve kötü niyetini ortaya koymaktadır.</p>



<p>   Rivayetlerde şöyle geçer: </p>



<p>   Hişam b. İbrahim el-Raşidî, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) en yakın adamlarındandı ve İmam&#8217;ın (a.s) işleri onun elinde dönüyordu. Fakat İmam&#8217;ı (a.s) Merv&#8217;e getirdikleri zaman Hişam, Memun&#8217;un veziri Fazl b. Sehl Zu&#8217;r-Riyaseteyn&#8217;le bağlantıya geçti. Böylece hiçbir şeyi gizlemeyip her şeyi onlara haber veriyordu. Memun da onu İmam&#8217;ın genel ilişkiler sorumlusu yaptı.</p>



<p>  Hişam sadece kendi istediği kişileri İmam&#8217;ın (a.s) yanına sokuyordu; İmam&#8217;a (a.s) baskı yapıp sıkıntıda bırakıyordu. Böylece İmam&#8217;ın (a.s) dost ve izleyicileri kendisini ziyaret edemiyorlardı. Hişam, İmam&#8217;ın evinde konuştuğu her şeyi Memun ve Fazl b. Sehl&#8217;e rapor ediyordu. (Hayat-u İmami&#8217;r-Rıza (a.s), Cafer Murtaza Huseynî, s.213-214; Biharu&#8217;l-Envar, c.49; s.139; Müsned-i İmami&#8217;r-Rıza (a.s), c.1, s.77-78; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.153)</p>



<p>2- Ebu Salt, Memun&#8217;un İmam Rıza&#8217;ya (a.s) karşı düşmanlığıyla ilgili olarak şöyle diyor:</p>



<p>    İmam Rıza (a.s) bilginlerle müzakere edip onlara üstünlük sağlayınca halk: &#8220;Vallahi hilafete Memun&#8217;dan daha lâyıktır o.&#8221; demeye başladı. Casuslar da bu konuşmaları Memun&#8217;a iletiyorlardı. (Hayat-u İmami&#8217;r-Rıza (a.s), s.214; Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.390; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.239) </p>



<p>3- Cafer b. Muhammed b. Eş&#8217;as, İmam&#8217;a (a.s) Horasan&#8217;da Memun&#8217;un yanında olduğu dönemde mektuplarını başka birinin eline geçmemesi için okuduktan sonra yakmasını söyledi. İmam (a.s) da onun içinin rahat olması için: &#8220;Mektuplarını okuduktan sonra yakıyorum.&#8221; buyurdu. (Hayat-u İmami&#8217;r-Rıza (a.s), s.214; Keşfu&#8217;l-Gumme, c.3, s.92; Müsned-i İmami&#8217;r-Rıza, c.1, s.178; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.219)</p>



<p>4- İmam Rıza (a.s) görünüşte Memun&#8217;un yanında ve veliaht olduğu dönemlerde Amed b. Muhammed el-Bezentî&#8217;ye şöyle cevap yazmıştı:</p>



<p>&#8230;Benimle görüşmek için izin istemişsin; şunu bil ki, benim yanıma gelmek zordur; bunlar şimdi benim için işleri sıkı tutuyorlar ve şimdilik gelmen imkânsızdır; ancak yakında görüşme imkânı bulacaksın inşallah (Hayat-u İmami&#8217;r-Rıza (a.s), s.215; Rical-i Mamakanî, c.1, s.97 ve Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.212) </p>



<p>5- Hepsinden daha açığı, Memun&#8217;un kendisi bazen bazı yakınlarının yanında İmam Rıza (a.s) hakkındaki gerçek hedeflerini itiraf edip kötü niyetini açıkça dile getirmiştir. </p>



<p>   Memun, saray adamlarından olan Humeyd b. Mihran&#8217;a ve veliahtlığı İmam Rıza&#8217;ya (a.s) bırakması nedeniyle kendisini kınayan Abbasîlerden bir gruba şöyle cevap verdi:</p>



<p>    Bu adam bizden gizli ve uzaktaydı; halkı kendisine davet ediyordu. Biz ise onu kendimize veliaht ederek halkı bize davet etmesini, saltanatımızı ve hilafetimizi tanımasını istedik. Böylece ona gönül verenlerin, onun iddia ettiğinin onda olmadığını anlamalarını, bu işin (hilafetin) onun değil, bize has olduğunu anlamasını göstermeyi amaçladık. Onu kendi hâline bırakacak olsaydık, halkı bize karşı bastıramayacağımız bir şekilde ayaklandırmasından, karşısında duramayacağımız bir durum oluşturmasından endişeleniyorduk. (Hayat-u İmami&#8217;r-Rıza (a.s), s.364; Şerh-u Mimiyye-i İbn Füras, s.196; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.170; Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.183; Müsnedi İmam Rıza, s.2, s.96)</p>



<p>Dolayısıyla, Memun hilafet ve veliahtlığı İmam Rıza&#8217;ya (a.s) iyi niyetli bırakmamış, bu siyasî oyunda başka hedefler gütmüştü. O, bir taraftan İmam&#8217;ı (a.s) kendine uydurup, onun takva ve kutsallığını gölgelemek, değerini düşürmek istiyordu. Diğer taraftan eğer İmam (a.s), hilafet veya veliahtlığı Memun&#8217;un istediği şekilde kabul edecek olsaydı, Memun&#8217;un lehine sonuçlanacaktı. Çünkü eğer İmam (a.s) hilafeti kabul edecek olsaydı, Memun kendisinin veliaht olmasını şart koşarak hükümet ve hilafetini meşrulaştıracak ve sonra da gizlice ve hileyle İmam&#8217;ı (a.s) ortadan kaldıracaktı. Aynı şekilde İmam Rıza (a.s) hilafeti değil de veliahtlığı kabul edecek olsaydı, yine Memun&#8217;un hükümetini onaylayarak hayatını sürdürecekti.</p>



<p>   Ancak İmam (a.s) gerçekte üçüncü yolu seçti. Zorla veliahtlığı seçmesine rağmen kendine has bir metotla öyle şekilde hareket etti ki, Memun kafasında tasarladığı İmam&#8217;a (a.s) yaklaşmak ve kendi hükümetini meşrulaştırmak yönündeki  hedeflerine ulaşamadı ve böylece hükümetinin tağut düzeni olduğu herkes tarafından anlaşılmış oldu.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Medine&#8217;den Merv&#8217;e</h2>



<p>Dediğimiz gibi, Memun siyasî amaçlarına ve sürekli aralarında bir çok yiğit, bilgili ve takvalı kişiler bulunan, toplumun ve özellikle İranlıların eğilim gösterdiği Alevîlerin gönlünü kazanmak, Ayrıca kendini Alevî ve İmam Rıza&#8217;yı (a.s) sevenlerden göstermek için İmam Rıza&#8217;yı (a.s) Merv&#8217;e getirmeye karar aldı. Memun bu rolü öyle Sinsice oynuyordu ki, buna bazı temiz ve saf Şiîler bile aldanıyordu. İşte bu yüzden İmam Rıza (a.s) Memun&#8217;un bu gösteriş ve riyakârlığından etkilenebilecek bazı yarenlerine şöyle buyurdu:</p>



<p>   Onun sözlerine Aldanmayın! Allah&#8217;a andolsun ki, beni Memun öldürecektir; Fakat ben vakti gelinceye kadar sabretmek zorundayım. (Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.189)</p>



<p>Memun, İmam Rıza&#8217;yı (a.s) kendine veliaht yapmak için hicrî 200 yılında Medine&#8217;den Merv&#8217;e getirmelerini emretti. (Usul-u Kâfî, c.1, s.498 ve Muntehe&#8217;l-Amal)</p>



<p>Memun&#8217;un özel elçisi Recâ b. Ebu Dahhak şöyle diyor:</p>



<p>Memun beni Medine&#8217;ye gidip Ali b. Musa Rıza&#8217;yı (a.s) Merv&#8217;e getirmekle görevlendirdi. Bana gece-gündüz Onu göz önünde bulundurmamı ve bu işi başkasına bırakmamamı emretti. Ben, Memun&#8217;un emri gereğince Medine&#8217;den Merv&#8217;e kadar yol boyunca ondan ayrılmadım. Allah&#8217;a andolsun ki Allah katında ondan daha takvalı, ondan daha çok Allah&#8217;tan korkan ve ondan daha fazla Allah&#8217;ı zikreden birini görmedim. (Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.91; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.178) Medine&#8217;den Merv&#8217;e kadar hangi şehre girdiysek, şehrin halkı huzuruna gelerek dinî sorular soruyor ve o da doyurucu cevaplar veriyordu, onlara değerli babaları kanalıyla Resulullah&#8217;a (s.a.a) ulaşan rivayet zincirleri ile birçok hadis aktarıyordu. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.181 182) </p>



<p>Ebu Haşim Caferî şöyle diyor:</p>



<p>Recâ b. Ebu Dahhak İmam&#8217;ı (a.s) Ahvaz güzergâhından Merv&#8217;e götürüyordu. İmam&#8217;ın (a.s) geldiğini öğrenince Ahvaz&#8217;a gelerek huzuruna çıkıp kendimi tanıttım. Bu, Onu ilk görüşümdü. Yaz mevsiminin en sıcak dönemiydi; İmam (a.s) da hastaydı; bana: &#8220;benim için bir tabip getir.&#8221; buyurdu. </p>



<p>Tabibi getirdiğim zaman İmam (a.s) ona bir bitkiyi tavsif etti. Tabip:</p>



<p> -Sizden başka bu bitkiyi tanıyan hiç kimseyi tanımıyorum; bu bitki hakkında bu bilgiyi Nereden aldınız? Bu bitki bu mevsimde ve buralarda bulunmaz, dedi. </p>



<p>İmam (a.s):</p>



<p>-Öyleyse şeker kamışı getirin, buyurdu. </p>



<p>Tabip:</p>



<p>-Şeker kamışını bulmak şu bahsettiğiniz bilgiyi bulmaktan daha zordur; Bu mevsimde şeker kamışı bulmak imkânsızdır, dedi.</p>



<p> İmam (a.s) buyurdu ki:</p>



<p>-Her iki bitkide bu mevsimde sizin bölgenizde vardır. Ardından Ebu Haşim&#8217;e işaret ederek şöyle dedi:</p>



<p> bununla Göle Doğru gidin; Gölü geçtikten sonra büyük bir harmanla karşılaşacaksınız. O semte doğru hareket edin. Orada bir zenci ile karşılaşacaksınız. O adamdan şeker kamışı ile bitkinin yerini sorun.</p>



<p>İmam&#8217;ın (a.s) buyurduğu yere giderek şekerkamışı bulup getirdik; İmam (a.s) bunun üzerine Allah&#8217;a şükretti.</p>



<p>Tabip:</p>



<p>-Bu adam kimdir? diye sordu bana.</p>



<p>-Peygamberlerin efendisinin (Hz. Muhammed&#8217;in) oğludur, dedim.</p>



<p>Tabip:</p>



<p>-Peki Peygamberlerin ilim ve esrarını biliyor mu? diye sordu.</p>



<p>-Evet, dedim. Ondan böyle şeyler gördüm; fakat o peygamber değildir.</p>



<p>Tabip:</p>



<p>-Peki, Peygamber&#8217;in (s.a.a) vasisi midir? dedi.</p>



<p>Ben de:</p>



<p>-Evet, Peygamber&#8217;in vasilerinden biridir, dedim.</p>



<p>Bu olay Recâ b. Dahhak&#8217;a ulaşınca kendi arkadaşlarına:</p>



<p>&#8220;İmam burada kalacak olursa, halk ona yönelecektir.&#8221; dedi ve bu yüzden hemen hareket ederek İmam&#8217;ı (a.s) Ahvaz&#8217;dan uzaklaştırdı. (Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.118)</p>



<h3 class="wp-block-heading">İmam Rıza (a.s) Nişabur&#8217;da</h3>



<p>İmam Rıza&#8217;nın (a.s), Nişabur&#8217;da dedesinin evine konuk olduğu kadın şöyle diyor: </p>



<p>    İmam Rıza (a.s) Nişabur&#8217;a geldi ve Laşaba diye bilinen Batı mahallesinde Dedem Pesende&#8217;nin evine konuk oldu. Dedeme &#8220;Pesende (beğenilmiş)&#8221; denilmesinin nedeni, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) onu beğenerek evine gelmesidir. İmam (a.s), mübarek elleriyle bahçemize bir badem fidanı Dikti. İmam&#8217;ın bereketi ile bu Fidan bir yıl içerisinde olgunlaşıp meyve verdi. Öyle ki halk Bu ağacın bademinden şifa diliyordu ve bu ağacın bademinden şifa amacıyla yiyen her hasta iyileşiyordu. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.131) </p>



<p>İmam Rıza&#8217;nın (a.s) yakın yarenlerinden olan Ebu Salt el-Herevî şöyle diyor:</p>



<p>   İmam Ali b. Musa er-Rıza (a.s) ile birlikteydim. Kül renginde bir katırın üzerinde Nişabur&#8217;dan ayrılıp gitmek isteyince, Muhammed b. Rafi, Ahmed b. Hars, Yahya b. Yahya, İshak b. Raviye ve bir grup ulema etrafını sardılar. İmam&#8217;ın (a.s) katırının yularını tutarak: &#8220;Tertemiz babalarının hürmetine bize babanızdan duyduğunuz bir hadis söyleyin.&#8221; dediler. </p>



<p>   İmam Rıza (a.s) tahtırevandan başını dışarı çıkararak şöyle buyurdu:</p>



<p>&#8220;Allah&#8217;ın salih kulu babam Musa b. Cafer, Babası Cafer b. Muhammed Sadık&#8217;tan, Peygamberlerin ilimlerini yaran babası Muhammed b. Ali&#8217;den, babası Ali b. Hüseyin Zeynelabidin&#8217;den, babası cennet gençlerinin efendisi Hüseyin&#8217;den, babası Ali b. Ebu Talib&#8217;den, Resulullah&#8217;tan, Cebrail&#8217;den, Allah Tebarek ve Teala&#8217;dan bana şöyle nakletti: Gerçekten ben Allah&#8217;ım! benden başka İlâh yoktur. O hâlde bana ibadet edin! Sizden kim samimî olarak: &#8216;Allah&#8217;tan başka İlâh yoktur.&#8217; diye şahadet ederse benim sağlam kaleme girer ve kim de benim sağlam kaleme girerse, azabımdan emin olur.&#8221; (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.132 133) </p>



<p>Başka bir rivayette, o topluluğun içerisinde bulunan İshak b. Rahevehy&#8217;den şöyle nakledilmektedir:</p>



<p>     İmam (a.s): &#8220;Allah Teala: &#8216;Allah&#8217;tan başka İlâh yoktur, sözü benim sağlam kalemdir; kim benim sağlam kaleme girerse azabımdan kurtulur.&#8217; buyurdu.&#8221; dedikten sonra merkebiyle biraz ilerledi ve sonra bize dönerek şöyle buyurdu: &#8220;Ancak bunun birtakım şartları vardır ve bu şartlardan biri benim.&#8221; (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.134) (yani azaptan güvende olmaya neden olan Allah&#8217;ın birliğine inanmanın birtakım şartları vardır ve benim imametimi [ve Ehlibeyt İmamları&#8217;nın velâyetini] kabul etmek, bu şartlardan biridir.)</p>



<p>Diğer tarih kitaplarında ise şöyle nakledilmiştir:</p>



<p>    İmam Rıza (a.s) bu hadisi buyurduğu zaman, Nişabur halkı (Nişabur, o dönemde Horasan&#8217;ın büyük şehirlerinden birisiydi. Çok kalabalık ve bayındır bir yerdi; bu şehir daha sonra Moğolların saldırısında yerle bir edildi.) İmam&#8217;ı (a.s) görme şevkiyle toplanmış ve çok kalabalık olmuşlardı. Feryat ve ağlamalarından dolayı ta öğlene kadar hadis söyleme imkânı olmadı. Halkın önde gelenleri ve kadılar: &#8220;Ey İnsanlar! Dinleyin; Ehlibeyt&#8217;i inciterek Resulullah&#8217;ı (s.a.a) incitmeyin; susun&#8230;&#8221; diyorlardı. Sonunda İmam Rıza (a.s) halkın iştiyakı arasında yukarıdaki hadisi buyurdu ve yirmi dört bin kişi İmam&#8217;ın sözlerini yazmaya koyuldu. (Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.127) </p>



<p> Harevî şöyle diyor: </p>



<p> İmam Rıza (a.s) Nişabur&#8217;dan çıktı ve Dehsorh köyünde (Dehsorh, Şerifabad&#8217;ın yaklaşık 3 km. ve Meşhed şehrinin yaklaşık 39 km. uzaklığında bir köydür. bk. Muntahab-i Tevarih, s.544) kendisine: &#8220;Öğle oldu, namaz kılmayacak mısınız?&#8221; diye sordular. İmam (a.s) merkebinden aşağı inip su istedi. Ama bizim yanımızda su yoktu. İmam (a.s) mübarek eliyle yeri eşti ve oradan bir su kaynamaya başladı. O sudan İmam (a.s) ve beraberindeki herkes abdest aldı. Bu suyun çıktığı yer, günümüzde de belli ve bilinmektedir. (Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.125; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.135)</p>



<p>   Senabad&#8217;a ulaştığı zaman halkın taşlarından kap yaptıkları bir dağa yaslanarak: &#8220;Allah&#8217;ım! Halkı bu dağdan yararlandır ve bu dağdan yonttukları kaplara bırakılan şeylere bereket ver.&#8221; buyurdu. Sonra o dağın taşından kendisine kazan getirmelerini ve yemeğini o kazanın dışında başka bir şeyde pişirmemelerini emretti. (Meşhed&#8217;in meşhur hediyelerinden sayılan kaplar ve diğer eşyalar, bu dağın taşlarından yapılmakta ve günümüzde de bu yapım sürdürülmektedir. Meşhed halkının geneli İmam&#8217;ın (a.s) bu dağ hakkındaki duasından ve onun bereketinden haberdardır.) İmam az yemek yerdi. (Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.125; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.135) </p>



<p>   Sonra Tûs şehrinde Humeyd b. Kahtabe et-Taî&#8217;nin evine inip Harun Reşid&#8217;in defnedildiği kubbenin altına girdi. (Günümüzde İmam Rıza&#8217;nın (a.s) türbesinin bulunduğu yerdir.) Sonra Harun&#8217;un mezarının bir tarafına bir çizgi çizerek şöyle buyurdu:</p>



<p>    Burası benim toprağımdır; ben burada defnedileceğim. Yakında Allah Teala burayı Şiîlerime ve beni sevenlere ziyaretgâh kılacaktır&#8230; (Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.125; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.135-136)</p>



<p>Sonunda İmam Rıza (a.s) Merv&#8217;e ulaştı ve Memun onu başkalarından ayırarak özel bir eve yerleştirip çok saygı gösterdi. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.290) </p>



<h2 class="wp-block-heading">Memun&#8217;un Önerisi </h2>



<p>İmam Rıza (a.s) Merv&#8217;e geldikten sonra Memun: &#8220;Ben hilafetten çekilip bu işi size bırakmak istiyorum; bu konuda sizin görüşünüz nedir?&#8221; diye mesaj gönderdi. İmam (a.s) kabul etmeyince, Memun bu defa: &#8220;İlk önerimi kabul etmediniz; o hâlde veliahtlığımı kabul etmek zorundasınız.&#8221; diye haber gönderdi. İmam (a.s) bu öneriyi de kesin bir ifadeyle reddetti. Memun İmam&#8217;ı (a.s) yanına çağırtarak onunla baş başa konuştu. O sırada Fazl b. Sehl Zu&#8217;r-Riyaseteyn de onların yanındaydı. Memun: &#8220;Ben hilafet ve Müslümanların işini size bırakmak istiyorum.&#8221; dedi. İmam kabul etmedi. Memun veliahtlık önerisini yeniledi; fakat İmam (a.s) yine kabul etmekten sakındı.</p>



<p>Memun: &#8220;Ömer b. Hattab kendisinden sonra hilafet için altı kişilik bir şûra oluşturdu. Onlardan biri sizin dedeniz Ali b. Ebu Talib&#8217;di. Ömer, onlardan kim muhalefet ederse, başını vurmalarını emretti. Şimdi sizin benim bu isteğimi kabul etmekten başka bir seçeneğiniz yoktur; bundan başka bir çare göremiyorum.&#8221; dedi. Memun bu sözüyle üstü kapalı bir şekilde İmam Rıza&#8217;yı (a.s) ölümle tehdit etti. İmam Rıza (a.s) veliahtlığı kabul etmek zorunda kalınca, şöyle buyurdu:</p>



<p>  Ben emir ve nehiyde bulunmamak, mütfü ve kadı olmamak, birini makamından azletmemek ve birini göreve atamamak, hiçbir şeyi değiştirmemek şartıyla veliahtlığı kabul ediyorum. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.290)</p>



<p>Memun, İmam&#8217;ın (a.s) tüm şartlarını kabul etti ve böylece veliahtlığı ona zorla kabul ettirerek halkı kendine davet etmesini engellemeyi, Alevîleri ve Şiîleri yatıştırmayı ve kendi hükümetinin temellerini sağlamlaştırmayı amaçlıyordu.</p>



<h3 class="wp-block-heading">İmam Rıza (a.s) Neden Veliahtlığı Kabul Etti?</h3>



<p>1- Reyyan b. Salt şöyle diyor: İmam Rıza&#8217;nın (a.s) huzuruna çıkıp şöyle dedim: &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın (s.a.a) oğlu! Bazıları sizin; dünyadan kaçınan, dünya nimetlerine meyil göstermeyen biri olduğunu hâlde Memun&#8217;un veliahtlığını kabul ettiğinizi söylüyorlar!&#8221;</p>



<p>Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>Bu işin, benim hoşlanmadığım ve istemediğim bir iş olduğuna Allah şahittir. Veliahtlığı kabul etmekle öldürülmek arasında kalınca, kabul etmek zorunda kaldım&#8230; Allah&#8217;ın peygamberi Yusuf&#8217;u bilmiyor musunuz? Mısır azizinin hazinedarlığını kabul etmek zorunda kalınca, onu kabul etti. Ben de veliahtlık makamını zorla kabullenmeye mecbur edildim. Ayrıca bu işe, ancak onun dışında olan biri gibi girdim (öne sürdüğüm şartlarla bu işin dışında kaldım). Bunu Allah&#8217;a şikayet ediyor ve O&#8217;ndan yardım diliyorum. (İlelu&#8217;ş-Şerayi, s.227 228; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.138) </p>



<p>2- Muhammed b. Arafe şöyle diyor: İmam Rıza&#8217;ya (a.s): &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın (s.a.a) oğlu! Neden veliahtlığı kabul ettiniz?&#8221; diye sordum. İmam buyurdu ki:</p>



<p>   Ben, dedem Ali&#8217;nin altı kişilik şûraya katılmak zorunda kaldığı gibi buna mecbur edildim. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.141) </p>



<p>3- İmam&#8217;ın (a.s) hizmetçisi Yasir şöyle diyor: İmam Rıza&#8217;nın (a.s), veliahtlığı kabul ettikten sonra ellerini gökyüzüne doğru kaldırıp şöyle dediğini gördüm:</p>



<p>   Allah&#8217;ım! Sen, bunu istemeyerek ve zorla kabul ettiğimi biliyorsun. O hâlde kulun ve peygamberin Yusuf&#8217;u Mısır azizliğini kabul etmesinden dolayı yargılamadığın gibi, bu işten dolayı beni de yargılama. (Emali, Şeyh Saduk, s.72) </p>



<p>4- İmam Rıza (a.s), kendisinin veliaht olarak tayin edilmesine sevinen özel ashabından birine şöyle buyurdu:</p>



<p>Sevinme! Bu iş olmayacak ve bu şekilde kalmayacaktır. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.292) </p>



<h3 class="wp-block-heading">İmam Rıza&#8217;nın (a.s) Tutumu</h3>



<p>İmam Rıza (a.s) görünüşte ve sözde veliahtlığı kabul etti; ancak hiçbir sorumluluk üstlenmedi, hiçbir işe karışmamayı şart koşarak da pratikte bu görevi kabul etmediğini gösterdi. Memun ise İmam&#8217;ın (a.s) koştuğu şartları kabul etmesine rağmen bazı işleri İmam&#8217;a (a.s) yüklemeye ve onu kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya çalışıyordu. Ama İmam (a.s) sert bir şekilde karşı çıkıyor ve hiçbir şekilde onunla işbirliğine yanaşmıyordu.</p>



<p>Muammer b. Hallad öyle diyor: İmam Rıza (a.s) bana şöyle nakletti:</p>



<p>Memun bana: &#8220;Güvenilir adamlarından bazılarını tanıt da, bana karşı ayaklanan şehirlerin valiliğini onlara bırakayım.&#8221; dedi.</p>



<p>Ben ise ona şöyle dedim: &#8220;Kabul ettiğin şartlara bağlı kalırsan, ben de sözüme bağlı kalırım. Ben bu işi emir ve nehiyde bulunmamak, hiç kimseyi bir işe atayıp azletmemek, senin müşavirin olmamak şartıyla kabul ettim. Vallahi hilafet benim düşünmediğim bir şeydir; zaten benim ölümüm senden önce olacaktır. Medine&#8217;de olduğum zaman merkebime binerek gidip geliyordum. Halk ihtiyaçlarını bana sunuyor, ben de yerine getiriyordum. Onlarla ben amca-yeğen gibiydik (birbirine bağlı kişiler gibi samimiydik); mektuplarım şehirlerde kabul edilir, saygı duyulurdu. Sen, bana Allah&#8217;ın vermiş olduğu nimetten fazlasını vermiş değilsin. Bana herhangi bir şeyi vermek istesen eğer, o da Allah&#8217;ın bana verdiği bir nimettir.&#8221;</p>



<p>Memun bunun üzerine: &#8220;Ben sözüme bağlıyım.&#8221; (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.164) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Veliahtlık Merasimi</h3>



<p>İmam Rıza (a.s) açıklandığı şekliyle veliahtlığı kabul ettikten sonra, Memun bunu halka bildirip siyasî olarak bundan yararlanmak, riyakârca bir tutumla bu işten dolayı çok sevinçli ve memnun olduğunu göstermek için perşembe günü saray adamlarına bir kutlama meclisi düzenledi Fazl b. Sehl de dışarı çıkarak halka, Memun&#8217;un İmam Rıza (a.s) hakkındaki niyetini ve İmam&#8217;ın (a.s) veliahtlığını ilan ederek Alevîlerin her zamanki gibi yeşil elbiseler giyip perşembe günü İmam&#8217;a (a.s) biat etmeye gelmelerini duyurdu.</p>



<p>   Belirtilen günde bütün saray erkânı, ordu kumandanları, kadılar ve diğer kesimler yeşil elbiseler giyerek hazır oldular. Memun gelip yerine oturdu. İmam (a.s) için de özel bir yer ayırmışlardı. İmam (a.s) da yeşil elbise giymiş, başına sarığını sarmış ve kılıç kuşanmış olduğu hâlde gelip oturdu. Memun, oğlu Abbas&#8217;ın İmam&#8217;a (a.s) biat eden ilk kişi olmasını emretti. İmam (a.s), tersi yüzüne, iç tarafı ise biat eden kişiye doğru bakacak şekilde elini kaldırdı.</p>



<p>Memun: &#8220;Biat için elini aç.&#8221; dedi.</p>



<p>İmam (a.s): &#8220;Resulullah böyle biat ederdi.&#8221; buyurdu.</p>



<p>Sonra halk, İmam&#8217;ın (a.s) eli herkesin elinin üstünde olduğu hâlde biat etti. Bu merasimde para keseleri dağıtıldı, hatipler ve şairler İmam&#8217;ın (a.s) fazileti ve Memun&#8217;un yaptığı bu iş hakkında konuşma yapıp şiir okudular.</p>



<p>   Daha sonra Memun İmam Rıza&#8217;ya (a.s): &#8220;Siz de bir hutbe okuyup konuşma yapsaydınız!&#8221; dedi.</p>



<p>   İmam Rıza (a.s), Allah&#8217;a hamd ve sena ettikten sonra, oradakilere hitaben şöyle buyurdu:</p>



<p>    Bizim Resulullah&#8217;tan (s.a.a) taraf sizin üzerinizde bir hakkımız vardır. Sizin de bizim üzerimizde  Resulullah&#8217;tan (s.a.a) taraf bir hakkınız vardır. Sizler bize karşı olan hakkınızı yerine getirdiğiniz zaman, bizim de sizin hakkınızı yerine getirmemiz ve eda etmemiz gerekir.</p>



<p>İmam Rıza (a.s) bu merasimde, bunun dışında bir şey söylemedi.</p>



<p>Memun, dirhemlerin İmam Rıza (a.s) adına sikke olarak bastırılmasını emretti. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.291 292)</p>



<h2 class="wp-block-heading">Bayram Namazı Kıldırmak</h2>



<p>Bir bayram günü Memun İmam&#8217;a (a.s) bayram namazında imamlık yapmayı kabul edip, namazı kıldırması için haber gönderdi. İmam (a.s): &#8220;Seninle aramızdaki anlaşmanın şartlarını biliyorsun; beni namaz kıldırmaktan mazur gör.&#8221; diye cevap verdi.</p>



<p>   Memun: &#8220;Bu işten maksadım, halkın emin olup sizin faziletinizi bilmeleridir.&#8221; dedi! </p>



<p>   Elçi, Memun&#8217;la İmam (a.s) arasında bu şekilde birkaç defa gidip geldi. Memun çok ısrar edinde, İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>     Ben daha çok beni bu işten muaf görmenizi istiyorum. Anlaşılan kabul etmiyorsunuz. Eğer ben bu işi yapmak zorunda isem, o zaman bayram namazını kıldırmak için evden Resulullah ve Emirü&#8217;l-Müminin Ali gibi çıkacağımı bilmiş olasınız.</p>



<p> Memun kabul ederek: &#8220;İstediğiniz gibi çıkın.&#8221; dedi. Sonra ordu kumandanlarının, saray erkânının ve genel olarak halk tabakasının bayram sabahı İmam&#8217;ın (a.s) evinin önünde toplanmalarını emretti.</p>



<p> Bayram sabahı güneş doğmadan, cadde ve sokaklar iştiyaklı halkla dolup taştı. Hatta kadınlarla çocuklar da gelip İmam Rıza&#8217;nın (a.s) evinin önünde dışarı çıkmasını beklediler. Ordu kumandanları da ordularıyla birlikte atlarına binmiş, İmam&#8217;ın (a.s) evinin önünde durmuşlardı.</p>



<p>  Güneş doğmuştu. İmam Rıza (a.s)gusül aldı, elbiselerini giydi, pamuktan dokunmuş beyaz renkli sarığını başına koydu; bir ucu göğsüne sarktı, diğer ucunu ise omuzlarından arkaya attı; güzel kokular süründü, eline asasını aldı ve yanındakilere: &#8220;Benim yaptıklarımı aynen yapın.&#8221; diye buyurarak yola çıktı.</p>



<p>  Ayak yalın, paçalar yaklaşık dizlere kadar çemrenmiş bir hâlde birkaç adım yürüdü. Sonra başını göğe doğru kaldırıp tekbir getirdi. İmam&#8217;ın (a.s) beraberindekiler de tekbirlerde İmam&#8217;a (a.s) eşlik ettiler&#8230; Bahçe kapısına ulaşınca, İmam (a.s) durdu.</p>



<p>  Ordu komutanları İmam&#8217;ın hâlini görünce, hemen atlarından indiler, ayakkabılarını çıkardılar ve yalın ayak toprak üzerinde durmaya başladılar. </p>



<p>  İmam Rıza (a.s) kapının önünde tekrar tekbir getirince, kalabalık halk kitlesi de ona iştirak etti, tekbir getirdi. Öylesine muhteşem ve yüce bir sahne oluştu ki, sanki gök ve yer İmam&#8217;la (a.s) birlikte tekbir getiriyordu. Bu sahne, Merv halkının tamamını heyecana boğdu. Herkes ağlıyor ve feryat ediyordu.</p>



<p>Fazl b. Selh bu durumu görünce, hemen gidip Memun&#8217;a durumu haber verdi ve &#8220;Ey Emir! Rıza bu şekilde namaz kılmaya giderse, fitne çıkar; halk ayaklanır; biz canımızın tehlikeye girmesinden endişeleniyoruz; onu geri çevirseniz daha iyi olur.&#8221; dedi.</p>



<p> Memun, İmam&#8217;a (a.s): &#8220;Size zahmet verdik; sizin zahmet ve meşakkate düşmenizi istemeyiz asla. Geri dönün lütfen! Daha önce namaz kıldıran kimse, yine halka namaz kıldırsın.&#8221; diye haber gönderdi.</p>



<p> Bunun üzerine İmam Rıza (a.s) ayakkabılarını getirmelerini istedi. Sonra ayakkabılarını giyip merkebine binerek evine döndü. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.213-214; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.148-149) </p>



<p> Bu hareket üzerine halk, Memun&#8217;un kendilerini aldatmak istediğini, İmam&#8217;ın (a.s) hakkında yaptığı her şeyin sadece riyadan ibaret olduğunu, onun bu hareketleriyle siyasî manevralar yaptığını ve bunun dışında herhangi bir hedef gütmediğini anlamış oldu.  </p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam&#8217;ın İlmî Münazaraları</h2>



<p>Memun&#8217;un İmam Rıza&#8217;ya (a.s) karşı uyguladığı başka siyasî komploları da vardı. İmam&#8217;ın toplumdaki yüce makamından rahatsız olan Memun, ilminden yararlanma bahanesiyle İmam&#8217;ı (a.s) rencide etmek ve yenilgiye uğratarak halkın gözünden düşürmek için âlimlerin onunla münazara etmelerini ve tartışma yapmalarını istiyordu.</p>



<p>   Bunun için gerekli ortamı oluşturup İmam ile kendisinin güvendiği bilginleri karşı karşıya getiriyordu. Bütün çabası, İmam&#8217;ı (a.s) yenilgiye uğratıp küçük düşürmekti. Aklınca toplumun İmam&#8217;a (a.s) karşı sevgisini azaltacak, İmam&#8217;ı (a.s) halkın gözünde düşürecek ve önemsiz biri olduğunu yansıtmış olacaktı.</p>



<p>Fakat Memun&#8217;un bu hilesi de tutmadı. İmam&#8217;ın daha da bir yücelmesi, Memun&#8217;un da alçalıp daha da bir mahcup olması dışında hiçbir işe yaramadı. </p>



<p>   Her ilmî toplantıda İmam&#8217;ın (a.s) ilâhî ilim güneşi daha çok parlıyordu; her defasında Memun gibi hilekâr, düzenbaz yarasaları kıskançlık ateşi yakıp kavuruyor ve gözlerini kör ediyordu. </p>



<p>   Yaklaşık bin yıl önce yaşamış büyük Şia fakih ve muhaddisi Şeyh Saduk şöyle diyor:</p>



<p>     Memun çeşitli sapık gruplardan olan kelamcıları davet ediyor, İmam&#8217;a (a.s) duyduğu kin ve kıskançlıktan  dolayı onların İmam&#8217;a (a.s) üstün gelmesini ve galebe çalmasını diliyordu. Fakat İmam (a.s) her kimle münazara yapsa, karşısındaki kişi onun (a.s) fazilet ve üstünlüğünü itiraf edip İmam&#8217;ın (a.s) istidlali (delilleri) karşısında teslim oluyordu. (Biharu&#8217;l-Envar, c.49, s.175 176) </p>



<p>Nefvelî şöyle diyor: Memun, Fazl b. Sehl&#8217;e Caselik, Re&#8217;su&#8217;l-Calut, Sabiînin ileri gelenleri, Hürbüzlerin büyüğü, Zerdüşt âlimleri, Nestas-i Rumî ve mütekellimler/kelamcılar (Caselik, Hristiyan papazların reisi, Patrik; Resul Calut, Yahudi bilginlerinin reisi, Hahambaşı; Saibiîn, meleğe tapanlar veya yıldızperestler ya da nübüvvet ve herhangi bir şeriata inanmayanlar; Horboz, &#8220;Horbod&#8221;un Arapça&#8217;sı olup ateşperestlerin tapınağının hizmetçisi ve kadılar; Nestas, Romalı tabip; Mütekellim ise, akait ilminde uzman olan kişiler demektir.) gibi çeşitli fırkaların önde gelen simalarını bir araya toplamasını emretti; Fazl da onları topladı.</p>



<p>   Memun, İmam&#8217;a (a.s) hizmetçisi Yasir vasıtasıyla haber gönderdi; eğer isterse bu inançların ileri gelenleriyle konuşup tartışabilir diye bildirdi. İmam (a.s) da: &#8220;Yarın geleceğim.&#8221; buyurdu. Yasir dönünce İmam (a.s) bana: &#8220;Ey Nevfelî! Sen Iraklısın; Iraklılar da zeki olurlar. Memun&#8217;un, müşrikleri ve değişik inanç sahiplerini çağırıp toplamasından ne anlıyorsun?&#8221; diye sordu.</p>



<p>  Ben: &#8220;Sana feda olayım, sizi imtihan edip bilgi seviyenizi öğrenmek istiyor.&#8221; dediğimde, İmam (a.s): &#8220;Onların benim delilimi çürütmelerinden korkuyor musun?&#8221; buyurdu. </p>



<p>  Ben: &#8220;Hayır vallahi, kesinlikle böyle bir endişem yok; ben Allah&#8217;ın sizi onlara galip kılacağını umuyorum.&#8221; dedim. </p>



<p>  İmam (a.s): &#8220;Ey Nevfelî! Memun&#8217;un bu hareketinden ne zaman pişman olacağını öğrenmek istiyor musun?&#8221; buyurdu.</p>



<p>Ben: &#8220;Evet.&#8221; diye arz ettiğimde, İmam (a.s) buyurdu ki: </p>



<p>        Ben Tevrat&#8217;a inanlara Tevrat&#8217;la, İncil&#8217;e inananlara İncil&#8217;le, Zebur&#8217;a inananlara Zebur&#8217;la, Saibiîn&#8217;e kendilerinin konuştuğu İbranice ile, diğerlerine de kendi delil ve dilleriyle cevap verdiğim zaman, herkese galip gelip delillerini çürütmem sonucu kendi inanç ve sözlerinden vazgeçip bana yöneldikleri zaman, Memun oturduğu makamın onun hakkı olmadığını anlayacak ve işte o zaman pişman olacaktır. </p>



<p>İmam (a.s) daha sonra: &#8220;La havle ve la kuvvete illa billahi&#8217;l-Aliyyi&#8217;l-Azim/Ulu ve Yüce Allah&#8217;tan başka güç ve kudret sahibi yoktur.&#8221; dedi. </p>



<p>Ertesi gün sabahleyin İmam (a.s) onların meclisine gitti. Yahudi âlimi hahambaşı dedi ki:</p>



<p>   Biz senden Tevrat, İncil, Davud&#8217;un Zebur&#8217;u, İbrahim ve Musa&#8217;nın Suhuf&#8217;u dışında verdiğin hiçbir cevabı kabul etmeyeceğiz. (Hahambaşı Yahudi olup İncil&#8217;e inanmadığı hâlde onun hakkında bilgi sahibiydi. Onun için bu yolla da İmam&#8217;ı (a.s) Hristiyanların karşısında imtihan etmek istiyordu. Bu nedenle İmam&#8217;ın (a.s) İncil&#8217;le de cevap vermesini istedi.) </p>



<p>İmam Rıza (a.s) onun bu şartını kabul etti ve Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.a) peygamberliğini ispatlamak için onlara Tevrat, İncil ve Zebur&#8217;dan ayrıntılı deliller getirdi; onlar da İmam&#8217;ı (a.s) onayladılar. Sonra İmam diğerleriyle tartıştı. Herkes sustuktan sonra da şöyle buyurdu: &#8220;Ey topluluk! Sizin aranızda muhalif ve sorusu olan varsa, korkmadan ve çekinmeden sorsun.</p>



<p>Bunun üzerine kelam ilminde ve tartışmada eşsiz bir kişi olan İmran es-Sabî şöyle dedi:</p>



<p>Ey bilgin kişi! Eğer kendin sormamızı istemeseydin sormazdım. Ben Kûfe, Basra, Şam ve Cezire&#8217;ye gidip oradaki mütekellimlerle tartıştım; fakat bana Allah&#8217;ın birliğini ispatlayacak birini bulamadım.</p>



<p>İmam Rıza (a.s) Allah&#8217;ın birliğini ispatlamak için ayrıntılı bir delil getirince, (İmam Rıza&#8217;nın (a.s) o mecliste sunduğu ayrıntılı ve derin delil Tevhid-i Saduk kitabında zikredilmiştir.) İmran ikna oldu ve dedi ki:</p>



<p>        Efendim! Anladım ve gerçekten Allah&#8217;ın böyle olduğuna, Muhammed&#8217;in Allah&#8217;ın kulu olduğuna ve onu insanları hidayet etmek için hak dinle gönderdiğine tanıklık ediyorum.</p>



<p>Sonra kıbleye doğru dönerek secde edip Müslüman oldu.</p>



<p>Mütekellimler İmran es-Sabî&#8217;nin sözlerini duyunca artık bir şey sormadılar.</p>



<p> Günün son vakitlerinde Memun kalkarak İmam&#8217;la (a.s) birlikte eve gitti ve halk da dağıldı. (Tevhid-i Saduk, s.427-429 ve İsbatu&#8217;l-Hidaye, c.6, s.45-49)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Rıza&#8217;nın (a.s) Şehadeti</h2>



<p>Memun hedeflerine ulaşmak için hiçbir şeyden geri kalmadı; ama İmam&#8217;ın (a.s) azamet, yücelik ve halkın ona karşı olan ilgisinde en ufak bir azalma olmadı. Aksine bu alaka günden güne daha da arttı. İmam&#8217;ın (a.s) toplumsal kişiliğini lekelemek için o kadar çaba sarf etmesine rağmen şahsiyet ve saygınlığının daha da yüceldiğini anlayınca, sonun da İmam&#8217;ı (a.s) öldürmeye karar verdi. </p>



<p>   Her geçen gün İmam&#8217;ın (a.s) hak üzere olduğu, Memun&#8217;un ise hilebazlığı açığa çıkıyordu. Diğer yandan Abbasîler ve taraftarları, Memun&#8217;un veliahtlığı İmam Rıza&#8217;ya (a.s) bırakmasından rahatsızdılar. Hatta durum öyle bir hadde vardı ki, sırf muhalefet etmek için Bağdat&#8217;ta İbrahim b. Abbas&#8217;a biat etmişlerdi. Birkaç yönden Memun&#8217;un hükümeti tehlikeye düşmüştü. Bunun için Memun hem İmam&#8217;dan (a.s) kurtulmak, hem de Abbasîler ve taraftarlarının rızasını kazanmak maksadı ile gizlice İmam&#8217;ı (a.s) zehirleyip ortadan kaldırdı. İmam&#8217;ın şehadetinden sonra Memun, Abbasîlere şöyle yazdı:</p>



<p>    Siz, &#8220;Veliahtlık makamını neden Ali b. Musa Rıza&#8217;ya bıraktın?&#8221; diye beni eleştiriyordunuz; haberiniz olsun ki o öldü; o hâlde bana itaat edin. (Tarih-i Taberî, c.11, s.1030; el-Bidayet-u ve&#8217;n-Nihaye, c.10, s.149, Hayat-u İmami&#8217;r-Rıza, s. 349&#8217;dan naklen.) </p>



<p>Memun, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) taraftar ve izleyicilerinin onun şehadetinden haberdar olmalarını engellemeye, hile ve riyakârlıkla cinayetini gizlemeye ve İmam&#8217;ın (a.s) kendi eceliyle öldüğünü söylemeye çalıştı. Ancak gerçeği gizleyemedi; zira İmam&#8217;ın (a.s) özel ashap ve yakınları işin içyüzünü öğrenmişlerdi.</p>



<p>   İmam Rıza&#8217;nın (a.s) yakın ashabından olan Ebu Salt el-Harevî, İmam&#8217;la (a.s) Memun arasında geçenleri ve İmam&#8217;ın (a.s) şehadetini açıklamıştır.</p>



<p>   Ahmed b. Ali el-Ensarî şöyle diyor: Ebu Salt&#8217;tan: &#8220;Memun görünüşte İmam&#8217;a saygı gösterip onu kendisine veliaht tayin etmesine rağmen nasıl onu öldürmeye kalkışabilir?&#8221; diye sordum. Ebu Salt şöyle cevap verdi:</p>



<p>   Memun, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) azamet ve yüceliğini görünce, ona saygı ve sevgi gösterdi. İmam&#8217;ın (a.s) dünyaperest olduğunu halka göstermek ve gözden düşürmek için kendine veliaht tayin etti.</p>



<p>   Bunlarla İmam&#8217;ın (a.s) takva ve dünyadan sakınma tavrına bir zarar gelmediğini, halkın onda maneviyattan başka bir şey görmediğini, bu nedenle halk arasında makam ve faziletinin günden güne arttığını gördü.</p>



<p>   Bu defa da ilmî müzakerelerde birinin İmam&#8217;a galip gelmesi, böylece İmam&#8217;ın (a.s) bilgiler karşısında ilmî olarak yenik düşmesi ve nihai olarak da ilmî açıdan eksikliğinin halka duyurulması için çeşitli şehirlerden bazı mütekellimleri bir araya topladı.</p>



<p>Ancak Yahudi, Hristiyan, Ateşperest, Sâbiî, Berehmenler, mülhit ve dehrîler ve yine Müslüman fırkalardan kim İmam&#8217;la (a.s) tartıştıysa, İmam ona üstünlük sağladı ve delilinin üstünlüğünü itiraf ettirdi. </p>



<p>Böyle olunca halk: &#8220;Vallahi&#8221; dediler, &#8220;İmam, hilafete Memun&#8217;dan daha layıktır.&#8221;</p>



<p>Memun&#8217;un casusları bu haberleri ona bildiriyor ve o da bu haberi duyunca, öfkeleniyordu. Kıskançlık ateşi körükleniyordu.</p>



<p>Yine İmam (a.s), Memun karşısında hakkı söylemekten çekinmiyordu. Birçok kere Memun&#8217;un hoşlanmadığı şeyleri dile getirmişti. Bu da Memun&#8217;un İmam&#8217;a (a.s) karşı kin ve öfkesinin artmasına neden olmuştu.</p>



<p>   Memun İmam&#8217;a (a.s) karşı çeşitli hile ve desiselerle herhangi bir sonuç alamayacağını anlayınca, İmam Rıza&#8217;yı (a.s) gizlice zehirlemeye karar verdi. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.241) </p>



<p>İmam Rıza (a.s) ile birlikte olan ve cenaze törenine katılan Ebu Salt şöyle diyor:</p>



<p>Merv&#8217;den Bağdat&#8217;a dönerken, Tus&#8217;ta Memun İmam&#8217;ı (a.s) zehirli üzümle zehirleyip öldürdü. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.2, s.245)</p>



<p> İmam Rıza&#8217;nın (a.s) tertemiz cenazesi, daha önce Harun&#8217;un defnedildiği kubbenin altında, Harun&#8217;un mezarının önüne defnedildi.</p>



<p>   İmam Rıza (a.s) hicrî 203 yılında safer ayının sonunda, elli beş yaşında şehadet makamına ulaştı.</p>



<p>  Allah&#8217;ın, peygamberlerin, temiz ve salih kulların selâmı onun kutlu ruhuna olsun.</p>



<p>   Tarihin sessiz kalması ve tahrif edilmesi, Memun gibi bazı zalimlerin cinayetlerinin boyutlarının gelecek nesil için doğru-dürüst bir şekilde aşikâr olmamasına neden oldu.</p>



<p>Memun rezillik ve hilekârlıkla sonunda İmam&#8217;ı (a.s) zehirleyerek öldürmekle kalmadı, ona bağlı olan kişiler, önde gelen Alevîler ve İmam&#8217;a (a.s) sadık kalan Şiîlerden birçoğunu da ya ortadan kaldırdı ya da çeşitli şehirlere, dağlara ve çöllere sürdü.</p>



<p>Onlara karşı izlenen kötü davranış ve baskılar, o saygın kimselerin her birinin bir kenara kaçıp gizlenmesine ve adsız-sansız köşe bucak saklanmasına sebep oldu. Sonunda bazıları şehadet şerbetini içti, bazıları da kimliği bilinmeden yaşayıp göçüp gittiler.</p>



<p>Onlardan birçoğunun hayatı hakkında bazı Şiîler tarafından yazılıp korunanlar dışında herhangi bir bilgi mevcut değildir.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Rıza&#8217;dan (a.s) Veciz Sözler</h2>



<p>Burada bereketlenmek, İmam Rıza&#8217;nın (a.s) ilminden yararlanmak için onun bazı buyruklarını zikrediyoruz:</p>



<p>1- Kişi, dilinin altında saklıdır; söz söylediğinde açığa çıkar, bilinir. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.291–294)</p>



<p>2- Bir işi yapmadan önce onun hakkında iyice düşünmek, seni pişmanlık duymaktan korur. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.291–294)</p>



<p>3- Kötü insanlarla oturup kalkmak, iyi kişilere karşı kötü zanda bulunmaya neden olur. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.291–294)</p>



<p>4- Allah kullarına karşı düşmanlık etmek, ahiret için ne de kötü bir azıktır! (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.291–294)</p>



<p>5- Kendi makam ve yerini bilen bir kişi helâk olmaz. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.294–305)</p>



<p>6- Hediye, kalplerden kinleri giderir. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.294–305)</p>



<p>7- Kıyamet günü bana en yakın olanınız, ahlâkı en güzel olanınız ve ailesine karşı iyi davrananınızdır. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.285–290)</p>



<p>8- Müslüman&#8217;a ihanet eden bizden değildir. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.285–290)</p>



<p>9- Mümin öfkelendiği zaman, öfkesi onu haktan uzaklaştırmaz. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.285–290) </p>



<p>10- Allah boş konuşmaya, malı har vurup harman savurmaya ve (yersiz) çok soru sormaya öfke duyar. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.285–290)</p>



<p>11- Halka sevgi göstermek, aklın yarısıdır. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.285–290)</p>



<p>12- İşlerin en zoru üçtür: Kendi aleyhine tamamlansa da hakkı söylemek, her durumda Allah&#8217;ı anmak, mümin kardeşlerin malında eşit kılmak (malı yardımla bulunmak). (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.285–290)</p>



<p>13- Cömert kişi, başkalarının kendisinin hazırladığı yemekten yemeleri için onların kendisi için hazırladığı yemekten yer. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.294–305)</p>



<p>14- Kur&#8217;ân, Allah&#8217;ın buyruğudur; onu bırakmayın ve hidayeti ondan başkasında aramayın; aksi durumda saparsınız. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.294–305)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Rıza&#8217;nın (a.s) Bazı Sorulara Cevapları</h2>



<p>1- Allah nasıl ve nerededir?</p>



<p>  Böyle düşünmek, kökten yanlıştır. Zira mekân Allah&#8217;ın yarattığı bir şeydir; O&#8217;nun için mekân söz konusu olamaz. Niceliği O yaratmıştır, kendisi nicelikten ve terkipten münezzehtir. O hâlde Allah Teâlâ nicelik ve mekânla tanınmaz, duyu organlarıyla hissedilmez; hiçbir şeyle mukayese edilip hiçbir şeye benzetilmez.</p>



<p>2- Allah Teala ne zaman meydana gelmiştir?</p>



<p>    Ne zaman yoktu ki, meydana geldiği zamanı söyleyeyim.</p>



<p>3- Evrenin hâdis olduğuna (sonradan yaratıldığına) deliliniz nedir?</p>



<p>   Sen yoktun, sonra meydana geldin; senin, kendini yaratmadığını ve senin gibi birisinin de seni yaratmadığını biliyorsun.</p>



<p>4- Allah&#8217;ı bize tavsif eder misiniz?</p>



<p>   Allah&#8217;ı kıyasla tavsif eden, sürekli yanılgı ve sapkınlık içerisindedir; onun söylediği söz de çirkindir. Ben Allah&#8217;ı zihnimde O&#8217;ndan bir suret ve şekil tasarlamadan kendisini tanıtıp tavsif ettiği gibi tavsif ediyorum.Allah hislerle idrak edilemez. O, insanlarla mukayese edilmez. Benzetilmeden bilinir, tanınır. Makamının yüceliğine rağmen herkese yakındır.</p>



<p>O&#8217;na eş, benzer koşulmaz. Kendi yarattıklarıyla örneklendirilmez, onlara benzetilmez. Yargısında kimseye zulmetmez&#8230; Ayet ve nişanelerle tanınır. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s. 10-47) </p>



<p>5- Yeryüzü imam ve hüccetsiz kalır mı?</p>



<p>   Yeryüzü bir an göz açıp kapatıncaya kadar dahi imam ve hüccetsiz kalsa, tüm ehlini yutar. </p>



<p>6- Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuru hakkında bir açıklama yapar mısınız?</p>



<p>   Zuhuru beklemenin, zuhurun bir parçası olduğunu bilmez misiniz?</p>



<p>  Adam: &#8220;Bilmiyorum; bana öğretin.&#8221; demesi üzerine şöyle buyurdu:</p>



<p>  Evet, zuhuru beklemek zuhurun bir parçasıdır. ​( Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.10)</p>



<p>7- İman ve İslam nedir?</p>



<p>   Bâkırü’l-Ulum buyurmuştur ki: &#8220;İman, İslam’dan yüksek bir derecedir, takva ise imandan üstün bir derecedir, yakin de takvadan üstte bir mertebedir. Halk arasında yakinden daha az bir şey taksim edilmemiştir.&#8221; (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.258)​</p>



<p>8- Yakin nedir?</p>



<p>   Allah Teala’ya tevekkül etmek, O’nun irade ve isteği karşısında teslim olmak, O’nun kazasına razı olmak, işlerini Allah’a bırakmak (ve O’ndan maslahat dilemek). (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.258)​</p>



<p>9- Amelleri yok eden kendini beğenmişlik nedir?</p>



<p>   Kendini beğenmenin dereceleri vardır; ondan bazısı şöyledir: Çirkin bir iş insanın gözüne güzel ve çekici görününce onu iyi sanır, ondan memnun olur, iyi bir iş yaptığını sanır. Ve yine kul Rabbine iman eder ve sonra bu işinden dolayı Allah’a minnet eder; oysa minnet etmek Allah’ın hakkıdır! (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.285)</p>



<p>10- Hz İbrahim&#8217;in (a.s) kalbinde şüphe olduğu için mi, &#8220;Kalbim mutmain olsun diye.&#8221; arz etti?</p>



<p>   Hayır; İbrahim’in yakini vardı; fakat yakininin artmasını diliyordu. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.315)</p>



<p>​11- İnsanlar Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) faziletini, Resulullah’ın (s.a.a) yanındaki makam ve mevkisini bildikleri hâlde, neden ondan uzaklaşıp başkalarına yöneldiler?</p>



<p>   Çünkü Emirü’l-Müminin Ali, Allah ve Resulü ile savaş hâlinde olanların; onların babalarını, kardeşlerini, amcalarını, dayılarını ve yakınlarından birçoklarını öldürmüştü. Bu da onların Ali’ye karşı kin besleyip düşmanlık gütmelerine neden olmuştu. Bu nedenle Ali’nin onların önder ve velisi olmasını istemiyorlardı. Ancak başkaları Resulullah’ın yanında ve düşmanla cihat konusunda Emirü’l-Müminin Ali’nin makam ve mevkiine sahip olmadıklarından, onlara karşı bu his ve düşmanlıkları yoktu. İşte halkın Emirü’l-Müminin Ali’den uzaklaşıp başkalarına yönelmelerinin nedeni budur. (Müsned-i İmam Rıza, c.1, s.81)</p>



<p></p>



<p></p>



<p></p>



<p></p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/imam-riza/">İmam Rıza (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://imammehdiyarenleri.org/imam-riza/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Musa Kâzım (a.s)</title>
		<link>https://imammehdiyarenleri.org/imam-musa-kazim/</link>
					<comments>https://imammehdiyarenleri.org/imam-musa-kazim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fatime-i Zehra Ateş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Dec 2021 15:43:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehlibeyt]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://imammehdiyarenleri.org/?p=166</guid>

					<description><![CDATA[<p>Veladeti Hicrî 128 yılı safer ayının yedisinde Medine ile Mekke arasında bulunan Ebva köyünde dünyaya geldi. Adı Musa, meşhur künyesi Ebu&#8217;l-Hasan ve Ebu İbrahim, lakapları ise Kâzım, Sâbir ve salih&#8217;tir.&#8230; </p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/imam-musa-kazim/">İmam Musa Kâzım (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<h2 class="wp-block-heading">Veladeti</h2>



<p>Hicrî 128 yılı safer ayının yedisinde Medine ile Mekke arasında bulunan Ebva köyünde dünyaya geldi. Adı Musa, meşhur künyesi Ebu&#8217;l-Hasan ve Ebu İbrahim, lakapları ise Kâzım, Sâbir ve salih&#8217;tir.</p>



<p>   Halk arasında hacetlerin kapısı (Babu&#8217;l-Hevaic) olarak meşhurdur. Sorunların giderilmesi noktasında İmam&#8217;a tevessül etmenin faydası tecrübeyle sabit olmuştur.</p>



<p>   Annesinin adı Humeyde&#8217;dir. İmam Cafer Sadık (a.s) onun hakkında: &#8220;Humeyde, bütün pisliklerden temizlenmiştir.&#8221; buyurmuştur.</p>



<p>   İmam Cafer Sadık (a.s), dinî mesele ve ahkâmla ilgili bilgileri öğrenmek için diğer kadınları Humeyde Hatun&#8217;a yönlendirirdi.</p>



<p>   Bu mübarek çocuk dünyaya geldiğinde, İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s) haber verdiler. İmam şöyle buyurdu: &#8220;Yüce Allah, bana yaratıkların en üstünü olan bir çocuk verdi.&#8221;</p>



<p>Humeyde Hatun. İmam&#8217;a: &#8220;Bu çocuk dünyaya geldiğinde ellerini yere koydu ve başını göğe kaldırdı.&#8221; dediğinde, İmam: &#8220;Resulün veladetinin alametidir. (Peygamber de dünyaya geldiğinde böyle yapmıştı.) Ondan sonra dünyaya gelen her İmam böyledir.&#8221; diye buyurdu. </p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Kâzım ve Abbasî Hükümeti</h2>



<p>İmam Musa b. Cafer el-kâzım (a.s), dört yaşındayken zalim Emevî hükümeti yıkıldı.</p>



<p>Emevîlerin Arap ırkçılığı, yağmacılık, zorbalık, zulüm ile sürdükleri siyasetleri, hükümetlerinin İran karşıtı girişimleri öz Muhammedî İslam&#8217;ın adilane hükümetini isteyen halkın, özellikle de İranlıların Ali Oğulları&#8217;na yönelişini ve Ali yönetimi gibi bir yönetime eğilimini kötüye kullanarak  hakkı hak sahibine ulaştırmak adına Ebu Müslim Horasanî&#8217;nin yardımıyla Emevîleri yıktılar. Fakat altıncı İmam Cafer b. Muhammed es-Sadık (a.s) yerine Ebu&#8217;l-Abbas Seffah (çok kan döken) Abbasî&#8217;yi hilafet makamına geçirdiler. (Emevî karşıtı inkılâp öncüleri, Alevîlerin yerine Abbasîleri iktidara getirip hilafetin asıl merkezine dönmesini engellemekle büyük bir hainlik gerçekleştirdiler. Ebu Seleme ve Ebu Müslim ilk başta insanları Ali Oğulları&#8217;na (Ali Oğulları) davet ediyorladı. Fakat başından beri perde arkasında Abbasîlerin saltanat sarayının temelini oluşturuyorlardı. İşte bu nedenle İmam Cafer Sadık (as), siyasetteki düşüncesiyle onların sözlerine ehemmiyet vermemişti. Onların kendisine yardım etmek için kıyam etmedikleri ve kafalarında daha farklı şeyler tasarladıklarını bildiği için, sözlerini önemsememişti. bk. el-Milel ve ve&#8217;n-Nihel, Şehristanî, c.1, s.154, Mısır baskısı; Tarih-i Yakubî, c.3, s.89; Biharu&#8217;l-Envar, c.11, s.42, Kumpanî baskısı.)</p>



<p>Böylece hicrî kamerî 132 yılında hilafet ve Resulullah&#8217;ın (s.a.a) vasiliği kisvesinde zulüm, zorbalık ve ikiyüzlülükte Emevîlerden hiçbir eksiği olmayan, hatta birçok noktada onlardan da ileri giden yeni bir padişahlık sülalesi iş başına geçti. Şu farkla ki: </p>



<p>   Emevî saltanatı pek uzun sürmedi; ama Abbasîler hicrî kamerî 757 yılına kadar, yani 524 yıl Bağdat&#8217;ta hilafet adıyla saltanat sürdüler.</p>



<p>   İşte yedinci İmam Musa Kâzım (a.s), Ebu&#8217;l-Abbas Seffah, Mansur Devanikî, Hâdi, Mehdi ve Harun&#8217;un zulüm ve baskılarına maruz kalarak onların saltanat dönemlerinde yaşamıştır.</p>



<p>   Bunlaran (Mansur&#8217;dan Harun&#8217;a kadar) her biri, İmam&#8217;ın (a.s) ruhuna ve bedenine ellerinden geldiği kadar zulüm ve baskı uyguladılar. Bunlar bir yana İmam&#8217;ın gam, keder ve üzüntülere bürünmesi için bu zorba ve alçak kişilerle aynı havayı teneffüs etmesi bile yeter de artardı. Eğer yapmadıkları bir şey kalmış ise, o da istemedikleri için değil, yapamadıkları içindir.</p>



<p>   Ebu&#8217;l-Abbas Seffah hicrî 136 yılında öldü. Yerine kardeşi Mansur Devanikî geçti. O, Bağdat şehrini inşa etti; Ebu Müslim Horasanî&#8217;yi öldürdü ve hilafetini sağlama aldı. Daha sonra Ali Oğulları&#8217;nı öldürmekten, zindana atıp işkence yapmaktan ve mallarını gasp etmekten bir an bile geri durmadı. Başta İmam Cafer Sadık (a.s) olmak üzere bu soyun ileri gelenlerinin çoğunu öldürdü.</p>



<p>   Kan dökücü, hilekâr, aşırı kıskanç, cimri, hırslı ve vefasız bir kişiydi. Onun, ömür boyu zahmetlere katlanarak hilafet makamına ulaştıran Ebu Müslim&#8217;e karşı tarihe darbımesel (atasözü) olarak geçmiştir.</p>



<p>   İmam Kâzım (a.s) değerli babası şehit edildiğinde, yirmi yaşındaydı. Otuz yaşına kadar Mansur&#8217;un ıstırap, korku ve vahşet saçan hükümetine karşı mücadele ederken, bir yandan da taraftarlarına çekidüzen veriyor, onların işleriyle ilgileniyordu. </p>



<p>   Mansur hicî 158 yılında ölünce, hükümete oğlu Mehdi geçti. Abbasî halifesi Mehdi&#8217;nin siyaseti, halkı aldatmak ve hilekârlık üzerine kurulmuştu.</p>



<p>   Çoğunu İmam Kâzım&#8217;ın Şiîlerinin oluşturduğu ve babası Mansur tarafından hapse atılan siyasi tutukluların az bir grubu dışında hepsini serbest bırakarak el konulan mallarını onlara geri verdi. Fakat sürekli onları gözaltında bulunduruyor ve kalbinden onlara karşı büyük bir düşmanlık besliyordu. Hatta şiirlerinde Alevîleri kötüleyen (Ali Oğulları) şairlere büyük bağışlar veriyordu. Örneğin bir defasında Beşşar b. Burd&#8217;e yetmiş bin dirhem ve Mervan b. Ebu Hafs&#8217;a yüz bin dirhem verdi.</p>



<p>   Şarap içme, ayyaşlık yapma ve zamparalık konusunda bir hayli rahattı. Oğlu Harun&#8217;un düğünde elli milyon dirhem harcamıştı. Müslümanlara ait olan beytülmalı har vurup harman savurmakta da üstüne yoktu. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.1, s.439-445)</p>



<p>   Mehdi&#8217;nin hükümeti döneminde İmam&#8217;ın (a.s) şöhreti her tarafa yayıldı; fazilet, takva, bilgi ve önderlik semasında dolunay gibi parladığı için insanlar gruplar hâlinde gizlice gelerek o ezelî feyiz kaynağından manevî susuzluklarını gideriyorlardı. </p>



<p>   Mehdi&#8217;nin casusları tüm bu olup bitenleri ona bildiriyorlardı. Mehdi, hilafetinin tehlikeye girmesinden endişelendiği için İmam&#8217;ı (a.s) Medine&#8217;den Bağdat&#8217;a getirerek zindana atmalarını emretti.</p>



<p>Ebu Halid Zubaleî şöyle naklediyor:</p>



<p>    Bu emir üzerine İmam&#8217;ı (a.s) getirmek için Medine&#8217;ye giden hükümet görevlileri dönüşte, onunla birlikte Zubale&#8217;de benim evime misafir oldular.</p>



<p>  İmam küçük bir fırsatı değerlendirerek, Mehdi&#8217;nin adamlarının fark etmeyecekleri şekilde, bana kendisi için bir şeyler satın almamı emretti. Ben çok üzgündüm. İmam&#8217;a: &#8220;Bu kan dökücü adama gitmenizden dolayı başına bir bela gelmesinden endişeleniyorum.&#8221; diye arz ettim. İmam (a.s): &#8220;Benim ondan bir korkum yoktur; sen falan gün, filan yerde beni bekle.&#8221; buyurdu. </p>



<p>  Nihayet İmam Bağdat&#8217;a gitti; ben de ıstırap içerisinde o günün gelip çatması için günleri sayıyordum. İmam&#8217;ın buyurduğu gün gelip yetişince hemen koşup belirttiği yere gittim. Çok ıstıraplıydım; en küçük bir sesle yerimden sıçrıyor ve üzerlik gibi bekleyiş ateşinde yanıyordum. Artık yavaş yavaş ufuk kızıl renge bürünüyor ve güneş gece zindanına düşüyordu. Ansızın uzakta bir karartının belirdiğini gördüm. İçimden uçup ona doğru koşmak geçiyordu.  Fakat karartının İmam olmamasından ve sırrımın faş olmasından endişeleniyordum.</p>



<p>  Yerimde kaldım. İmam yaklaştı; bir katıra binmiş geliyordu. Mübarek keskin gözleri bana ilişince: &#8220;Ey Ebu Halid! Şüphe etme.&#8221; buyurdu ve sonra şöyle devam etti: &#8220;İleride beni bir kez daha Bağdat&#8217;a götürecekler; işte o zaman artık geri dönmeyeceğim.&#8221;</p>



<p>Ne yazık ki İmam&#8217;ın buyurduğu gibi oldu. (Biharu&#8217;l-Envar, c.48, s.71-72. Ayrıca bkz. İ&#8217;lamu&#8217;l-Vera Taberî, İlmiyye İslamiyye basımı, s.295, biraz farkla)</p>



<p>Evet, bu defa Mehdi, İmam&#8217;ı (a.s) Bağdat&#8217;a getirip zindana atınca, rüyada Ali b. Ebu Talib&#8217;in (a.s) kendisine hitaben şu ayeti okuduğunu gördü: </p>



<p> Demek işbaşına gelecek olursanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak, rahimleri (akrabalık bağlarını) koparacaksınız, öyle mi? (Muhammed Suresi, 22) </p>



<p>Rabi diyor ki: </p>



<p>Gece yarısı Mehdi beni çağırmak üzere gönderdi. Korkarak hemen yanına koştum. Oraya vardığımda, Mehdi&#8217;nin: &#8220;Demek işbaşına gelecek olursanız&#8230;&#8221; ayetini okumakta olduğunu gördüm</p>



<p> Beni görünce, &#8220;Git Musa b. Cafer&#8217;i zindandan çıkar, benim yanıma getir.&#8221; dedi. Ben gidip İmam&#8217;ı getirdim. Mehdi yerinden kalktı ve İmam&#8217;ın yüzünü öperek yanına oturttu; sonra gördüğü rüyayı anlatmaya başladı.</p>



<p>Ardından İmam&#8217;ı (a.s) derhal Medine&#8217;ye götürmelerini emretti.</p>



<p>Rabi devamla diyor ki:</p>



<p>Ben bunun üzerine, bir engel çıkmasından endişelenerek o gece İmam&#8217;ın yol hazırlıklarını yaptım ve İmam sabahın erken saatlerinde Medine&#8217;ye doğru hareket etti. (Tarih-i Bağdad, c.13, s.30-31)</p>



<p>İmam Musa Kâzım (a.s) Medin&#8217;de Abbasî sarayının sıkı baskısına rağmen halkı irşat etmek, eğitim ve öğretim vermekle meşguldü. Hicrî 169 yılında Mehdi&#8217;nin ölmesi sonucu saltanat tahtına oğlu Hâdi oturuncaya kadar bu baskı devam etti.</p>



<p>Ancak Hâdî, babasının tersine açık bir şekilde Ali Oğullarına karşı kötü davranıyordu. Hatta babasının onlara vermiş olduğu maaşı bile kesmişti.</p>



<p>Onun için en utanç verici leke, acı Fahh olayına neden oluşudur.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Fahh Olayı</h2>



<p>Medine Alevîlerinden Hüseyin b. Ali, Abbasî yönetiminden ve onların bitmek bilmeyen zulümlerinden gına gelmişti. İmam Musa Kâzım&#8217;ın rızasını alarak (Makatilu&#8217;t-Talibiyyin, s.447) Halife Hâdî&#8217;ye karşı kıyam edip yaklaşık üç yüz kişiyle Medine&#8217;den Mekke&#8217;ye doğru hareket etti.</p>



<p>  Derken Hâdî&#8217;nin ordusu fahh adı verilen bir bölgede hepsini kuşatarak hepsini öldürdüler ve böylece Kerbela faciasına benzer bir facia onların da başına geldi.</p>



<p>Şehitlerin başlarını bedenlerinden ayırarak Medine&#8217;ye getirdiler ve içlerinde İmam Kâzım&#8217;ın (a.s) da bulunduğu Ali Oğulları&#8217;ndan bir grubun olduğu mecliste sergilediler. Bu manzara karşısında hiç kimseden bir ses çıkmadı. Ancak İmam Musa Kâzım (a.s), Fahh kıyamının önderi Hüseyin b. Ali&#8217;nin başını görünce şöyle buyurdu: </p>



<p>&#8220;İnna lillah ve inna ileyhi raciun (Biz Allah&#8217;tanız ve O&#8217;na dönücüleriz).&#8221;</p>



<p>Vallahi Müslüman ve dürüst bir kişi olduğu hâlde şehit edildi. Çok oruç tutar, geceyi çokça ibadetle geçirir, iyiliği emreder ve kötülükten sakındırırdı. Ailesinde onun gibi biri yoktu. (Makatilu&#8217;t-Talibiyyin, Mısır baskısı, s.453) </p>



<p>Hâdi, siyasî ahlak dışında, kişisel özellikler bakımından da sapık, şarap içen, zevk-u sefa düşkünü biriydi.</p>



<p>Bir defasında Yusuf Saykal&#8217;a güzel sesle okuduğu birkaç beyitlik şiir için, bir deve yükü kadar dirhem ve dinar vermişti. (Tarih-i Taberî, c.10, s.592, Liden basımı) İbn Dab adında biri şöyle diyor:</p>



<p>   Bir gün Hâdi&#8217;nin yanına gittiğimde şarap içmekten ve uykusuzluktan dolayı gözlerinin kızardığını gördüm. Benden, şarap hakkında bir kıssa istedi; ben de şiir kalıbında bir şeyler söyledim. Hâdi okuduğum şiirleri yazdı ve bana kırk bin dirhem verdi. (Tarih-i Taberî, c.10, s.593, Liden basımı)</p>



<p>Meşhur bir Arap müzik bilimcisi İshak Mevsılî: &#8220;Hâdi yaşasaydı, evlerimizin duvarını altınla yapmamız gerekecekti.&#8221; diyor. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.1, s.458)</p>



<p>Hâdi, hicrî 170 yılında öldü ve ondan sonra İslam padişahlığına Harun geçti. (Tarih-i Yakubî, c.2, s.407, Beyrut basımı)</p>



<p>O zaman İmam Musa Kâzım (a.s) kırk iki yaşındaydı.</p>



<p>Harun&#8217;un dönemi, Abbasîlerin güç, kudret, yağmalama ve zorbalıkların zirvesiydi.</p>



<p>Harun, biat merasimi bittikten sonra, İranlı Yahya Bermekî&#8217;yi vezir seçti ve bütün işler, atamalar, azletmeler konusunda ona tam yetki verdi. O zamanın geleneğine göre bu yetkiyi desteklemek için de kendi yüzüğünü ona verdi. (Tarih-i Taberî, c.10, s.603) Kendisi de beytülmali şarap içmek, zamparalık yapmak, mücevherler satın alıp har vurup harman savurmak ve zevk-u sefa sürmek için sorumsuzca zayi etmekle meşguldü.</p>



<p>İki veya dört yaşındaki bir koyunun bir dirheme satıldığı o dönemde beytülmal geliri beş yüz milyon iki yüz kırk bin dirhemdi. Hayatu&#8217;l-İmam, c.2 s.29) O, bu büyük geliri harcamaya koyuldu. Okuduğu bir methiye karşısında Eşça adında bir şaire bir milyon dirhem verdi. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.2, s.39). Şair Ebu&#8217;l Atahiye&#8217;ye ve müzisyen Musulî&#8217;ye bir kaç beyit şiir ve birazcık saz çalıp şarkı söylemelerine karşı yüz bin dirhem ve yüz takım elbise verdi. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.2, s.32)</p>



<p>Harun&#8217;un sarayında çok güzel sesli ve çalgıcı kadınlar toplanmıştı. Ayrıca o zamanın çeşitli saz ve çalgı aletleri de vardı orada. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.2, s.62) Harun mücevherlere çok ilgi duyardı; bir defasında bir yüzük satın almak için yüz bin dinar ödedi. (el-İmamet ve&#8217;s-Siyase, c.2) </p>



<p>Mutfağının günlük masrafı on bin dirhemdi ve bazen onun için otuz çeşit yemek hazırlanıyordu. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.2, s.39)</p>



<p>Harun bir gün deve etinden bir yemek getirmelerini istedi. Yemek gelince Cafer Bermekî şöyle dedi: </p>



<p>-Halifemiz kendisine getirilen bu yemeğin kaç paraya mal olduğunu biliyorlar mı?</p>



<p>-Üç dirhem</p>



<p>-Hayır vallahi, şimdiye kadar dört bin dirhem harcanmıştır bunun için. Çünkü Halife ansızın deve eti isterse, hazır olsun diye bir süredir her gün bir deve kesiyorlardı. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.2, s.40)</p>



<p>Harun kumar oynadığı gibi bolca şarap da içiyordu. Hatta bazen bu işi meclisinde hazır olan insanlarla birlikte yapıyordu. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.2, s.70) Bütün bunlara rağmen halkı aldatmak için gösteriş olarak bazı İslâmî şiarları da yapmaktan geri kalmıyordu. Hacca gidiyor ve bazen bazı vaazlarda kendisine vaaz ve nasihat etmesini söyleyip, ardından ağlıyordu.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) Tutumları</h2>



<p>Harun, Ali Oğulları&#8217;nın Abbasî hükümeti karşısında sert direniş göstermelerinden çok rahatsız oluyordu. Bu yüzden, mümkün olan her yolla onları ezmeye veya toplumda küçük düşürmeye çalışıyordu. Vicdanlarını satmış saray şairlerine, Ali Oğulların&#8217;ı hicvetmeleri için büyük paralar veriyordu. Örneğin, Mansur Nemirî&#8217;yi Ali Oğullarını hicvetmek için okuduğu bir kasideye karşılık istediği her şeyi alsın diye beytülmal hazinesine götürmelerini emretti. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.2, s.72) </p>



<p>   Bütün Bağdat Alevîlerini Medine&#8217;ye sürgün etti; onlardan büyük bir grubunu kılıçla veya zehirleterek öldürdü. (Mekatilu&#8217;t-Talibiyyin, s.463-497)</p>



<p>Hatta halkın İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) mezarını ziyaret etmelerinden bile rahatsızlık duyuyordu; onun için mezarı ve etraftaki evleri yıkmalarını ve o temiz mezarın yanı başında yeşeren sedir ağacını kesmelerini emretti. Hâlbuki daha önce Resulullah (s.a.a) üç defa: &#8220;Allah, sedir ağacını kesene lanet etsin!&#8221; buyurmuştu. (el-Emali, Şeyh Tusî, s.206, taş basımı)</p>



<p>Şüphesiz İmam Musa Kâzım (a.s), İslâm ile hiç bir ilgisi olmayan böylesine zalim, fasık bir kişinin ve babalarının hükümetine razı olmazdı. İşte bu nedenle Fahh kıyamına rıza gösteriyor ve yine bu nedenle Şiîleriyle sürekli gizlice bağlantı kuruyor, zamanın zalim hükümeti karşısında her birinin konum ve tutumunun nasıl olması gerektiğini belirtiyordu. Örneğin, bir defasında ashabından Savfan b. Mehran&#8217;a şöyle buyurdu:</p>



<p>&#8211; Sen, develerini Harun&#8217;a kiraya vermeni saymazsak, her açıdan iyi bir kişisin.</p>



<p>Savfan dedi ki:</p>



<p>&#8211; Ben onları hac yolculuğu için kiraya veriyorum ve kendim de develerle birlikte gitmiyorum.</p>



<p>İmam (a.s) buyurdu ki: </p>



<p>&#8211; Bu nedenle, içinden, develerinin zayi olmamasını ve senin kiranı vermesi için Harun&#8217;un en azından Mekke&#8217;den dönünceye kadar sağ kalmasını istemiyor musun?</p>



<p>Savfan dedi ki:</p>



<p>&#8211; İstiyorum.</p>



<p>İmam (a.s) bunun üzerine şöyle buyurdu:</p>



<p>&#8211; Kim zalimlerin sağ kalmasını isterse, o da onlardan sayılır. (Rical-i Keşşî, s.440-441. İmam&#8217;ın değerli babası İmam Cafer Sadık (a.s) da Yunus b. Yakub&#8217;a: &#8220;Onlara camii inşa etmek konusunda bile yardım etme.&#8221; buyuruyor. Vesailu&#8217;ş-Şia, c.12, s.120-130.)</p>



<p>Bazı durumlarda kimilerine Harun&#8217;un sistemindeki makamlarını korumalarını emretmişse de, siyasî açıdan böyle uygun gördüğü içindi. Bazen o vahşet, terör ve baskı hükümetinde varlıkları Şiîleri için yararlı olabilecek bazı kişileri görevlendiriyor; aynı zamanda, onlar vasıtasıyla da hükümetin Alevîlere karşı hazırladığı bazı plânlardan  da haberdar oluyordu. Öyle ki Ali b. Yaktin, Harun&#8217;un sarayındaki makamından istifa etmek istediği zaman İmam Kâzım (a.s) buna izin vermedi.</p>



<p>İmam (a.s) hiçbir şekilde, hatta onların elinde tutsak olduğu zamanlarda bile bu zalimlerle uzlaşmaya yanaşmıyordu:</p>



<p>   İmam (a.s) zindan da tutuklu olduğu bir gün Harun, Yahya b. Halid&#8217;i zindana göndererek: &#8220;Musa b. Cafer af dileyecek olursa, onu serbest bırakırım.&#8221; dedi; fakat İmam (a.s) bunu kabul etmedi. (el-Gaybet, Şeyh Tusî, taş basımı, s.21) </p>



<p>   İmam Musa Kâzım (a.s) en kötü şartlarda, tutuklu olduğu zamanlarda da uzlaşmaya yanaşmayan, mücadeleci ve yiğit tavrını değiştirmeden direnişini sürdürüyordu.</p>



<p>   Bir defasında zindandan Harun&#8217;a yazdığı mektuptaki sözlerine dikkat edilirse, ne kadar direnişçi bir ruh, ne denli hayranlık veren yiğitlik, ne denli görkemli inanç, ne muhteşem azim ve akide sahibi olduğu görülür:</p>



<p>   &#8230;Hiçbir gün bana, senin huzur ve rahatlık içinde olman kadar zor geçmiyor. Ama ikimiz de sonu olmayan ve zalimlerin zarara uğrayacağı güne doğru yola koyulmuşuz; sen o güne dek öyle kal&#8230; (Tarih-i Bağdad, c.13, s.32)</p>



<p><br>Evet, işte bu yüzden Harun, İmam&#8217;ın (a.s) varlığına tahammül edemiyordu. Harun&#8217;un İmam Musa Kâzım&#8217;ı (a.s) sadece halkın gönlünde kurduğu tahttan dolayı kıskanarak zindana atmasına inanmak saflık olur.</p>



<p>O, emniyet görevlileri vasıtasıyla İmam&#8217;ın (a.s) Şiîleriyle kendisinin sürekli gizlice görüştüklerini öğrenmiş ve yine İmam&#8217;ın (a.s) zemini uygun gördüğü zaman şahsen kıyam ederek veya yarenlerinden birine kıyam emri vererek kendi hükümetini yıkacağını çok iyi biliyordu. Diğer taraftan böyle yorulmak bilmez bir ruha sahip olan İmam&#8217;ın (a.s) en küçük bir uzlaşma yoluna gitmeyeceğinin, birkaç gün görünüşte elini elinin üzerine koymasının susmak değil, aksine darbe indirmek için uygun bir yer kollamak amacıyla taktik gereği yapılan bir bekleme olduğunun farkındaydı. </p>



<p>   Bu nedenle erken davranarak son derece aldatıcı bir şekilde ve arsızlıkla Resulullah&#8217;ın (s.a.a) mezarını yanı başında durarak hilafeti gasp etmesinden, yaptığı zulümlerden, halkın malını yağmalayıp yemesi ve hilafet düzenini saltanata dönüştürmesinden utanmadan İmam&#8217;a hitaben şöyle diyor:</p>



<p>   Ya Resulullah! Oğlun Musa b. Cafer hakkında almış olduğum karardan dolayı özür diliyorum. Ben kalben onu zindana atmak istemiyorum; fakat senin ümmetin arasında savaş çıkıp kan dökülmesinden endişelendiğim için bunu yapmak zorundayım!</p>



<p>Sonra da, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) mezarının yanı başında ibadetle meşgul olan İmam&#8217;ı (a.s) tutuklayarak Basra&#8217;ya götürüp zindana atmalarını emretti.</p>



<p>   İmam Musa Kâzım (a.s) Basra valisi İsa b. Cafer&#8217;in zindanında bir yıl kaldı. Bu süre zarfında İmam&#8217;ın seçkin özellikleri onun üzerinde müthiş bir etki bıraktı. Bundan dolayı Harun&#8217;a: &#8220;İmam&#8217;ı benden alın; aksi takdirde onu serbest bırakacağım.&#8221; şeklinde bir mektup yazdı.</p>



<p>   Bunun üzerine Harun&#8217;un emriyle İmam&#8217;ı (a.s) Bağdat&#8217;a götürüp Fazl b. Rabi&#8217;nin yanında zindana attılar. Ondan sonra bir süre Fazl b. Yahya&#8217;ya teslim edildi; sonra da Sindi b. Şahik&#8217;in zindanına intikal edildi.</p>



<p>    İmam&#8217;ın bu şekilde sık intikal ettirilişinin nedeni şuydu: Harun her defasında zindancılardan İmam&#8217;ı (a.s) ortadan kaldırmalarını istiyor ama hiçbiri buna yanaşmıyor ve kabul etmiyordu. Nihayet son zindancı, yani Sindi b. Şahik, Harun&#8217;un emriyle İmam&#8217;ı zehirledi ve İmam (a.s) şehit olmadan önce Şiîlerin ileri gelenlerinden bir grubu toplayarak onlardan İmam Musa Kâzım&#8217;a (a.s) bir suikastta bulunulmadığına ve zindanda kendi eceliyle öldüğüne tanıklık etmelerini istedi. Sindi b. Şahik bu hileyle Abbasî hükümetini İmam&#8217;a (a.s) karşı işledikleri cinayetten temize çıkarmayı ve aynı zamanda İmam&#8217;ın (a.s) taraftarlarının muhtemel ayaklanmasını önlemeyi amaçlıyordu. (el-Gaybet, Şeyh Tusî, s.22-25, taş basımı) </p>



<p>   Fakat İmam&#8217;ın (a.s) uzak görüşlülüğü onları rezil etti. Şahitler gelip İmam&#8217;ı görünce, İmam zehrin şiddetine, bedeninin zayıf ve durumunun çok kötü olmasına rağmen şahitlere şöyle buyurdu:</p>



<p>    Beni dokuz tane hurmayla zehirlediler; yarın bedenim yeşile dönecek ve ertesi gün dünyadan göçeceğim. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.1, s.97)</p>



<p> Nihayet o yüce İmam&#8217;ın (a.s) buyurduğu gibi de oldu.</p>



<p> İki gün sonra, hicrî 183 yılı recep ayının 25&#8217;inci (Usul-u Kafî, c.1, s.486; Envaru&#8217;l-Behiyye, s.97) günü gökyüzü mateme büründü. Yeryüzü, bütün müminler, özellikle de gerçek önderlerini kaybeden Şiîler bu acı dolaydan yas tuttular.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Münazara ve İlmî Tartışmaları</h2>



<p>   Yüce Ehlibeyt (a.s) İmamları (a.s) ilahî ilimleriyle kendilrinden sorulan her soruya doğru, tam ve soran kişinin anlayacağı şekilde cevap verirlerdi. Onlarla ilmî tartışmaya giren herkes, düşmanları da dâhil onların karşısında kendi acizliklerini; o yüce kişilerin ise geniş, kapsamlı ve üstün ilimlerini itiraf etmek zorunda kalırdı.</p>



<p>    Bir gün Harun Reşid, İmam&#8217;ı (a.s) Medine&#8217;den Bağdat&#8217;a getirerek onunla tartışmaya oturdu:</p>



<p>Harun:</p>



<p>-Size, bir süredir zihnimde dolaşıp duran ve şimdiye kadar hiç kimseye sormadığım bazı soruları sormak istiyorum. Bana, sizin hiçbir zaman yalan söylemediğinizi söylediler; o hâlde bana doğru cevap verin!</p>



<p>İmam (a.s)</p>



<p>&#8211; Eğer açıklama konusunda serbest isem, sorunuzu bildiğim kadarıyla sizi anlatırım.</p>



<p>&#8211; Görüşünüzü açıklama konusunda serbestsiniz. İstediğiniz şeyi söyleyebilirsiniz. Benim ilk sorum şu: Biz ve siz bir ağacın gövdesinden olduğumuz hâlde neden siz ve diğer insanlar, Ebu Talib Oğulları&#8217;nın, Abbas Oğulları&#8217;ndan üstün olduğuna inanıyorsunuz? Hâlbuki Abbas ve Ebu Talib ikisi de Peygamber&#8217;in amcalarıydı ve peygamber&#8217;le akrabalık açısından hiçbir farkları yoktu.</p>



<p>İmam (a.s):</p>



<p>&#8211; Biz Peygamber&#8217;e sizden daha yakınız.</p>



<p>&#8211; Nasıl?</p>



<p>&#8211; Çünkü babamız Ebu Talib, Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) babasıyla bir anne ve babadandırlar; fakat Abbas, Peygamber&#8217;in babasının üvey kardeşiydi (sadece anne tarafından kardeşlerdi).</p>



<p>&#8211; Diğer bir sorum ise şudur: Neden siz, Peygamber&#8217;den miras aldığınızı iddia ediyorsunuz? Oysa Resulullah (s.a.a) vefat edince, amcası Abbas (bizim babamız) hayattaydı; fakat diğer amcası olan Ebu Talib (sizin babanız) ölmüştü ve açıktır ki, amca hayatta oldukça, miras amcaoğluna ulaşmaz? </p>



<p>&#8211; Görüşümü açıklamada serbest miyim?</p>



<p>&#8211; Konuşmamızın başında serbestsiniz demiştim.</p>



<p>&#8211; İmam Ali b. Ebu Talib (a.s) şöyle buyuruyor: &#8220;Çocuk olduğu zaman anne, baba, karı ve kocadan başkası miras alamaz; insanın çocuğu olduğu zaman ku&#8217;ân&#8217;da da, rivayetlerde de amcanın miras aldığı belirtilmemiştir.&#8221; O hâlde amcayı baba gibi bilenler, bunu kendilerinden söylüyorlar ve sözlerinin bir dayanağı yoktur. (Dolayısıyla Resulullah&#8217;ın kızı hz. Zehra (s.a) oldukça amcası Abbas miras alamaz.)</p>



<p>   Ayrıca, Resulullah&#8217;ın Ali hakkında şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: &#8220;Ali sizin en üstün hüküm veren kadınızdır.&#8221; ve yine Ömer b. Hattab&#8217;dan şöyle nakledilmiştir: &#8220;Ali hüküm verenlerin en üstünüdür.&#8221;</p>



<p>   Ve bu cümle Ali için ispatlanmış olan kapsamlı bir sözdür; çünkü Resulullah&#8217;ın (s.a.a), ashabını kendileriyle övdüğü Kur&#8217;ân ilmi, ahkâm ilmi, mutlak ilim gibi ilimlerin tümü ve hükümler, İslâm yargısının manası ve mefhumunda bir araya toplanmıştır. Dolayısıyla, &#8220;Ali hüküm vermede herkesten üstündür.&#8221; dediğimiz zaman, onun bütün ilimlerde diğerlerinden üstün olduğunu kastetmiş oluyoruz.</p>



<p>O hâlde, Ali&#8217;nin: &#8220;Kişinin çocuğu olduğu zaman amcası ondan miras alamaz.&#8221; şeklindeki buyruğu bir delildir, onu kabul etmemiz gerekir. Ali: &#8220;Amca, baba hükmündedir.&#8221; dememiştir; zira Resulullah&#8217;ın buyruğu gereğince ali din hükümlerini diğerlerinden daha iyi biliyor.</p>



<p>&#8211; Diğer bir sorum da şudur: Neden halkın sizi Resulullah&#8217;a nispet vererek size: &#8220;Resulullah&#8217;ın çocukları&#8221; demesine izin veriyorsunuz? Hâlbuki sizler Ali&#8217;nin çocuklarısınız;  çünkü herkes kendi babasına tâbidir (annesine değil); Resulullah ise sizin annenizin babasıdır.</p>



<p>&#8211; Eğer Resulullah hayatta olsaydı ve senin kızını isteseydi, kızını ona verir miydin?</p>



<p>&#8211; Subhanallah! Neden vermeyeyim? Hatta bu durumda bütün Araplara, Acemlere ve Kurey&#8217;şe karşı övünürdüm bile.</p>



<p>&#8211; Fakat peygamber dirilseydi, benim kızımı istemezdi ve ben de kızımı ona veremezdim.</p>



<p>&#8211; Neden?</p>



<p>&#8211; Çünkü (anne tarafından olsa bile) o benim babamdır; fakat senin baban değildir. (Öyleyse ben Resulullah&#8217;ın (s.a.a) çocuğu olduğumu söyleyebilirim.)</p>



<p>&#8211; O hâlde neden siz kendinizi Resulullah&#8217;ın zürriyeti (soyu) sayıyorsunuz? Hâlbuki zürriyet kızdan değil, oğuldan sürer gider.</p>



<p>&#8211; Beni bu soruyu cevaplamaktan muaf tut.</p>



<p>&#8211; Hayır, cevap vermek ve Kur&#8217;an&#8217;dan da delil getirmek zorundasınız.</p>



<p>&#8211; İmam (a.s):</p>



<p>&#8211; &#8220;&#8230;Ve onun soyundan Davud&#8217;a, Süleymana, Eyyub&#8217;a, Yusuf&#8217;a, Musa&#8217;ya ve Harun&#8217;a da yol göstermiştik. biz güzel davrananları böyle ödüllendiririz. Zekeriya&#8217;ya, Yahya&#8217;ya, İsa&#8217;ya, ve İlyas&#8217;a da (yol göstermiştik). (En&#8217;âm Suresi, 84) </p>



<p>Şimdi bu soruma cevap verin: Bu ayette İsa, İbrahim&#8217;in soyu sayılmıştır. Acaba İsa baba tarafından mı İbrahim&#8217;e mensuptur, anne tarafından mı?</p>



<p>&#8211; Kur&#8217;an&#8217;ın apaçık nassında da vurgulandığı gibi İsa&#8217;nın babası yoktu. </p>



<p>&#8211; O annesi tarafından onun soyu sayılmıştır; biz de annemiz Fatıma (s.a) tarafından Peygamber&#8217;in soyundan olduğumuzu söylemekteyiz. Bu konuda başka bir ayet de okuyayım mı?</p>



<p>&#8211; Okuyun!</p>



<p>&#8211; Mubahele (lanetleşme) ayetini okuyacağım: Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa, de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden lanetleşelim de, Allah&#8217;ın laneti Yalancıların üzerine dileyelim!&#8221; (Âl-i İmrân Suresi, 61)</p>



<p>Hiç kimse Resulullah&#8217;ın Necran Hristiyanlarıyla mubahele etmeye giderken kendisiyle birlikte Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin&#8217;den başkasını gçtürdüğünü iddia etmemiştir. O hâlde bu ayetteki &#8220;Oğullarımız&#8221; kelimesinden maksat Hasan ve Hüseyin&#8217;dir. Oysa onların nesepleri anne tarafından Peygambere ulaşmaktaydı ve Resulullah&#8217;ın (s.a.a) kızının çocuklarıydılar.</p>



<p>Harun:</p>



<p>&#8211; Bizden bir şey istemiyor musunuz?</p>



<p>İmam (a.s):</p>



<p>&#8211; Hayır, evime dönmek istiyorum. </p>



<p>&#8211; Bu konuda düşünmem gerek&#8230; (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, c.1, s.81, Kum basımı; ihticac, Tabersî, Necef, Taş baskısı, s.211-213; Biharu&#8217;l-Envar, c.48, s.125-129) </p>



<h2 class="wp-block-heading">İbadeti</h2>



<p>İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) Allah Teala&#8217;yı özel tanıyışı, Rabbiyle manevî ünsiyeti ve tertemiz Ehlibeyt İmamları&#8217;na (a.s) has olan zatî nuranîliği; bütün bunların hepsi onu sıcak bir ibadete ve Allah Teala&#8217;yla âşıkane bir raz-u niyaza sevk ediyordu.</p>



<p>   İmam (a.s) ibadeti, Allah Teala&#8217;nın Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de yaratılışın hedefi olarak tanıttığı gibi biliyor ve toplumsal işleri bittiğinde hiçbir şeyi ibadetle eşit tutmuyordu. Harun&#8217;un emriyle zindana atıldığı zaman şöyle buyuruyordu: </p>



<p>    Allah&#8217;ım! Uzun bir zamandan beridir sana ibadet etmem için bana boş zaman sağlamanı diliyordum. Şimdi duamı kabul ettin; o hâlde bundan dolayı sana hamd olsun. (Hayatu&#8217;l-İmam, c.1, s.140; el-İrşad, Şeyh Mufid, s.281, az farkla) </p>



<p>  Bu sözler, İmam&#8217;ın (a.s) zindana düşmeden önce toplumsal işlerle ne kadar çok meşgul olduğunu da göstermektedir aslında.</p>



<p>***</p>



<p>İmam (a.s), Rabi&#8217;nin zindanında olduğu dönemlerde, Harun bazen zindanın içini görebileceği dama çıkar ve zindana bakardı. Her defasında elbise gibi bir şeyin zindanın bir köşesine düştüğünü, yerinden hiç hareket etmediğini görürdü. Bir defasında: &#8220;O elbise kimindir?&#8221; diye sorduğunda, Rabi: &#8220;Elbise değil. Zamanın büyük bir bölümünü secdede ve Allah&#8217;a ibadette geçiren Musa b. Cafer&#8217;dir o.&#8221; dedi.</p>



<p>Bunun üzerine Harun: &#8220;Gerçekten o Haşimoğulları&#8217;nın çok ibadet eden kişilerinden biridir.&#8221; dedi.</p>



<p>   Rabi: &#8220;O hâlde neden zindanda o kadar baskı yapmalarını emrediyorsun?&#8221; diye sorunca, Harun: &#8220;Heyhat; bundan başka bir çarem yok benim.&#8221; şeklinde karşılık verdi. (Hayatu&#8217;l-İmam Musa b. Cafer, c.1, s.140; el-irşad, Şeyh Mufid, s.281, az farkla)</p>



<p>    Bir defasında, Harun ay parçası gibi güzel bir cariyeyi İmam&#8217;a (a.s) hizmetçi olarak gönderdi. Fakat içinden de, İmam ona eğilim gösterecek olursa, bunu ona karşı bir propaganda malzemesi olarak kullanmayı tasarlıyordu. İmam (a.s) cariyeyi getiren kişiye: &#8220;Siz bu hediyelerle ümitlenip onlarla övünüp duruyorsunuz. Hâlbuki bu hediyeye ve benzeri şeylere hiç ihtiyacım yok benim.&#8221; buyurdu. Harun bu söze öfkelenerek adama: &#8220;Cariyeyi zindana götür ve İmam&#8217;a: &#8216;Biz seni kendi rızanla zindana atmadık.&#8217; de.&#8221; dedi. (Yani bu cariyenin zindanda kalması da senin rızana bağlı değildir.)</p>



<p>   Çok geçmeden cariyeyle İmam&#8217;ın (a.s) durumunu gözetlemek için görevlendirilen Harun&#8217;un casusları, cariyenin vaktinin çoğunu secde hâlinde geçirdiğini haber verdiler. Harun: &#8220;Vallahi Musa b. Cafer onu büyülemiştir.&#8221; dedi.</p>



<p>   Sonra cariyeyi çağırıp durumu ondan sordu. Cariyenin ağzından İmam&#8217;ı (a.s) öven sözlerden başka bir şey çıkmadı. Harun, görevlisine cariyeyi kendi yanında tutmasını ve bu olaydan kimseye bir şey söylememesini istedi. Cariye, İmam&#8217;ın (a.s) şehadetinden bir kaç gün önce ölünceye kadar sürekli ibadet hâlindeydi. (Menakıb, İbn Şehraşub, Kum baskısı, c.4, s.297, biz özetle naklettik.)</p>



<p>***</p>



<p>İmam (a.s) şu duayı çok okuyordu:</p>



<p>Allahumme innî es&#8217;eluke&#8217;r-rahete inde&#8217;l-mevt ve&#8217;l-afve inde&#8217;l-hisab.</p>



<p>Allah&#8217;ım! Ben ölüm anından senden rahatlık ve hesap anında ise bağışlanma diliyorum. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.277)</p>



<p>***</p>



<p>Çok güzel Kur&#8217;ân okurdu; sesini duyan herkes ağlardı; Medine halkı ona &#8220;Zeynu&#8217;l-Muteheccidin&#8221; (teheccüd edenlerin/geceyi ibadetle geçirenlerin ziyneti) lakabını vermişlerdi. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.279)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam&#8217;ın (a.s) Hilmi, Affediciliği ve Sabrı</h2>



<p>İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) eşsiz hilmi, sabrı ve affı başkaları için bir örnektir.</p>



<p>   İmam&#8217;ın isminden sonra &#8220;Kâzım&#8221; lakabının yer alması, onun bu özelliğini göstermekte, öfkesini yenip af ve sabrını ortaya koymaktadır.</p>



<p>   Abbasîler, İslâm ülkesinin dört bir yanında baskılar kurarak halkın malını beytülmal diye alıyorlar, zevk-u sefa sürüyorlar ve onları har vurup harman savuruyorlardı. Bundan dolayı halkın genelinde fakirlik vardı ve her tarafı yoksulluk kaplamıştı. Halkın çoğunun kültür seviyesinin düşük olması, Abbasîlerin Alevî karşıtı propagandalarının revaçta olmasına ve saf insanların zihnini bulandırmasına yetiyordu. Bazıları cehaletleri yüzünden İmam&#8217;a (a.s) öfkeleniyordu. İmam, güzel ahlâkıyla onları teselli ediyor, edep ve metanetiyle de onları eğitiyordu.</p>



<p>   Medine&#8217;de yaşayan ikinci Halife&#8217;nin çocuklarından biri İmam&#8217;a (a.s) eziyet ediyor ve bazen İmam&#8217;ı (a.s) gördüğünde çirkin sözler söyleyip hakarette bulunuyordu.</p>



<p>   İmam&#8217;ın (a.s) yarenlerinden bazıları da onu ortadan kaldırmayı öneriyorlar, fakat İmam (a.s) sert bir şekilde onları bu işten alıkoyuyordu.</p>



<p>   Bir gün İmam (a.s) onu Medine dışındaki tarlasının yerini sordu. Sonra bir merkebe binerek oraya gitti. Adamın tarlada olduğunu görünce, merkebiyle birlikte tarlaya girdi. Adam bunu görünce: &#8220;Ekinlerimi ezme!&#8221; diye bağırmaya başladı. Fakat İmam (a.s) onun bağırmasını önemsemeyerek  bineğinin üzerinde onun yanına gitti. (Bu iş o adamı yola getirmek için yapıldığından, İmam&#8217;a (a.s) göre caiz ve hatta yapılması gerekli bir şeydi.) Adamın yanına varınca, merkebinden inerek güler yüzle ve saygılı bir şekilde ona şöyle sordu:</p>



<p>&#8211; Bu tarla için ne kadar harcadın?</p>



<p>Adam:</p>



<p>&#8211; yüz dinar.</p>



<p>İmam (a.s):</p>



<p>&#8211; Ne kadar kâr edeceğini sanıyorsun?</p>



<p>Adam:</p>



<p>&#8211; Gaybı bilmem ben.</p>



<p>İmam (a.s):</p>



<p>&#8211; Ne kadar kazanmayı umuyorsun, dedim.</p>



<p>Adam:</p>



<p>&#8211; İki yüz dinar.</p>



<p>İmam (a.s) ona üç yüz dinar verdi ve şöyle buyurdu:</p>



<p>&#8211; Ziraatın de senin olsun; Allah umduğun şeye ulaştıracaktır seni.</p>



<p>Adam yerinden kalkarak İmam&#8217;ın (a.s) başını öpüp kendisinin kusurunu ve yaptığı hakaretleri affetmesini istedi. İmam (a.s) tebessüm ederek geri döndü.</p>



<p>Ertesi gün, adam mescitte oturduğu sırada İmam (a.s) içeri girdi.</p>



<p>   Adam İmam&#8217;ı (a.s) görür görmez şöyle dedi:</p>



<p>&#8211; Allah risaletini kime vereceğini daha iyi bilir. (İmam Musa b. Cafer&#8217;in gerçekten İmamete lâyık olduğuna işaret etmek istiyordu.) </p>



<p>Bunun üzerine arkadaşları hayretle:</p>



<p>&#8211; Olay nedir; daha önce onun hakkında kötü şeyler söylüyordun? dediler.</p>



<p>Adam yine İmam&#8217;ın (a.s) hakkında dua edince, arkadaşları onunla kavga etmeye başladılar.</p>



<p>Bunun üzerine İmam (a.s), daha önce o adamı öldürmeyi düşünen yarenlerine şöyle buyurdu:</p>



<p>    Hangisi daha güzel; sizin yapmak istediğiniz mi, yoksa benim davranışımla onu yola getirmem mi? (Tarih-i Bağdad, c.13, s.28; el-İrşad, Şeyh Mufid, s.278)</p>



<h3 class="wp-block-heading">İmam Kâzım&#8217;ın (a.s) Cömertliği </h3>



<p>İmam Musa Kâzım (a.s) dünyaya hedef olarak bakmıyordu. Bir mal elde edecek olsaydı, onunla bir hizmette bulunup perişan bir kişiyi yatıştırmak, bir açı doyurmak, bir çıplağı giydirmek isterdi.</p>



<p>   Muhammed b. Abdullah el-Bekrî şöyle diyor:</p>



<p>    Malî bakımdan çok kötü bir duruma düşmüştüm. Bir miktar borç para bulmak için Medine&#8217;ye girdim. Fakat hangi kapıyı çaldıysam, borç para bulamadım. Çok yorulmuştum. İçimden Ebu&#8217;l-Hasan Musa b. Cafer&#8217;in (a.s) huzuruna gidip durumumu ona anlatayım, dedim. Sora sora İmam&#8217;ın Medine etrafındaki köylerin birinde, bir tarlada çalışırken buldum. İmam (a.s) beni ağırlamak için yanıma gelip benimle yemek yedi.</p>



<p>  Yemekten sonra: &#8220;Benimle bir işin mi vardı?&#8221; diye sordu. Ben durumu anlattım kendisine. İmam (a.s) yerinden kalkarak tarlanın bir köşesindeki bir odaya gitti; bir süre sonra üç yüz dinar altın getirip bana verdi. Ben isteğime ulaştıktan sonra merkebime binerek geri döndüm. (Tarih-i Bağdad, c.13, s.28) </p>



<p>Yaşı doksanı bulan İsa b. Muhammed şöyle diyor:</p>



<p>   Bir yıl kavun, salata ve kabak ekmiştim. Toplama zamanı yaklaşınca, çekirgeler bütün mahsulümü yok etti ve ben bu nedenle yüz yirmi dinar zarar ettim. O günlerde Hz. İmam Musa Kâzım -a.s- sanki bütün Şiîlerin tek tek durumunu gözetiyormuş gibi benim yanıma geldi. Selâm vererek durumumu sordu; Ben: &#8220;Siz bereketli bir kişisiniz; tarlama gelip dua edin.&#8221; dedim. İmam (a.s) gelerek dua etti ve sonra şöyle buyurdu: </p>



<p>   Resulullah&#8217;tan şöyle rivayet edilir: &#8220;Zarara uğrayan mal ve mülkünüzden geriye kalana yapışın.&#8221;</p>



<p>  Ben o tarlayı suladım ve Allah Teala öyle bir bereket verdi ve öyle bir mahsul verdi ki, onları on bine sattım. (Tarih-i Bağdad, c.13, s.29)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Kâzım&#8217;ın İmametinin İncelenmesi</h2>



<p>İmamlarımız, İmam&#8217;ı; ilmî, dinî ve siyasî mercii insanlara tanıtırken, bunu siyasî bakımdan istismar etmek isteyenlerin bir dayanakları olmasın diye ve yine gerçek Şiîlerin hakiki imam ve önderi tanımaları için her zaman kendilerinden sonraki İmamın ismini apaçık bir şekilde söylerlerdi.</p>



<p>İşte bu nedenle İmam Musa Kâzım (a.s) hakkında da, saygıdeğer babası açıklama yapmış, Abbasîlerin zulüm ve baskı temelleri üzerine kurulan hükümetinin nefes aldırmaz baskılarına rağmen birçok yerde kendisinden sonra İmam Musa Kâzım&#8217;ın İmam olduğunu apaçık beyan etmiştir. Bu sözlerden birkaçını örnek olarak aşağıya alıyoruz:</p>



<p>   1- Ali b. Cafer (a.s) şöyle diyor: Babam İmam Cafer Sadık (a.s), özel ashabından bir gruba şöyle dedi:</p>



<p>Oğlum Musa hakkındaki tavsiyemi kabul edin; çünkü o, bütün çocuklarımdan ve benden geri kalan herkesten üstündür. O benden sonra halife ve Allah&#8217;ın bütün kullarına hücceti olacaktır. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verra, Tabersî, s.291, İlmiyye İslamiyye baskısı; İsbatu&#8217;l-Hudat, c.5, s.486) </p>



<p>2- Ömer b. Eban şöyle diyor: İmam Cafer Sadık (a.s), kendisinden sonraki imamları andı. Ben oğlu İsmail&#8217;in ismini zikrettim. Fakat İmam Şöyle buyurdu:</p>



<p>   Hayır! Vallahi bu iş bizim elimizde değil; Allah&#8217;ın yetkisindedir. (Besairu&#8217;d-Derecat, s.471, yeni baskı; İsbatu&#8217;l-Hudat, c.5, s.484)</p>



<p>3- İmam Cafed Sadık&#8217;ın (a.s) en seçkin öğrencilerinden biri olan Zürare şöyle diyor: İmam&#8217;ın (a.s) huzuruna çıktım; o sırada sağ tarafında evlatlarının efendisi Musa&#8217;nın (a.s) ve karşısında ise bir cenazenin olduğunu -oğlu İsmail&#8217;in cenazesi- gördüm. &#8220;İmam (a.s) bana: &#8220;Ey Zürare! Git Davud Rıkkî, Hamran ve Ebu Basir&#8217;i buraya getir.&#8221; Buyurdu.</p>



<p>   Ben gidip onları getirdim. Başkaları da gelince otuz kişi olduk ve oda ağzına kadar doldu.</p>



<p>   İmam (a.s) Davud Rıkkiî&#8217;ye: &#8220;Cenazenin üzerindeki bez parçasını aç.&#8221; Buyurdu. Davud İmam&#8217;ın (a.s) emrini yerine getirdi. Daha sonra İmam (a.s) şöyle buyurdu: </p>



<p>  &#8220;Ey Davud! Bak bakalım İsmail ölü mü, diri mi?&#8221; </p>



<p>Davud: &#8220;Ölmüştür efendim.&#8221; Dedi.</p>



<p>İmam (a.s) oradaki herkese cenazeyi gmsterdi ve herkes İsmail&#8217;in öldüğüne tanıklık etti.</p>



<p>Daha sonra şöyle buyurdu: &#8220;Allah şahit olsun (ki halkın yanılmaması için bu kadar çaba gösterdim).&#8221; Sonra İmam&#8217;ın (a.s) emri üzerine cenazeyi yıkayıp kâfur sürerek kefenlediler. Kefenledikten sonra yine Mufaddal&#8217;a: &#8220;Onun yüzünü aç.&#8221; Buyurdu.</p>



<p>Mufaddal İmam&#8217;ın (a.s) emrini yerine getirince: &#8220;Diri midir, yoksa ölmüş mü?&#8221; Diye sordu. Mufaddal: &#8220;Ölmüş.&#8221; Dedi. Yine ordaki herkesten aynı soruyu sordu; onlar da aynı cevabı verdiler. İmam (a.s) tekrar buyurdu: </p>



<p>   Allah&#8217;ım! Sen şahit ol; fakat buna rağmen yine Allah&#8217;ın nurunu söndürmek isteyen bir grup İsmail&#8217;in İmam okduğunu söz konusu edecek.</p>



<p>Sonra oğlu Musa&#8217;ya işaret ederek şöyle buyurdu: </p>



<p>Bir grup istemese de, Allah kendi nurunu teyit edecektir. </p>



<p>İsmail&#8217;i defnettikten sonra İmam (a.s) oradakilerden: &#8220;Burada defnedilen kimdi?&#8221; Diye sordu. Onlarda: &#8220;İsmail&#8217;di.&#8221; Dediler. İmam (a.s) tekrar: &#8220;Allah&#8217;ım! Sen şahit ol.&#8221; Buyurdu. Sonra oğlu Musa&#8217;nın elinden tutarak şöyle buyurdu:</p>



<p>Allah yeryüzünü ve ondaki varlıkları teslim almaya (kıyamete) kadar bu oğlum hak üzeredir, hak da onunladır, hak ondadır. (Gaybet-i Numanî, taş baskısı, s.179; Biharu&#8217;l-Envar, c.48 s.21)</p>



<p>4- Mansur b. Hazim şöyle diyor: </p>



<p>   İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s): &#8220;Anam-babam size feda olsun; her gün canlar ölmümle karşılaşmaktadır. Eğer sizin başınıza da böyle bir şey gelecek olsa, İmamımız kim olacak?&#8221; Diye sordum. İmam (a.s), elini oğlu Ebu&#8217;l-Hasan Musa&#8217;nın sağ omzuna koyarak: &#8220;Bana bir şey olacak olursa, bu oğlum sizin İmamınız olacaktır.&#8221; Buyurdu. İmam o zaman beş yaşındaydı ve İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) diğer oğlu Abdullah da -ki daha sonra bazıları onun İmamlığına inandılar- o mecliste bizimle birlikteydi.</p>



<p>5- Şeyh Mufid (r.a) şöyle diyor:</p>



<p> Mufaddal b. Ömer, Muaz b. Kesir, Abdurrahman b. Haccac, Feyz b. Muhtar, Yakub b. Sirac, Süleyman b. Halid ve Savfan el-Cemmal gibi İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) yarenlerinin ileri gelenlerinden bir grup ve uzamasın diye isimlerini saymadığımız diğerleri, İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) İmam Cafer Sadık&#8217;tan (a.s) sonra İmamet makamına geçmesi konusunu gündeme getirmişlerdi ve yine bu mevzu, fazilet ve takvalarında şüphe olmayan İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) kardeşlerinden İshak ve Ali&#8217;den de rivayet edilmiştir. (El-İrşad, Şeyh Mufid, s.270)</p>



<p>Bütün bu açıklama ve vurgularla Şia ve İmam Cafer Sadık&#8217;la (a.s), irtibat içerisinde olan kimseler, babası hayattayken ölen İsmail&#8217;in veya ismi Muhammed olan İsmail&#8217;in oğlunun ya da diğer oğlu Abdullah&#8217;ın değil, oğlu Ebu&#8217;l-Hasan Musa b. Cafer el-Kâzım&#8217;ın (a.s) İmam olduğunda şüphe etmemişlerdir. Bütün bunlara rağmen, İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) şehadetinden sonra bir grup, oğlu İsmail&#8217;in veya İsmail&#8217;in oğlunun veya Abdullah&#8217;ın İmam olduğuna inanarak kendileri için tayin edilen apaçık yoldan saptılar.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam&#8217;ın Öğrencileri ve İmam&#8217;dan Eğitim Alanlar</h2>



<p>İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) ilim ve davranışları Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) ve tertemiz babalarının ilim ve amelinin yansımasıydı. Bütün ilim ve kemal susamışları, onun mektebinin kaynağından sususuzluklarını gideriyorlardı. İnsanları öyle yetiştiriyordu ki, onun mektebinden ders alanlar çok kısa bir zamanda ilim ve amelde çok yüce bir makama ulaşabiliyorlardı.</p>



<p>   Yaklaşık yirmi yaşındayken değerli babası şehadet makamına ulaştı. Babasının öğrencileri ve mektebinde eğitilenlerin çoğu ona yönelerek yaklaşık otuz yıldan fazla kendisinden istifade ettiler. (İmam Cafer Sadık (a.s) hicrî kamerî 148 yılında ve İmam Kâzım (a.s) ise183 yılında şehadete ulaşmıştır. Şimdi bu mektepte eğitim alanlardan bazılarının kısaca hayatlarına değinelim:</p>



<h3 class="wp-block-heading">İbn Ebu Umeyr</h3>



<p>İbn Ebu Umeyr, hicrî 217 yılında vefat etmiş, üç İmamı (İmam Kâzım, İmam Rıza ve İmam Cevad) görmüştür. Döneminin meşhur âlimlerinden ve Ehlibeyt İmamları&#8217;nın yarenlerindendi. Ondan, çeşitli konularda çok sayıda rivayet ulaşmıştır elimize. Onun yüce makamı Şiîlerin ve Sünnîlerin dillerinden düşmez olmuştu. Her iki kesim arasında güven duyulan bir kişi olmuştu. Ehlisünnet ulemasından olan Cahiz onun hakkında şöyle yazıyor:</p>



<p>    İbn Ebu Umeyr her konuda döneminde tekti. (Muntaha&#8217;l-Makal, s.254, taş baskısı)</p>



<p>Fazl b. Şazan şöyle diyor:</p>



<p>   bazı kişiler, hâkim sisteme İbn Ebu Umeyr&#8217;in bütün Irak Şiîlerinin ismini vermesini istedi. Fakat o isimleri vermedi. Bunun üzerine elbisesini çıkararak iki hurma ağacı arasına asıp yüz kırbaç vurdular. Ayrıca ona yüz bin dirhem malî zarar da verdiler. (Rical-i Keşşî, s.591) </p>



<p>İbn Bukeyr şöyle diyor:</p>



<p>   İbn Umeyr&#8217;i zindana attılar; zindanda birçok eziyetler çekti ve bütün serveti elinden alındı. (Rical-i Keşşî, s.590) Zindana atılıp eziyetler gördüğü sıralarda onun yazdığı hadis kitapları da yok oldu.</p>



<p>Şeyh Mufid şöyle yazıyor:</p>



<p>   İbn Ebu Umeyr on yedi yıl zindana atıldı ve bütün mallarını kaybetti. Adamın biri ona on bin dirhem borçluydu. İbn. Ebu Umeyr&#8217;in servetini kaybettiğini duyunca, evini satarak onun parasını hazırlayıp getirdi.</p>



<p>  İbn Ebî Umeyr: &#8220;Bu parayı nereden aldın? Bir miras mı ulaştı sana yoksa bir hazine mi buldun?&#8221; diye sordu.</p>



<p>  Adam: &#8220;Evimi sattım!&#8221; dedi.</p>



<p>İbn Ebî Umeyr: &#8220;İmam Cafer Sadık (a.s) bana: &#8216;Kişinin içinde oturduğu, dolayısıyla temel ihtiyacı olan ev, borçtan müstesnadır.&#8217; buyurdu. Bu yüzden, bu paraların bir dirhemine bile ihtiyacım olmasına rağmen kabul edemem.&#8221; dedi (el-ihtisas, Şeyh Mufid, Tahran basımı, s.86) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Savfan b. Mihran</h3>



<p>Savfan b. Mihran, ulemanın ileri gelenlerinin rivayetlerine önem verdikleri güvenilir ve temiz kişilerdendir. Ahlâk ve davranışlarında öyle bir makama ulaştı ki, İmam (a.s) tarafından teyit edildi.</p>



<p>   Daha önce de değindiğimiz gibi, İmam&#8217;dan, zalimlere yardım edilmemesi ve onlara her türlü yardımdan sakınılması gerektiğini duyunca, Harun&#8217;a kiraya vermiş olduğu develeri, bu vesileyle zalime yardım etmiş olmamak için sattı. (Rical-i Keşşî, s.440 441)</p>



<p>Savfan b. Yahya</p>



<p>Savfan b. Yahya, İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) ashabının ileri gelenlerindendi. Şeyh Tusî, onun hakkında şöyle yazıyor: </p>



<p>Savfan, muhaddislerin yanında dönemin en güvenilir ve en takvalı insanı sayılıyordu. (el-Fihrist, Şeyh Tusî, s.109, 1380 Necef baskısı)</p>



<p>Savfan, İmam Rıza&#8217;yı (a.s) da görmüş ve İmam&#8217;ın yanında yüce bir makam ve mevki edinmiş, (el-Fihrist, Neccaşî, s.148, Tahran baskısı) İmam Cevad (a.s) da onu överek: &#8220;Allah ondan razı olsun; hiçbir zaman ben ve babama muhalefet etmedi.&#8221; diye buyurmuştur. (Rical-i Keşşî, s.502) </p>



<p>İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyuruyor:</p>



<p>Çobansız bir sürüye saldıran ki yırtıcı kurdun verdiği zarar, makam sevgisinin Müslümana verdiği zarardan daha fazla değildir. Fakat bu Savfan, dünya ve makama düşkün değildir.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Ali b. Yaktin</h3>



<p>Ali b. Yaktin, hicrî kamerî 124  yılında Kûfe&#8217;de dünyaya gelmiştir. (el-Fihrist, Şeyh Tusî, s.117) Şiî olan babası, İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s) kendi malından gönderiyordu. Mervan onu takip altına alınca kaçmak zorunda kaldı. Bunun peşinden eşi ile Ali ve Abdullah ismindeki iki oğlu Medine&#8217;ye gittiler. Emevî saltanatı yıkılıp Abbasî hükümetinin kurulması üzerine Yaktin ortaya çıkıp eşi ve iki oğluyla birlikte Kûfe&#8217;ye geri döndü. (el-Fihrist, Şeyh Tusî, s.117) </p>



<p>    Ali b. Yaktin, Abbasîlerle yakın bir bağlantı kurdu ve Abbasî hükümetinin bazı önemli makamlarını ele geçirdi. O dönemde Şiîlerin sığınağı ve yardımcısı olup onların sıkıntılarını gideriyordu.</p>



<p>  Harun Reşid, Ali b. Yaktin&#8217;i kendisine vezir seçince, Ali b. Yaktin, onların işlerine iştirak etme konusunda İmam Kâzım&#8217;ın (a.s) görüşünü sordu.</p>



<p>İmam (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>    Bir şey yapmaya mecbur kalırsan, yakınlarımızın mallarından sakın. </p>



<p>Ravi diyor ki: &#8220;Ali b. Yaktin bana: &#8216;Görünüşte malları Şiîlerden alıyordum, fakat daha sonra gizlice onları iade diyorum.&#8217; dedi.&#8221; (Usul-u Kâfî, s.110)</p>



<p>Bir defasında İmam Musa Kâzım&#8217;a (a.s) şöyle yazdı:</p>



<p>&#8220;Sultanın işlerine tahammülüm kalmadı; Allah beni size feda etsin, müsaade ederseniz bu işten çekilmek istiyorum.&#8221;</p>



<p>İmam (a.s), ona şöyle cevap yazdı:</p>



<p>   İşinden çekilmene izin vermiyorum; Allah&#8217;tan kork! (Kurbu&#8217;l-Esnad, s.126, taş baskısı)</p>



<p>Ve yine bir defasında ona şöyle buyurdu:</p>



<p>Bir şeyi taahhüt edersen, ben de senin için üç şeyi taahhüt ederim. Benim taahhüt edeceğim üç şey şunlardır: Kılıçla öldürülmeyecek, fakirlik görmeyecek ve zindana düşmeyeceksin.</p>



<p>Ali b. Yaktin: &#8220;Benim taahhüt edeceğim şey nedir?&#8221; diye sorunca, İmam (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>Bizim dostlarımızdan birisi sana gelirse, ona ikramda bulunmanı istiyorum. (Rical-i Keşşî, s.433) </p>



<p>Abdullah b. Yahya el-Kahilî şöyle diyor:</p>



<p>   Bir gün İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) huzurundaydım. O sırada Ali b. Yaktin İmam&#8217;a (a.s) doğru geliyordu. İmam (a.s) yarenlerine şöyle buyurdu:</p>



<p>&#8220;Kim Resulullah&#8217;ın (s.a.a) ashabından birini görmek istiyorsa, bize doğru gelen şu adama doğru baksın!&#8221;</p>



<p>Oradakilerden biri: &#8220;Öyleyse o cennetliktir, değil mi?&#8221; diye sordu.</p>



<p>İmam (a.s): &#8220;Ben onun cennetlik olduğuna tanıklık ediyorum.&#8221; buyurdu. (Rical-i Keşşî, s.431) </p>



<p>Ali b. Yaktin İmam&#8217;ın (a.s) emirlerini yerine getirme konusunda hiçbir şekilde kusur etmiyor, gevşek davranmıyordu. İmam neyi emretseydi, hikmetini bilmese bile hemen yerine getirirdi.</p>



<p>   Bir defasında Harun Reşid, Ali b. Yaktin&#8217;e hediye olarak bazı giysiler verdi. Onların arasında göz alıcı, pahalı bir cüppe vardı. Ali b. Yaktin o elbiselerle cüppeyi başka mallar da ekleyerek İmam Musa Kâzım&#8217;a (a.s) gönderdi. İmam (a.s) o cüppe dışında bütün malları kabul etti ve Ali b. Yaktin&#8217;e: &#8220;Yakında bu cüppeye ihtiyacın olacak, onu kendi yanında sakla ve kimseye verme.&#8221; diye yazdı.</p>



<p>   Ali b. Yaktin, İmam&#8217;ın (a.s) o elbiseyi neden geri gönderdiğini anlayamadı. Fakat buna rağmen onu sakladı. Birkaç gün sonra Ali b. Yaktin kendisiyle içli-dışlı olan bir kölesine öfkelenerek onu dışarı attı. Ali b. Yaktin&#8217;in İmam Musa Kâzım&#8217;a (a.s) karşı sevgi beslediğini ve İmam&#8217;a (a.s) elbise gönderdiğini bilen köle, Harun&#8217;un yanına giderek bildiklerini anlattı. Harun öfkelenerek: &#8220;Bu konuyu araştıracağım; dediğin gibi olursa, onu öldüreceğim.&#8221; dedi. Derhal Ali b. Yaktin&#8217;i çağırtıp: &#8220;Sana verdiğim şu cüppe nerededir?&#8221; diye sordu. </p>



<p>   Ali b. Yaktin: &#8220;Ona koku sürüp özel bir yerde sakladım.&#8221; dedi</p>



<p>   Harun: &#8220;Hemen onu buraya getir!&#8221; dedi. </p>



<p>Ali b. Yaktin hizmetçilerinden birinin göndererek elbiseyi getirtip Harun&#8217;un önüne koydu. Harun elbiseyi görünce, yatıştı ve Ali b. Yaktin&#8217;e: &#8220;Elbiseyi götür yerine bırak; kendin de selametle geri dön;bundan böyle senin hakkında hiç kimsenin çekiştirmesini kabul etmeyeceğim.&#8221; dedi ve sonra o köleye bin kırbaç vurmalarını emretti. köle beş yüz kırbaç yedikten sonra can verdi. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.275)</p>



<p>Ali b. Yaktin, hicrî kamerî 182 yılında, İmam Musa b. Cafer (a.s) zindandayken vefat etti. (Rical-i Keşşî, s.430) Onun kaleme aldığı bazı kitapları vardı. Şeyh Mufid ve Şeyh Saduk onlardan bazılarının isimlerini kaydetmişlerdir. (el-Fihrist, Şeyh Tusî, s.117) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Müminu&#8217;t-Tak (Müminu&#8217;t-Tak&#8217;ın dükkanı, Kûfe&#8217;de bir tavanın altında yer aldığı için ona bu isim verilmiştir.)</h3>



<p>   Künyesi Ebu Cafer olan Muhammed b. Ali b. Nu&#8217;man&#8217;ın lakabı Müminu&#8217;t-Tak&#8217;tır. İmam Cafer Sadık ve İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) yanında yüce bir makama sahipti. İmam onu ashabının ileri gelenleri arasında saymıştır. (el-İrşad, Şeyh Mufid, s.135, 239 ve 240) </p>



<p>    Müminu&#8217;t-Tak, hangi bir muhalifle tartışsaydı, ona galip gelirdi.</p>



<p>   imam Cafer Sadık (a.s) ilmî gücü ve istidadı olmayan bazı yarenlerini kelamî tartışmalara girmekten alıkoyarken, Müminu&#8217;t-Tak&#8217;ın bu tartışmalara girmesini tavsiye ediyordu.</p>



<p>   İmam Cafer Sadık (a.s) onun hakkında Halid&#8217;e şöyle buyurmuştur:</p>



<p>     Tak sahibi, halkla tartışır ve bir doğan gibi avın üzerine iner. Oysa senin kanatlarını yolacak olurlarsa, kesinlikle uçamazsın. (Rical-i Keşşî, s.186) </p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s) şehadet mertebesine ulaşınca, Ebu Hanife, kinayeli bir üslupla Müminu&#8217;t-Tak&#8217;a: &#8220;İmam&#8217;ın öldü!&#8221; dedi. Mümiu&#8217;t-Tak bu söze karşı hemen: &#8220;Fakat senin imamına zamanın belli olan gününe kadar mühlet verilmiştir.&#8221; dedi (Rical-i Keşşî, s.187) Yani senin imamın Allah Teala&#8217;nın Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de hakkında: &#8220;Haydi, dedi, sen ertelenmişlerdensin! o bilinen vaktin gününe kadar!&#8221; (Hicr Suresi, 38) buyurduğu şeytandır.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Hişam b. Hakem</h3>



<p>Hişam b. Hakem tartışma, münazara ve kelam ilminde bir dahiydi. Bu konuda diğerlerinden üstündü. İbn Nedim şöyle yazıyor: </p>



<p>    Hişam, Şiî mütekellimlerinden olup imamet hakkında tartışmayı tüm detay ve incelikleriyle ortaya koyan bir kişiydi. O, kelam ilminde uzman ve hazır cevap biriydi. (el-Fihrist, İbn Nedim, s.263, Mısır baskısı)</p>



<p>Hişam çok sayıda kitap yazmış, çeşitli din ve mezheplerin önderleriyle ilginç tartışmalar yapmıştır.</p>



<p>  Yahya b. Halid el-Bermekî, Harun Reşid&#8217;in huzurunda Hişam&#8217;a:</p>



<p>&#8211; Hakkın iki zıt kutupta olması mümkün müdür? diye sordu.</p>



<p>Hişam: </p>



<p>&#8211; Hayır, dedi.</p>



<p>Yahya:</p>



<p>&#8211; iki kişi bir konuda ihtilaf edince ikisi de hak üzere veya ikisi de batıl ya da biri hak diğeri batıl değil midir? dedi.</p>



<p>Hişam dedi ki:</p>



<p>&#8211; Evet, bu konuda ancak bu üç şık düşünülebilir; fakat birinci şık imkânsızdır; çünkü her ikisinin de hak üzere olması imkânsızdır.</p>



<p>Bunun üzerine Yahya şöyle sordu:</p>



<p>&#8211; bir din hükmünde ihtilafa düşen kişilerden her ikisinin de hak üzere olması imkânsızsa, o hâlde Resulullah&#8217;ın (s.a.a) mirası üzerinde ihtilafa düşerek Ebubekir&#8217;in yanına giden Ali ve Abbas&#8217;tan hangisi hak üzereydi?</p>



<p>Hişam:</p>



<p>&#8211; Bu konuda hiçbirisi hatalı değildir, dedi. Onların bu kıssasının Kur&#8217;ân&#8217;da da örneği vardır. Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de Hz. Davud&#8217;un kıssasında iki meleğin tartışarak Davud&#8217;un (a.s) yanına gelip ondan aralarındaki ihtilafı halletmesini istediler. Acaba bu iki melekten hangisi hak üzereydi?</p>



<p>Yahya dedi ki:</p>



<p>&#8211; İkisi de hak üzereydiler; aralarında bir ihtilaf yoktu. Onların ihtilafları şeklîydi ve bu hareketle Hz. Davud&#8217;un dikkatini bir şeye çekmek istiyorlardı. (Hz. Davud&#8217;la (a.s) iki meleğin kıssası Sâd Suresi, 21 ve 26. ayetlerde zikredilmiştir. Bunun açıklamasını tefsir kitaplarında bulabilirsiniz.) </p>



<p>Hişam:</p>



<p>&#8211; Ali&#8217;yle (a.s) Abbas&#8217;ın ihtilafı da böyleydi; dedi. Onların arasında bir ihtilaf yoktu. Onlar sadece Ebubekir&#8217;e yaptığı hatayı bildirmek için böyle yaptılar. Onlar böylece Ebubekir&#8217;e: &#8220;Kimse Peygamberin mirasçısı olamaz.&#8221; sözünün doğru olmadığını ve kendilerinin Peygamberden miras aldıklarını anlatmaya çalıştılar.</p>



<p>Yahya şaşırarak cevap veremedi. Bunun üzerine Harun Reşid, Hişam&#8217;ı övdü. (el-Fusulu&#8217;l-Muhtare, Seyyid Murtaza, s.26, Necef baskısı, (özetle) </p>



<p>Yunus b. Yakub şöyle diyor:</p>



<p>Aralarında Hamran b. A&#8217;yen, Müminu&#8217;t-Tak, Hişam b. Salim, Tayyar ve Hişam b. Hakem de bulunan İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s)  ashabından bir grup İmam&#8217;ın (a.s) yanında olduğu bir sırada İmam genç yaştaki Hişam&#8217;a: &#8220;Amr b. Ubeyd&#8217;e ne yaptığını ve ona neler sorduğunu anlatmak istemez misin?&#8221; buyurdu. </p>



<p>Hişam: &#8220;Sizden utanıyorum; sizin huzurunuzda konuşamıyorum!&#8221; dedi.</p>



<p>İmam (a.s): &#8220;Size emrettiğimiz zaman emrimizi yerine getirin.&#8221; buyurdu!</p>



<p>Bunun üzerine Hişam şöyle dedi:</p>



<p>Amr b. Ubeyd&#8217;in, Basra mescidinde oturup halka konuşma yaptığını duymuştum. Bu konu bana ağır geldi. Cuma günü Basra&#8217;ya gidip mescide girdiğimde Amr b. Ubeyd&#8217;in mescitte oturduğunu ve halkında etrafını sarıp ondan bazı konuları sorduklarını gördüm. Kalabalığı yarıp onun yanına oturduktan sonra: &#8220;Ey bilgili kişi! Ben yabancı bir adamım. Müsaade ederseniz bir soru sormak istiyorum!&#8221; dedim.</p>



<p>Amr izin verince ben:</p>



<p>&#8211; Acaba senin gözün var mı? diye sordum.</p>



<p>Amr:</p>



<p>&#8211; Ey çocuğum! bu ne biçim bir soru? dedi.</p>



<p>&#8211; Ben böyle soracağım dedim.</p>



<p>Amr:</p>



<p>&#8211; Her ne kadar aptalca bir soruysa da, olsun, yine de sor, dedi.</p>



<p>Ben yine sordum:</p>



<p>&#8211; Gözün var mı?</p>



<p>&#8211; Evet.</p>



<p>&#8211; Onunla neyi görüyorsun?</p>



<p>&#8211; Renkleri ve şekilleri.</p>



<p>&#8211; Burnun var mı?</p>



<p>&#8211; Evet.</p>



<p>&#8211; Onunla ne yapıyorsun?</p>



<p>&#8211; Kokuları alıyorum.</p>



<p>&#8211; Ağzın var mı?</p>



<p>&#8211; Evet.</p>



<p>&#8211; Onunla ne yapıyorsun?</p>



<p>&#8211; Yemekleri tadıyorum.</p>



<p>&#8211; Peki, beynin var mı?</p>



<p>&#8211; Evet, var.</p>



<p>-Peki, onunla ne yapıyorsun?</p>



<p>&#8211; Onunla uzuvlarıma gelen her şeyi teşhis ve ayırt ediyorum.</p>



<p>&#8211; Bu uzuvların, senin bu duyu merkezine olan ihtiyacını gidermiyor mu?</p>



<p>&#8211; Hayır!</p>



<p>&#8211; Nasıl olur bu? Hâlbuki senin bütün uzuvların sapasağlamdır!</p>



<p>&#8211; Bu uzuvlarım, bir şeyde şüphe ettiği zaman şüpheyi giderip yakin edinmek için beyin ve duyu merkezine müracaat ederler.</p>



<p>&#8211; O hâlde Allah Teala beyin ve duyu merkezini bu uzuvların şüphelerini gidermek için yaratmıştır, değil mi?</p>



<p>&#8211; Evet.</p>



<p>&#8211; Öyleyse kesinlikle beyin ve duyu merkezine ihtiyacımız var, değil mi?</p>



<p>&#8211; Evet.</p>



<p>&#8211; Allah Teala senin uzuvlarında doğruyla yanlışı ayırt edecek bir imam koymuşken, Bütün bu insanları ihtilaf ve şüphe anında kendisine müracaat edecekleri bir İmam olmadan kendi hâllerine mi bırakmıştır?!!</p>



<p>Amr b. Ubeyd sustu ve bir şey söylemedi. Sonra bana dönerek:</p>



<p>-Nerelisin? dedi. </p>



<p>&#8211; Kûfeliyim, dedim.</p>



<p>&#8211; Öyleyse sen Hişam&#8217;sın, dedi.</p>



<p>Sonra beni alıp kendi yerine oturttu ve ben kalkıncaya kadar da bir şey söylemedi.</p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s) tebessüm ederek: &#8220;Bu istidlali sana kim öğretti?&#8221; diye sordu.</p>



<p>Hişam: &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın (s.a.a) torunu!&#8221; dedi, &#8220;Kendiliğinden dilime aktı.&#8221;</p>



<p>Bunun üzerine İmam (a.s) şöyle buyurdu:</p>



<p>Ey Hişam! Allah&#8217;a andolsun ki, bu istidlal İbrahim ve Musa&#8217;nın Suhufu&#8217;nda yazılmıştır. (Rical-i Keşşî, s.271 273; Usul-i Usul-u Kâfî, c.1, s.196, biraz farkla; Murucu&#8217;z-Zeheb, Mesudî, içeriğe zarar vermeyecek fazla bir farkla. &#8216;Bir şükran ifadesi olarak şunu da belirtelim ki, bu yazının hazırlanıp düzenlenmesinde Merhum Kâzım Kureyşî&#8217;nin Hayatu&#8217;l-İmami&#8217;l-Kâzım adlı eseri esas alınmıştır&#8217;)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Kâzım&#8217;ın(a.s) Şehadeti</h2>



<p>İmam Musa Kâzım (a.s), hicrî kamerî 183 yılı recep ayının beşinde, Bağdat&#8217;ta, Sindi b. Şahik&#8217;in zindanına zehirlenip şehadete ulaştı.</p>



<p>   İmam Musa&#8217;nın (a.s) pak kabri, Bağdat&#8217;ın &#8220;Kureyş kabirleri&#8221; bölgesinde (şimdiki Kazimeyn) bulunmaktadır. Hâlihazırda Şiî ve Ehlisünnet Müslümanlar bu türbeyi ziyaret etmektedirler.</p>



<p>   Hatib, &#8220;Tarih-u Bağdad&#8221; adlı eserinde Ali b. Hallal&#8217;dan şöyle nakletmektedir:</p>



<p>   Allah şimdiye kadar, İmam Musa Kâzım&#8217;ın (a.s) kabrine tevessül ederek bertaraf edilmeyen hiçbir belayı bana vermemiştir. Bir belaya duçar olduğumda ne zaman bu İmam&#8217;a tevessül etsem, Allah ya o belayı üzerimden kaldırmış ya da ona katlanmayı bana kolaylaştırmıştır.</p>



<p>***</p>



<p>Allah&#8217;ın selâmı o hak İmam&#8217;ın üzerine olsun; o, önderlik, ilahî özelliklerde insanların en üstünüydü. Yeryüzünde insanlar var olduğu sürece şehitlerin ve özgür insanların dilinden ona selâm olsun.</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Kâzım&#8217;dan Veciz Sözler</h2>



<p>1- Alçakgönüllülük; insanların sana nasıl davranmasını istiyorsan, onlara öyle davranmaktadır. (Vesailu&#8217;ş-Şia, c.2, s.456, eski baskı)</p>



<p>2- Allah&#8217;a yaklaşmanın en iyi vesilesi; O&#8217;nu tanıdıktan sonra namaz kılmak, ana-babaya iyilikte bulunmak, kıskançlığı, kendini beğenmişliği ve başkalarına karşı övünmeyi bırakmaktır. (Tuhefu&#8217;l-Ukul)</p>



<p>3- Kim ihanet eder de bir şeyin kusurunu bir Müslüman&#8217;dan gizlerse veya başka bir yolla onu aldatır ve hile yaparsa, Allah&#8217;ın lanetini hak etmiş olur. (Müstedrekü&#8217;l-Vesail, c.2, s.455)</p>



<p>4- Allah&#8217;ın en kötü kulu. ikiyüzlü ve iki dilli olan kimsedir. Din kardeşinin karşısında onu över, ondan uzaklaştığı zaman ise, onun hakkında kötü şeyler söyler veya Müslüman kardeşine bir nimet verildiğinde onu kıskanır, bir sıkıntıya düştüğünde ise ona yardım etmez. (Müstedrekü&#8217;l-Vesail, c.2, s.102)</p>



<p>5- Kim dünyaya âşık olursa, kalbinden ahiret korkusu çıkar. (Ain-i Zindegi, s.131)</p>



<p>6- İşlerin en iyisi orta hâlli olanıdır. (Biharu&#8217;l-Envar, c.48, s.154)</p>



<p>7-Mallarınızı zekât vererek koruyunuz (Biharu&#8217;l-Envar, c.48, s.150)</p>



<p></p>



<p></p>



<p></p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/imam-musa-kazim/">İmam Musa Kâzım (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://imammehdiyarenleri.org/imam-musa-kazim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Caferi Sadık (a.s)</title>
		<link>https://imammehdiyarenleri.org/imam-caferi-sadik/</link>
					<comments>https://imammehdiyarenleri.org/imam-caferi-sadik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fatime-i Zehra Ateş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Dec 2021 15:42:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehlibeyt]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cafer-i Sadık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://imammehdiyarenleri.org/?p=164</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şia tarihi, her biri yaşadığı dönemde toplumun kurtuluş gemisi ve yolunu yitirenlerin meşalesi işlevini gören büyük insanların çehresini anlatan görkemli sayfalarla doludur. Tahrife uğramayan asıl islâm, Sakife&#8217;den İslâm İnkılabı&#8217;nın yemyeşil&#8230; </p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/imam-caferi-sadik/">İmam Caferi Sadık (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p id="block-bb0f05a8-45d1-48ab-ac14-ea9be5a7b25a">Şia tarihi, her biri yaşadığı dönemde toplumun kurtuluş gemisi ve yolunu yitirenlerin meşalesi işlevini gören büyük insanların çehresini anlatan görkemli sayfalarla doludur.</p>



<p id="block-aecd7b6c-6448-4177-a1a2-6fe70a9aa8e1">Tahrife uğramayan asıl islâm, Sakife&#8217;den İslâm İnkılabı&#8217;nın yemyeşil ovalarına ulaşıncaya kadar, daima bu büyük insanların çehresinde tecelli olmuştur. Bu insanların köklü bilim ve erdem ağacı; hakka ve hakikate âşık olan ve Allah&#8217;ı, İslam&#8217;ı ve Muhammed&#8217;i (s.a.a), asilerden ve zalimlerden beri bilen kimseler için huzur buldukları gölgelik olmuştur daima.</p>



<p id="block-ce123a89-7de0-49c5-96f3-1d6ff56893e4">Şia&#8217;nın ufkunda aşkla parlayan göz alıcı yıldızlar silsilesi, Selman&#8217;la Ebuzer&#8217;den başlayıp Mirza Şirazî ve İmam Humeyni gibi hürriyet âşıklarına kadar uzanır. İnanç ve amelleri daima billur gibi akan bu pınarların vahiy ve nübüvvet deryasının güçlü dalgaları olduğunu, bu ümit ve fedakârlık iftiharlarının imamet ve ismet bağının gülleri olduğunu bilmeyen var mıdır?</p>



<p id="block-fbb96c94-e218-497a-9467-07a49ba18e65">Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) yolunun devamını kendi kanlarıyla koruyup güçlü omuzlarında Kur&#8217;an ve tevhit güneşini taşıyan Peygamber ailesinin pak İmamları, İslâm&#8217;ın kurtuluşunun en üstün faktörleri ve o&#8217;nun tarihinin haramilerînin yağmasından koruyan en güçlü nedenler olagelmiştir. Kör olan veya kendi gözünü inkâr edenden başka hiç kimse Muhammedî islâm&#8217;ın yaralı alnındaki bu büyük ve parlak gerçeği inkâr edemez. İslâm düşmanları ve cehalet küfrünün mütevellilerinin sapanlarından fırlayan her taş ve onların namlusundan çıkan her kurşun, şu veya bu şekilde İslâm&#8217;ı hedef alan her saldırı unsuru sonunda ya Şia İmamları&#8217;nın göğsüne inmiştir ya da onların sadık izleyicilerinin tepesine.</p>



<p id="block-b4d00f8d-5b7c-43e8-b8be-9edb7db4a897">İslâm&#8217;ın sapasağlam kalması ve uzun asırlarının yolcularının, küfür ve zulüm dikenlerinden korunarak gerçek islâm pınarına ulaşması için Ehlibeyt&#8217;in pak imamları her tehlikeye karşı kendilerini siper etmişlerdir. Bu yolun yolcularının pınara nasıl ulaştığına da bütün dünya şahit oldu; düşman her caniliğe başvurduğu halde bu pınar, gönül ehline asla gizli-saklı kalmadı.</p>



<p id="block-519e6824-52a3-4fea-ac0a-0dde8f4509e0">İmamet semasının parlak güneşlerinin altıncısı olan İmam Cafer Sadık (a.s), yaşadığı şartların gereğince bu silsilenin en parlak yıldızı konumunda oldu. Daha önce Hüseynî şeref ve şecaat, yüce İslâm dinini nasıl kendi kanıyla yıkayıp kendi kanıyla suladıysa, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) ilminin ışığı da İslâm&#8217;ı öylesine bir nurla aydınlatıp ihya etti.</p>



<p id="block-2f100903-47a4-45d2-9633-227cea211e1f">Caferî mezhebinden olan müslümanlar için büyük bir övünç ve iftihar kaynağıdır bu. Zira İslâm dini, Hz. muhammed&#8217;in islâm&#8217;ı ise, onun mesajını en mükemmel şekilde İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) kanında ve onun beyanını da yine Resulullah&#8217;ın evladı olan İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) eğitim sisteminde aramak gerekir.</p>



<p id="block-d0e950db-7e81-488d-98d9-081426bf9dfb">Hz. Muhammed (s.a.a) soyunun doğru sözlü, doğru özlü güven kaynağı olan Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) Ehlibeyt âşıklarının iman ve akidesi üzerinde ki hakkı; tıpkı İmam Ali&#8217;nin (a.s) cihadı, İmam Hasan&#8217;ın barışı, İmam Hüseyin&#8217;in (a.s) kanı ve Hz. Fatımatu&#8217;z-Zehra&#8217;yla Hz. Zeyneb&#8217;in (s.a) kanlı gözyaşlarının hakkı kadar büyük ve inkar edilmezdir. Eğer İslâm, Fatımatu&#8217;z-Zehra&#8217;nın uğruna ağladığı şeyse, o zaman Müslüman&#8217;ım diyen kimse elbette ki, İmam Cafer Sadık&#8217;ın yolunu izlemeli, onun mezhebinden olmalıdır. Yok, eğer İslâm, gasp kürsüsünde kurulup böylece Resulullah&#8217;ın (s.a.a) biricik Fâtıma&#8217;sının (s.a) öfkesine neden kılınan şeyse, bunun Muhammedî İslâm&#8217;la uzaktan yakından hiçbir ilgisinin olmadığı ve böyle bir şeye İslâm adına boyun eğmenin İslâm&#8217;a saygısızlık ve onursuzluk sayılacağı bilinmelidir.</p>



<p id="block-24f12e90-ff62-4fca-b7ad-469f8b1db350">Gerçek bir Müslüman, böyle bir onursuzluğa eğilmemeyi elbette ki bir övünç addeder. Zira kendi Peygamber&#8217;inin ailesini dışlayan bir islâm, İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) İslâm&#8217;ı değildir ve bizim de İslâm&#8217;ımız olamaz elbet!</p>



<p id="block-de32894f-059f-4b95-8123-cb38ba38cee6">Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sevgili torunu İmam Cafer b. Muhammed (a.s) başlattığı ilmî hareketle islâm ilimlerinin ufkunu öyle bir aydınlattı ki, halife sultanların komploları, marifet nurlarının dört bir yanı aydınlatmasına engel olamadı. Nitekim ondan bir nesil sonra, Ehlibeyt&#8217;in (a.s) sekizinci nuru olan İmam Ali b. Musa Rıza (a.s) Nişabur&#8217;a girdiğinde, on binlerce Müslüman coşku ile onu karşılamakta ve âlimler bu büyük Ehlibeyt İmamından (a.s) bir tek söz, bir tek hadis duyabilmek için birbirleriyle yarışmaktaydı.</p>



<p id="block-01100a40-5d57-4e1c-a374-10fb6837f910">Bu başarıyı, İmam Zeynelabidin&#8217;in (a.s) Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) ailesinden esir alınan diğer Kerbela mağdurlarıyla birlikte Şam&#8217;a götürülmesi ve hilafet sarayının propagandaları sonucu Şamlıların onları &#8220;İslâm&#8217;a kılıç çeken kâfirler&#8221; zannetmesi olayıyla kıyaslayıp Şam&#8217;la Nişabur arasındaki mesafeyi de dikkate alıcak olursak, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) ilmî hareketinin kısa zamanda nerelere kadar yayıldığını ve ne derece etkili olduğunu anlamamız kolaylaşacaktır.</p>



<p id="block-b31a450b-1348-4214-8c11-f87324ec48e5">İmam Sadık&#8217;ın (a.s) yaydığı ilim ve fazilet sofrası o kadar cömertçe ve genişti ki, sadece taraftarları değil, muhalifleri bile ondan faydalanmakta, nasiplenmekteydi.</p>



<p id="block-3f7dae16-6ed9-4dcf-9b20-714bd9d3aff1">Ehlisünnet&#8217;in ilk fıkıh İmam&#8217;ı olan Ebu Hanife&#8217;nin, en büyük iftiharının İmam Cafer Sadık&#8217;tan (a.s) aldığı iki yıllık eğitim olduğu herkesçe bilinmektedir. Bizzat kendisi bu iki yılının onun fıkıh konusunda edindiği bilincin ana temeli teşkil ettiğini vurgular ve &#8220;Eğer o iki yıl olmasaydı, Numan (Ebu Hanife) helâk olurdu.&#8221; der. (et-Tuhfetu&#8217;l-İsna Aşeriyye, s.8, el-İmamu&#8217;s-Sadık adlı eserden naklen, c.1, s.70)</p>



<p id="block-77974ddd-3e1f-486d-953c-ac31b2c382ff">Hz. Muhammed (s.a.a) soyunun nadidesi İmam Sadık&#8217;ın (a.s) okulunda yetişen öğrenciler, çeşitli bilim dallarında ve bütün İslâmî ilimlerde, tarihin en seçkin bilginleri unvanını almışlardır. Zürare&#8217;yle Muhammed b. Müslim fıkıhta, Hişam&#8217;la Müminu&#8217;t-Tak akait ve kelamda, Mufaddal ve Safvan maarif ve irfanda, Cabir b. Hayyan matematik ve fen bilimlerinde ve adını sayfalara sığdıramayacağımız daha yüzlerce seçkin bilim adamı, İslâmî ve pozitif bilimlerde erişilmez zirveler ve bilim dallarının temelini atan nadide isimler olarak geçmiştir tarihe.</p>



<p id="block-b9d3e293-4bc6-4668-9009-b2f052e79070">İmam Sadık&#8217;ın (a.s) Allah vergisi ilminin bugün Avrupalıları da hayrette bırakmış, aradan 13 asır geçtiği hâlde batılı bilim adamları, İmam&#8217;ın ilim eğitimi konusunda geniş inceleme ve çalışmalar başlatıp sayısız kitaplar yazmışlardır.</p>



<p id="block-d55bf0e6-bbf9-4412-9daf-4017236bf7ee">Bütün bunlar, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) ilim deryasından birer katredir sadece; zira gün ışığından bir huzmenin, güneşi tarife yetmeyeceğini aklıselim sahipleri bilir.</p>



<p id="block-29feba7d-e507-4297-9c9e-4e2fc0653589"> Güneşi öven kişi, kendini övmektedir,<br>&#8220;İki gözüm var benim, görüyor&#8221; demektedir. </p>



<pre id="block-e41b447b-5a37-4cd6-b999-058c2b7a06da" class="wp-block-preformatted">                   <br><br>﻿</pre>



<h2 class="wp-block-heading" id="block-5ba25203-f5d2-432f-8bfd-1b76cd21707c">İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) Doğumu ve Bazı Kişisel Özellikleri</h2>



<h3 class="wp-block-heading" id="block-449c91da-94ad-4fb8-8774-5ec02cffd303">Doğumu</h3>



<p id="block-ea0747f3-93d5-4313-a68d-aeca9945890a">Hicrî 83. yılı rebiyülevvel ayının 17. günü Medine&#8217;de dünyaya geldi. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Vera, s.266)</p>



<p id="block-aebb472b-e4a3-4642-89ae-ef96bad34ed3">Adı Cafer, künyesi Ebu Abdullah, lakabı Sadık&#8217;tır.</p>



<p id="block-fcb4092f-f8c2-4f61-ace6-d4c0d5e53a78">Babası İmam Muhammed Bâkır (a.s), annesi de Ümmü Ferve Hatun&#8217;dur. İmam (a.s), annesini anlatırken: &#8220;İmanlı, takvalı ve pek iyilikseverdi.&#8221; der. (Usul-u Kâfi, 1/472)</p>



<p id="block-1e5c17bd-4d94-4ede-b6b4-146e8922c62f">Hz. Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) 65 yıllık ömrünün 34 yılını imam olarak sürdürdü (Hicrî 114-Hicrî 148).</p>



<p id="block-bbe65975-fff2-47f1-8426-44bf35f9bac1">İmam Sadık&#8217;ın (a.s) imameti döneminde iktidardaki halife sultanlar Hişam b. Abdulmelik, Velid b. Yezid b. Abdulmelik, Yezid b. Velid, İbrahim b. Velid ve Emevîlerin ünlü içki düşkünü &#8220;Ayyaş Mervan&#8221;&#8216;la, Abbasi halife sultanlarından Seffah&#8217;la Mansur Devanikî&#8217;dir. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Vera, s.266. Hişam Hicrî 105&#8217;te halife olup tahta geçmiş ve Mansur Devanikî hicrî 158&#8217;te ölmüştür. bk. Tetimmetu&#8217;l-Munteha, Muhaddis Kummî.)</p>



<p id="block-fe1ba0e1-4d31-489e-94ac-9a8ac4e1377d">Yedisi erkek, üçü kız olan çocukları; İmam Musa Kazım (a.s), İsmail, Abdullah, Muhammed dîbac, İshak, Ali Arızî, Abbas, Ümmü Ferve, Esma ve Fatıma&#8217;dır. (el-irşad, Şeyh Müfid, s.266; Menakıb, 4/280)</p>



<h3 class="wp-block-heading" id="block-667fcb5c-6508-4eed-9d83-5f9a27b7f955">İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) Ahlâkı</h3>



<p id="block-b7c395cb-cd35-4511-8c2d-513905969761">Ehlibeyt İmamları yaşadıkları dönemlerde İslâm ahlâkının en mükemmel birer örneği olmuşlardır. Şiîlerine: &#8220;İnsanları dilinizle değil, güzel amel ve davranışlarınızla islâm&#8217;a davet edin.&#8221; buyuran İmam Sadık&#8217;ın (a.s) bizzat kendi hayatı da baştanbaşa İslâmî değerleri yansıtan bir ışık demeti gibidir. İslâm kanun ve hükümlerine uymada kimse onlardan daha ileride değildi. Bir iyiliği tavsiye edecek olsalar, önce ve herkesten fazla kendileri uygularlardı onu. İnsanları sakındırdıkları bir kötü ameli kendileri asla yapmazdı. Nitekim bütün bunlar nedeniyledir ki, eğitip yetiştirdikleri insanlar, onların yaşamının her köşesinden iman ve amel dersi almışlar, onların yolunu izleyip kişiliklerini örnek alarak birer gerçek mümine dönüşmüşler, böylece her biri yaşadığı devirde topluma örnek olup birer numune olmuşlardı.<br>Ehlibeyt&#8217;in (a.s) nuru İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) davranış ve ahlakından bazı kesitleri aşağıya aktarıyoruz:</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-270b459b-7fd6-4182-a5ac-549ab6947acf">İş ve Çalışma</h4>



<p id="block-a1c6d9d0-f1b1-4cd7-a757-cc029230f0d7">Abdulali şöyle anlatır:<br> Çok sıcak bir yaz günü İmam Sadık&#8217;ın (a.s) Medine çevresindeki yoldan çalışmaya gittiğini gördüm:<br> &#8220;Canım size feda!&#8221; dedim &#8220;Siz Allah&#8217;ın en sevgili kulu ve Resulullah&#8217;ın (s.a.a) biricik evladısınız. Bu sıcakta çalışmanızın ve kendinizi bunca zahmete düşürmenizin nedenini söyler misiniz?&#8221; Bana şöyle bir bakıp: &#8220;Senin gibilerine muhtaç olmamak için helâl rızk peşindeyim.&#8221; buyurdu. (Usul-u Kafî, 5/74; Biharu&#8217;l-Envar, 47/55) <br>Ebu Amr Şeybanî anlatıyor:<br>  İmam Sadık&#8217;ı (a.s), sırtında sert bir elbise ve elinde kürekle, bağda çalıştığını gördüm; bütün vücudu ter içinde kalmıştı. &#8220;Canım size feda; küreği verin,  ben çalışırım; siz biraz dinlenin.&#8221;dedim. İmam (a.s) cevaben: &#8220;Rızk kazanmak için günün sıcağına tahammül etmeyi severim.&#8221; buyurdu. (Usul-u kafî, 5/76; Biharu&#8217;l-Envar, 47/57)<br> </p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-13ac7d3b-8acf-4cd6-ad35-1de08eb5a359">Ticaret ve Adaletli Kâr</h4>



<p id="block-33932bbc-11be-4763-9300-3b3a9ae1b178">İmam Cafer Sadık (a.s), yarenlerinden Müsadif&#8217;e bin dinar vererek ticaret yapması için Mısır&#8217;a gönderdi. Müsadif bu parayla mal alıp onları Mısır&#8217;a götürmek üzere bir grup tüccarla yola çıktı. Yolda, Mısır&#8217;dan gelen bir kervanla karşılaştılar. Götürdükleri genel tüketim malı hakkında Mısır piyasasını sorduklarında, malın Mısır piyasasında bulunmadıklarını öğrendiler. Kervandaki bütün tüccarlar yüzde yüz kârdan aşağı satmama kararı aldılar ve bu kararı uyguladılar. Dönüşte Müsadif tam bin dinar kârla İmam&#8217;ın yanına gidip iki keseyi onun önüne koydu ve &#8220;Canım size feda!&#8221; dedi, &#8220;Keselerden biri verdiğiniz sermaye, diğeriyse kârdır!&#8221;</p>



<p id="block-f194f73d-6471-467b-b15d-cf978ff9e95d">İmam (a.s) bu kadar kârı nasıl kazandığını sorunca, Müsadif olayı anlatarak, satış konusunda diğer tüccarlarla nasıl anlaştığını anlattı ve götürdükleri malın Mısır&#8217;da karaborsa olduğu için fazla kâr ettiklerini söyledi.</p>



<p id="block-639ee330-1d19-40e5-8647-d75cc213acf3">İmam (a.s) şaşırmıştı. Şöyle buyurdu:</p>



<p id="block-5d879505-9585-48c6-ae3c-a67637e7a6ad">Subhanallah! mısır&#8217;daki Müslüman kardeşlerinizin zararına olacağını bildiğiniz hâlde aranızda iki kar kâr etmeden mal satmamaya çalıştınız ha?!</p>



<p id="block-1955a041-c888-4069-ab9c-8ce8ce725b71">Sonra da, önündeki keselerden birini alıp: &#8220;Sadece sana verdiğim sermayeyi geri alıyorum.&#8221; buyurdu ve ekledi:</p>



<p id="block-c99d56b7-c52f-4698-aea5-1393d87b5404">Bu şekilde insafsızlıkla edinilen bir kârı kabul edemem ben! Ey Müsadif! Bil ki, helâl yoldan para kazanmak pek zordur! (Usul-u Kafî, 5/161; Biharu&#8217;l-Envar, 47/59)<br>﻿</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-a2558261-adf9-4063-b483-07bd0d0c8eb6">İhtilafları Giderme Bütçesi</h4>



<p id="block-ccbce69c-70d5-4ded-919c-cb9bddeb938f">Adamın biriyle yakınlarının arasında miras konusunda anlaşmazlık vardı. Derken iş kavgaya vardı. Bu sırada İmam&#8217;ın (a.s) öğrencilerinden Mufaddal oradan geçmekteydi. Kavgayı yatıştırıp tarafları kendi evine götürdü. Aralarındaki ihtilafı 400 dirhemle giderip işi tatlıya bağladı ve parayı da kendisi ödedi.</p>



<p id="block-1d5d9853-2a13-43a5-ada9-dfe2bfd00042">Sonra taraflara: &#8220;Ödediğim para benim değil, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) malından ödenmiştir. İmam (a.s) Ehlibeyt dostları arasında ihtilaf olursa, bunu gidermemi emretti bana!&#8221; dedi. (Usul-u Kâfi, 2/209)</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-6803a264-dcea-4b39-a9f0-a0faf858b54c">İmam (a.s) ve Şarap Sofrası</h4>



<p id="block-44fa2d62-a61d-4b38-8841-1de0294d68fd">Harun b. Cehm öyle anlatır:</p>



<p id="block-7faa31e7-3f6c-4df6-85ed-7810cba94e41">kûfe yakınlarında, Mansur Devanikî&#8217;nin İmam Sadık&#8217;ı (a.s) zorla ikamete mecbur ettiği hiyre şehrindeydik. Ordu mensuplarından biri, araların da İmam&#8217;ın da (a.s) bulunduğubir grubu şölene davet etti.</p>



<p id="block-0c66dbd4-f46a-4fae-b8f5-22a26e238f7f">Davetlilerden biri yemekte su isteyince, bir kadeh şarap verdiler elinde. Bunu gören İmam (a.s) hemen sofradan kalkarak: &#8220;Resulullah (s.a.a) şarap içilen sofrada oturan kimsenin, Allah&#8217;ın rahmetinden uzak ve melun olduğunu buyurmuştur.&#8221; dedi ve orayı terk etti. (Usul-u Kâfi, 6/268; Biharu&#8217;l-Envar, 47/39)</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-70fe4a52-7907-4811-9709-d7a9c11612be">İçki İçilmesine Engel Oluyor</h4>



<p id="block-a5ce9771-0101-4fc1-a043-a145cd2899b2">Halife Mansur&#8217;un emriyle beytülmalın kilitleri açılmış, herkese bir şeyler veriliyordu. Bu sırada Şegranî adlı biri payını almak istedi. Ama kendisini tanıyıp kimliğini onaylayacak birini bulamıyordu. Dedelerinden biri, Hz. Resulullah (s.a.a) tarafından bizzat azat edilmiş bir köle olduğundan Şegranî&#8217;yi de herkes, &#8220;Resulullahın azatlı kölesi&#8221; lakabıyla tanırdı. Şegranî bununla övünür, bunu Resulullah&#8217;a (s.a.a) ve Ehlibeyt&#8217;ine yakınlığının delili sayardı.</p>



<p id="block-d6818d11-ca05-4582-91ac-fba485656c6c">Kendisini tanıyacak birilerini ararken İmam Sadık&#8217;ı (a.s) gördü, hemen koşup durumunu anlattı. İmam (a.s) ona beklemesini söyleyip gitti ve çok geçmeden elinde Şegranî&#8217;nin payıyla döndü. Parayı verirken elini Şegranî&#8217;nin omzuna koyup sevgi ve şefkat bir dolu sesle buyurdu ki:</p>



<p id="block-338c37a0-f51c-4508-87ef-76915b8b6bc2">Ey Şegranî, iyi şeyler yapmak herkes için iyidir; hele kendisini bizim yakınımız sayan ve Resulullah&#8217;a (s.a.a) yakınlığıyla tanınan senin yapman çok daha iyi ve güzeldir. Aynı şekilde kötü iş de, kim yaparsa kötüdür; ama sözünü ettiğim yakınlığın sebebiyle, maazallah senin yapman çok daha kötüdür.</p>



<p id="block-6f68d9f7-17af-43ad-820a-01c778b486cc">İmam (a.s) bunu söyledikten sonra sevgiyle gülümseyip oradan ayrıldı. Şegrani bunları duyunca, İmam&#8217;ın (a.s) onun sırrına agâh olduğunu, yani içki içtiğini bildiğini anlamıştı!</p>



<p id="block-8ea39f33-0cb3-468b-a587-08d72131be14">Evet, İmam (a.s) onun içki içtiğini bildiği hâlde bunu görmezden gelip ona yardımcı olmuş, sonra da sevgi ve şefkatle ve onu kırmamaya özen göstererek, hatasını anlamasını sağlamıştı. Şegranî de utanmış, mahcup bir hâlde oradan ayrılmıştı. (Biharu&#8217;l-Envar, 47/349, İ&#8217;lamu&#8217;l-Vera ve Menakıb&#8217;dan naklen Envaru&#8217;l-Behiyye, İbn Cevzî&#8217;nin Tezkere&#8217;de Zemahşerî&#8217;nin Rebiu&#8217;l-Ebrar eserinden naklen. Biz bunu, şehit Mutahharî&#8217;nin Dastan&#8217;ı Rastan&#8217;ından (doğruların öyküsü), c.1, s. 174&#8217;ten aktardık.)</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-62c7d3a1-09ef-4854-9078-53cb0a038026">Köleyi Azat Etmenin Şartı</h4>



<p id="block-c9c342f6-167f-4a57-a407-58b4bed18c15">İbrahim b. Bilal anlatır: İmam Sadık&#8217;ın (a.s) azat ettiği kölelerinden birinin azatlık belgesini okuduğumda, çok şaşırdım. Belgede şöyle yazıyordu:<br>Cafer b. Muhammed bu köleyi yüceler yücesi Rabbi&#8217;nin rızası ve hoşnutluğu için azat etmekte olup ondan namaz kılması, zekât vermesi, haccetmesi, ramazanda oruç tutması, Allah&#8217;ın dostlarını sevmesi ve O&#8217;nun düşmanlarından uzak durmasından başka hiçbir ücret ve karşılık beklemez!<br>Bu belgeyi 3 kişi mühürleyip şahit olarak onaylamıştı. (Usul-u Kâfi, 6/181; Biharu&#8217;l-Envar, 47/44)</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-0365985b-0cea-45ff-892f-2fd9878e2db2">Allah&#8217;a Şükredip Yaratıcısnı Tanıyan Fakir İle İmam</h4>



<p id="block-be9626f8-732f-411c-9343-15196288e107">Misma&#8217; b. Abdulmelik şöyle anlatıyor: Mina&#8217;da İmam Sadık&#8217;la (a.s) oturmuş üzüm yiyorduk. Bir dilenci gelip yardım istedi, İmam (a.s) bir salkım üzüm vermek istedi, ama adam almayıp: &#8220;Paranız varsa para verin.&#8221; dedi. İmam (a.s) &#8220;O zaman Allah versin!&#8221; buyurdu. Dilenci dönüp gitti. Birkaç adım sonra geri dönüp: &#8220;O üzümü ver.&#8221; dedi; ama bu defa da İmam: &#8220;Allah versin İnşallah!&#8221; diyerek üzümü vermedi.</p>



<p id="block-123c515c-4a02-4ea2-ab16-d4c0e0489be0">Bu sırada bir başka dilenci çıkageldi. İmam ona üç üzüm tanesi verdiği hâlde, adamcağız memnuyiyetle alıp: &#8220;Âlemlerin rabbine şükürler olsun, bana rızk verdi!&#8221; dedi. imam (a.s) bu defa ona bir avuç dolusu üzüm verdi. Adam yine şükredip: &#8220;Alemlerin rabbine hamdolsun!&#8221; dedi. İmam bunu duyunca: &#8220;Hele dur&#8221; dedi ve hizmetçisine: &#8220;Yanında ne kadar para var?&#8221; diye sordu. Sanırım 20 dirhem para vardı, hepsini alıp dilenciye verdi. Adam yine şükredip. &#8220;Hamt Allah&#8217;a mahsustur.&#8221; dedi, &#8220;Ya Rabbim! Bu nimetin senden olduğunu bilirim. Sen birsin, teksin, eşin ortağın yoktur!&#8221;</p>



<p id="block-fb384539-1437-4a26-be8d-355b3c635cfe">İmam (a.s) yine onun gitmesini engelleyerek: &#8220;biraz dur.&#8221; dedi. ve sırtında ki gömleği çıkarıp ona verdi ve giymesini istedi. Dilenci pek sevinmişti, gömleği giyinip: &#8220;Bana elbise verip giydiren Rabbime şükürler olsun!&#8221; dedi neşeyle. Sonra da İmam&#8217;a (a.s) dönüp: &#8220;Allah sizden razı olsun, hayır görürsünüz inşallah!&#8221; diye teşekkür etti. Sanırım bu defa da sadece Allah&#8217;a şükretmekle ve İmam&#8217;a (a.s) duada bulunmasaydı, İmam (a.s) yine ona bir şeyler vermeye devam edecekti. (Usul-u Kâfi, 4/49)</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-e5bdf68d-0056-4ef1-9dd1-3e489864fc19">İmam&#8217;ın (a.s) İbadeti</h4>



<p id="block-a8d2ad2c-421f-4f1d-a18f-36349ffff34e">Malik b. Enes şöyle anlatır:<br>İmam Sadık (a.s) her zaman ya oruç tutar ya namaz kılar ya da zikirle meşgul olurdu. Devrini en büyük abitleri ve zahitleri arasındaydı. Çok hoş sohbet ederdi, çok hadis naklederdi, onun meclisleri pek faydalı olurdu. &#8220;Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur&#8230;&#8221; diyerek bir hadis aktarmaya başladığında, yüzünün rengi değişirdi.<br>Bir hac yolculuğunda birlikteydik. ihrama girdiği sırada hâli değişti &#8220;Lebbeyk&#8221; diyemiyordu adeta, kendisinden geçecek gibiydi. Hatta bu hâli nedeniyle bir ara neredeyse bineğinden düşecek gibi oldu. &#8220;Ey Resulullah&#8217;ın (s.a.a) oğlu, &#8216;lebbeyk&#8217; de, bunu söylemek zorundayız!&#8221; dedim.<br>&#8220;Nasıl lebbeyk diyeyim?&#8221; dedi, &#8220;Rabbimin: &#8216;La lebbeyk&#8217; diye cevap vermesinden korkuyorum!&#8221; (Biharu&#8217;l-Envar, 47/16, Hisâl, İlelu&#8217;ş-Şerâyi, Emâli ve Menakıb&#8217;dan naklen)</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-7cc97698-91c3-4cea-afad-8ecfd2015a81">Allah Karşısında Teslimiyet</h4>



<p id="block-0d530819-cab4-4e53-a3ea-701775e41e05">İmam Sadık&#8217;ın (a.s) yârenlerinden kuteybe şöyle anlatır: İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) hasta oğlunu ziyarete gitmiştik. İmam&#8217;ı (a.s) evin önünde gördüm, mahzundu, pek üzgün gözüküyordu. Çocuğun halini sordum. &#8220;Vallahi, ölmek üzere!&#8221; dedi, sonra da içeri girdi. Biraz sonra dışarı çıktığında rahatlamış gibiydi. Çocuk iyileşmiş olmalıydı. Tekrar çocuğun durumunu sorduğumda, &#8220;Rabbine kavuştu.&#8221; dedi. Hayretle &#8220;Canım size feda!&#8221; dedim, &#8220;Hayattayken onun için pek üzgündünüz, şimdi üzgün değil misiniz?&#8221; Şöyle buyurdu:</p>



<p id="block-b3bc094f-ee38-40e8-b67a-1de93c41a55c">Biz öyle bir aileden geliyoruz ki, bir musibetten önce üzgün ve tedirgin olur, ama Rabbimizin takdiri vaka bulduğunda da O&#8217;na tam bir rızayla teslimiyet gösteririz! (Usul-u Kâfi, 3/225; Biharu&#8217;l-Envar, 47/49)</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-7db0a93b-8a59-41d1-b47f-f120760a029b">Sabır ve Tevekkül</h4>



<p id="block-da95a564-fec9-4d7e-bea2-a4012ce81dfc">Hafs b. Ebu Ayşe şöyle rivayet eder:<br>İmam Cafer sadık (a.s) hizmetçisini bir iş için yollamıştı. Hizmetçi epey gecikince, İmam (a.s) onun peşinden gitti ve onu bir köşede uyurken buldu! İmam (a.s) yanı başında oturup bir yelpazeyle onu serinletmeye başladı. Hizmetçi uyandığı zaman da şöyle buyurdu.</p>



<p id="block-6acd4cb7-c065-45ab-a246-dde48fcfae3e">Vallahi, uyuman için hem gece ve hem gündüz sana ait değildir. Gece senin ama gündüzün bizimdir! (Menakıb, 4/274; Usul-u Kâfi, 2/112)</p>



<h4 class="wp-block-heading" id="block-1b0ec9cd-6ba3-4da5-b10c-3dfa2b3ca89c">Muhtaçlara Yardım</h4>



<p id="block-cf68fa92-49cb-46f3-90ce-0d990dfdf356">Mualla b. Huneys der ki:</p>



<p id="block-10ba7ed6-4856-4067-b7e5-4f5958106f1b">Yağmurlu bir gece de İmam Sadık&#8217;ın (a.s) Benî Saide&#8217;nin gölgeliğine doğru. Dilencilerle yoksulların sığındığı büyük bir çardaktı burası. İmam&#8217;ı (a.s) takip ettim. Sırtında taşıdığı torbadan bir şey düştü. İmam: &#8220;Allah&#8217;ım! yere düşen o şeyi bize geri ver!&#8221; buyurdu. İleri çıkıp selâm verdim. &#8220;Mualla, sen misin?&#8221; dedi. &#8220;Evet. Canım size feda olsun, benim!&#8221; dedim. Ortalık karanlıktı. &#8220;El yordamıyla bir bak bakalım, yere düşen şeyi bulabilecek misin?&#8221; buyurdu. Aradım, birkaç ekmek bulup İmam&#8217;a (a.s) geri verdim; yanında ki büyük torbaya koydu. Torbanın ekmek dolu ve çok ağır olduğunu fark edince: &#8220;Efendim, izin verirseniz torbayı ben taşırım.&#8221; dedim. &#8220;Hayır.&#8221; buyurdu, &#8220;Bunu benim yapmam gerekiyor; ama istersen benimle gelebilirsin!&#8221;</p>



<p id="block-b10b7664-63c3-48ed-83c9-69834567e69c">Birlikte yürümeye devam ettik. Benî Saide gölgeliği denilen yere varınca İmam, uyumakta olan her garibanın elbisesinin altına bir veya iki ekmek bıraktı, kimseyi unutmamıştı. Ekmekler bitince geri döndük. Yolda: &#8220;Canım efendim!&#8221; dedim, &#8220;Bunlar Şianız mıydı?&#8221; şöyle buyurdu: &#8220;Eğer Şiamız olsalardı, daha fazla yardım ederdik.&#8221; (Usul-u Kâfi, 4/8; Sevabu&#8217;l-Amal, s.173; Biharu&#8217;l-Envar, 47/20)<br>Hişam b. Salim de şöyle anlatır:</p>



<p id="block-ec5456de-b8c9-403c-ad1e-dc7c88763594">İmam Sadık (a.s) geceleri ekmek, et ve para dolu büyük bir torbayı sırtlayıp Medine&#8217;nin yoksullarına gider ve torbasındakileri onlar arasında paylaştırırdı. Onlar, İmam&#8217;ın (a.s) kim olduğunu bilmez, onu tanımazlardı. İmam&#8217;ın (a.s) şehadetinden sonra bu yardımın kesildiğini görünce, geceleri kendilerine yiyecek taşıyan o meçhul iyilik meleğinin İmam Cafer Sadık olduğunu anladılar. (Usul-u Kâfi, 4/8 ve Biharu&#8217;l-Envar, 47/38)</p>



<h2 class="wp-block-heading" id="block-35da490f-8fa5-4bc2-b510-9d17b77df74c">İmam Cafer Sadık (a.s) ve Yöneticiler</h2>



<p id="block-a9e9fa05-01c7-439d-b184-0fadf0b6e272">İmam Sadık (a.s) hicrî 83&#8217;te Emevî zulmünün 5. halife sultani olan zalim Abdulmelik b. Mervan döneminde dünyaya geldi. Hişam b. Abdulmelik dönemine rastlayan hicrî 114&#8217;te sevgili babası İmam Bakır&#8217;ın şehadetinden sonra 31 yaşındayken imamet görevini üstlendi.</p>



<p id="block-e36d9cae-1c4a-41ea-bd57-101c7e1ffdd0">İmam&#8217;ın (a.s) doğumundan, Emevîlerin yıkılışına kadarki hicrî 132&#8217;ye kadar iktidarda bulunan halife sultanlar ve iktidar süreleri şöyledir:</p>



<p id="block-707b4cb1-6ab5-4112-9583-4c448e7cf4ba">1- Abdulmelik b. Mervan, hicrî 65-68. Abdulmelik öldüğünde İmam (a.s) 3 yaşındaydı. <br>2- Velid b. Abdulmelik: 9 yıl 8 ay.<br>3- Süleyman b. Abdulmelik: 3 yıl 3 ay.<br>4- Ömer b. Abdulaziz: 2 yıl 5 ay.<br>5- Yezid b. Abdulmelik: 4 yıl 1 ay.<br>6- Hişam b. Abdulmelik: 20 yıl. (Bunun yaklaşık 12 yılı İmamet dönemine rastlar.)<br>7- Velid b. Yezid b. Abdulmelik: 1yıl.<br>8- Yezid b. Velid b. Abdulmelik: 6 ay.<br>9- İbrahim b. Velid b. Abdulmelik: 2 veya 4 ay.<br>10- Mervan el-Himar: 5 yıldan birkaç ay fazla.</p>



<p id="block-c47273a6-56e1-4a74-8f8a-5f860a667fd7">Mervan el-Himar&#8217;ın Abbasîlere yenilip öldürülmesiyle hicrî 132&#8217;nin zilhicce ayında zalim Emevî iktidarı son bulmuştur. (el-İmamu&#8217;s-Sadık, 1/34-37; Tetemmetu&#8217;l-Munteha, s.57-104)</p>



<p id="block-277b2c77-26f3-4fa2-b24a-2b2d1c701687">İslâm tarihinin en karanlık sayfalardan biri olan 100 yıllık Emevî iktidarı boyunca İslâm ümmeti, bu zalim iktidarın iğrenç emellerine alet edildi ve ümmet adeta alaya alındı. Halka zerrece değer verilmedi. Başta Resulullah&#8217;ın (s.a.a) sevgili ailesi olmak üzere bütün Müslümanlar. Emevî iktidarı boyunca olmadık zulüm ve baskılara uğradılar.</p>



<p id="block-7a02b594-575a-4237-94fd-7fe49d9f1985">Emevî iktidarının zulüm zincirinin halkalarından olan Abdulmelik, halka yaptığı bir konuşmada: &#8220;Beni takva, dürüstlük ve dindarlığa davet etmeye kalkışanın kellesini uçururum!&#8221; demiş. (el-Kamil, İbnî Esir, 4/521-522) ve onun ölümünden sonra tahta geçen Velid de: &#8220;Bize muhalefet edeni öldürürüz, muhalefet edemeyip susanı da suskunluk derdi öldürecektir.&#8221; tehdidinde bulunmuştu. (Tarih-i Taberî, 8/1178, Londra basımı)</p>



<p id="block-62938ee9-3ed6-4983-8fe9-21d2c4d2e05f">Aslında Emevîler, dinsiz ve zındık bir aileydi, İslâm&#8217;ın ilk günlerinden başlayarak Hz. Resulullah (s.a.a) ve onun getirdiği İslâm dinine karşı en kötü düşmanlığı onlar beslemiş, bu kin ve düşmanlıklarını daima sürdürmüşlerdir. Daha sonra gelişen olaylar ve özellikle de Bedir ve Uhud gazvelerinden sonra Emevîler Resulullah&#8217;a (s.a.a) ve Emirü&#8217;l-Müminin İmam ali&#8217;ye (a.s) karşı intikam yemini edip her fırsatta bu kini kusmanın yollarını aradılar.<br>İslâm&#8217;ı ortadan kaldırmak ve Hz. Resulullah (s.a.a) ile onun mübarek ve sevgili Ehlibeyti&#8217;ne düşmanlık etmek için akla gelmedik komplo, oyun ve caniliklere başvurmaktan çekinmediler.</p>



<p id="block-51b2468a-0efa-4853-bc54-acd7d0c27e6e">Hicret&#8217;in 40. yılından sonra, Emirü&#8217;l-Müminin İmam ali&#8217;nin (a.s) şehadeti ve Muvaiye&#8217;nin iktidarı ele geçirmesinin ardından İslâm dünyası fiilî olarak Emevîlerin eline geçmiş ve onların zulmüne ve İslâm&#8217;ı bozmaya çalışan icraatlarına seyirci kalmayıp muhalefet eden Şiî müslümanları akla gelmez baskı ve işkencelere maruz bırakmıştır.</p>



<p id="block-09ca4d8d-d3e5-427f-803b-d8e8b639640c">Emevî sultanların günlük siyasî uygulamalarından biri, Hz. Ali&#8217;ye (a.s) minberlerde küfretmek olmuştur. Kerbela katliamı ve cennet gençlerin efendisi İmam hüseyin (a.s) ve evlatlarının alçakça şehit edilmesi, bu kötü ve zalim hanedanın işlediği cinayetlerin doruğu sayılır. Kerbela faciasından önce ve sonra da Emevîler, birçok Alevi&#8217;yi (imam ali&#8217;nin (a.s) soyundan gelen Müslümanlar) ve Şiîlerin önde gelen büyüklerinin çoğunu sırf Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyti&#8217;ni savundukları için acımasızca katletmiş, birçoğunu da yer altı zindanlarında inanılmaz şartlar altında yılarca tutsak etmişlerdir.</p>



<p id="block-fb9aa827-06bd-4e65-8308-f6171e5b9d2a">Ehlibeyt&#8217;in 4. imamı Hz. Seccad&#8217;ın oğlu Zeyd (r.a), Hişam b. Abdulmelik döneminde alçakça şehit edildi. Zeyd&#8217;in naaşı Hişam&#8217;ın emriyle yıllarca darağıcında asılı kaldı, ceset tamamen çürüdükten sonra ağaçtan indirilip yakıldı ve külleri rüzgârda savruldu.</p>



<p id="block-b3aaf425-2a49-436b-a6bc-ebebbd992351">Kerbela hadisesi ve bu facianın ardından Ehlibeyt İmamları&#8217;nın (a.s) halkı aydınlatma ve bilinçlendirme çalışmaları, İslâm ümmetinin Emevî hanedanının gerçek yüzünü tanıyıp bu zulüm düzeninden nefret duymasında çok etkili olmuştu.</p>



<p id="block-2529a305-263b-4f65-a697-29c9522890c9">Zeyd&#8217;in şehadeti halkın Emevîlere duyduğu kini doruğa çıkarmış, Emevîlerin zulüm, ayyaşlık ve dinsizliğinden iyice bunalan Müslüman toplumu bir patlamanın eşiğine getirmiştir. Nitekim hicrî 132&#8217;de Emevilerin zulüm düzeni yıkılıp yerle bir oldu ve bunu fırsat bilen Abbasİler, kendilerine haktan yana bir görünüm vererek iktidarı ele geçirdi.</p>



<p id="block-7bbf42ff-e3b3-4018-b2ba-89f9a9d7ce2b">Diğer Ehlibeyt İmamları gibi imam Sadık da (a.s) hayatı boyunca gizli veya açık şekilde zalimlerle savaştı ve bu cümleden olmak üzere EmevÎlerle de mücadele etti. Emevîlerin uyguladığı onca baskı ve kısıtlamalara rağmen her fırsatta halkı aydınlatıp bilinçlendirdi, Hakk&#8217;a ve hakikate gönül verenlere yol gösterip gerçek İslâm&#8217;ı anlatıp öğretti.</p>



<p id="block-63017056-5da1-4896-8dbc-00e2cb41e0ce">Hişam. b. Abdulmelik&#8217;in halife olduğu yıllardan birinde, İmam Sadık (a.s) sevgili babası İmam bâkırla (a.s) hacca gitmiş ve bu haccında yaptığı etkili bir konuşmada Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibet&#8217;inin (a.s) İmamet ve liderliği konusunda şöyle buyurmuştu:<br>Muhammed&#8217;i (s.a.a) hak üzere gönderen ve bizi onunla onurlandıran Rabbimize hamd ederiz. Biz Ehibeyt, Allah&#8217;ın yarattıkları arasında seçmiş ve yeryüzünde kendi temsilcisi kılmış olduğu kullarıyız. Bize uyan kurtuluşa erer, bize düşmanlık eden helâk olur. (Delailu&#8217;l-İmame, Şiî olan Taberî, s.104-106, Necef 2. baskı)</p>



<p id="block-22a2c8c0-dec1-47c3-8580-d279416caa3f">İmam&#8217;ın (a.s) bu sözleri Hişam&#8217;a ulaştırıldı. Hişam hacıların dönüşünden sonra Medine&#8217;deki valisine, İmam Bâkır (a.s) ve oğlu İmam Sadık&#8217;ı (a.s) Şam&#8217;a göndermesini emretti. Şam da bu iki İmam ile zalim Hişam arasında ilginç olaylar yaşandı.</p>



<p id="block-63e1b162-3c8e-4874-a6ad-57745bb89598">İmam Bâkır (a.s) ve İmam Sadık&#8217;ın (a.s) bu karanlık ve baskı dolu dönem boyunca İslâm ümmetine verdikleri en büyük hizmet, İslâm bilimlerini öğretme ve ümmeti yetiştirme yolunda başlattıkları muazzam &#8220;İlmi hareket&#8221;ti. Onların sorumluluk ve takva sahibi fakihlerle âlimler yetiştirmesi sonucu Kur&#8217;ân ve İslâm dini iktidardaki güçlerin saptırmalarından uzak bir şekilde İslâm beldelerinin dört bir yanında öğrenilip anlaşılmış, İslâm hükümleri ihya edilmiş, akidevî sapmalar önlenmiş ve gerçek İslâm çizgisi korunabilmiştir. Bu tür mücadele tarzı, bilinen anlamdaki diğer mücadele ve savaş tarzından çok daha zor ve karmaşıktır aslında. </p>



<p>Bu iki büyük İmam&#8217;ın gayret ve çalışmaları sonucu, Emevîlerin bir asır süren zulüm ve baskılarına ve İslâm&#8217;ı ortadan kaldırma girişimlerine rağmen din ve maneviyatın temel sütunları başarıyla korunabilmiştir. Oysa bilindiği üzere Emevîler, İslâm&#8217;ı tarihten silmek ve İslâm ümmetini tekrar cahiliye dönemindeki inanç durumuna döndürebilmek için çok uğraştılar ve görünüşte bu yolda bazı başarılar da elde ettiler. Ama Ehlibeyt İmam&#8217;larının (a.s) aralıksız çaba ve çalışmaları sayesinde, özellikle inançlı ve cesur âlimler yetiştirip İslâm toplumunu bilinçlendirme konusundaki ince yöntemleri sonucunda, Emevîler iğrenç emellerine ulaşamadılar ve İslâm&#8217;ın temellerin yıkmaya yönelik çabaları akamete uğradı.</p>



<p>   Sonunda zalim Emevî devleti yıkıldı ve yerine Abbasî devleti kuruldu,</p>



<p>   Resulullah&#8217;ın (s.a.a) amcası Abbas b. Abdulmuttalib&#8217;in soyundan geldikleri için bu adla anılan Abbasîler, başlangıçta, sözde kerbela şehitlerinin intikamını almak ve Emevî zulmüne son vermek için istediklerini iddia ederek halkı kendi taraflarına çektiler. Özellikle İranlı Müslümanların İmam Ali&#8217;ye (a.s) ve onun evlatlarına besledikleri sevgiyi istismar ederek, iktidarı Emevîlerden alıp ehil olana vereceklerini söylemek suretiyle Horasanlı Ebu Müslim&#8217;in ve onun etrafına toplanan İranlı müslümanların yardımıyla Emevîleri devirdiler. Ancak halifeliği, o zamanki Ehlibeyt İmam&#8217;ı olan İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s) bırakacakları yerde, son anda çark ederek kendi tekellerine aldılar.</p>



<p>    Emevîlerin tersine, Abbasîler kendilerini çok dindar ve Müslüman&#8217;mış gibi gösteriyor ve bu görünümü bozmamaya özen gösteriyorlardı. Kendilerinin Resulullah&#8217;ın (s.a.a) akrabası olduklarını, bu nedenle de Peygamber&#8217;in vârisleri olmaya herkesten daha fazla hakları bulunduğunun ve İslâm&#8217;i hilafete herkesten daha lâyık olduklarının propagandasını yapıyorlardı. </p>



<p>   Bunun yalan olduğunu, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) gerçek vârislerinin ve halifelerinin aslında onun pak Ehlibeyti&#8217;nin İmamları olduğunu herkesten iyi bildikleri için, iktidarı ele geçirir geçirmez onlar da tıpkı Emevî asilerin yaptığını yaparak İmam Sadık&#8217;la (a.s) Şiasına baskı politikası uygulamaya başladılar. Kendilerine dindar süsü verip Resulullah&#8217;ın (s.a.a) yakınları olduklarını söyleyerek ele geçirdikleri iktidarı kaybetmemek için mümkün olan her yolu deneyerek halkı Ehlibeyt İmamlar&#8217;ından uzak tutmaya çalıştılar. </p>



<p>    Emevîlerin yıkıldığı hicrî 132&#8217;den, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) şehit edildiği hicrî 148&#8217;e kadar Ebu Abbas el-Saffah ve Mansur Devanikî adlı iki Abbasî sultanı, kendilerini halife ilan ettiler. İlk Abbasî halifesi olan Seffah 4 yıl iktidarda kaldı; ikinci halife Mansur ise 22 yıl boyunca yani İmam Sadık&#8217;ın (a.s) şehadetinden 10 yıl sonrasına kadar saltanatını sürdürdü. (Tetimmetu&#8217;l-Munteha, s.110, 113, 147)</p>



<p>   Bütün bu süre boyunca, özellikle Mansur döneminde İmam Cafer Sadık (a.s) çok sıkı bir tâbi tutulmuş ve yoğun baskılara maruz bırakılmış, hatta bazen halkla görüşmesi engellenmişti.</p>



<p>   Harun b. Harice şöyle anlatır:</p>



<p>      Şiîlerden biri, bir celsede 3 talakla kadını boşamanın hükmünü (Şia fıkhında, bir celsede üç boşanma ardı ardına yapılamaz; batıldır. Geniş bilgi için ilgili fıkıh kitaplarına bakınız.) İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s) sormak istiyordu. Bu amaçla İmam&#8217;ın (a.s) bulunduğu yere gitmek istedi; ama Abbasî halifesi, İmam&#8217;la (a.s) görüşülmesini yasaklamıştı. İmam&#8217;la nasıl görüşebileceğini düşünürken, eski elbiseler içinde salatalık satan seyyar bir satıcıya gözü ilişti. Hemen ona gidip bütün salatalıkların hepsini satın aldı. Adamın elbiselerini de ödünç alarak seyyar satıcı kılığında İmam&#8217;ın evine yaklaştı.</p>



<p>    İmam&#8217;ın hizmetkârı salatalık almak için onu çağırmış, böylece eve girip İmam&#8217;la (a.s) görüşmeyi başarmıştı. İmam (a.s) bu hilesini beğenerek: &#8220;İyi bir yöntem seçmişsin.&#8221; dedi ve sorusunu sormasını istedi. Soruyu dinledikten sonra: &#8220;Aynı zamanda ardı ardına üç talak olmaz, batıldır.&#8221; buyurdu. (Biharu&#8217;l-Envar, 47/171, Ravendî&#8217;nin Haraic&#8217;inden naklen) </p>



<p>Mansur Devanikî, İmam (a.s) ve diğer Alioğulları (Aleviler) ile Şiîlere karşı hiçbir baskı ve işkenceyi uygulamaktan çekinmiyor, Emevîlerin yöntemini uyguluyordu. Sedir ve Abdusselâm b. Abdurrahman gibi, İmam&#8217;ın (a.s) nice yakın adamlarını hapse attı. İmam Sadık&#8217;ın (a.s) ashabının büyükleri arasında sayılan Mualla b. Huneys&#8217;i şehit ettirdi. İmam Hasan&#8217;ın (a.s) evlatlarından olup Alevîlerin büyüklerinden sayılan Abdullah b. Hasan&#8217;ı bir bahaneyle Irak&#8217;a sürgüne gönderdi ve orada hapse attırıp sonra da şehit ettirdi. (Câmiu&#8217;r-Ruvat, 1/350-457 ve 2/247; Tuhfetu&#8217;l-Ahbab, s. 179; Mumtehe&#8217;l-Amal, 1/195)</p>



<p>   Bir yandan bu cinayetleri işlerken, diğer bir yandan da tam bir münafıklık sergiliyor ve kendisini Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) gerçek halifesi gibi göstererek halkın sevgisini kazanabilecek her hileye başvuruyor; kendisini din ve şeriat düşkünü bir yönetici olarak gösteriyordu. dahası, kendisini Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyti&#8217;ne mensupmuş gibi göstermeye büyük çaba harcıyor, böylece Resulullah&#8217;ın (s.a.a) gerçek vasileri ve halifeleri olan Ehlibeyt İmamları&#8217;nın yerini almayı planlıyordu. Çünkü Müslümanların, Resulullah&#8217;ın Ehlibeyti&#8217;ni ne kadar çok sevdiğini biliyordu. Nitekim Abbasîler, Müslüman halkın Ehlibeyt&#8217;e beslediği sevgiyi kullanarak iktidarı ele geçirmiş ve kendilerini Ehlibeyt&#8217;in savunucuları gibi göstererek Emevîleri yıkma yolunda halkın desteğini alabilmişlerdi.</p>



<p>  Mansur, bir Arefe günü yaptığı konuşmada şöyle diyordu:  <br>    Ey insanlar! Biliniz ki ben, Allah tarafından yeryüzünde padişahlık etmekteyim. Sizi O&#8217;nun yardımıyla yönetmekteyim. Ben Allah&#8217;ın haznedarıyım ve beytülmal benim elimdedir. O&#8217;nun rızasına göre davranır ve O&#8217;nun rızasına göre bölüştürürüm! Beytülmalden birine lütufta bulunucak olsam, bu da yine O&#8217;nun izniyle olur! Allah Teala beni kendi haznesinin anahtarı kılmıştır; dilediği zaman beni açarak size lütufta bulunur!&#8230; (Tarihu&#8217;l-Hulefa, s.263; el-İmamu&#8217;s-Sadık, 5/45)<br>Bir başka konuşmasında da Horasan halkına şöyle hitap ediyordu: </p>



<p>   Ey Horasanlılar! Allah bizim hakkımızı ortaya çıkardı ve Resulullah&#8217;tan kalan mirasımızı (halifeliği) bize geri verdi! hak yerini buldu; Allah nurunu zahir, sevdiklerini aziz kıldı ve zalimleri yok etti!&#8230; (Murucu&#8217;z-Zeheb, 3/301)</p>



<p>Mansur, kitleyi aldatmaya yönelik bu oyunlarıyla kendisine dindar süsü veriyor ve kötülük, küfür ve münafıklıkta Emevîlerden hiç geri kalmayan iğrenç yüzünü bu sahte görünümün ardında gizliyordu. </p>



<p>   Diğer taraftan, zorla ve tehditle de olsa İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) görünüşte onayını almaya, böylelikle de halkın tepkisini çekmemeye çalışıyordu. Ancak İmam (a.s) onu hiçbir zaman onaylamadığı gibi her fırsatta halkı aydınlatmış, onun ve Abbasîlerin gerçek yüzünü anlaşılmasını sağlamıştır. </p>



<p>   İmam&#8217;ın (a.s) yarenlerinden biri: &#8220;Maddi açıdan zor durumda bulunan biri biz Şiîlerden birine (Abbasîler) tarafından teklif gelir ve ücret karşılığından onlara ev yapmamız veya su kanalı açmamız istenirse, ne yapalım?&#8221; diye sorduğunda, İmam şu cevabı vermiştir:</p>



<p>Karşılığında çok dolgun bir ücret de verseler şahsen ben, onlar (Abbasîler) için bir düğüm atmaya veya bir çizgi çizmeye bile razı değilim. Çünkü zalimlere yardımcı olanlar, Allah Teala kulları arasında bir hükme varıncaya kadar kıyamet günü ateşte yanacaklardır. (Vesailu&#8217;ş-Şia, 12/129; Usul-u Kâfi ve Tehzib&#8217;den iktibasla)</p>



<p>Fakihler konusunda da şöyle buyurmuştur:</p>



<p>Fakihler, Peygamber&#8217;in eminleridirler, sultanlara yöneldiklerini (iktidardakilere meylettiklerini, onlarla sıkı-fıkı olduklarını) görürseniz, onlardan şüphelenin ve böylelerine güvenmeyin! (Keşfu&#8217;l-Gumme, 2/412; el-İmamu&#8217;s-Sadık, 3/21, Hilyetu&#8217;l-Evliya&#8217;dan naklen.)</p>



<p>İmam (a.s) kimi zamanda mektuplarında veya görüşmelerinde, Mansur&#8217;u sarih bir dille uyarıyor, kınıyordu. Bir defasında Mansur İmam&#8217;a (a.s) bir mektup yazıp: &#8220;Neden herkes gibi sen de beni görmeye gelmiyorsun?!&#8221; diye sordu. İmam (a.s) mektuba şu cevabı yazdı:</p>



<p>Senden korkmamızı gerektirecek bir dünyalığımız olmadığı gibi, sana umut besleyebileceğimiz bir maneviyat ve dindarlık da görmüyoruz sende. Ne seni gelip kutlayacağımız bir nimet içindesin, ne de kendini, gelip sana teselli vermemizi gerektirecek bir musibet içinde görmektesin. Bu durumda neden seni ziyaret edelim ki?!</p>



<p>Mansur mektuptaki kınamayı örtbas edebilmek için; &#8220;Gelip bana nasihatte bulunun.&#8221; diye yazdı. İmam (a.s) şu cevabı verdi:</p>



<p>  &#8220;Dünyayı seven, sana nasihat etmez; ahiretini düşünen de sana gelmez!&#8221; (Keşfu&#8217;l-Gumme, 2/488; Biharu&#8217;l-Envar, 47/184)</p>



<p>Mansur&#8217;un bulunduğu bir mecliste İmam&#8217;ın da oturmuş olduğu bir gün, bir sinek ilginç bir şekilde Mansur&#8217;a musallat oldu. Ne yapsa kurtulamıyor, o kovdukça sinek hemen gelip yine yüzüne konuyordu. Mansur sineği kovmaya çalışırken öfkeyle: &#8220;Allah şu sineği neden yarattı sanki?!&#8221; diye çıkıştı İmam&#8217;a (a.s). İmam hiç beklemeden şu cevabı verdi:</p>



<p>&#8220;Zalimlerle zorbaları aciz kılıp küçük düşürmek için!&#8221; (el-Fusulu&#8217;l-Muhimme, s.236)</p>



<h3 class="wp-block-heading">Medine Valisinin Karşısında</h3>



<p>Abdullah b Süleyman et-Temimî şöyle anlatır:</p>



<p>Abdullah b. Hasan b. el-Hasan&#8217;ın oğulları İbrahim&#8217;le Muhammed, Abbasî iktidarı tarafından şehit edildikten sonra Mansur Devanikî yakın adamlarından Şeybe b. Gaffal&#8217;ı Medine&#8217;ye vali tayin etti.</p>



<p>Şeybe, Medine&#8217;de bir cuma hutbesinde şöyle konuştu:</p>



<p>&#8230;.Ali b. Ebu Talib, Müslümanlar arasında ihtilaf yarattı. İman ehliyle savaştı ve iktidarın, ehline geçmesine engel olup onu hep kendisi için istedi. Ama Allah onu iktidardan mahrum bıraktı. Ondan sonra onun evlatları da bozgunculukta onun yolunu izler oldular ve şimdi iktidar peşindeler! oysa onlar iktidara lâyık değiller! Zaten bu yüzden her tarafta öldürülmekte, kendi kanlarına boyanmaktadırlar!</p>



<p>Şeybe&#8217;nin bu küstah ve iftira dolu sözleri Medine ahalisini pek rahatsız etmiş, ama korkudan hiç kimse bir şey söylememişti. Herkes susuyordu. Bu sırada, sırtında yün elbise olan biri cesaretle yerinden doğrularak cesaretle yerinden doğrularak şöyle dedi: </p>



<p>   Allah&#8217;a hamt eder, O&#8217;nun son elçisi ve bütün resullerinin baş tacı olan Muhammed&#8217;le diğer bütün Peygamberlere salât-u selam göndeririz! Söylediğin iyi vasıflara gelince; biz onlara lâyık bir aileyiz, söylediğin kötülükler ve çirkinliklerse, ancak sana ve Mansur&#8217;a yakışır!</p>



<p>Sonra, yüzünü cemaate dönerek sözlerini sürdürdü:</p>



<p>   Kıyamette kimin amellerinin daha boş ve herkesten daha ziyankâr olacağını bildireyim mi size?! Ahiretini, başkalarının dünyasına satan kimsedir o! Şu fasık vali de böyle biridir işte! (Çünkü kendi ahiretini Mansur&#8217;un dünyasına satmıştır.)</p>



<p>Cemaat sakinleşmişti. vali hiçbirşey söylemeden sessizce camiden çıktı. Dışarıya çıkınca, adamlarına: &#8220;Halifenin valisinin karşısında karşısında hiç çekinmeden öyle konuşan o adam kimdi?&#8221; diye sordu. İmam Cafer Sadık (a.s) olduğunu söylediler. (el-Emali, Şeyh Tusî, s.31; Biharu&#8217;l-Envar, 47/165)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Sadık ve Zeyd bin Ali</h2>



<p>Ehlibeyt İmamları&#8217;nın dördüncüsü Hz. Seccad&#8217;ın (Zeynelabidin -a.s-) oğlu olan zeyd, İslam tarihinin önemli simalarından ve Şia&#8217;nın bilim, takva ve fazilette en parlak şahsiyetlerdendir.</p>



<p>  Zeyd, Emevîlerin en dehşet ve karanlık dönemlerin de yiğitçe kıyam etti, cesaretle savaştı ve bir Mümine yaraşır bir onurla ve şerefle şehit düştü. Zeyd&#8217;in (r.a) baştanbaşa nur ve takva dolu hayatı ve onun yepyeni bir tarih yaratan şanlı kıyamı ve nihayet onur ve iftihar dolu şehadeti, İmamet ailesinde onun babasından ve kardeşinden aldığı eğitim ve terbiyenin en güzel belgesidir. </p>



<p>   İslâm âlimleri, Hz. Zeyd&#8217;in (r.a) ilim, takva fazilet ve büyüklüğü konusunda müttefiktirler. Ehlibeyt imamları (a.s) defalarca Hz. Zeyd&#8217;in fazilet ve yiğitliğini övmüşlerdir. Nitekim Zeyd hakkındaki rivayetler o kadar çoktur ki, Şeyh saduk (r.a) Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza adlı ünlü eserinin bir babını bu rivayetlere ayırmıştır. (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, 1/248)</p>



<p>    Şeyh Müfid şöyle der:</p>



<p>  Zeyd (r.a) İmam Seccad&#8217;ın (a.s) İmam Bâkır (a.s) dışındaki bütün evlatlarından üstün ve ileridir. Son derece dindar, takvalı, abid, fakih, bağışlayıcı ve cesurdu. İnsanları iyiliğe çağırır, kötülükten men ederdi. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.251)</p>



<p>   Ebu Carud şöyle der:</p>



<p>Medine&#8217;de bulunduğum günlerde ne zaman Zeyd&#8217;i sorsam, kur&#8217;an&#8217;la meşgul olduğunu söylerlerdi. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.251),</p>



<p>Hişam şöyle der:</p>



<p>   Halid b. savfan, Zeyd&#8217;den söz ediyordu. Onu nerede gördüğünü sordum. &#8220;Kûfe köylerinden birinde&#8221; dedi. Onu nasıl bulduğunu sordum &#8220;Allah korkusuyla pek ağlayan biri olarak gördüm onu!&#8221; dedi. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.251) </p>



<p>Şeyh Müfid şöyle anlatır:</p>



<p>Şia içinde bir grup (Zeydiler) Zeyd&#8217;in, babasından sonra imam olduğuna inanırlar. Bu inancın nedeni, onun silahlı kıyamda bulunması ve halkı açıkça Hz. Muhammed&#8217;in Ehlibeyti&#8217;ne (a.s) uymaya devam etmesidir. İşte bu, bazılarınca onun İmametinin ilanı olarak telakki edilmesine yol açtı. Oysa gerçek bu değildi; Zeyd asla İmamet iddasında bulunmamıştır. Babasından sonra imamın, sevgili kardeşi Bâkıru&#8217;l-Ulum (a.s) olduğunu biliyordu. İmam Bâkır (a.s) da vefatından önce İmam Sadık&#8217;ın (a.s) olduğunu açıklamıştır. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.251) </p>



<h3 class="wp-block-heading">Zeyd&#8217;in Kıyamı</h3>



<p>Zeyd, Halid b. Abdulmelik&#8217;i şikayet etmek için Şam&#8217;a Emevî sultanı Hişam b. Abdulmelik&#8217;i görmeye gitti. Ancak Hişam, Zeyd&#8217;i küçük düşürmek için onu sarayına kabul etmedi. Zeyd, şikayetini yazılı olarak Hişam&#8217;a bildirip ondan uygulamasını istediyse de, Hişam yine aldırmayıp Zeyd&#8217;in mektubunun altına: &#8220;Geldiğin yere dön.&#8221; notunu düştü. Zeyd: &#8220;Vallahi geri dönmeyeceğim.&#8221; dedi ve Hişam&#8217;dan görüşmek için vakit alıncaya kadar Şam&#8217;dan ayrlmadı. Sonunda Hişam ona vakit vermiş, ama Şam&#8217;ın ileri gelenlerini de davet ederek Zeyd&#8217;i sürekli oyalamalarını ve onu kendisinden uzak tutmaya özen göstermelerini tembihlemişti.<br>   Zeyd, Hişam&#8217;ın bulunduğu meclise girer girmez hemen konuşmaya başlayarak Hişam&#8217;a hitaben şöyle dedi:<br>   Allah&#8217;ın kulları arasında, takvaya davet edilmeyecek kadar büyük kimse yoktur ve takvaya davet etmeyen kimseden daha aşağılığı da yoktur! Ben seni takvalı olmaya ve Allah&#8217;tan korkup O&#8217;nun dinine uymaya davet ediyorum!<br>Hişam, kırıcı ve alaycı bir ses tonuyla: &#8220;Senin asıl amacın halife olmak!&#8221; dedi, &#8220;Kendini halifeliğe pek uygun görüyorsun; ama buna lâyık değilsin ve alt tarafı bir cariyenin oğlusun!&#8221;<br>Zeyd soğukkanlılıkla şöyle dedi: <br>   Peygamberlikten daha üstün bir makam olmadığını bilmez misin?! İbrahim&#8217;in (a.s) oğlu İsmail (a.s) gibi bazı peygamberler de cariyeden dünyaya gelmiştir. Eğer cariyeden dünyaya gelmek bir kusur olsaydı, bil ki İsmail&#8217;e asla peygamberlik görevi verilmezdi! Peygamberlik mi daha üstündür sence, yoksa halifelik mi?! Kaldı ki ecdadı Resulullah (s.a.a) ve İmam Ali (a.s) olan biri için, annesinin cariye olup olmaması nasıl kusur telakki edebilir?! <br>Bu yerinde cevap, Hişam&#8217;ı çok öfkelendirmişti. hışımla yerinden kalkıp, Zeyd&#8217;in hemen dışarı çıkarılmasını emretti. Zeyd dışarı çıkarken: &#8220;kılıcın acısını dayanılmaz bilip korkanlar, zilletle yaşamaya mahkumdurlar!&#8221; dedi.<br>Zeyd&#8217;in bu sözünü Hişam&#8217;a aktardıklarında, Hişam onun Emevîlere karşı kıyam edeceğini anladı. Saray erkânına şöyle dedi: &#8220;Siz, Ali&#8217;nin soyu kurumuş, mahvolmuş diyordunuz. Yemin ederim ki Zeyd gibilerinin olduğu bir ailenin soyu kurumaz!&#8221;<br><br>Zeyd, Şam&#8217;dan kûfeye döndü. Olayı duyan Şiîler etrafına toplanarak ona biat ettiler. sadece kûfe&#8217;den biat edenlerin sayısı 15 bini bulmuştu; Medain, Basra, Vâsıt, Horasan, Rey, Musul ve diğer şehirlerden de çok sayıda Müslüman onlara katılmıştı.<br>Bunu gören Zeyd kıyam etti. (Umdetu&#8217;t-Talib, s.228)<br><br>Savaş başladığında, Zeyd&#8217;e biat edenlerin çoğu namertçe onu yalnız bırakıp kaçtı. Zeyd, çok az sayıda adamı kaldığı hâlde savaştan kaçmadı ve beklenmedik bir yiğitlikle çarpıştı. Ancak savaşta alnına isabet eden bir ok nedeniyle birkaç gün sonra şehit oldu. Allah&#8217;ın ve meleklerin selâmı bu yiğit ve fedakar müminin üzerine olsun. Zeyd&#8217;in şehadeti hicret&#8217;in 120 veya 121. yılı safer ayına rastlar.<br><br>   Zeyd&#8217;in adamları onun cesedini bir nehrin yatağına gömüp üzerinden su geçirseler de, düşman mezarın yerini bulmakta gecikmedi ve aşağılık bir girişimle o büyük şehidin mübarek naşını mezarından çıkarıp bedeninden ayırdıkları başını Şam&#8217;a göndererek Hişam&#8217;a takdim ettiler. Sonra başsız bedenini, Hişam&#8217;ın emriyle kûfe şehrinin çöplüğünde darağacına astılar. Bu mübarek beden, birkaç yıl tıpkı şehadet sancağı gibi darağacında asılı kaldı. Nihayet bizzat Emevî sultanı Hişam&#8217;ın emriyle şehidin pak naşını darağacından indirip yaktılar ve küllerini rüzgara savurdular. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.252; Umdetu&#8217;t-Talib, s.230; Muntehe&#8217;l-Amal, 2/34) Zira zalimler, Zeyd&#8217;in başsız vücudundan da korkmaktaydılar.</p>



<p>   Zeyd&#8217;in şehadet haberi imam Cafer Sadık&#8217;a (a.s) ulaştığında hüzne boğuldu; duyduğu keder yüzünden okunuyordu. Zeyd&#8217;le birlikte savaşıp onun safında şehit düşenlerin aileleri arasında paylaştırılması için Ebu Halid Vâsıtî&#8217;ye 1000 dinar verdi. (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.252)</p>



<p> Fudayl Ressan şöyle anlatır:</p>



<p> Zeyd&#8217;in şehadetinden sonra İmam Sadık&#8217;ın (a.s) huzuruna vardım. Söz Zeyd&#8217;den açılınca, İmam şöyle buyurdu:</p>



<p>   Allah amcama rahmet etsin. Mümin ve arifti. (bizim İmametimize inanırdı); bilge, dürüst ve doğru sözlüydü. Eğer savaşta galip gelseydi vefa ederdi. (Rical-i Mamaganî, 1/468; Rical-i Keşşaf&#8217;tan iktibasla) </p>



<p>Yani Zeyd, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) hilafeti için mücadele ediyordu ve savaşı kazanması hâlinde onun İmam ve hak halife olduğunu ilan edecekti.</p>



<p>   İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) bu sözleri, Zeyd&#8217;in aslında İmam&#8217;ı (a.s) hilafete geçirmek için kıyam ettiğini apaçık ortaya koymaktadır. Zeyd, İmam Bâkır&#8217;la İmam Sadık hazretlerinin İmametini kabul etmiş bir mümindi. </p>



<p>   Ehlibeytin 8. nuru İmam Rıza (a.s) sultan Memun&#8217;a şöyle der:</p>



<p>   Zeyd, Âl-i Muhammed&#8217;in âlimlerindendi. Allah rızası için öfkelendi, Allah&#8217;ın yolunda şehit oldu. Babam Musa b. Cafer (a.s), babası Cafer b. Muhammed&#8217;in (a.s) şöyle buyurduğunu söylerdi: Allah, amcam Zeyd&#8217;e rahmet eylesin. İnsanları Ehlibeyt&#8217;e itaate çağırıyordu. Savaşı kazansaydı, yaptığı davete sadık kalacaktı. (yani iktidarı İmam&#8217;a bırakacaktı.) Zeyd kıyam için benimle meşverette bulundu: &#8216;Amcacığım, eğer öldürülmeye ve cesedinin asılmasına razıysan, kıyam et.&#8217; dedim.&#8221; </p>



<p>Memun: &#8220;Zeyd İmam olduğunu iddia etmiyor muydu yani?&#8221; diye sorunca, İmam: &#8220;Hayır, o halkı Resulullah&#8217;ın (s.a.a) Ehlibeyti&#8217;nin İmametine davet ediyordu.&#8221; Buyurdu. (Rical-i Mamaganî, 1/468; Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, 1/249)</p>



<p>Şeyh Saduk (r.a) Zeyd b. Ali&#8217;nin (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder:<br>Yeryüzü var oldukça, Âli Muhammed&#8217;en biri mutlaka İmam ve yeryüzünde Allah&#8217;ın halifesi olarak bulunacaktır. Bu zamanda da Allah&#8217;ın yeryüzünde ki hücceti, kardeşimin oğlu Cafer b. Muhammed&#8217;dir; ona uyan asla sapmaz, ona karşı çıkan da asla hidayet bulmaz! (Biharu&#8217;l-Envar, 47/19; Şeyh Saduk, el-Emali&#8217;den iktibasla)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Sadık (a.s) Münazaraları</h2>



<p>Emevîlerin son yılları ve Abbasî iktidarının ilk dönemlerinde İmam Sadık (a.s) bu iki hanedanın iktidar ve koltuk kavgasıyla birbirine düşmesi nedeniyle geçici bir süre için de olsa rahat bir nefes alabilmiş, ilmî ve dinî çalışmalarını genişletebilme fırsatı bulmuştur. İşte bu süreçte Medine, binlerce ilim aşığının İmam Sadık&#8217;ın (a.s) din ve bilim derslerine akın edip çeşitli bilim dallarında İmam&#8217;dan eğitim alma fırsatı bulduğu büyük bir üniversiteye dönüşmüştür.</p>



<p>    İmam Sadık&#8217;ın (a.s) ilmî ve dinî kariyeri, bütün İslam beldelerinde dillere destandı. Bu nedenle çoğu zaman çok uzak diyarlardan Medine&#8217;ye akın eden araştırmacı ve bilim adamları, İmam&#8217;ın derslerine katılıp Resulullah&#8217;ın (s.a.a) bu nadide evladının Allah vergisi İlim deryasından faydalanmaktaydı. Hatta gayrimüslim bilim adamları uzak yollardan gelip İmam Sadık&#8217;ın (as) ilmî münazara ve oturumlarına katılıyordu. Çeşitli din ve farklı inançlara mensup bu bilim ve din adamlarıyla İmam Sadık (a.s) arasındaki ilmî tartışmalar ve İmam&#8217;ın cevapları, İslâm tarihinin ilk yüzyıllarıyla ilgili sayfaların en ilgi çekici olanıdır. </p>



<p>   İmam (a.s); zamanı, mekânı, soru soranın dinini ve ilmi kapasitesini ve onun olaylara yaklaşım tarzı gibi ince faktörleri dikkate alarak muhataplarına cevaplar vermiştir. Nitekim İmam&#8217;ın verdiği cevapların bazısı, sadece tartışma tarafının delillerini çürütmeye veya onun öne sürdüğü mantıktaki zaafları açığa çıkarmaya matuftur. bazı cevaplarsa muhatabını daha derin ve dikkatli düşünmeye sevk edici olup, onun zihnini ve bilincini uyandırmaya yöneliktir. Muhatabın ilmî kariyeri ve kapasitesi ölçüsünde fevkalade ilmî ve felsefî cevaplar vermiştir.</p>



<p>   İmam Sadık&#8217;ın (a.s) ilmî münazara ve oturumları ve bunlarda verdiği cevapların tamamını bir araya getirebilmek için ciltler dolusu kitap yazmak gerekir. binaenaleyh biz burada unlardan bir kısmını örnek alarak aktaracak ve özellikle gençler için anlaşılması daha kolay olan örneklere yer vereceğiz. Bu bahsin sonunda da İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) tevhit konusunda öğrencisi Mufaddal&#8217;a yazdırdıklarını içeren &#8220;Tevhid-i Mufaddal&#8221; adlı eserden bazı iktibaslarda bulunacağız.</p>



<h3 class="wp-block-heading">İbn Ebi&#8217;l- Avca ile Münazara </h3>



<p>Ebu Mansur, bir arkadaşından şöyle rivayet eder: </p>



<p>O zamanın ünlü materyalistlerinden sayılan ve &#8220;dehriyyun&#8221; adıyla bilinen dinsizlerden İbn Ebi&#8217;l-Avca ve Abdullah b. Mukaffa&#8217;yla Mecidu&#8217;l-Haram&#8217;da oturmuş, Kâbe&#8217;yi tavaf edenleri seyrediyorduk. İbn Mukaffa tavaf etmekte olan hacıları göstererek: &#8220;Şunları görüyor musun?&#8221; dedi ve biraz ileride oturan İmam Sadık&#8217;ı (a.s) gösterip: &#8220;Bak, bir tek şu büyük adam dışında, hiçbiri insan denmeye lâyık değildir!&#8221; dedi. İbn Ebi&#8217;l-Avca: &#8220;Bunca insan arasında neden sadece onun insan olduğunu söylüyorsun?&#8221; diye sorunca, aralarında şu konuşma geçti:<br>-Çünkü onda, başkalarında görmediğim bir bilgi, insanlık ve erdem var.<br>-Buna inanmam için onunla bizzat kendim konuşmalıyım.<br>-Bunu tavsiye etmem; aksi taktirde seni tamamen değiştirmesinden korkarım. (Seni materyalist inançtan koparıp Müslüman edebilir!)<br>-Hiç sanmam! onunla konuşursam, söylediklerinin doğru olmadığının anlaşılmasından korkuyorsun aslında!<br>-Madem böyle düşünüyorsun, git onunla konuş o hâlde! Ama elinden geldiğince dikkatli ol ve seni etkilemesine izin verme. Söyleyeceklerini iyi hesaplayıp konuş, her kelimeyi ölçüp biç, fikrini kendi sözleriyle çürütecek şeyler söylememeye dikkat et!<br><br>Bu konuşmadan sonra İbn Ebi&#8217;l-Avca, İmam&#8217;la görüşmek için bizden ayrıldı. Biraz sonra geri döndüğünde: &#8220;Ey Mukaffa&#8217;nın oğlu!&#8221; dedi heyecan ve hayretle, &#8220;Sen onun insan olduğunu söylemiştin; ama ben onun bildiğimiz anlamda bir insan türü olmadığına yemin edebilirim! Şu yeryüzü yuvarlağında, dilediği zaman cismiyle yaşayan tek kişi varsa, odur!&#8221;<br> <br> İbn Mukaffa şaşkınlıkla: &#8220;Neden&#8221; diye sordu, &#8220;Neden ki?&#8221; <br> İbn Ebi&#8217;l-Avca dedi ki:<br> Onun yanına gidip oturdum. Etrafındakiler gidince, ikimiz kaldık.<br>Ben daha hiçbir şey söylemeden o konuşmaya başladı ve tavaf etmekte olanları göstererek şöyle dedi:<br> Eğer din konusu bunların dediği gibiyse ve Allah ve ahiret günü diye bir şey varsa -ki vardır ve haktır- o zamanlar onlar doğru yoldadır demektir. Bu durumda siz saadeti yakalamayacak ve helâk olacaksınız! yok eğer sizin dediğiniz gibiyse, -ki kesinlikle öyle değildir, zira Allah vardır ve kıyamet haktır- o zaman Müslümanlarla sizin durumunuz eşit demektir! <br> (yani ahirete inanan bir Müslüman için bu durumda da kaybedecek bir şey söz konusu değildir. Çünkü Farz-ı muhal; ahiret ve din hak olmazsa ve bir hesap günü bulunmazsa dahi Müslümanların zarar edeceği bir şey olmaz ve bu durumda sizlerle aynı durumda olurlar!) <br> Ben şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak: &#8220;Aman efendim, neler söylüyorsunuz?&#8221; dedim, bizim inancımız onların inancından farklı değil ki, biz de Müslümanız!&#8221;<br>Adeta içimi okurcasına dedi ki:<br>Sizinle onların inancı aynı olur mu hiç?! Onlar kıyamete, ölümden sonra diriltileceklerine, hesaba çekileceklerine, Allah&#8217;ın ceza veya ödülüne mazhar olacaklarına, yani yaratıcılarının göğün sahibi olan yüce Allah olduğuna ve ve göklerin ancak O&#8217;nunla mamur olduğuna inanıyorlar; oysa siz göğü, kimselerin bulunmadığı bomboş bir virane gibi görmektesiniz! <br><br> Onun Allah&#8217;tan söz etmesini fırsat bilerek kendi düşüncelerimi açıklayarak şöyle dedim: &#8220;Eğer mesele onların dediği gibiyse, o zaman Allah neden kendisini açıkça kullarına gösterip onları ibadete davet etmiyor? Böylece kullar arasında da bu ihtilaflar ortadan kalkmaz mı? Neden kendisini kullarından gizleyip <br>onlara peygamber gönderiyor?! Bizzat kendisi gelse, kulları üzerinde daha etkili olmaz mı?&#8221;<br>Ben susunca, o: &#8220;Bunu söylerken haksızlık etmiyor musun?&#8221; diyerek şöyle ekledi:</p>



<p>   Kudretini senin kendi varlığında apaçık göstermekte olan birinin, kendisini senden gizlediğini söylersin?! Daha önce var olmadığın hâlde var edilmen, küçükken büyümen, onca zayıflıktan sonra güçlenip serpilmen, sağlıklıyken hastalanman ve hastalandıktan sonra yine sağlıklı hâle gelebilmen, öfkeden sonra sevinmen ve memnun olduğun bir zamanda öfkeye kapılabilmen, neşeden sonra üzüntü, üzüntüden sonra neşe duyabilmen, düşmanlıktan sonra dostluğun ve dostluğundan sonra düşmanlığın, azimli ve iradeliyken gevşeyip azmini yitirmen ve gevşekken azim ve irade bulman; bıkkınlıktan sonra istemen ve istedikten sonra bıkkın olman, isteksizlikten sonra eğilim duyman ve eğilimden sonra isteksizlik duyabilmen, umutsuzluğundan sonra umut ve umuttan sonra umutsuzluk yaşayabilmen, zihninde olmayan ve hatırlayamadığın bir şeyi hatırlayıp farkına varman ve zihninde var olduğu ve bildiğin bir şeyin zihninden silinmesi ve onu unutman&#8230; [İşte bunların hepsinde Allah kendi kudretini sana göstermiştir.] </p>



<p>Evet, benim varlığımda olan ve inkâr edemediğim İlahî yaratılışı ve Allah&#8217;ın kudretinin varlığımdaki iz ve etkilerini ardı ardına böylece sıralayıp durdu. Öyle ki, bir an Allah benimle onun arasında belirip aşikar olacak sandım! (Usul-u Kâfi, 1/74, Tevhid kitabı, 2. hadis)</p>



<h3 class="wp-block-heading">Abdullah Deysanî İle Münazara</h3>



<p>Allah&#8217;a inanmayan Abdullah Deysanî, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) evine gitti ve ondan kendisine Allah&#8217;ın varlığını ispat etmesini istedi. İmam: &#8220;Adın ne?&#8221; diye sorunca Deysanî hiçbir şey söylemeden kalkıp gitti. Arkadaşları, adını neden söylemediğini sorduklarında: &#8220;Adımın Abdullah (Allah&#8217;ın kulu) olduğunu söyleseydim, &#8216;Kulu olduğun şu Allah kimdir ki sen ona kulluk etmedesin?&#8217; diye soracaktı.&#8221; dedi.</p>



<p>Arkadaşları: &#8220;Haydi tekrar ona git.&#8221; dediler, &#8220;Bu defa adını sormamasını iste ondan!&#8221; </p>



<p>Deysanî onların söylediğini yapıp tekrar İmam&#8217;a gitti ve &#8220;Bana Allah&#8217;ı ispatla, ama ismimi sorma.&#8221; dedi. </p>



<p>İmam (a.s) oturmasını söyledi.</p>



<p>İmam&#8217;ın (a.s) küçük çocuğu o sırada elindeki yumurtayla oynuyordu. İmam (a.s) çocuğun elindeki yumurtayı alarak şöyle dedi:</p>



<p>   Ey Deysanî! Bu, kalın kabuğu olan sağlam bir kaledir! Sağlam kabuğunun altında ince bir zar vardır; o ince zarın içinde eriyik hâlde saydam bir altınla, saydam bir gümüş, iç içe bulunur ki, asla birbirine karışmaz ve birbiriyle karışmadan öylece iç içe kalırlar. ne sağlıklı bir şey içinden çıkıp sağlıklı ve sağlam olduğunu bize haber verebilir, ne de onu bozabilecek bir şey içine sızıp içindeki bir bozulmadan bizi haberdar edebilir. Erkek mi, yoksa dişi mi yaratıldığı kesinlikle belli değildir. Şu hâliyle yarılıp açılıyor ve içinden çok güzel renkler çıkıyor. Bunca hayret verici özelliklerin, birisi tarafından yaratılmış olduğunu düşünmüyor musun?</p>



<p>Deysanî bir süre sustu ve düşünceye daldı; sonra başını kaldırıp: &#8220;Şehadet ederim ki eşi ve benzeri olmayan Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur; şehadet ederim ki Muhammed O&#8217;nun kulu ve elçisidir; şehadet ederim ki siz insanlara Allah&#8217;ın hücceti ve imamısınız. Ben geçmişimden pişmanlık duyuyor ve tövbe ediyorum!&#8221; (Usul-u Kâfi, Tevhid kitabı,1/79, 4. hadis)</p>



<h3 class="wp-block-heading">Bir Zındık İle Münazara</h3>



<p>Hişam şöyle anlatır: Bir zındık İmam Cafer Sadık&#8217;a (a.s) bazı sorular sorup sonra da: &#8220;Allah nedir?&#8221; diye sordu. İmam (a.s) şöyle buyurdu: -O, her şeyden başka, her şeyin tersine bir şeydir. Bu sözden amacım, bu sözün içeriğini ispatlamak ve O&#8217;nun, bir şey olmanın hakikatiyle bir şey olduğunu söylemektir. [Yani O, gerçekten var olan bir şeydir.] Cismi olmaksızın, şekli olmaksızın, algılanmaksızın, duyulmaksızın, beş duyu organıyla hissedilmeksizin, düşünce ve hayale sığmaksızın bir şeydir O. Yokluk ve tükenişi olmadığı için O&#8217;ndan bir şey eksilmez, zamanın geçmesi O&#8217;ndan bir değişime neden olmaz!</p>



<p>-Yani O&#8217;nun duyduğunu ve gördüğünü mü söylemek istiyorsun?</p>



<p>-Evet, O duyar ve görür. Duymak için hiç bir uzvu olmaksızın &#8220;duyan&#8221;dır ve görmek için hiç bir aracı olmaksızın &#8220;gören&#8221;dir. O! Bizatihi kendisi duyar ve bizatihi kendisi görür. Bunu söylerken, O&#8217;nunla &#8220;kendi&#8221;sinin iki ayrı şey olduğunu kastetmiyorum. Bundan amacım, teşbihte bulunarak meselenin anlaşılmasını sağlamaktır. Binaenaleyh, diyorum ki O, bütün varlığıyla &#8220;duyan&#8221;dır. Bunu söylerken de O&#8217;nun varlığının &#8220;bütün&#8221;ü ve &#8220;parçaları&#8221; olduğunu kastetmiyorum; bu tabiri kullanarak senin meseleyi kavrayabilmeni amaçlıyorum. Binaenaleyh zat ve manada hiçbir ihtilaf olmaksızın duyan, gören, bilen ve bilgi sahibi olandır O! </p>



<p>-O hâlde O nedir?</p>



<p>O, Rab ve mabuttur. O, Allah&#8217;tır. Rab ve Allah derken &#8220;r&#8221;, &#8220;a&#8221;, &#8220;b&#8221;, ve &#8220;a&#8221;, &#8220;l&#8221;, &#8220;a&#8221; ve &#8220;h&#8221; harflerini kastetmiyorum; bütün varlıkları yaratan, onları dizip koşandır demek istiyorum. Bu harfleri kullanırken maksadım; &#8220;Allah&#8221;, &#8220;Rahman&#8221;, &#8220;Rahim&#8221;, &#8220;Aziz&#8221; ve diğer isimlerle anılan manadır. O kendisine tapılan İlâhtır, Aziz&#8217;dir, Celil&#8217;dir ve şanı pek yücedir! </p>



<p>-Ama düşünebildiğimiz ve aklımıza gelen her şey birer mahlûktur aslına!</p>



<p>-Eğer öyle olsa, tevhide inanma yükümlülüğümüz kalkar. Çünkü düşünüp akıl edemeyeceğimiz bir şeye karşı sorumluluğumuz olmaz! Ancak, biz diyoruz ki; Duyu yoluyla düşünebildiğimiz, duyuyla sınırlı olan ve duyularımızda bir benzerini tasavvur edebileceğimiz bir şekli olan şey mahlûktur ve yaratılmıştır. Binaenaleyh varlığın yaratıcısını ispat etmek istiyorsak, Allah&#8217;a yakıştırılamayacak iki şeyden O&#8217;nun uzak olduğunu bilmemiz gerekir: Birincisi O&#8217;nun inkârıdır; O&#8217;nun inkâr etmek de, varlığını reddetmek demektir. İkincisiyse teşbih ve benzetmedir; zira benzeme, ancak aşikâr ve görünür olan bir takım parça, bileşim ve terkiplerden meydana gelmiş bulunan &#8220;mahlûkat&#8221;a mahsus bir özelliktir. O hâlde &#8220;Yaratan&#8221; yüce Allah&#8217;ın ispatı kaçınılmazdır. Çünkü yaratıklar O&#8217;na muhtaçtır ve her şey &#8220;yaratılmış&#8221;tır; onları yaratansa, onlardan tamamen farklı ve onların dışına bir şeydir; onlar gibi değildir. Çünkü onlar gibi olan şey, onlarda apaçık belli olan terkip ve karışımda da onlara benzeyecektir; daha önceden var olmamaları ve sonradan meydana gelen  şeyler olmaları konusunda da ona benzer olacaktır. Küçükten büyüme, siyahlıktan beyaza geçme, güçlüyken güçsüz hâle gelme gibi konularda onlara benzemesi gerekecektir. Böylece bunlar gibi mahlûkata ait nice özelliklerde onlara benzemesi icap edecektir ki, bütün bu özellikleri tek tek burada saymamıza gerek yok sanırım! </p>



<p>-Allah&#8217;ı ispatladığın takdirde, gerçekte O&#8217;nun için belli bir sınır ve kısıt/had tanımış olursun!</p>



<p>-Hayır, O&#8217;nun için asla bir kısıt ve sınır tanımış olmayız. Yaptığımız şey, O&#8217;nun varlığını ispatlamaktır sadece! İspatla red arasında hiçbir mertebe yoktur.</p>



<p>-O&#8217;nun varlığı var mıdır?</p>



<p>-Evet. Zaten hiçbir şey varlığının dışında başka şeylerle ispat edilemez!</p>



<p>-Niceliği ve niteliği de var mıdır?</p>



<p>-Hayır. Çünkü nitelik ve nicelik sıfat açısındandır ve bir şeyin nitelik ve niceliğini beyan edebilmek için onu ihata etmek (her şeyiyle kavrayıp kuşatarak hâkim olmak gerekir) gerekir. Oysa yüce Allah&#8217;ın ispatında iki yolu dışlamak gerekir. Biri O&#8217;nun varlığını reddedip yok olduğunu farz etmek (tatil), diğeri de O&#8217;nu başka şeylere benzetip diğer varlıklarla kıyaslamak (teşbih). Çünkü O&#8217;nu reddeden kimse, O&#8217;nun varlığını inkâr etmiş, O&#8217;nu yok saymış ve ilâhlığını görmezden gelmiş olur. O&#8217;nu başkalarıyla kıyaslayıp onlara benzetmeye çalışan kimse de O&#8217;nu, ilahlık ve yaratıcılığa lâyık olmayan &#8220;yaratılmış&#8221;ların sıfat ve özelliklerine sahip bir şey olarak ispatlamış olur. O hâlde O&#8217;nda, O&#8217;nun dışında hiçbir şeyde olmayan bir nitelik vardır ki, kimsenin ihata edemeyeceği ve kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceği bir niteliktir bu.</p>



<p>-O, kendi varlığını eşyaya karıştırarak diğer varlıklarla birlikte bir şey yapar mı?</p>



<p>-O, başka varlıklarla karışmak ve onlarla birlikte olarak birlikte bir şeyler yapmaktan münezzehtir! Çünkü bu, çünkü bu, ancak başka şeylerle temasa geçip birlikte olduğunda -örneğin uzuvlarıyla ve vücutlarıyla- bir iş yapan, bir şeyi gerçekleştiren yaratılmışların özelliğidir. Oysa yüce Allah&#8217;ın iradesi ve meşiyeti, her şeye egemendir, istediği her şeyi [iradesiyle] yapar. (Usul-u Kâfi, Tevhid kitabı, 1/83 6. hadis)</p>



<h2 class="wp-block-heading">Mufaddal&#8217;ın Tevhit Risalesi</h2>



<p>Bu risale insanın ve evrenin yaradılışı, Yüce Allah&#8217;ın ispatı, O&#8217;nun ilim, kudret ve hikmeti gibi konularda çok değerli bilgiler içeren bir eserdir. İmam Cafer Sadık (a.s) bunları dört oturumda Mufaddal&#8217;a anlatmış, o da İmam&#8217;ın müsaadesiyle yazıp bir araya getirmiştir. </p>



<p>Allâme Meclisî ve diğer bazı büyük âlimler tarafından tercüme edilen ve defalarca basılan bu değerli eser,(Ali Asker Fakihî&#8217;nin özet tercümesi defalarca basılmıştır. Her kesimden insan için fevkalâde faydalar içermektedir. Yüce Allah&#8217;ın ayet ve hikmetleri üzerinde tefekkür edip tevhit hakkında kafa yoran herkes için faydalı olabilecek ve zevkle mütalaa edilecek bir eserdir. </p>



<p>Seyyid ibn Tavus, &#8220;Keşfu&#8217;l-Muhce&#8221; adlı eserinde oğluna bu kitabı mütalaa etmesini tavsiye etmekte (Seyyid ibn Tavus, &#8220;Keşfu&#8217;l-Muhce&#8221; adlı eserinde oğluna bu kitabı mütalaa etmesini tavsiye etmekte (Keşfu&#8217;l-Muhcacce, s.9) ve bir başka yerde de: &#8220;Yolculuğa çıkan kimsenin mutlaka yanında bulundurması gereken kitaplardan biri, Mufaddal&#8217;ın Tevhid kitabıdır.&#8221; demektedir. (Emanu&#8217;l-Ahtar, s.78)</p>



<p>Bu değerli eseri kısaca tanıttıktan sonra bazı bölümlerinden özetle iktibasta bulunmamızın faydalı olacağına inancındayız. Mufaddal diyor ki:</p>



<p>Güneş batarken Mescidu&#8217;n-Nebi&#8217;de oturmuş, Resulullah&#8217;ın (s.a.a) yüceliğini düşünüyor ve yüce Allah&#8217;ın ona ne kadar büyük bir onur, izzet ve iftihar nasip etmiş olduğu üzerinde tefekkür ediyordum. Bu sırada, o zamanın ünlü dinsizlerinden olan İbn Ebi&#8217;l-Avca mescide girip, sesini duyabileceğim bir yerde yakınıma oturdu. Çok geçmeden arkadaşlarından biri çıkageldi ve onun yanına oturdu. İkisi de, Hz. Resulullah&#8217;la ilgili şeyler konuştular. Bu konuşmanın ardından, söz evrenden ve yaratılıştan açıldı; evrenin hiç bir yaratıcısı olmadığını, doğada her şeyin kendiliğinden meydana geldiğini ve bunun öteden beri böyle gelmiş ve böyle de gidecek olduğunu söylediler! </p>



<p>   Allah&#8217;ın rahmetinden uzak kalmış bu iki kişinin saçmalıklarını duyunca, kendime hâkim olamayıp: &#8220;Ey Allah&#8217;ın düşmanları!&#8221; diye haykırdım, &#8220;Sizi en iyi şekilde yaratan ve çeşitli evrelerden geçirerek şimdiki hâlinize gelmenizi sağlayan Rabbinizi inkâr edip dinden çıktınız ve zındık oldunuz! Biraz olsun kendi yaradılışınıza bakar, duyum ve hislerinize kulak verirseniz, Yüce Allah&#8217;ın sayısız delillerini bizzat kendi varlığında görür; O&#8217;nun kudret ilim ve hikmetinin delillerinin kendi varlığınızda bulunduğunun farkına varırsınız!&#8221;</p>



<p>   İbn Ebi&#8217;l-Avca: &#8220;Behey adam!&#8221; dedi, &#8220;Eğer sen kelâmcılardan (çeşitli inançlar konusunda bilgili olup iyi tartışabilenlerden) isen, seninle onların yöntemiyle konuşurum. Bu durumda bizi ikna edersen sana uyar, dediğini yaparız. Eğer onlardan değilsen, seninle muhatap olmamızın bir faydası yok! Ama eğer Cafer b. Muhammed es-Sadık&#8217;ın izleyicilerinden isen bilesin ki, o bizimle asla böyle konuşmaz ve bu şekilde hakaret etmez bize! Senin bu duyduklarını defalarca bizden duymuş, ama bize asla hakaret etmemiş ve cevabımızı verirken haddi aşmamıştır o. O sakin, metin, ve pek akıllıdır, asla öfke ve kızgınlığa kapılmaz, asla kontrolünü kaybetmez! Bizim sözlerimizi ve delillerimizi sabırla dinler. aklımıza gelen her şeyi söyleriz ve tam onu alt ettiğimizi sandığımız bir sırada kısa bir cevap ve az bir sözle bizim bütün delillerimizi çürütüp inandığı gerçeği bize ispatlar ve ona verecek bir cevap bulamayız. Şimdi, eğer onun ashabından isen, ona yaraşır şekilde konuş bizimle!&#8221;</p>



<p>üzgün bir şekilde camiden ayrıldım. İslâm ve Müslümanların bu dinsiz ve zındıkların zihinlerde yarattığı şüphelerden ne zararlar çektiğini düşünüyor, kendi yaratıcılarını inkâr etmelerine içerliyordum. Çok sevdiğim İmam Cafer Sadık&#8217;ı (a.s) ziyarete gittim. Beni görür görmez: &#8220;Neyin var?&#8221; diye sordu, o dinsizlerden duyduklarımı anlattım. Şöyle buyurdu:</p>



<p>Dünyanın, hayvanların, yırtıcı hayvanların, böceklerin, kuşların, insandan dört ayaklılara varıncaya kadar bütün canlıların, bitkilerin, meyveli ve meyvesiz ağaçların, yenir ve yenilmez bitkilerin yaradılışında Yüce Allah&#8217;ın takdir ettiği hikmetlerden bir kısmını anlatacağım sana. İbret almak isteyenler bunlardan ibret alacak, Müminlerin ilmi ve marifeti artık pekişecek, kâfirlerle dinsizler şaşkınlık içinde kalacak, söyleyecek söz bulamayacaklar. Yarın sabah buraya gel.</p>



<p>Bu muazzam bir fırsattı, sevinçten ne diyeceğimi bilemiyordum. Eve gidip sabırsızlıkla bekledim. O gece çok uzun geldi bana.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Birinci Oturum</h3>



<p>sabahleyin İmam&#8217;ın (a.s) evine gittim, izin isteyip ayakta bekledim. İmam&#8217;la birlikte bir odaya geçtik, oturur oturmaz: &#8220;Mufaddal!&#8221; buyurdu, &#8220;Galiba dün gece senin için çok uzun geçmiş?&#8221;</p>



<p>Hayretle: &#8220;Evet efendim.&#8221; dedim. İmam (a.s) konuşmaya başladı:</p>



<p>Ey Mufaddal! İlk olarak Allah vardı ve O&#8217;ndan önce hiçbir şey yoktu. O bakidir, varlığının sonu ve sınırı yoktur. Hamd ve övgü, bize ilham lütfunda bulunana mahsustur; şükür ve sena, ilimlerin en yüce mertebesini ve onurun zirvesini bize lütfedene hastır. O ki tüm yarattıkları arasında bizi ilmiyle seçkin kıldı ve hikmetiyle bizi onlara şahit kıldı.</p>



<p>(Söz buraya geldiğinde, Mufaddal, bunları yazmak için İmam&#8217;dan izin istediğini, onun da izin verdiğini ve kendisinin bunları yazdığını söyleyerek İmam&#8217;ın -a.s- sözlerini şöyle sürdürdüğünü anlatır:)</p>



<p>Ey Mufaddal! Evrenin yaratıcısının varlığında şüpheye düşenler, kâinattaki şaşırtıcı gerçeklerden habersizdirler. Yüce Allah&#8217;ın denizdeki, karadaki ve havadaki mahlûkatıyla ilgili hikmetlerini idrak etmekten aciz bir zekâları vardır. Bilgi ve düşüncedeki zayıflıkları nedeniyle inkâr yoluna gitmiş, basiretlerinin zayıflığı nedeniyle inatlaşma ve yalanlama hatasına düşmüşlerdir. Derken işi inkâra kadar vardırmış ve &#8220;Varlıkların bir yaratıcısı yoktur!&#8221; diyecek hadde gelmişlerdir. Şu kâinatın belli bir yaratıcısı olmadığı ve olayların belli hesap, ölçü, hikmet ve tedbirlerle vuku bulmadığı iddiasına girmişlerdir.</p>



<p>Yüce Allah, onların vasıflandırdığından çok daha öte ve yücedir! Allah, onları rahmetinden uzak kılsın! Bunca açık ve net hakikatı bırakıp da nerelere gitmekte bunlar?</p>



<p>Sapma, körlük ve şaşkınlıkta, gayet mamur ve dayalı-döşeli mükemmel binadaki körlere benziyor hâlleri. en güzel halıların döşendiği, akla gelebilecek her çeşit yiyecek, içecek, giyecek ve kısacası insanoğlunun ihtiyaç duyabileceği her şeyin bulunduğu, her şeyin en doğru şekilde ve en ince hesaplarla temin edilip yerli yerine konulduğu böyle bir binada o körler, dilediklerince dolaşma serbestîsine sahipler. İstedikleri gibi gidip geliyor, ama kör oldukları için ne odaları, ne de içindekileri göremiyorlar ve bilemiyorlar. Bu arada elleri-ayakları bir şeye takılacak olsa, o şey aslında tam olması gerektiği yere konulmuş olduğu hâlde onlar bunu bilmedikleri, ona hiçbir ihtiyaçları olmadığını sandıkları ve onun ne amaçla orada bulunduğunu bilmedikleri için, bu cehaletlerinden dolayı sinirlenip binaya da, binayı inşa edip döşeyene de yakışık olmayan sözler edip duruyorlar. </p>



<p> Evet, kâinatın yaratıcısının mükemmel yaratışından bihaber olup varlık âlemindeki muazzam tedbir ve kemali inkâr edenler tıpkı o körler gibidir. Zira bu inkârcıların zekâsı, yaratılan şeylerin sebep, fayda ve niteliğini kavrayıp anlayamadığından, bu dünyada şaşkın ve cahilce gezinip durmakta; yaradılış düzenindeki muazzam tertip, disiplin, sağlamlık, güzellik ve yerindeliği idrak edemediklerinden dolayı, sebebini bilmedikleri ve neye yaradığını anlayamadıkları bir şeyle karşılaştıklarında inkârcılığa gitmekte ve o güzellik ve kemali bir hata ve gereksizlik sanmaktadırlar!..</p>



<p>Ardından İmam (a.s) birinci oturumda insanın yaradılışı ve bu yaradılıştaki çeşitli hikmetleri etraflıca anlatarak Allah&#8217;ın nimetlerine değiniyor. Bu geniş bahsi bu özetle kapatarak, ikinci oturuma geçiyoruz:</p>



<h3 class="wp-block-heading">İkinci Oturum</h3>



<p>   &#8230;Ey Mufaddal! Hekim ve kadir olan Allah&#8217;ın tedbiri üzerinde düşün. Yırtıcı hayvanlarla av hayvanlarına bir bak. Onlara nasıl keskin ve sivri dişler verdiğini, sağlam ve sert pençeler ve büyük ağızlar verdiğini ve bunların, onların dünyasıyla ne kadar uyumlu ve yerinde olduğunu gör. Keza, etobur olan ve avcı kuşlara gayet uygun gagalar ve pençeler verilmiştir.</p>



<p>Eğer yüce Allah otla beslenen hayvanlara bu pençeleri vermiş olsaydı, ihtiyaçları olmayan bir şey vermiş olacaktı onlara. Çünkü onlar avlanmaz ve et de yemezler! yırtıcı hayvanlara da geniş tırnaklar vermiş olsaydı, onlara hiç yaramayacak ve avlanmak için ihtiyaçları olan silahı onlardan esirgemiş sayılacaktı!</p>



<p>   Yüce Allah&#8217;ın bu iki tür hayvan grubuna, onların yaşamlarını sürdürebilmeleri için en uygun şeyleri verdiğini ve her birini, ihtiyacı olan şeyle donattığını görmez misin?</p>



<p>   Dört ayaklı hayvanların yaradılışına bak ve dünyaya geldikten hemen sonra annelerinin peşinden nasıl gittiklerini ve insan yavrusu gibi tutulup kaldırılmaya, eğitilip yetiştirilmeye hiç ihtiyaçları olmadığını gör. Çünkü insan annesinin, çocuk eğitimi ve bakımı konusundaki bilgisi ve keza bunları yerine getirebilmek için gerekli olan geniş avuçlu ve uzun parmaklı eller gibi gereçlere, dört ayaklı hayvanların anneleri sahip değildir. Bu nedenledir ki, yüce Allah, dört ayaklı hayvanların yavrularına, dünyaya gelir gelmez, hiçbir eğitimci ve bakıcıya gerek kalmaksızın büyüyüp gelişmesi ve kendisi için en doğru olanı yapabilecek kapasiteye kavuşarak kemale ermesini mümkün kılmıştır.</p>



<p>   Tavuk, keklik, sülün vb türden birçok kuşun civcivleri yumurtadan çıktıktan birkaç saat sonra yürümeye ve yem arayıp yemeye başlar. Yumurtadan çıktıktan sonra bu kabiliyeti taşımayan ve büyüyüp gelişmesi zaman alan güvercin türü zayıf kuşların civcivleri içinse, yüce Allah başka bir tedbirde bulunmuş ve onların annelerine civcivlerine karşı daha fazla şefkat ve sevgi duygusunun yanı sıra bir de kursak vermiştir. Güvercin, kursağında biriktirdiği yemi getirip yavrusunun ağzına döker ve kanatlanıp yuvadan uçuncaya kadar onu böylesine sevgiyle besler. Bu nedenle de yüce Allah, bu tür kuşlara, tavuk türlerindeki gibi fazla civciv vermez. Böylece güvercin, az sayıdaki yavrularını besleyebilir ve onların telef olmasını engeller. Gördüğün gibi, Allah Teala her biri için gerekli olan en uygun tedbiri takdir etmiş, onları en güzel yaradılışla yaratmıştır&#8230;</p>



<p>İkinci oturumun üzerinde de bu kadarla iktifa eiyoruz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Üçüncü Oturum</h3>



<p>&#8230;Sesler, bazı cisimlerin havada sürtüşmesi sonucu meydan gelir ve hava, bu sesleri bizim işitme duyumuza ulaştırır. İnsanlar bütün gün boyu, hatta gecenin belli bir kısmını konuşmakla geçirmektedirler. Bütün bu sesler ve konuşmalar havada kalacak olsaydı, insanların durumu çok zor olur. Muhtemelen kâğıttan çok, havayı değiştirmek ve hava üretmek zorunda kalırlardı. Çünkü konuşurken kullanılan kelimeler ve sesler, yazılanlardan çok daha fazladır&#8230;</p>



<p>Binaenaleyh yüceler yücesi bilge ve hekim olan Allah, havayı görünmeyen yumuşacık bir kâğıt gibi yaratmıştır. Sesler ve konuşmalar bu hava sayesinde bize ulaşmakta, sonra da bu ses ve konuşmaların havadaki izleri silinmekte ve hava tekrar yeni sesleri kaydedebilecek beyaz bir kâğıt gibi yepyeni olmakta; ama bu işlem nedeniyle asla yıpranıp eskimemektedir!</p>



<p>  Hikmetleri üzerine düşünecek olursan, ibret almak için sırf şu hava bile yeter aslında! Çünkü her şeyden önce, vücudun yaşamasını sağlar. Havayı içine teneffüs edip alman diri kalmana, aldığın havayı geri boşaltman da vücudunun sıhhat bulmasına yarar. Hava, sesleri uzaklardan taşıyıp getirir. Güzel kokuları dört bir yana ulaştırır. Rüzgârın estiği taraftan daha fazla ses ve güzel kokuların geldiğini görmez misin? Keza, dünyanın düzen ve maslahatında etkin faktörler olan sıcaklık ve soğukluğu taşıyan da, yine havadır&#8230;</p>



<p>Bilge ve hikmet sahibi yüce Allah&#8217;ın, çeşitli ağaç türlerindeki muazzam yaradılış sırlarında tefekkür et. Ağaçlar yılda bir kez ölürler; ama onlara hayat veren ısıları içlerinde gizli kalır ve meyveler için gerekli hammaddeleri üretmeye başlayıp hazırlar ve bahar gelince tekrar dirilip hareketlenir ve türlü meyveler sunar sana. Her meyve kendine has belli bir zamanda hazırlanıp sunulur; misafirlikte leziz yiyecek ve tatlıların belli aralıklar ve özel zaman aralarında takdim edilmesi gibi tıpkı. </p>



<p>   Tomurcuğa duran ağaçların ellerindeki hediyeleri nasıl cömertçe takdim ettiğine bir bak. Bağlarda, bahçelerde güzelim güllerle reyhanların, fulyaların, yaseminlerin adeta dilediğini kopar dercesine sana nasıl ellerini uzattıklarını gör. </p>



<p>   Ey insan! Eğer aklın varsa, neden kendi haddini bilmezsin sen? Zekân varsa eğer, bunca nimeti sana lütfeden velinimetini neden tanımaz, O&#8217;na neden teşekkür etmezsin? Bağlarda, bostanlarda, dağlarda ve vadilerde senin için bunca yiyecek, içecek, meyve, türlü sebzeler ve rengârenk çiçekler hazırlayıp sunan rabbine şükredip teşekkürde bulunacağına neden O&#8217;na isyan etmekte, bunca lütuf ve bağışını görmezden gelip inkâra kalkışmakta ve O&#8217;nu tanımazdan gelmektesin?!</p>



<p>Şu narda gizli olan o sırlara ve suçları bağışlayıcı o yüce Yaradan&#8217;ı onu nasıl yarattığına baksana! Narın içinde, içyağından minik tepecikler kurmuş, o tepeciklerin dört bir yanına nar tanelerini inciler gibi birbirine yapıştırmıştır. O tanelerin adeta elle ve özenle yan yana dizildiğini sanırsın. Taneleri birkaç bölüme ayırmış ve her bölümü de bir zarla örtmüştür. Bu zar o kadar ince ve hassastır ki insanın aklını hayran bırakır. Bunların hepsini de kalınca ve sağlam bir kabukla örtüp korumuştur. Bu dakik ve hassas yaradılışta, fevkalâde şaşırtıcı incelikler vardır. Narın içi sadece tanelerle dolu olsaydı, o tanelerin beslenebilecekleri bir yol yoktu. Bu nedenle o içyağı gibi kabuklar tanelerin arasına yerleştirilmiş ve taneleri bunların üzerine ekmiştir. İşte bu yolla o taneler beslenebilmektedir. Bu zarif tanelerin bozulup çürümemesi için de, narın içindeki o ince zarları perde gibi, tanelerin üzerine çekmiştir. tanelerin, sıcağa, soğuğa, güneşe vb. dış etkenlere karşı korunarak taptaze kalabilmesi için de, daha kalın ve ilgin yapıya sahip bir başka sağlam kabuğu da hepsinin üzerine gerip onları korumuştur. Bütün bu saydıklarım, narın yaradılışındaki şaşırtıcı sayısız hikmet ve inceliklerde sadece birkaçıdır&#8230;</p>



<p>Üçünü oturumdan da bu kadar nakletmekle yetiniyoruz.</p>



<h3 class="wp-block-heading">Dördüncü Oturum</h3>



<p>&#8230;Şimdi bazı cahillerin Yüce Allah&#8217;ı, O&#8217;nun yaratışını, takdir ve tedbirini inkâr için bir vesile olarak kullandığı ve gerçekleşmelerinin hiçbir hikmet ve geçerli nedene dayanmadığını zannettikleri doğal felaketlerle hastalıklardan söz edelim biraz. kolera, veba ve benzeri türü salgın hastalıklarla, ekinleri ve meyveleri telef eden dolu ve çekirge akını gibi felaketler. Bunların cevabı açıktır. Şu evrenin ve dünyanın işlerini düzenleyen belli bir yaratıcısı olmasa, bu tür bela ve felaketler böyle ara sıra değil, daima ve çok daha fazla vuku bulurdu. Mesela göklerin ve yerin düzeninin bozulması, yıldızların yeryüzüne düşmesi veya bütün yeryüzünün suların altında kalması veya güneşin bir daha doğmaması, pınarların kuruması ve su kaynaklarının tamamen tükenip yeryüzünün susuz kalması veya havanın hareketini yitirmesi ve hiç rüzgar esmemesi veya her şeyin çürüyüp bozulması, denizlerle okyanusların kabarıp yeryüzündeki bütün canlıları yutması gerekirdi. Keza, veba ve çekirge akını gibi şu doğal afetler ve salgın hastalıkların kısa bir süre vuku bulması, sürekli ve kalıcı olmaması, sadece bazı zamanlarda meydana çıkarak çabucak çekilmesi ve bütün dünyayı bir anda mahvedecek kadar sürmemesi tesadüf müdür sahi?</p>



<p>   Böylesine büyük ve hepten yok edici afetlerden dünyanın korunduğunu görmez misin? Sadece bazı zamanlar insanların kendisine gelmesi ve korkup kendilerine bir çeki düzen vermeleri ve ibret almaları için vuku bulmakta, sonra da çabucak bitmekte ve bitişi rahmet olmaktadır.</p>



<p>   İnsanların başına gelen tatsız olaylarla felaketler konusunda dinsizler: &#8220;Eğer dünyanın şefkatli merhametli bir yaratıcısı varsa, bu felaketler ne demek oluyor?&#8221; diye sorarlar. Bunlar, insanoğlunun dünyadaki yaşamının hep öyle sürmesi ve hiçbir zaman zorluk ve sıkıntı yaşamaması gerektiğini zannederler. Oysa eğer böyle olsa ve insanoğlunun yaşamı sıkıntı, zorluk ve felaketten kesinlikle arıtılmış bulunsaydı, insanlardaki bozulma, ahlâksızlık ve şerler o kadar artardı ki, ne dünyaları kurtulurdu, ne ahiretleri. Nitekim naz-u nimete kavuşan ve her türlü refah içinde rahat bir hayat sürdürenlerden bazıları öylesine kendilerini kaybedip küfrana batıyorlar ki, adeta insan olduklarını, Allah&#8217;ın kulu olduklarını unutuyor ve sıkıntı, zorluk ve felaket denilen şeylerin bir gün onların da kapısını çalabileceğine ihtimal dahi vermez oluyorlar. neticede hiçbir zayıfın elinden tutmaz, yoksula yardım etmez, hiçbir zavallıya acımaz, düşenin elinden tutmaz, acısı olan birinin acısını paylaşmaz, kimseye acımaz ve kimseyi umursamaz bir hâle geliveriyorlar! </p>



<p>Ama insanlar bir sıkıntıya düştükleri, acı çektikleri veya bir derde müptela oldukları zaman cahil ve gaflet içindekilerin çoğu uyanıp kendisine geliyor ve işledikleri birçok günah ve hatadan dönüveriyorlar.</p>



<p>Bu bela ve acıların hiç olmaması gerektiğini düşünen ve bundan hoşlanmayanlar aslında tıpkı tatsız ve acı ilaçları içmekten rahatsız olan ve kendileri için zararlı, ama pek sevdikleri lezzetli şeylerden mahrum bırakılmalarına öfkelenen çocuklar gibidirler. Okula gitmeyi, ders çalışmayı hiç sevmez, bütün gün oynayıp boşuna vakit geçirmeye bayılır, diledikleri her şeyi yapmak, canlarının çektikleri her şeyi yiyip-içmek isterler. Oyun ve serserilikle vakit geçirmenin dinleri ve dünyaları için ne kadar zararlı olduğunu, lezzetli ama zararlı yiyecek ve içeceklerin onları ne gibi hastalıklara düşürebileceğini; okuyup tahsil etmenin, ilim ve edep öğrenmenin kendilerine nasıl güzel gelecek bir hazırlayabileceğini, acı da olsa gerekli ilaçları kullanmanın sıhhat ve şifayla sonuçlanacağını bilmez, idrak edemezler.</p>



<p>Nice dertler vardır ki, huzur ve mutluluktur sonrası! Nice acılar vardır ki, pek tatlı sonlar getirir beraberinde!&#8230; (Tevhid-i Mufaddal adlı eser, Allame Muhammed Bâkır Meclisî, Biharu&#8217;l-Envar, 3/138)</p>



<p>İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) anlattığı ve Mufaddal b. Ömer&#8217;in yazdığı Tevhit Risalesi&#8217;nin özetinden ibaret olan konumuzu burada noktalıyoruz.</p>



<h2 class="wp-block-heading">Gayb Dünyasıyla İrtibatı</h2>



<p>Resulullah&#8217;ın (s.a.a) hak vasileri ve onun Allah vergisi ilminin vârisleri olan Ehlibeyt İmamları (a.s), Yüce Allah&#8217;ın resulleri ve kimi evliyasına bağışlamış olduğu bazı nadide özelliklere sahiptirler. bu özelliklerden biri de, gayb âlemiyle irtibatlı olma ve hayalle vehimden tamamen uzak olan ve tıpkı peygamberlerin vahyi gibi her nevi yalan ve sahtekârlıktan berî bulunan özel gayb ilimlerine vâkıf olmaktır.  </p>



<p>   Ancak şu noktayı hemen belirtelim ki, Hz. Resulullah&#8217;ın (s.a.a) vasileri olan Ehlibeyt İmamları (a.s), peygamber değildirler ve asla yeni bir din getirmemişlerdir. Bilakis onlar, peygamberler zincirinin son mübarek halkası olan Hz. Resul-ü Ekrem&#8217;in (s.a.a) getirmiş olduğu İslam dininin en sadık savunucuları olmuş ve İslâm ümmetine liderlik ve İmamet etmişlerdir. Hz. Resul-i Ekrem&#8217;in (s.a.a) şu hadis-i şerifi, onların mezkûr konumunu en konumunu en güzel ibareyle açıklamaktadır:</p>



<p>    Ya Ali! Harun Musa için hangi konumdaysa, sen de benim için o konumdasın. Sadece şu farkla ki, benden sonra peygamber yoktur!</p>



<p>İslâmî rivayet ve kaynaklarda Ehlibeyt İmamları&#8217;nın, doğaüstü ilimleriyle ilgili sayısız olaylar ve örnekler kayıtlıdır. Garazı olmayan bilinçli hiçbir Müslüman, onların bu özelliğinden şüphe etmemiş ve o büyük velilerin, derin ilahî bilgiyle donatılmş olduklarını teyit etmişlerdir. Nitekim gerekli gördükleri zaman insanların hidayete kavuşması amacıyla gaybî bilgilerinden bir nebzesini aşikâr ettikleri bilinmektedir. Burada, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) genellikle toplumdan saklamayı tercih ettiği özel bilgi ve gaybî ilmiyle birkaç örnek aktarmamızın yeterli olacağını sanıyoruz:</p>



<p>1-Zeyd b. Ali&#8217;nin (a.s) şehadetinde sonra büyük oğlu Yahya gizlice İran&#8217;a gitti ve bir süre sonra İran&#8217;ın doğusunda bir grup Müslümana liderlik ederek zalim Emevî halifesine karşı kıyama girişti, zulüm düzeniyle yiğitçe çarpıştı ve kahramanca şehit düştü. Babası Zeyd gibi onun da mübarek naşını darağacına astılar. Yıllarca darağacında asılı kalan naşı, Ebu Müslim&#8217;in kıyamından sonra onun tarafından darağacından indirilip saygıyla toprağa verildi.</p>



<p>Yahya&#8217;nın Horasan&#8217;a doğru gittiği günlerde, hac yolculuğundan dönmekte olan ve Medine&#8217;de İmam Cafer Sadık&#8217;la (a.s) görüşmüş bulunan mütevekkil b. Harun adlı bir Şiî Müslüman, yolda Yahya&#8217;yla karşılaştı. Selâmlaştıktan sonra Mütevekkil, Yahya ile arasında şu konuşmanın geçtiğini anlatır:</p>



<p>-Ey Mütevekkil, nereden geliyorsun?</p>



<p>-Hac&#8217;dan.</p>



<p>-Ailem, amcaoğullarım ve İmam Sadık&#8217;tan ne haber?</p>



<p>Olanları anlattım ve babası Zeyd&#8217;in şehadetinin herkesi hüzne boğduğunu söyledim. Onaylarcasına başını sallayarak şöyle dedi:</p>



<p>-Amcam Muhammed b. Ali (İmam Bâkır -a.s-) babama akıbetinin nasıl olacağını ve başına neler geleceğini söylemişti. sahi, amcaoğlum Cafer b. Muhammed&#8217;i gördün mü?</p>



<p>-Evet.</p>



<p>-Benim hakkımda bir şey söyledi mi?</p>



<p>-Evet.</p>



<p>-Ne söylediğini anlatır mısın?</p>



<p>Ne diyeceğimi bilemiyordum. Üzgün bir şekilde:</p>



<p>-Ondan duyduklarımı size anlatmam çok zor, dedim.</p>



<p>-Benim ölümden korktuğumu mu sanıyorsun, dedi kırgınca. İmam&#8217;ın benim için ne söylediğini bilmek istiyorum!</p>



<p>-Babanız gibi sizin de şehit edileceğinizi ve tıpkı naşınızın onun gibi asılacağını haber verdi.</p>



<p>Yahya, Mütevekkil&#8217;le biraz daha sohbet etti. Sonra yanındaki Sahife-i Seccadiye nüshasını Mütevekkil&#8217;e emanet edip onu Medine&#8217;ye götürmesini ve oradaki bir yakınına vermesini tembihleyerek: &#8220;Vallahi Amcaoğlum İmam Sadık (a.s) şehit düşeceğimi haber vermemiş olsaydı, benim için çok değerli olan bu Sahife-i Seccadiye nüshasını sana emanet etmezdim! Ama onun verdiği bir haberin hak olduğunu bilirim ben; çünkü bu tür haber ve bilgiler, atalarından ulaşmıştır ona!&#8221; dedi. (Muntehe&#8217;l-Amal, İmam Seccad&#8217;ın (a.s) hayatı bölümünde; Yahya b. Zeyd&#8217;in Maktal adlı eseri, Sahife-i Seccadiye&#8217;nin mukaddimesinde) Çok geçmeden İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) önceden haber verdiği olay vuku buldu ve herşey tıpkı onun söylediği gibi oldu!</p>



<p>2-Safvan b. Yahya şöyle anlatır: Cafer b. Muhammed b. Eş&#8217;as bir gün bana: &#8220;Aramızda pek bahsi edilen bir mevzu olmadığı ve hakkında başkalarının bildiği şeyleri biz bilmediğimiz ve başkaları kadar tanımadığımız hâlde, neden Şiî olduğumuzu biliyor musun?&#8221; diye sordu. bilmediğimi söyleyince, şöyle anlattı:</p>



<p>Bir gün Mansur Devanikî babamdan çok özel bir görev için becerikli ve güvenilir bir adam istedi. Babam da dayısını önerdi. Mansur, babamın dayısını çağırtarak ona yüklüce bir para veriyor ve bu parayla Medine&#8217;ye gidip Abdullah b. Hasan b. el-Hasan ve araların da Cafer b. Muhammed&#8217;in de bulunduğu akrabalarıyla görüşmesini, onlara kendisinin Horasan&#8217;dan gelen bir garip olduğunu, orada çok güvenilir Şiîlerin bulunduğunu ve onlara para gönderdiğini söyleyip bu paraları belirlendiği meblağlarda aralarında paylaştırmasını ve parayı aldıklarına dair de onlardan kendi el yazılarıyla birer makbuz almasını istiyor. Babamın dayısı söyleneni yapıp bir süre sonra geri dönüyor. Mansur onu çağırtıp yaptıklarını anlatmasını isteyince: &#8220;Hepsiyle görüşüp paraları da söylediğiniz üzere onlara verip makbuz da aldım.&#8221; diyor, &#8220;Ancak, sadece Cafer b. Muhammed hariç. O, Mescidu&#8217;n-Nebi&#8217;de namaz kılıyordu, arkasında oturup namazını bitirmesini bekledim. Namazını bitirince daha ben ağzımı açıp tek kelime etmediğim hâlde o adeta aklımdan geçenleri okurcasına bana dönüp: &#8216;Allah&#8217;tan kork!&#8217; dedi, &#8216;Peygamber&#8217;in Ehlibeyti&#8217;ni aldatmaya kalkışma ve Mansur&#8217;a da Allah&#8217;tan korkmasını ve Ehlibeyt&#8217;e oyun oynamaktan vazgeçmesini söyle!&#8217; dedi. </p>



<p>Ben olayı bilmiyormuş gibi davranarak: &#8220;Anlamıyorum efendim, ne demek istiyorsunuz?&#8221; diye sorunca, beni yakınına çağırdı ve sizinle aramızdaki gizli konuşmaları ve bana verdiğiniz görevleri en ince ayrıntılarıyla anlattı. duyduklarıma inanamıyordum, o ırada sanki bizim yanımızdaymış gibiydi! (Usul-u Kâfi, 1/475; Besariu&#8217;d-Derecat, s.245; Menakıb, 4/220, Biharu&#8217;l-Envar, 47/74; Haraic-i Ravendi&#8217;den iktibasla)</p>



<p>3- Ebu Basir şöyle anlatır: İmam Sadık&#8217;ın (a.s) huzurundaydım, Mualla b. Huneys&#8217;ten söz açıldı. İmam: &#8220;Ey Ebu Basir!&#8221; dedi, &#8220;Mualla hakkında sana söyleyeceklerim var şimdilik gizli kalsın!&#8221; buyurdu. </p>



<p>&#8220;Baş üstüne efendim, gizli kalır!&#8221; dedim. Bunun üzerine: &#8220;Mualla, Davud b. Ali&#8217;nin onun başına getireceği şey vuku bulmadan kendisi için takdir edilen yüce makama ulaşamayacaktır!&#8221; buyurdu.</p>



<p>Davud&#8217;un ona ne yapacağını sordum. &#8220;Onu çağırtıp boynunu vurduracak. Bununla da yetinmeyip onun cansız bedenini darağacında sallandıracak ve bu iş gelecek yıl vuku bulacaktır!&#8221; buyurdu.</p>



<p>Bir yıl sonra Davud b. Ali Medine valiliğine atandı ve ilk işi Mualla b. Huneys&#8217;i çağırmak oldu. Ondan, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) Şiîlerinin vermesini istedi. Mualla boyun eğmeyince, onu öldürmekle tehdit etti. Mualla: &#8220;Beni ölümle mi tehdit ediyorsun be adam!&#8221; diye haykırdı, &#8220;İmam Sadık&#8217;ın Şiîlerini hemen şuracıkta, elimin altında olsalar da söylemem sana! Beni öldürmen durumunda ise beni mutlu, kendini de yazık etmiş olursun!&#8221; </p>



<p>Davud da onu şehit etti. (Biharu&#8217;l-Envar, 47/129; Menakıb. 4/225)</p>



<p>4- Ali b. Hamza şöyle anlatır: Emevî devletinin bir memurlarından bir genç ile arkadaştım. Kendisini İmam Sadık&#8217;la (a.s) görüştürmemi rica etti. Onu İmama götürdüm. &#8220;Canım size feda olsun!&#8221; dedi, &#8220;Ben Emevîlere çalışıyorum ve bu yoldan epey de para kazandım.&#8221; </p>



<p>İmam (a.s) onunla biraz konuştu. dedikleri özetle şuydu:</p>



<p>Emevîlerin sizin gibi adamları olmasa, bizim hakkımızı böyle ayaklar altına alamazlardı. Eğer başkaları onlara yardım etmeyip onları yalnız bıraksalardı, hiçbir şey yapamazlardı!&#8221; </p>



<p>Genç adam: &#8220;Canım efendim, benim için bir kurtuluş yolu var mıdır?&#8221; diye sordu.</p>



<p>İmam: &#8220;Evet! Söylersem, yapacak mısın?&#8221; buyurdu.</p>



<p>Genç: &#8220;Tabii!&#8221; dedi.</p>



<p>İmam: &#8220;Bu yolda kazandıklarını asıl sahiplerine geri ver. Sahiplerini tanımadığın miktarları da sadaka olarak ver. Bunu yapabilirsen, ben de seni cennetle müjdeler, bunu garantilerim!&#8221; buyurdu.</p>



<p>Genç adam başını yere eğip biraz düşündükten sonra: &#8220;Canım size feda olsun, söylediğiniz gibi yapacağım!&#8221; dedi. </p>



<p>Bu genç, bizimle kûfe şehrine geldi ve nesi var nesi yoksa, hatta elbiselerini bile sahiplerine geri verdi. Sahibini bulamadıklarını da sadaka olarak fakirlere dağıttı. Kısa zamanda o kadar yoksullaştı ki, biz ona elbise alıp geçimini sağlar olduk. Birkaç ay sonra hastalandı. Onu ziyarete gittiğim günlerden birinde, durumunun pek ağır olduğunu gördüm; can vermek üzereydi. Güçlükle gözlerini açıp bana baktı ve &#8220;İmam Sadık verdiği sözü tuttu, vallahi ahdini yerine getirdi!&#8221; dedi ve can verdi.</p>



<p>Onu toprağa verdikten kısa bir süre sonra kûfe&#8217;den döndüm. İmam&#8217;a (a.s) uğrayıp kendisini gördüm. Beni görür görmez: &#8220;Andolsun ki o gence verdiğim söz yerine getirildi ve ben ahdime vefa ettim.&#8221; dedi! Hayretten ne diyeceğimi şaşırmıştım. &#8220;Canım size feda!&#8221; dedim, &#8220;Doğru söylüyorsunuz! O da aynı şeyi söyledi çünkü bana!&#8221; (Biharu&#8217;l-Envar, 47/138; Menakıb. 4/130)</p>



<p>5- Sedir Sayrafî şöyle anlatır: İmam Cafer Sadık (a.s) için emanet edilen bir para benim yanımdaydı. Emaneti verirken Şiîlerin Ehlibeyt İmamları (a.s) hakkında anlattıklarının doğru olup olmadığını anlamak için bir dinarını vermeyip sakladım. İmam (a.s) hemen: &#8220;Ey Sedir! Emanetin hepsini vermedin; ama bunu bizden koptuğun için yapmış değilsin!&#8221; dedi. &#8220;Canım size feda! Mesele nedir, ne oldu ki?&#8221; diye sordum. &#8220;Bizi denemek için emanetten birazını alıkoymuşsun!&#8221; buyurdu. </p>



<p>&#8220;Canım size feda!&#8221; dedim, &#8220;Doğru söylediniz! Şiîlerinizin sizin için söylediklerinin hak olduğuna bizzat tanık olmak istedim.&#8221; İmam buyurdu ki:</p>



<p>Gerekli her şeyi bizim bildiğimizi bilmez misin? Peygamberlerin ilmi bizim yanımızda mahfuzdur, hepsi bizde toplanmıştır; bizim ilmimiz peygamberlerin ilmidir!&#8221; (Menakıb. 4/227; Biharu&#8217;l-Envar, 47/130)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam&#8217;ın (a.s) Yarenleri ve Öğrencileri</h2>



<p>Daha önce de belirttiğimiz gibi, Emevîlerle Abbasîler, Ehlibeyt İmamlarını (a.s) çok sıkı şekilde gözaltında tutuyor, hatta bazen onların halkla görüşmesini bile engelliyorlardı. Ancak Emevîlerin son dönemleri ve Abbasî iktidarının ilk yıllarında bu ikisi arasındaki iktidar kavgası nedeniyle Ehlibeyt İmamları (a.s) bir nebze de olsa rahat bir nefes alabilmiş ve işte bu dönem, ilim âşıklarının İmam Bâkır&#8217;la İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) ilim, bilim ve feyiz deryasından yararlanmaları şansını doğurmuştur.</p>



<p>İmam&#8217;ın ilim deryasından feyiz almak isteyen din ve bilim âşıklarının ona duyduğu sevgi ve güven, en zor şartlar ve en hafakanlı dönemlerde bile onların bir şekilde yolunu bulup İmam&#8217;a ulaşmalarını ve sorularına cevap bulabilmelerini sağlıyordu. </p>



<p>İmam Sadık&#8217;ın (a.s) çeşitli dinî ve pozitif bilim dallarında yetiştirdiği öğrencilerin çoğu, giderek bu dalda zamanın en büyük hocasına dönüşmüş ve bu bilimlerin yayılmasını sağlamışlardır. Şeyh Tusi, Rical kitabında, İmam Sadık&#8217;tan (a.s) ders alan veya İmam&#8217;dan rivayette bulunan dört bin isim sayar. Çeşitli bilimlerin halka ulaşması ve insanların kemale ermesi yolunda ciddi emekler sarf edip büyük adımlar atan  bu isimlerden üçünü örnek alarak özetle tanıtalım:</p>



<h3 class="wp-block-heading">Hamran b. A&#8217;yen Şeybanî</h3>



<p>Hamran&#8217;ın aile fertleri, genellikle Ehlibeyt İmamları&#8217;nın (a.s) özel Şiası ve yakın dostlarıydı. Hamran&#8217;la kardeşi Zürare, çağlarının en seçkin fakihi ve bilim adamı konumunda olmuş ve İmam Bâkır&#8217;la İmam Sadık&#8217;ın (a.s) en sadık yârenleri arasında yer almışlardır.</p>



<p>İmam Sadık (a.s): &#8220;Hamran b. A&#8217;yen imanlı biridir ve yemin ederim ki dininden asla dönmez!&#8221; buyurmakta ve &#8220;Hamran, cennet ehlidir.&#8221; demektedir. (Rical-i Keşşaf, s.176)</p>



<p>Zürare şöyle anlatır: Gençliğimin ilk yıllarıydı. Medine&#8217;ye gittim, sonra da oradan Mekke&#8217;ye geçip hac mevsiminde Mina&#8217;ya çıktım. Mina&#8217;da İmam Bâkır&#8217;ın (a.s) çadırına giderek selâm verdim. Selâmımı alınca, karşısına oturdum. &#8220;A&#8217;yen&#8217;in oğullarından mısın?&#8221; diye sordu. &#8220;Evet, adım Zürare!&#8221; dedim. </p>



<p>&#8220;Onlara benzerliğinden seni tanıdım.&#8221; buyurdu ve kardeşim Hamran&#8217;ın hacca gelip gelmediğini sordu. &#8220;Hayır, gelmedi; ama size selâm gönderdi.&#8221; dedim. </p>



<p>&#8220;Aleykum Selâm&#8221; diyerek şöyle ekledi: &#8220;O, gerçek müminlerdendir ve asla dininden vazgeçmeyecektir! onu gördüğünde, benden selâm söyle!&#8221; (Rical-i Keşşaf, s.178)</p>



<p>Bir başka rivayette bizzat Hamran, İmam Bâkır&#8217;dan (a.s): &#8220;Acaba ben de sizin Şianız sayılır mıyım ?&#8221; diye sorduğunu ve İmam&#8217;ın (a.s): &#8220;Evet, vallahi sen dünya ve ahirette bizim Şiamızdansın.&#8221; buyurduğunu söyler. (Rical-i Keşşaf, s.462)</p>



<p>Esbat b. Salim şöyle anlatır: İmam Musa b. Cafer (a.s) şöyle buyurdu: </p>



<p>Kıyamette bir ses duyulur ve &#8220;Allah&#8217;ın peygamberi Muhammed b. Abdullah&#8217;ın havarileri (en yakın ashabı) olup ahdine vefa gösteren ve inançlarından asla taviz vermemiş olanlar nerede?&#8221; diye sorulur. Selman, Mikdad ve Ebuzer ayağa kalkarlar. Sonra tek tek Ehlibeyt İmamları&#8217;nın en yakın ashabını sorarlar. Onlar da ayağa kalkarlar. Derken sıra beşinci ve altıncı İmamların yakın ashabına gelir. Abdullah b. Şerik Âmirî, Zürare b. A&#8217;yen, Bureyd b. Muaviye, Muhammed b. Müslim, Ebu Basir Muradî, Abdullah b. Ebu Ya&#8217;fur, Âmir b. Abdullah, Hucr b. Zayide ve Hamran b. A&#8217;yen ayağa kalkarlar. (Rical-i Keşşaf, s.10)</p>



<p>Savfan şöyle anlatır:</p>



<p>Hamran, dostlarıyla sürekli ilmî toplantılar yapar ve Ehlibeyt İmamları&#8217;ndan hadis naklederdi. Arkadaşları, Ehlibeyt İmamları dışında bir başkasından hadis rivayet edecek olsalardı, kabul etmez ve onları uyarırdı. Bu uyarıyı üç kez tekrarladığında ve onların dikkate almadıklarını gördüğünde, o toplantıyı terk ederdi. (Rical-i Keşşaf, s.179)</p>



<p>Yunus b. Yakub: &#8220;Hamran, kelâm (akait) ilmini çok iyi bilirdi.&#8221; der. (Tuhfetu&#8217;l-Ahbab, s.77)</p>



<p>Hişam b. Salim şöyle anlatır:</p>



<p>Bir grup ashabıyla birlikte İmam Sadık&#8217;ın (a.s) huzurundaydık. Bir Şamlı içeriye girdi. İmam (a.s) ne istediğini sorunca, &#8220;Her sorunun cevabını bildiğini duydum ve senden bazı sorular sormaya geldim!&#8221; dedi. İmam sorularının ne hakkında olduğunu sorunca da, &#8220;Kur&#8217;ân hakkında.&#8221; dedi. İmam (a.s) onunla Hamran&#8217;ın ilgilenmesini söyleyince, Şamlı adam: &#8220;Ben Hamran&#8217;la değil, seninle tartışmaya geldim buraya!&#8221; dedi. İmam (a.s): &#8220;Hamran&#8217;ı yenebilirsen, beni yenmiş sayılırsın.&#8221; buyurdu.</p>



<p>Şamlı adam da, Hamran&#8217;a dönüp ona sorular sormaya başladı. Sorduğu bütün sorulara en mükemmel cevapları alınca, soru sormaktan yorulup münazaradan çekildi.</p>



<p>İmam (a.s): &#8220;Hamran&#8217;ı nasıl buldun?&#8221; diye sordu. Şamlı: &#8220;Pek bir üstatmış!&#8221; dedi, &#8220;Sorduğum her şeyin cevabını bildi!&#8221;  (Rical-i Keşşaf, s.276)</p>



<h3 class="wp-block-heading">Abdullah b. Ebu Ya&#8217;fur</h3>



<p>İmam Sadık&#8217;ın (a.s) en yakın ashabındandı. İmam&#8217;a karşı fevkalade saygılı ve itaatkârdı. Bu da, onun İmamet makamını gereğince kavramış olmasından kaynaklanıyordu. Bir gün İmam&#8217;a (a.s): &#8220;Siz bir narı ikiye böler ve yarısının haram, yarısının helal olduğunu söylerseniz, bir yarısının helal ve diğer yarısının haram olduğuna şehadet ederim!&#8221; dedi. </p>



<p>İmam (a.s) iki kez: &#8220;Allah&#8217;ın rahmeti senin üzerine olsun!&#8221; buyurdu. (Rical-i Keşşaf, s.249; Mu&#8217;cem-i Ricalu&#8217;l-Hadis, 1/103)</p>



<p>Abdullah bir ara nadir görülen bir hastalığa yakalandı. Bazen pek acı çektiği için hekimler şarabın iyi geleceğini söylemişlerdi. İmam&#8217;la görüştüğünde meseleyi açarak doktorların şarabı önerdiğini söyledi. İmam (a.s) buyurdu ki: </p>



<p>Sakın şarap içme! Şarap haramdır ve bu tavsiye, sana şarap içirmeye çalışan şeytanın telkinidir. Onun telkinine kapılmaz ve onu dinlemeyecek olursan, senden ümidini keser ve seni bırakır!</p>



<p>Bunun üzerine İbn Ebu Ya&#8217;fur kûfe&#8217;ye döndü. Hastalığı tekrar nüksetti ve eskisinden çok daha ağır bir hâl aldı. Onun durumunu gören yakınları şarap getirip içmesini istedilerse de: &#8220;Yemin ederim ki, bir damla dahi almayacağım ağzıma ondan!&#8221; diyerek reddetti. Birkaç gün öylece yatakta kaldı ve çektiği acıya dayandı. Bir süre sonra Yüce Allah ona öyle bir şifa verdi ki, hayatı boyunca bir defa hastalandığı görülmedi. (Rical-i Keşşaf, s.247, özetle)</p>



<p>İbn Ebu Ya&#8217;fur, İmam Sadık (a.s) döneminde vefat etmiştir. İmam (a.s), Mufaddal b. Ömer&#8217;e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu:</p>



<p>Ey Mufaddal! Allah&#8217;ın selâmı onun üzerine olsun, İbn Ebu Ya&#8217;fur&#8217;a yaptığım tavsiyeleri sana da yapıyorum. O -ki Allah&#8217;ın selâmı onun üzerine olsun- Allah&#8217;a, Peygambere ve yaşadığı çağın İmam&#8217;ına ahdini yerine getirmiş olarak şu dünyadan göçtü. Allah&#8217;ın rahmetine mahzar olmuş, günahları affedilmiş olarak vefat etti. Allah&#8217;ın selâmı onun ruhuna olsun! Bizim zamanımızda Rabbine, Peygamberine ve zamanının İmam&#8217;ına ondan daha itaatkâr olanı yoktu. Yüce Allah onu rahmetine alıp da ruhunu kabzedip cennete intikal ettirinceye kadar da öyle kaldı!&#8230;  (Rical-i Keşşaf, s.249)  </p>



<h3 class="wp-block-heading">Mufaddal b. Ömer el-Cu&#8217;fî </h3>



<p>İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) ashabının ileri gelenlerinden, seçilmiş yakın dostlarından ve güvenilir büyük fakihlerdendir. (Camiu&#8217;r-Ruvat, 2/258) İmam&#8217;ın en yakın adamlarından biri sayılır ve İmam&#8217;ın bazı özel işleriyle bizzat ilgilenirdi. (Camiu&#8217;r-Ruvat, 2/258) </p>



<p>   Medine&#8217;ye gelen bir grup Şiî, İmam&#8217;dan (a.s) dinî meselelerini sorabilecekleri birini kendilerine tanıtmasını istediler. İmam (a.s) istedikleri zaman kendisine müracaat edebileceklerini söyledi. Yine de bir başkasını da tanıtmasına yönündeki ısrarlarına karşı: &#8220;Mufaddal&#8217;a gidip ondan sorabilirsiniz.&#8221; buyurdu, &#8220;Onun her dediğini kabul edin; çünkü o, haktan başka söz söylemez!&#8221; (Rical-i Keşşaf, s.327)</p>



<p>İmam sadık (a.s) Mufaddal&#8217;a tevhit hakkında özel dersler vermiş ve Mufaddal da bunları &#8220;Mufaddal&#8217;ın Tevhid Risalesi&#8221; adlı bir kitapta bir araya toplamıştır. Daha önceki bölümde bu değerli eserden bazı kesitleri özetle aktarmıştık. Bu özel dersler, onun İmam (a.s) yanındaki ilmî mevkiini ve İmam&#8217;ın (a.s) onu ne kadar sevdiğini göstermektedir.</p>



<p>İmam Cafer Sadık (a.s) Mufaddal&#8217;ı o kadar severdi ki bir gün: &#8220;Ey Mufaddal! Allah&#8217;a yemin ederim ki seni ek severim; seni seveni de severim ben!&#8221; buyurdu. (Biharu&#8217;l-Envar, 47/395; Şeyh Müfid&#8217;in el-ihtisas adlı eseri, s.216)</p>



<p>İmam Musa Kazım (a.s) da Mufaddal hakkında: &#8220;Mufaddal benim sırdaşımdır, gönlüm onunla rahat bulur.&#8221; buyurmuş (Tuhfetu&#8217;l-Ahbab, s.376) ve o dünyadan göçtüğünde de: &#8220;Allah ona rahmet etsin! babamdan sonra babaydı benim için; şimdi rahat ve huzur içindedir artık!&#8221; buyurmuştur. (Tuhfetu&#8217;l-Ahbab, s.376)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam&#8217;ın (a.s) Şehadeti</h2>



<p>Abbasî halifelerin en zalim ve rezillerinden olan; zorbalık, hile ve baskıcı kişiliğiyle tanınan Mansur Devanikî İmam Sadık&#8217;ı (a.s) sürekli sıkı şekilde gözaltında tutuyor, casusları vasıtasıyla İmam&#8217;ın (a.s) her hareketini denetlemeye çalışıyordu. Sırf eziyet etmek ve birkaç defasında da şehit etmek niyetiyle İmam&#8217;ı Medine&#8217;den Şam&#8217;a getirtmiş; ama henüz ilahî takdirin vakti dolmadığından, hiçbirinde başarılı olamamış ve iğrenç emelini gerçekleştirememişti.</p>



<p>Ehlibeyt&#8217;in yedinci İmam&#8217;ı İmam Musa Kâzım (a.s) şöyle buyurur:</p>



<p>Bir defasında Mansur babamı öldürtmek için yanına çağırttı ve bu iş için kılıç vb. gibi gerekli teçhizatı bile hazırlattı. Sarayda ki yakın adamlarından Rabi&#8217;e de: &#8220;Cafer b. Muhammed içeri girdiğinde, ben onunla konuşurken iki elimi çırparsam, hemen onun boynunu vur!&#8221; diye talimat verdi. İmam içeri girdiğindeyse, Mansur onu görür görmez heybetinden etkilenip gayri ihtiyari ayağa kalktı ve onu güler yüzle karşılayıp: &#8220;Borçlarınızı ödemek için sizi buraya kadar çağırdım!&#8221; dedi. Sonra da İmam&#8217;ın ailesinin ve akrabalarının durumunu sordu ve Rebi&#8217;e dönüp: &#8220;Üç gün sonra Cafer b. Muhammed&#8217;i ailesine ulaştırın.&#8221; dedi (Uyun-u Ahbari&#8217;r-Rıza, 1/304; Biharu&#8217;l-Envar, 47/167)</p>



<p>Ne var ki, şöhreti bütün İslâm beldelerine yayılan ve herkesçe sevilen İmam&#8217;ın (a.s) varlığı, Mansur&#8217;u şiddetle rahatsız ediyordu. Sonunda hicrî kamerî 148&#8217;in şevval ayında onu zehirletti ve İmam Sadık (a.s) şevval&#8217;in 25. günü, 65 yaşında şehit düşerek dâr-ı bekaya göçtü. Mübarek naşı, Cennet-i Baki mezarlığında sevgili babası imam Bâkır&#8217;ın (a.s) yanına defnedildi. (İ&#8217;lamu&#8217;l-Verâ, s.266; Usul-u Kâfi, 1/472; Cennetu&#8217;l-Hulud, s.27)</p>



<p>Ehlibeyt (a.s) şairlerinden Ebu Hüreyre el-lclî, İmam&#8217;ın şehadetinde söylediği şu ağıtla İmam&#8217;ın sevenlerini gözyaşına boğmuştur:</p>



<p>Onun mübarek naşı omuzlar üzerinde mezarlığa götürülürken,</p>



<p>Dedim: &#8220;Değerli birini toprağa vereceğinizi biliyor musunuz?&#8221; </p>



<p>Yazık, dağlar gibi yüce birini dorukta görüp,</p>



<p>Sonra da toprağın altına girerken seyretmek!</p>



<p>Seher vakti üzerine toprak atılacak onun</p>



<p>Hâlbuki bizim başımıza toprak dökülmesi gerek! (Muntehe&#8217;l-Amal, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) hayatı bölümü, s.47)</p>



<p>Evet, İmam Sadık&#8217;ın (a.s) şehadetiyle İslâm ve insanlık tarihi nadide bir cevheri kaybetmiş oldu. O değerli İmam&#8217;ın soyundan gelen altıncı İmam olmasaydı, &#8220;Yeryüzü bir daha böyle bir cevher görmeyecek!&#8221; demek, mübalağa olmayacaktı.</p>



<p>Allah&#8217;ın meleklerin, salihlerin ve müminlerin selâmı onun üzerine olsun.</p>



<h3 class="wp-block-heading">İmam&#8217;ın son vasiyeti</h3>



<p>İmam Sadık&#8217;ın (a.s) yakın ashabından olan Ebu Basir şöyle anlatır:</p>



<p>İmam&#8217;ın (a.s) şehadetinden sonra, eşi Ümmü Humeyde&#8217;ye başsağlığı dilemek için evine gittik. İmam&#8217;ın (a.s) matemiyle hepimiz ağlıyorduk. Ümmü Humeyde Hatun şöyle buyurdu: &#8220;Ey Ebu Basie! İmam&#8217;ın son nefeslerinde burada olsan pek şaşardın. Son demlerinde göz kapaklarını zorlukla aralayıp bütün akrabalarının baş ucunda toplanmasını istedi. Herkes geldiğinde, onlara şöyle bir baktıktan sonra şöyle buyurdu:</p>



<p>&#8220;Namazı hafife alanlar, bizim şefaatimize kavuşamayacaktır.&#8221; (el-İmalî, Şeyh Saduk, s.290; Vesailu&#8217;ş-Şîa, 3/17)</p>



<h2 class="wp-block-heading">İmam Sadık&#8217;tan (a.s) Veciz Sözler</h2>



<p>Bahsimizi noktalarken, kalplerimize ışık tutup imanımızı pekiştirmesi ve amellerimize yön vermesi umuduyla İmam Cafer Sadık&#8217;ın (a.s) mübarek buyruklarından birkaçını aşağıda aktarıyoruz:</p>



<p>1- Bir Müslüman kardeşi, bir işi için müracaat ettiğinde onun işi için uğraşan kimse, Allah yolunda cihat etmiş gibidir. (el-Müstedrek, 2/407)</p>



<p>2-Allah Teala: &#8220;İnsanlar benim ailem gibidir; onlara iyilikte bulunup sorunlarının çözülmesi için uğraşanlar, benim yanımda daha azizdirler.&#8221; buyurmaktadır. (Usul-u Kâfi. 2/199)</p>



<p>3-İnsanlara faydalı olabilecek bütün ilim şu dört şeydedir: 1-Rablerini tanımaları 2-Allah&#8217;ın kendilerine ne nimetler verdiğini ve nasıl davrandığını görmeleri 3-Rablerinden kendilerinden istediğini ve O&#8217;na karşı vazifelerinin ne olduğunu bilmeleri 3-Neyin onları, dininden uzaklaştıracağını bilmeleri! (el-İrşad, Şeyh Müfid, s.265) </p>



<p>4-Şu dört şey, peygamberlerin huyudur: iyilik etmek, cömertlikte bulunmak, sorunlar karşısında sabır ve direnç göstermek, müminlerin hak ve hukukunu riayet etmek. (Tuhefu&#8217;l-Ukul, s.375) </p>



<p>5- Mümin iki korku arasındadır: Rabbinin, eski günahlarından ötürü ona ne yapacağını bilmediği ve ne tür günahlar işleyip, ne tür tehlikelere düşeceğini bilemediği geleceği. Bu nedenle de mümin korkuyla geceleyip korkuyla sabahlar. İşte (Allah) korku(sun)dan başka şey onu ıslah etmez! (Tuhefu&#8217;l-Ukul, s.377)</p>



<p>6-Şu üç haslete sahip olmadıkça hiç kimse iman hakikatinin kemaline varamaz: Dinde idrak ve basiret, geçimde doğru bir denge tutturmak, sıkıntı ve zorluklara karşı sabır ve direniş göstermek. (Tuhefu&#8217;l-Ukul, s.324)</p>



<p>7- Üç kişi üç yerde beli olur: Sabırlı insan öfke anında, yiğit savaşta, kardeş ihtiyaç anında. (Tuhefu&#8217;l-Ukul, s.316)</p>



<p>8-Her şehrin ahalisi din ve dünya işleri için şu üç kişiye daima muhtaçtır: 1) Takva sahibi, bilgili ve Allah&#8217;tan korkan fakih. 2) Halkın itaat ettiği iyiliksever yönetici. 3) Güvenilir doktor. (Tuhefu&#8217;l-Ukul, s.237)</p>



<p>9- Bütün iyiliklerin kökü biziz; bütün iyilikler bizim dallarımızdan ve budaklarımızdanır. Tevhit, oruç, öfkeyi yenmek, kötülük edeni affetmek, düşküne ve yoksula acımak, komşularla ilgilenmek, erdemli ve üstün insanların erdem ve üstünlüğünü itiraf etmek gibi şeyler iyiliktir.</p>



<p>   Bizim düşmanlarımızsa, tüm şer ve kötülüklerin köküdürler, bütün kötülükler onların dalları-budaklarıdır. Yalan, cimrilik, ispiyonculuk, eş-dostla ilişkiyi kesmek, faizcilik, yetimin malını yemek, Allah&#8217;ın tayin ettiği sınırları çiğnemek, gizli veya açık cinayet işlemek, zina, hırsızlık gibi şeylerde kötü ve çirkindirler.</p>



<p>   Kendisini bizden ve bizim Şiîlerimizden biri bildiği hâlde düşmanlarımızın, dallarına-budaklarına yapışan kimse, yalan söylemektedir. (el-İmamu&#8217;s-Sadık, 3/138)</p>



<p></p>



<p><br></p>



<p><br></p>



<p><br></p>



<p></p>
<p><a href="https://imammehdiyarenleri.org/imam-caferi-sadik/">İmam Caferi Sadık (a.s)</a> yazısı ilk önce <a href="https://imammehdiyarenleri.org">İmam Mehdi(a.s) Yarenleri Derneği</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://imammehdiyarenleri.org/imam-caferi-sadik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
